|
|
|
15 Ağustos 2002 - Sultan sen çok yaşa emi... |
İyi günler hepinize,
Dünü Sultan'ı anma ve yadetme günü olarak kutlamamın ardından, Sultan'a epeyce talipli çıktı. Adresini, telefonunu isteyen isteyene. Hay Allah meğer cümleten pismişiz de haberimiz yokmuş. Alınmayın canım, sözüm meclisten dışarı. Sevgili Canan "Ben şu sizin Sultan'dan çok etkilendim. Varsa ikizini rica etsem. Yoksa hani mitoz çoğalıyor olabilir ya da klonlayalım :)))) Bi de Sultan'a söylesek de, tepemizdeki zat-ı muhteremlerin de arada sırada belki tozunu alır ( zira onların altı artık küf tuttu ). Hem belki kaldırıp yerini değiştirir de bi daha yerlerine geri dönmezler..." demiş, iyi de etmiş. Sultan'ı klonlamak pahalıya gelir de, kendisini temizlikten sorumlu devlet bakanı yapıp cümleten rahat edebiliriz. Bu konuyu yarın kararını verecek (inşallah) olan Derviş'e söylesek mi acaba? Bakarsınız Oya Ünlü'ye yardımcı olarak atar.
Sultan'ın hikayeleri bitmez ama beni 3000 dolar ödemekten nasıl kurtardı onu anlatayım size bugün. Ulus'ta oturduğumuz bir dönem. Küçük ama hoş manzaralı bir dairede oturuyoruz. Teşvikiye'den sonra Sultan Ulus'a da taşınıyor tabi. Hem artık 3 yerine 4 otobüs değiştirmek zorunda. Olsun, yeni ev demek onun için yaratıcılığını ispatlayabileceği yeni bir ortam demek. Yeni eve taşındık de, Fizan'da olsa gelir. En sevdiği badana, boya temizliği, ov ov, sürt sürt bitmiyor ya bayılıyor. Neyse uzatmıyayım. Zengin semte taşındık diye, zengin pazarlamacılarda peşimizde. Sadece evlerde yapılan gösterinin ardından satılan elektrik süpürgelerini bilmem bilir misiniz? "Kirby" markalı bir süpürgenin pazarlamacası önce telefonla başlayan tacizlerine, evin kapısına kadar gelmeyi de ekleyince, çaresiz kabul ettiğim bir randevu kopardı benden. Şartıda var. İllaki 2-3 arkadaşımızı da davet edeceğiz. Yalvar yakar 1 taneye razı ettik.
Karı koca çat kapı tam vaktinde geldiler. Ellerindeki kocaman bir kutuyu salonun ortasına koydular. Hayat hikayelerini dinledikten sonra sıra yapacakları demoya geldi. Konsept, temiz sandığımız evimizin aslında hiç te temiz olmadığını göstermek, bu pisliği çıkarmada kullanacağı "Kirby"'i de satmak. Elektrik süpürgesi deyip geçmeyin. Beheri 3000 dolar, sanki sanayi süpürgesi. Ama taksit yapıyor hazretler!? Randevu alırken koşullarından biri de, temizlik yapıldığı gün gelmekti. Garibanın Sultan'dan haberi olmadığı için tamam dedim. Heryer mis gibi arap sabunu kokuyor. Adamcağızda kendinden emin "Hımm, daha bugün temizlenmiş, bakalım pislik kalmış mı? diyor, karı koca bakışıp gülüşüyorlar.
"Kirby" darbeli matkap misali çalışan, buharlı gemi zamanından beri dizaynı değişmemiş bir elektrik süpürgesi. Ağır mı ağır. Bırakıyorsun kendisi yürüyüp gidiyor meretin. Bir iki turdan sonra, sıra salonun ortasında Zati Sungur'un şapkası gibi duran kutuya geldi. Daldırıyor içine elini birşey çıkarıyor, makinanın orasına burasına takıyor. Çöp torbasının yerine de siyah bir örtü bağlıyorki, çıkan pislikleri bize gösterebilsin. Koca halıyı bir baştan öbür başa katetdikten sonra örtüye bakıyor, gösterecek birşey yok. Haydi bir tur daha diyip devam ediyor ama sonuç gene sıfır. Koltukların altı, halının altı derken salonda el atılmadık yer kalmamasına rağmen sonuç kocaman bir hiç. Arada bir iki kıl görünce hah işte diyor ama ben de rahat durmuyorum tabi " Yok onlar sizin saçınız." diyorum, adam pofurduyor. Sonunda, "Herhalde ıslak olduğundan olmadı ben size yataklarınızdan neler çıkacak onu göstereyim" diyor, hepberaber yatakodasına yollanıyoruz. Alete yeni birşeyler takıp yatağın üzerine çıkıyor, başlıyor takır takır yürütmeye. Allah sizi inandırsın, bir tek saç kılı bile bulamadı adamcağız. Sonunda dayanamadım, "Gel ben sana bir kahve yapayım, içerkende durumu özetlerim" dedim. Salona geçip, kahveleri yudumlarken, Sultan'ı anlattım adama. Hayretler içinde dinledikten sonra "Cem Bey nolursunuz Sultan'ın çalıştığı evlerin listesini verirmisiniz bana, o evlerin yakınından bile geçersem namerdim." dedi. Güle oynaya yolcu ettik karı koca pazarlamacıları. 3000 dolar da cebimde kaldı böylece, yaaa işte böyle.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
|
İnternet Cafe'ler
Bir zamanlar her köşebaşında açılan İnternet Cafe'ler yavaş yavaş dükkanlarından interneti atmaya başladılar. Sadece Cafe olmak onlara daha çok para kazandırıyor besbelli. %80'nin de sadece oyun oynanan bu Cafe'lerde dikkat edilmesi gereken bazı şeyler var. Hadi diyelim, şanslısınız ve internet bağlantısı olan(!?) bir internet cafeye rastladınız. İçeri girip, şu maillerime bir bakayım, hatta bankayada bir uğrayıp şu telefon parası yatırayım demeden önce şöyle bir düşünün. Özellikle şifre kullanacağınız sitelerden uzak durmanızı öneririm. Alınan bazı duyumlara göre kullandıkları bazı programlarla filtreleme yaparak veya kullandığınız bilgisayarın içine bakarak kullandığınız şifreleri elde edebiliyorlar. Epostala bakmak neysede bankacılık işlemlerini yaparken birkere daha düşünmekte yarar var. Herkesin tatile çıktığı bu dönemde, özellikle tatil yörelerindeki cafelere dikkat!
Okuyucu Profili Anketi-1
Okuyucu Profili Anketi-2
|
UĞUR YÜCEL "HOUSE OF SAMBA"
Park Orman, 15-22-29 Ağustos Perşembe 2002, 22:00
Uğur Yücel, Ağustos ayı boyunca “House of Samba” gecelerinde Park Orman'da sahne alacak.
5 hafta süresince, her Perşembe akşamı Parkorman’da müzikseverlerle buluşacak olan Uğur Yücel ve iki kişiden oluşan ekibi, perküsyon performanslarıyla izleyicilerine farklı geceler yaşatacak.
|
Marmaris'ten : Osman Günay |
Merhaba dostlar,
Size Marmaris ten biraz haberler vereyim diyeceğim ama, sıcaktan haberler bile ızgara durumunda; yine de Türkiye m de ne oluyorsa Marmaris te de onlar oluyor, pek fark yok!! Marmaris te olanlardan önce bugün gazetede rastladım bir habere onlardan iki çift sohbet çıkaralım, sonra size güneyin mavi-lacisinden bir hoşluk yollarım..
İlk haber özetle şöyle belki rastlamışsınızdır.. Bir kıza kafayı takan genç (kız 16,delikanlı da 20 yaşında) kızı kaçırıyor, alıkoyma ve kız kaçırma suçundan yakalanıp, "evlenecegim" diyor, salınıyor... Ama uslanmayan, zırt-pırt "hadi bi'daa kaçırayım şu kızı" diyen genci bu sefer kızın aile efradı kaçırıyor, hem dövüyorlar, hem de dansöz kıyafeti giydirip mahallede dolaştırıyorlar ( ben resmi de gördüm, dansöz kıyafeti paçavralardan yapılmış, pek yırtık-pırtık, pek kötü bir şey!!!)... Bu olaydan benim en çok anladığım halkın adalet ve hukuk kavramına olan güvenini tamamen kaybetmiş olduğu... Ne mahkeme, ne polis, ne de devlet otoritesi gerekeni yapamıyor ki; ya da yapılandan memnun değil ki şikayetçiler; "öyle olmaz-böyle olur" şeklinde "kendi cezanı kendin ver", ya da "ne polisi mahkemesi, giydirteceksin dansöz kıyafetini dolaştıracaksın sokaklarda bak bi'daa yapıyor mu??" gibi davranıyorlar... Ama yine de sokakta sopalı tabancalı, kafa-göz patlamış meydan kavgaları yerine, esprisi yerinde bir olay, "kendi mahkemeni kendin kur" ailesinin cezası gülümseme yaratabiliyor.... Yine de aklı başında herkes bazı konularda polise gitmenin hiçbirşeye yaramayacağını biliyor, ne karakol haliyle uğraşmak, ne de yeni standartlı polisimizle muhatap olmak istiyor, esas mesele budur....
Size bir karakol hikayesi anlatayım da görün başıma gelenleri.. Kışın İstanbul a gitmiştim.. 40 Senelik ana evinin kapısına da arabamı parkedip son İstanbul akşamında kalkan ve rakı ikilisinin birleşimiyle uğraşıyorum..Birden arabanın alarmı çaldı ve 20 saniye geçmeden balkondan aşağıya bakıyordum.. Görünürde kimse yok, alarm hala çalıyor.. Ben de TV reklamlarından etkilenip "kediler herhalde" dememe rağmen aşagı inip baktığımda sağ camın yok olduğunu, yanında teybimi de götürdüğünü farkettim.. Neyse mahallenin karakoluna gidip şikayetçi olacağım, daha doğrusu sigorta için rapor alacağım.. Önce karakola gittim ; etraf karanlık, kapı da duvar...Etraftan birini çevirip, sordum.. Bendeniz uzun zamandır mahallede yokum ya; meğerse karakol "taşınmış" !!! Karakol taşınması da ancak bizde olur herhalde.... Neyse diğer karakola gidip derdimi anlatacağım, park eder etmez, kapıdaki makinalı tüfekli nöbetçi polis "abi geçmiş olsun, soldan ikinci odadaki memura başvuracaksın" diye yardımcı oldu... Bizim memurun işi de başından aşkın, içerisi ana-baba günü, neyse ki duruma hakim.. Sigortaya verilecek zabıtlar önceden basılmış form şeklinde, sadece özel kayıtlar yapılıyor ve raporunuz elinizde...Herşey bitti, raporu aldım saat de gecenin biri olmuş.. Arabanın da camı hala yok!! Aklıma gelen parlak fikri uygulamaya koymak için komisere gidip "komiser bey, arabayı kilitli ve alarmı varken kapının önünde soydular, yine oraya gitsem direksiyonunu bile çalarlar cam yokken, izin verirseniz gece karakolun önüne parkedeyim, sabah gelir alırım" dedim.. Komiser de gülümsedi ve " valla kardeşim istersen bırak ama geçen gün karakolun önündeki maliye arabasının telsizini çaldılar, mesuliyet almam" dedi.. Herşeye ragmen karakolun önüne parkettim camsız arabayı, ertesi gün de camı taktırıp, "tapa gaz" dooğru Marmaris e......
Marmaris haberlerini sonra veririm,mavi-laci hoşluk sonraya kaldı, kendinize iyi bakın..
Selamlar
|
Rekabetin Anlatılamaz Keyfi
Ben futbolu severim. Futbolu izlemeyi, futbol hakkında konuşmayı severim. Hele güzel bir maçsa, oyuncuların yeteneklerini ortaya koyduğu, çeşitli teknik ve estetik hareketlerin yer aldığı, bir de bol gollü bir maçsa, tekrar tekrar izlemekten hiç sıkılmam.
Hele bu oyunu oynayan tuttuğum takımsa keyiften beş köşe olurum.
Fanatik miyim? Bilmiyorum, belki.
Ben tuttuğum takımın başarılarıyla gurur duyarım. Rakip takımın başarılarını kıskanırım. Rakibin Avrupa kupası maçlarında karşı takımı tutarım. İstemem onun benim takımımın üstüne çıkmasını. Bu klüpler arası bir yarış olduğuna göre milliyetçilik yapmanın mantıklı olmadığını düşünürüm. İkinci lige düşmesini istemem tabi, bilirim güçlü rakipler olmazsa benim takımımın başarılarının çok değersiz kalacağını. Yeri geldiğinde kendi takımımı oyuncusunu, antrenörünü veya yöneticisini acımadan eleştiririm. Hep başarı isterim, beklerim. Başarısız olduklarında haklı gerekçeler bulursam, çok üzülmem, ama beceriksizlik, disiplinsizlik, yanlış taktik gibi nedenlere çok kızarım. Yenilgilerde bir kaç gün sürer üzüntüm. Herkesle futbol konuşurum. Olaylara objektif bakmaya çalışır ama bakamam. Taraftarlığım duygularımı etkiler. Maçlara gitmem, dayanamam o kalabalığa. Belki de alışmadığım için, belki bir iki kere gidersem, devamını getirir, deplasmalarda da takımı takibe başlarım endişesinden…
Fanatik miyim bilmiyorum. Ama eşimin bir fanatik olduğunu biliyorum. Ne yazık ki rakip takımın taraftarı. Bizi, renklerimizden başlar aşağılamaya, marşımızın sözlerinden, on yıl önce olmuş bir olaydan devam eder. Eskileri hiç unutmaz devamlı başıma kakar. Benim takımım gol yediğinde pencereyi açıp sesinin son gücüyle bağırır dışarıya 'Gooool' diye. Benim takım şampiyon olduğunda pencereye bayrağımı astırmaz, o pencereye ilk onun bayrağı asıldığı için o pencerenin prestijini sarsamayacağını söyler! Benim takımın bir yöneticisi veya futbolcusu, hatta benim takımımı tutan bir yorumcu yanlış bir laf sarfedince sorumlusu benim. Ben söylemişim ya da aynı fikirdeymişim gibi hesap sorar eşim benden. Böylece biz Ahmet Çakar-Ali Sami Alkış gibi tartışmaya başlarız. Seviyemizi onlar kadar düşürmesek de yaklaşırız. Eski defterleri açar, 'Siz zaten su senede böyle yapmıştınız' diye devam eder, tartışmayı hedefinden saptırır, durduğumuz yere nasıl geldiğimizi ikimiz de anlamayız. Böyle ciddi tartışmaları izleyen günlerde artık birbirimizle futbol konuşmamaya karar verir, bunu ancak bir süre devam ettirebiliriz.
Bu arada ikimiz de birbirimizi fanatik olmakla suçlarız: 'Sen fanatiksin, sağduyulu düşünemiyorsun, mantığını yitirmişsin, atgözlüğüyle bakıyorsun!'
Demem o ki, lig başladı. Lig başlamadan eşimle anlaştık; futbol konuşmayacağız, birbirimize laf sokuşturmayacağız, herkes sadece kendi takımıyla ilgilenecek, diğerine karışmayacak. Daha birinci hafta, onun takımı berabere kalmış, keyfi yok. Üstelik takımının geçerli bir mazereti var, hem deplasmanda oynuyor hem de dört gün sonra Avrupa kupası eleme maçı oynayacak. Ama bunları düşünmüyor bile, nasıl yenemezler? Diğer rakip de berabere kalınca keyfi biraz geri geldi. Son akşam benim takımın maçı var. Tabi biz 15. dakikada atmışız, 1-0 öndeyiz. Dakika 19 durum 1-1 oldu. Eşim nasıl yerinden sıçradı, nasıl 'Gooool' diye haykırdı anlatamam. Görmeniz, duymanız lazım. Ligin ilk haftasındayız, daha 33 maç oynanacak, toplanacak 99 puan var. Ilk hafta üç de yesen 5 de yesen, iki puan da kaybetsen üç puan da kaybetsen telafi edebilirsin. Hani anlaşmamız? Ben şimdi Avrupa kupası maçında bağırmaz mıyım gol yediklerinde. Beddua etmez, parmaklarımla oyuncularını bağlamaz mıyım? Bir ihtimal Şampiyonlar Ligine girerlerse bildiğim tüm kuzuluk büyülerini uygulamaz mıyım?
Kuzuluk Büyüsü: Bu büyünün tutması taraftarın psikolojik yapısına çok bağlı. Ben maç sırasında örneğin çakmağı sehpanın üstüne koyarken, eşime göstere göstere yönünü tv'ye, yani onun takımının oyuncularına doğru çeviriyorum. Bu şu demektir: Ben çakmağı olumsuz duygularla koyduğum için, çakmak oyuncuları olumsuz etkileyecek. Herşeyden önce eşim etkilenir bundan, morali bozulur, morali bozulduğu zaman da kesin gol yerler. Bu denenmiştir. Tıpkı tavlada bazen moraliniz çok iyiyken hep istediğiniz sayı gelir ya onun gibi bir şey iste. Moralini sağlam tutan kazanır.
Savaş başladı, önümüzdeki haftalarda uzun süre benden yazı gelmezse bir arayın, iyi miyim diye?
|
Ankara'dan : Cumhur Aydın |
Şu "Tırmık"çının Yazdıkları..
Cumhuriyet'in "Tırmık" köşesinde Aydın Engin'i okuyor musunuz bilemem. Bu yıl, birden fazla gazetecilik ödülü almış Engin'i ilgiyle izliyorum uzun süredir. Bazen, gazetenin genel çizgisinden farklı şeyler yazan Aydın Engin'e ait özel satırlarda Ödemişli ve Göztepe'li oluşu, 80 sonrası Almanya'da şöförlük yaparak yaşama tutunması, eski Politika gazetesi yazarlıği ve gezi notları ile Tırmık'tan seçkilerden oluşan kitapları bulunuyor. Aralarında "Elveda Alyoşa" ve "Hiç bir yere dönüş" gibi ses getirenlerde dahil bir biri ardına güzel kitaplar çıkaran Oya Baydar'la evli oluşu da bir dip notu.. Kuskusuz kendi ifadeleriyle değil ama yeni sentezleri paylaşsa da solcu ve olasılıkla hala Marksist.
Geçtiğimiz dönemde "Ölüm Oruçları" nin durdurulmasına yönelik "Adalet Bakanını Sarsmak, Sarsmak İstiyorum" ve krizler ardına yeni kemer sıkma politikaları öncesi " Ne içun, kim içun?" başlıklı yazıları hala özel panomda asılı durur.
Aydın Engin yakın dönemde ilk farklı çıkışını Avrupa Birligi ve bağlı olarak Kıbrıs konusunda yaptı. Tutucu, milliyetçi ve devletçi politikalarla Turkiye'nin kıskıvrak bağlandığını dahası kendi kendimize bu sarmaldan kurtulamayacağımız fikrini işledi, durdu.. Avrupa Birliği'ne giriş müzakerelerinin başlatılması için öne sürülen şartların koşulsuz ve ivedilikle yerine getirilmesini ve ülkenin ancak Birliğe dahil olarak, onun rotasına girerek cağdaş açılımlara yönelebileceğinin altını çizdi yazılarında. Bu bağlamda, Kıbrıs'ın dünyanın en uzun süreli çözülemeyen siyasi sorunu olduğunu da vurgulayıp, Denktaş'a çalım atıp, Avrupa Birliği'nin bu konudaki zorlamalarını 'dayatma' olarak kabul etmemezi önerdi. Hele yaz başı bir yazısında öyle feryat figan takvimin daraldığını anlatti ki, en katıların bile yumuşamaması olanaksızdı.
Ustad tatile çıktı, bizim meclis yine "Türk işi" bir biçimde 16 saatte bazı ön koşulları yerine getiren yasaları çıkariverdi. İlginçtir, neredeyse her iki yazısından birini bu konuya ayıran Engin bu gelişmeyi bir paragrafla geçiştirdi son satırlarında.. Dahası haklı olarak, aynı pakette yer alması gereken 'iş güvencesi'ne yönelik değisikliklere, benzer saflarda yer aldığı iş adamları örgütlerinin ayak sürümesini de yerden yere vurdu. Oysa, bu seçimlerde ve gelecekte Türkiye'yi bekleyen ayrışmanın, "emek-sermaye" " laik-anti laik" gibi çelişkilerde değil "Avrupa Birliği" ekseninde seyredeceğini, bunun tarihsel seyir icinde kapitalizmin gerçek kurallarının oturması ve uygarlaşmanın ivme kazanması için sürdürülen bir kapışma olduğunu yine kendisi işlemisti günler boyu.
Bu önemli tartışmayı kendimce, Aydın Engin'i refere ederek sizlerle paylaşmamın bir temel nedeni var kuşkusuz. Benzer argümanları, Turkiye'nin talan edilmesinde baş rolü oynayan, içlerinde her türlü tutucu unsuru barındıragelen sağcı partiler ile dini amaçlarının sözde daha fazla demokratikleşmiş bir ülkede daha az zaiyatla sürdürülebileceğini sezen unsurlarda kullanageldiler. Doğru dürüst hiç bir proğram üretemeyip, sosyal demokrasinin dünyadaki kan kaybedişine koşut sendeleyen lider sultalı "solcu" partilerle, daha rahat semizlenmenin dikensiz gül bahçelerini arayan işverenlerle, her zaman 'cok bilmiş' entel takımı da bu kervandalar..
Oysa, Aydın Engin bu safta özel noktalardan biri.. Birikimiyle, bundan önceki tutum ve tavırlarıyla..
Bu ülke insanlarının 1923'lerden başlayarak Mustafa Kemal'in önderliğinde daha da yükseklere çıkardıkları, laik, cağdaş bir ulus yaratma ülküsünün 1950'lerden itibaren toprak ağalarının başı çektiği bir karşı hareketle geriletildiğini, dünya konjektürü içinde edilgen bir karakol ülke durumuna çekildiğini yaşaya geliyoruz. Bu karmaşadan, kendi özgür irademizle çıkamayacağımıza hükmetmek ve bu kez de Avrupalıların dayatmalarıyla nefesleneceğimizi düşünmek tutarlı bir yaklaşım mı? Bu "saflaşmanın" karşı tarafında koyu milliyetçi unsurların yanında "çagdaşlığa" yıllardır karşı durmamış ama kendi öz gücüne inancını da yitirmemiş insanların bulunduğunu görmek için ne yapmak gerekir acaba?
Bizim Tırmıkçı'nın son farklı çıkışı da Derviş'in tavırları konusunda. Derviş'in "IMF'nin komiseri" gibi yakıştırmalarla utakaka edilmemesini, onun aradığı sağ ve "solu" birleştirecek "liberal demokrat" sentezin ülkede yine kapitalizmin kurallarının yerli yerine oturtulmasi için bir önemli şans olduğunu, bu gercekleşirse, Marksistlerinde farklı proğramlarını daha bir yalınlıkla üretebileceklerini işlemeye başladı Aydın Engin..
Satın alınmadığına, beynini kilitlemediğine inandığınız insanların bu farklı çıkışlarına dudak bükerek te olsa, kulak kabartmamak olanaksız..
Benim yaptığım da bu işte..
CUMHUR
|
U-2P
Ağaran yıldız gökle
Kızıl yer arasında
Ateşe yürürdüm
Asmak için ruhumu
Kendimi beklerdim
Hep
Arık yargı
Dövme inciyle
İnerdi gövdemden
Göğün yargıcı
Göğüs uçlarıma
Tutunan
Ak yağmur
Çünkü senin
Bu toprağın incisine
Bir aldırışsızlığın vardı
Nesneler elinde geri gelir
Gözbebeklerin
Suyu küçümserdi
Çünkü sen
Kalbinde parlak bir maden taşırdın
Sırtındaki gümüş çıkıntı
Yüreğindeki madeni uyarırdı
Sen hep kendine giderdin
Giderdin
Giderdin
Yakılmayı bekleyerek
Ilık saçlarına zümrüt
Dokunana dek
Gözbebeklerine giderdin
Giderdin...
Gülseli İnal
..........<>..........
İLKYAZ
Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler
“Memelerinde biraz irin, biraz balık ve biraz gözyaşı
bir dev oluyorsun deniz deniz deniz
sisin dere ağızlarından sokulup akşamları
fındıklarımızı basıyor
neyleriz kararan tomurcukları
çocuklarımıza yalvarıyoruz: Aç durun biraz
tecimenlere yalvarıyoruz:
bir “Hotel” bir gizli evlenme az çiziniz
bir banka az çiziniz bir yalvarma
Bizden size ve sizden dışardakilere
Karılarımızı yolluyoruz tırnaklarını kesmeye ve demeye
-Evet efendim-
Çocuklarımızı yolluyoruz dilenmeye
Bizler gidiyoruz yatağımız tanrıya emanet
Yazların motorlu çingeneleri
Ah kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Baba evleri, ilk kez girilen ırmağa dönüş
Toprağa tutku, kendinden dolayı
Kulaklarımızı tıkıyoruz: Para para para
Kulaklarımızı açıyoruz: Kavga kavga kavga
Sorar belki biri: Kavga ama neden kavga
Komşumuza sonsuz balta, karımıza yumruklar içinde
-Bilmiyoruz neden kavga.
Sonra kasabamızın cezaevinde
Silgimizi göz önüne yerleştiriyoruz
Günlerimizi iterek genişletiyoruz
Yer açıyoruz karılarımızı düşünmeye
Bizsiz geçen menevşeyi düşünmeye
Durup ince şeyleri anlamaya
Kimselerin vakti olmasa da
Okulların kadın öğretmencikleri
Tatil günlerini çoğaltsalar da
Kutsal nemiz varsa onun adına
Gözlerimiz için bağlar dokusalar da
Birikimler ve çizgiler gitgide gitgide
Açmaya ilkyaz çiçekleri
Bir gün birileri öte gecelerden
Islık çalarlar yanıt veririz.”
Gülten Akın
|
|
ÜNIVERSİTE HASTAHANESİ
Yaşlıca, ancak kadınların yaşlanabileceği kadar yaşlı bir hanıma
bir türlü teşhis konulamıyor. Kadıncağız yirmi sekiz gündür
hastahanede yatmakta ve hiç bir sonuç yok. Belki dikkatinizi
çekmiştir, üniversite hastahanelerinde garip bir hiyerarşi vardır.
Prof. başta, arkasında Doç'lar, sonrasında başasistanlar ve bir
iki parlak öğrenci üçgen düzende "Vizitlere" uçarak giderler. Yine
böyle bir gün ve tüm kadro hastanın başında. Prof sorar:
- Radyolojik tetkikler ?
Hemen filmler ışıklı panoya yerleştirilir.
Sert ve kararlı bir ses:
- EKG
Derhal "Trase" hocanın önüne serilir,
- Eforlusu ?
O da hemen açılır hocanın önüne.
- Laboratuvar tetkikleri?
Her şey önceden hazırlanmıştır.
- Elektroansefalografi ?
- Buyrun hocam.
- Emar ?
Dışarıda çektirilmiş emar da konulur büyük patronun önüne.
- Sintigrafi? Anjiyo?... derken büyük şef sorar :
- Scan oldu mu ?
Kadından gelen cılız bir ses :
- Bi onu yapmadılar !
|
İşe Yarar Kısayollar - Şef garson: Akın Ceylan |
http://www.sj.k12.tr/html/muze/kuslar/menu-in.html
Saint - Joseph koleji doğa müzesinden kuşlar kısmı. Bu müzede balıklar, böcekler, kelebekler ve diğer vahşi hayvanlar da mevcut. Amatör ve hoş bir çalışma...
http://www.tsrs.org.tr/uyku.htm
...Çoğumuz hayatımızın yaklaşık üçte birini uyuyarak geçirmekteyiz. Gerçekten bu kadar uzun süre uyumak zorunda mıyız? Çevremizde seyrek de olsa çok daha kısa süre uyuyan insanlara rastlamaktayız. Uykumuzu kısaltmak mümkün müdür?.. Türk uyku araştırmaları derneği.
http://www.populermedikal.com/pmcocuk/
Sağlığımızla ve birçok tedavi yöntemiyle ilgili genel bilgileri barındıran bir site. Adresini verdiğim bu kısım çocuklara özel olarak hazırlanmış. Öncelikle iskelet yapımızdan başlamış anlatmaya.
http://www.bilyap.com.tr/freshwater/donanim.htm
...Akvaryum kurulurken kum konulmadan tabana bir miktar laterit dökülmesi bitkilerin uzun süreler demir eksikliği çekmeden büyüyebilmesine yardım edecektir... Her seviyede akvaryum meraklısına detaylı bilgi.
|
Damak tadınıza uygun kahveler |
Vitrite [85k] W9x/2k/XP FREE
http://home.insightbb.com/~ryanvm/tinyutilities/vitrite/
Mac'lerdeki kullanılmayan pencerelerin şeffalaşıp arkasını göstermesi özelliğini PC'lere taşıyan bir programcık. Şeffalık dercesini ve hangi pencerelere uygulanacağını siz belirliyorsunuz. Mac'ten PC ye geçenler belki özlemişlerdir.
Orbitron v1.3 [1.2M] W9x/2k/XP FREE
http://www.stoff.pl/orbit.htm
Tepemizde dolaşıp duran 2000 adet uydunun anlık pozisyonlarını izlemek isterseniz, buyrun size programı. Kayıtlı binlerce şehiri de dünya haritası üzerinde işaretlemeniz mümkün. Biraz casusluk oynamaya ne dersiniz?
|
|
|