KAHVE MOLASI
ISSN: 1303-8923
ABONE FORMU

ABONE OL
ABONELiKTEN AYRIL
HTML TEXT
Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?

 SON BASKI
 Ana Sayfa
 Arşivimiz
 Yazarlarımız
 Manilerimiz
 Forum Alanı
 İletişim Platformu
 Sohbet Odası
 E-Kart Servisi
 Sizden Yorumlar
 Kütüphane
 Kahverengi Sayfalar
 FİNCAN/SİPARİŞ
 Medya
 İletişim
 Reklam
 Gizlilik İlkeleri
 Kim Bu Editör?
 SON BASKI
 PDF (~250-300KB)


PDF Versiyonu





Kahveci Soruyor?



KAHVERENGİ SAYFALAR



KAPI KOMŞULARIMIZ

Üç Nokta Anlam Platformu


Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 441

 16 Şubat 2004 - Fincanın İçindekiler

 Editör'den : Herşey aynı olur muydu?


Merhabalar,

Ne haftasonuydu ama. Karı, buzu, ananın pilavı, sevgililer günü, el koyması, evden kovması, gönül alması ile dopdolu sıradan bir haftasonu!.. Ananın pilavını silah zoruyla yiyen taraflar masaya oturduklarına pişman, doymadan kalktılar masadan. Pilavı pişirenler, servisi yapanlar, silahı elinde tutanlar memnun olsa da yiyenlerin midelerine oturan birşeyler var. Ben yemedim ama aynı duygu bende de mevcut, hayret.

Uzan'an elimin neyi var neyi yok aldılar elinden. Kırçıllı bir duygu yumağı halindeyim. Kırçıllarımın bir kısmı ile kalan kısmı didişip duruyor. Bu operasyonu kılıfına uydurmak için çıkarıldığı gün gibi aşikar bir hortum kanununa istinaden yapılanları doğru olarak kabul etsek bile vicdanlarımızı inandırmak zor oluyor. Bu öyle bir olay ki, detayları bilmeden, inceliklerini kavramadan olaya hakim olmak olanaksız. Bu işin başından beri bir tek soru var aklımda. Hatta bunu birkaç defa dile de getirmiştim. Eğer diyorum, eğer Uzan'an elim particilik oynamasaydı, iktidara muhalefet eden tek medya kuruluşunun sahibi olmasaydı herşey gene aynı olur muydu? İşte bu soruya cevap vermekte zorlanıyorum. Zorlandığım için de vicdanım rahat değil. Umarım gün gelir vicdanları rahatlatacak bir cevap buluruz.

Fransa'dan güzel bir haberimiz var. Sevgili Suna'ın bir bebeği oldu. Suna ve sevgili eşini gönülden kutluyor, minik Esma Duru'ya hoşgeldin diyor, anne ve babasıyla mutlu, uzun güzel bir hayat diliyorum. İyi haftalar....

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

 Café Azur : Suna Keleşoğlu


Şubat'a

"Yaşamı tüm renkleriyle giyinmek" dedi.

Kışa kırmızı renkli atkılar ve yün eldivenlerle merhaba demeli kar lapa lapa yağarken. Başka seslerden başka başka öğütler hep kulağımda. En çok da geçmişte bir yerlerdeki küçücük ellerin büyük düşleri… Oralarda yağan karın beyazı kadar masumduk.
Ve kırmızı atkılı küçük kızın elleri kocaman ela gözlü adamın avuç içlerinde sımsıcaktı. Yağan karda üşüyen yalnızca annesiz serçelerdi.
Yüreğinin en kocaman sesiyle "dedeciğim" derdi. Ve bilirdi ki o ela gözler kadar derin bir sevgi ile öpücük kondururdu yanaklarına.
"Canım torunum"
Bazen sözcükler yetmez, o anı mavi bulutların üzerine çizmek lazım. Sadece gözler yeter.
İşte öylesi bakışlarla birbirlerine bakarak yürürlerdi küçük şehrin eski sokaklarında. Küçük kızın elleri kocaman adamın avuç içlerinde.
Tüm sokak pencerelerinde sessiz bakışlar imrenirlerdi bu sevgiye…
Cebinde mahallenin çocuklarına şeker taşıyan ela gözlü adam, o küçük kızı hep apayrı severdi.
"İlk göz ağrım" derdi.

Acılarla büyümek bu olsa diye düşündü. Sonra sevinçleri doya doya yaşamak.
Zaman geçtikçe değişen rollerimizle şimdi başka yerlerdeyiz.

Kısacık bir Şubat çalmıştı o güzel gözlü adamı küçük kızın elinden. Böylesi karlar yağmıştı gözlerinden.
Gitme diyemeden en büyük sevgilisi bir Şubata yazdırdı gidişini. Küçük kızın ellerinde yün eldivenler, ardından gelen tüm Şubatlarda üşüdü…
Kartopu oynarken yuvarlanan, havuç burunlu kardanadamların arkadaşları çocuklardık. Kar gibi bembeyaz düşlerimiz vardı ve kartaneleri gibi çoğalan düşlerimiz. Küçük kız, büyük adamın yanında hiç korkmazdı. Küçücük elleri hep güvendeydi. Onlar, kara saçlı kırmızı atkılı küçük kız ve ela gözlü büyük adam önceki tüm Şubatlarda yağan karla sevinirlerdi. Onlar iki küçük çocuk, iki kocaman arkadaştı.

Zamansız gidişlerin bir sonu yok mu? diye sordu. Gitmeseydin olmaz mıydı?

Buralara kış karı getirmedi. Giysi dolabının çekmecesinde unutulmuş bir kırmızı atkı ve yün eldivenler…
Küçücük elli kızın büyüyen yaşı, büyüyen yüreği, büyüyen özlemi…
Yeni bir Şubat geldi, kısa ve karlı.
Bir bebek gülümsüyor. Aynı yün eldivenli küçük kızın elleri…

"Senin deden de benim dedem kadar çok sevecek seni
Tüm dedeler çok severler torunlarını. Torunlar da dedelerini…"


Şubatlarda gülümsemeyi unutan yüzünde bir gülümseme
Bir bebek ağlıyor, yaşama katılıyor çığlığıyla…
Burada güneş, orada kar yağıyor.
Bu Şubat da büyük sesli bir adamı sessizce alıp götürmüş. Bir acı daha çentikleniyor Şubat hanesinde…
Bir bebeğin küçücük elleri, bembeyaz kar…

"Yaşamaya değer, acıları ve sevinçleri ile…"

SunA.K. Grasse
sunak@kahveciyiz.biz

Yukarı

Rana Aslanbay

 Mektebişahane : Rana Aslanbay Aydın


   İSTANBUL-MOSKOVA -1-

Çalışma hayatımın neredeyse yarısını Rusya projeleri nedeniyle Türkiye ve Rusya arasında mekik dokuyarak geçirdim. Rusya'ya ilk gidişimi unutmam mümkün değil; yıllarca bizlere izletilen Amerikan filmlerindeki Rusya kavramı kafamda öylesine bir endişe yaratmış ve bunu da şefime öyle bir yansıtmışım ki, adamcağız sırf ben rahat olayım diye bir arkadaşı bana eşlik etmekle görevlendirmek zorunda kaldı. Öyle ya uçaktan iner inmez KGB'nin eline düşüp "Kiev'deki adam" misali hapislerde çürümek gibi bir korkuya kapılmıştım bile. Bu kadarla kalmıyordu;

- Havalanında yazıları okuyabilecek miyim?
- Pasaport kontrolunda görevli bir soru sorarsa nasıl anlayacağım?
- Moskova'dan aktarma yapmayı becerip de Volgograd'a sağ salim ulaşabilecek miyim?
- Beni karşılayacak olanı tanıyabilecek miyim?
- Onunla buluşamaz da ortada kalırsam ne olacak?
- Kaybolur muyum?
- Derdimi anlatacak benim dilimi anlayan birini bulabilecek miyim?

Daha bunlar gibi binlerce kuşku ve soru sonunda, sevgili şefim "defol git be kadın, cehenneme kadar yolun var" diye beni odasından kovmak yerine kibarca, "meraklanma, ben hallederim" demekle yetindi. Ertesi gün makine mühendisi bir arkadaş "sanırım seni Volgograd'a ulaştırmakla görevlendirildim gizlice" deyince şaşırdım. "Şef durup dururken ve hiç işim yokken, beni çağırıp, sen de Rana hanımla birlikte gidiyorsun dedi" diye açıklama yapınca durum anlaşıldı. İçim rahatlamıştı tabii. Bir iki gün sonra da elektrik mühendisi olan arkadaş ta bize katıldığını bildirdi. Lüksüme bakın, iki koruma ile Rusya'ya gidiyorum.

Derken o heyecanlı gün geldi çattı. O tarihte üçbuçuk yaşında olan oğlumdan ayrılmak en zoru oldu. Neyseki fazla uzun kalmayacaktım, sadece bir hafta. (?)

İstanbul'dan hareketle Moskova'ya varmamız arasında sadece kalp çarpıntılarımı hatırlıyorum. İstanbul-Moskova arasını THY ile gittiğimizden, garip olan herhangi bir şey yoktu. Moskova'ya vardığımızda pasaport ve gümrük sırasında yaptığım beceriksizleri anlatmayacağım ama iyi ki bu iki tecrübeli arkadaş yanımda diye çok şükrettim. Rusça yazılı formları İngilizce doldurmaya çalışmamız, yanımızdaki parayı kanıtlamak için bir takım kabinlere girip çıkmamız vs.vs.

Şirketin Moskova'daki ofisine ulaşmak için bizi almaya gelen araba evlere şenlikti doğrusu ama Aralık ayının ortasında, buzdan dağlar oluşmuş yollarda arazi araçlarına taş çıkartacak şekilde giden o döküntü Moskviç'e hayran olmamak elde değildi. Bir kaç saati ofiste geçirip Volgograd'a gitmek için bir başka havaalanına yine o mucize Moskviç'le gittik. Sanırım bu kadar lüks yeterliydi, çünkü daha kapıdan girer girmez "tanrım, ben neredeyim, niye buradayım" dedirtecek koşullar baş göstermişti. Türkiye'deki mütevazi yaşam koşullarımın aslında ne denli lüks olduğunu anlamak için çok fazla zaman geçirmem gerekmedi. Bir köy kıraathanesinin tahta saldalyeleri ve çivit rengine boyalı duvarlarını aratacak denli "değişik-tuhaf-fakir" bir bekleme salonuna alındık. Biraz sonra 100 kilonun üzerinde olduğunu tahmin ettiğim, resmi kıyafetli bir bayan (ki onu dinlemezsek bizi her an tutuklayabilirmiş gibi bir ifadesi vardı) gelip avazı çıktığı kadar bağırarak bir şeyler söylemeye başladı. Anlamak ne mümkün, sadece Volgograd'a benzer bir kelimeyi yakalamaya çalıştık ve yakaladık ta. Tonton Teyze'nin peşine takıldığımızda ellerimizde bavullarımız (bagaj diye bir sistem yoktu o tarihte) kendimizi birden apronda buluverdik. Servis filan gelmeyecek mi diye söylenirken, Tonton Teyze dönüp sinirli sinirli bize bağırdı yine. Bu arada bu mini konvoyun sadece 7-8 kişiden oluştuğunu fark edince panikledim ancak tecrübeli arkadaşlar "yabancı yolcuyu önce alırlar" diye açıklama yaptılar. Buz tutmuş apronda düşe kalka, bavullarımızı savura savura ilerleyip sonunda uçağımıza ulaştık.

İkinci dünya savaşından kalma olduğunu tahmin ettiğim bir döküntü ile mi uçacaktık yani? "Evet" miş bu sorunun cevabı. Tonton Teyze bizi ite kaka uçağa soktu, soktu diyorum çünkü abartılı sayıdaki giysi katlarım dolayısıyla zaten kendi kendime kıpırdayacak bir halim yoktu, bir yün çuvalını andırıyordum, ama yine de içim titriyordu soğuktan. İçerdeki manzara taşra kasabaları arasında çalışan minibüsleri hatırlatan bir manzara idi. Biletlerimizde numara filan olmadığından kendimizce pek beğendiğimiz bir sıraya yerleştik. İniş kapısı izlenimi veren "acil kapısı"nın hemen dibindeki sıraya. Bavullarımız koyacak bir yer vardı hiç değilse.

Derken 15-20 dakika sonra bir gürültü, bir uğultu ile yerli yolcular binmeye başladılar. Bunların bizim başımızda durup bize ters ters bakıp, bir şeyler söylemelerini duymazdan geldik. Zaten bir süre sonra, bizim işe yaramaz geri zekalı yabancılar olduğumuz anlayıp, bize bulaşmamaya karar verdiler. Hani Türkiye'de toplu mekanlarda birisi yüksek sesle konuşsa, bir genç kıkırdasa, dünyanın en olmayacak işini yapmış olduğunu hatırlatacak bir yüz ifadesi bürünüp, dönüp ters ters bakarız ya, bu uçakta bu mümkün değildi çünkü yanımdakilere sesimi duyurabilmek için avaz avaz bağırmak zorunda olduğum bir gürültü ortamındaydım. Herkes konuşuyor, gülüşüyor, bağırışıyordu.

İtişe kakışa yerleşen bu gürültücü kalabalığın sesi bir anda kesilip uçağın içinde bir alkış sesi kopunca ne olduğumu anlamadım, dönüp baktığımda önde pilotlar arkada hostesler koltukların arasında resm-i geçit yapmakta idiler. Mağrur bir ifade ile arka kapıdan öne doğru gidip, bu uçakla uçma şansını elde etmiş bu topluluğu selamlayıp, taktirlerini aldılar ve pilot kabinine doğru yürüdüler. O güne kadar gördüğüm en komik manzara idi sanırım bu.

Pilotlar yerleşip uçak motorları çalışmaya başladığı anda birden koltuklarımızın altında beyaz bir duman yükselmeye başladı. İçimdeki gerginliğin son safhaya varmasıyla "yanıyoruz" diye bağırarak ayağa fırladım. Birden bir kahkaha koptu uçakta. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken tecrübeli yolcular bana alaycı alaycı bakıp gülümsemekteydiler. Meğer bu da bir ritüelmiş, benim bilmediğim. Motor çalışınca bu duman çıkarmış, korkacak bir şey yokmuş. Sonraki yolculuklarımda ben de acemilere aynı muameleyi yapıp onları anlayışla karşıladım.

Volgograd'a vardığımızda saat gece 3 idi. Uçağa bindirildiğimiz biçimde, uçaktan indirildik ve aprona salıverildik. Fırın misali bir uçaktan, -25 derece bir aprona indiğimde soğuktan öleceğimi sandım ama mücadeleci ruhum vazgeçmeme engel oldu. Şirketteki arkadaşlar soğuktur iyi giyin dediklerinde, Eskişehir'de büyümüş bir insan olarak ve Kafkas kökenli bir aileden geldiğime güvenerek soğuğa dayanıklı olduğumu sanıp "ben alışığım soğuğa" diye hava atmıştım. Volgograd'la kıyaslayınca meğer Eskişehir sıcak iklimli bir kent sayılırmış, nereden bilebilirdim bu kadarını. Alt ve üst çenemin birbire vurmasına engel olamadan, terminal binası adı altındaki binanın hemen yanındaki kapıya doğru seğirttik bir liderin peşinde. O kapıda şantiyeci arkadaşlardan iki tanıdık yüz görünce duyduğum sevinci tarif edemem. Öyle ya, korumalarım dört olmuştu. Var mı bana yan bakan?

Otelin önünde daha önceki Moskviç'ten daha da perişan Jiguli'mizden inince gördüğüm bina yüreğimi sıkıştırdı. Böyle bir güzellik, böyle bir azamet, böyle bir heykelsi yapıda kalacak kadar şanslıymışım meğer. Bakımsız bir cephe idi gördüğüm ama yine de çok azametliydi. Her ne kadar İtalya'dan koparılıp buraya taşınmış bir hali vardı ama işin daha da tuhafı, çevre binaların hemen hepsinde bu hal vardı. Kendi kendime Rus mimarisi bildiğimden çok farklıymış diye düşündüm. (Sonradan öğrendiğime göre Stalin Rusya'yı yeniden imar ederken, İtalyan iki mimar başkanlığında bu işi gerçekleştirmiş, bu görüntünün nedeni buymuş)

Otel bekçisini aşıp odalarımıza çıkıncaya kadar da bir saatten fazla zaman geçirdik çünkü en az otel binası kadar azametli olan bekçiyi aşmak bir hayli zor oldu. Adam bu saatte bizi içeri almamaya kararlı, yanımızdaki şantiyeci arkadaşlar da yaptırılan rezervasyonu anlatmakta çok kararlı idiler, sonunda yenen bizim taraf oldu.

Alışık olduğum otel odalarının en az üç katı büyüklükte odama girdiğimde, binanın dışındaki azametin içeriye sadece büyüklük ve yüksek tavan olarak yansıdığını, ama dekorasyon olarak tam bir döküntü olduğunu itiraf etmeliyim. Bavulumu yere bırakıp kendimi banyoya attığımda aldığım darbeyi ise üzerimden atmam kolay olmadı. Kapıdan girince sağ tarafta bir lavabo (sanırım en az 50 yıllık) hemen yanında bir klozet ve her ikisine birden hitap etmesi beklenen bir lavabo armatürü ile duş takımı. Gözlerim duş teknesini aradı doğal olarak, sıcak bir duş ne iyi olurdu bu kadar heyecan üzerine. Ama gel gör ki, duş teknesi rolünü oynayan 60x60 ebadında siyah lastik bir paspasa çıplak ayakla basmaya cesaret edemeyip hemen dönüp bavuldan terliklerimi çıkartıp kendimi garantiye aldım. Görüntü bu şekilde iken musluğu açtığımda sıcacık su ile karşılaşmak beni biraz sakinleştirdi. Duştan yatağıma doğru giderken gecenin o sessizliğinde gıcırdayan ahşap döşemenin sesi ise sinir bozucuydu. Anlaşılan biraz ses gerekiyordu, televizyonu açtım ama sesini kısacak bir düğme bulamayınca hemen kapatmak zorunda kaldım.

Acele giyinip kendimi yatağa attım ama bütün gece bir fabrika gibi çalışan ve bir fabrika gibi duran buzdolabının sesi sayesinde sabaha kadar uyumak mümkün olmadı. O yorgunlukla dolabın fişini çekmeyi de akıl edemedim. Sonunda saat 7 civarında sızmışım.

Bu maceralı ve çok eğitici seyahati anlatmaya daha fazla devam etmek isterdim ancak diğer arkadaşlara da yer bırakmak gerek. Yazımın devamında, mimar gözüyle Türkiye-Rusya kıyaslamasına geçmek istiyorum. Aslında zaten yazmak istediğim buydu ama öncelikle dikkatleri toplamam gerekiyordu. Beni hoş görün.

Yarına kadar sevgiyle kalın.

Arkası Yarın...

Rana Aslanbay Aydın
rana@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Rengarenk: Tuba Çiçek


İLİŞKİNİZİ YİYİM SHOW'UNUZA BİŞEY OLMASIN

Adına ilişki denilen şey bir show'dur bazen.

"Bakın benim de bir sevgilim var. Yaaaa n'aaber!"

Birilerine ne kadar sevildiğini göstermek.. Birilerine ne kadar sevebileceğini göstermek.. Birilerine ne kadar iyi bir çift olduğunu göstermek.. Birilerine ne kadar heyecanlı bir hayat yaşadığını göstermek..

Yani: Birilerine kendini onaylatmak.. Bir diğer birilerine de, birileri tarafından onaylandığını göstermek.

"Bakın beni onaylayan biri var burda! Gel canım, onayla beni de görsün teyzeler, amcalar..."

İlişki uzadıkça, show rutinleşir. Bilmem kaç sezon, her gece her gece oynanan tiyatro oyunları gibi..

Sadece seyirci değil, tiyatro personeli de oyunu izlemek zorundadır.

Tiyatro çalışanları (ki eğer grup takılmıyorsanız, bu tiyatronun personeli iki kişidir ve genellikle biri kadın, biri erkektir), oyunu ezberlemiştir. Öyle ya, her gece aynı show'u izleyince ezberler insan. Hatta, oyundan sıkılmıştır bir kısım personel.

Show'u yapan kimse, yani tiyatro oyuncusu, her gece kendine yeni izleyiciler bulur ve onlara oynar oyununu. Her gece başka reaksiyon almak ona enerji verir. Ama bir süre sonra aldığı reaksiyonlar da birbirinin benzeri olur. Sıkılır aynı rolü oynamaktan 'show'cu.

- Eeee tamam işte, bu insan beni onaylıyor. Cümle alem de bunu biliyor. Bilmeyen var mı aranızda?
- Yok hepimiz biliyoruz.
- E perde kapansın o zaman..


Peki n'olacak şimdi?

Olacağı şudur, hemen bildireyim: "Yeni bir onay mercii bulunmasına karar verildi."

Bulunur. Her bünyeyi onaylayacak birileri mutlaka vardır. Yeter ki sen onaylanmak için can at. Kudur. Budur!

Derken yeni oyun, -yeni show- için kollar sıvanır. Yeni bi yönetmen, yeni bi senaryo, yeni bi dekor, yeni bi sahne, yeni bi rol arkadaşı...

İşin en heyecanlı kısmı, yeni oyununun hazırlık aşamasıdır.

Projeni birilerine sunarsın. Birileri şaşırır, birileri çok eleştirir, birileri kararsız kalır ve nihayetinde birileri çok beğenip OK verir.

Heyooooo'dur. Yaşasındır. Enerji doruktadır, istek, arzu, heyecan, hormonlar.... Tadından yenmez yani.

Ve gala gecesi:

"Bakın, bu da beni onaylıyor gördünüz mü? Tanrım ne kadar onaylanası, sevilesi, tapılası bir insanım ben."

Allah seni kahretmesin e mi!
Aşkın sayfalara sığmayan tanımlarını, seks ihtiyacını, üreme güdüsünü, aile kurup show işinden emekli olma hedefini bir yana bırakırsanız; ilişki dediğiniz şeyin temelinde ONAYLANMAK vardır. Birilerine özel ve sevilesi bir insan olduğunuzu onaylatıp, bunu diğer birilerine ilan ve ispat etmek...

* * *

Tüm bunlar olup biterken, bazı birileri, sadece bir tek kişinin onayıyla tatmin olmaz. 'Fazla onay göz çıkarmaz' mantalitesindedir. Bürokratiktir bu birileri. Egosundan ihaleyi kapmak için birçok makamdan onay alması lazımdır.

Hazırda bir tane onaylayanı vardır. O, çantada kekliktir zaten. Pembe panjurlu onay yuvasında, "Benimki gelse de bir onaylasam" diye yanıp tutuşmaktadır. O, arada sırada onaylasındır, zararı yoktur. Ama arada bir turneye çıkıp, başka izleyicilere, başka show'lar düzenlemek gerekmektedir. Nedense öyledir.

Ha, birileri onaylansın diye öteki birilerinin canı çok yanıyormuş; olsun varsın!

Gene turnelere çıkılır, gene senaryolar yazılır, gene show'lar yapılır, gene perdeler açılır. Ammaaa ve laaaakin, her show'un bir sonu vardır. Perde kapanır. Tiyatro boşalır. Çok canlar yanar bu sahnelerde.

Eğer can yakmak istemiyorsanız 'one man show' takılacaksınız. O kadar!

* * *

Benim sahnem de bu sayfa işte. Ve show bitti sevgili tiyatroseverler.

Şimdi: Bu sayfa yıkılana kadar alkış kıyamet yapıp beni iyice bi onayladıktan sonra, çekilebilirsiniz!

Bu arada, sahi canınız yandı mı?

Tuba ÇİÇEK
tuba@kahveciyiz.biz

Yukarı

 Gül Ağacı : Seren Bağcı


   BEN BÜYÜDÜM…

Sana ne alayım oğlum ?
" Bunu sen düşüneceksin babacım."
Yani istediğin bişi yok mu?
" Her ne alırsan, sevinirim ben babacım."
Böyle söylediğin için seninle gurur duyuyorum oğlum !

Bizim serviste her sabah ve akşam mutlaka kreşe giden 6-7 çocuk olur. Çocuklar sabah daha uyanamadıkları için pek bir sessiz olurlar. Akşamları anne-babaları onları aldıklarında ise tam bir soru canavarına dönüşürler. Tüm günün detayını sorup öğrenmeye çalışırlar. Çocukların kimi şımarıklık yapar, kimi ağlar, kimi su ister, kimi çişim var diye tutturur. Amaaan bir gürültü, bir kıyamettir gider sormayın. Çocukları çok sevmeme rağmen, tüm günün yorgunluğundan mı yoksa sabrımın azaldığından mıdır nedir kafam hiç kaldırmıyor gürültü, şamatayı o saatlerde. Tam arkamdaki koltukta; 5-6 yaş grubunda kreşe giden Tarık'la babası oturuyor. Tarık ilk kez karne almış, babası da ona karne hediyesi almak istiyor. Duyduklarıma inanamadım, şaşırdım hatta. Yani hangi çocuk böyle söyler. Üstelik bir de pazarlık yaparlar "şunu al, bunu al" diye. Daha 5 yaşında olan bu çocuğun olgunluğuna hayran oldum.

İyi tamam çocuklar tatile girdi de ne oldu ? Bizim zamanımızda olduğu gibi çocukluklarını doyasıya yaşamıyorlarki. Teknoloji çağı çocukları bunlar. Sokaklara alışkın bile değiller. Sokağa salsan en fazla 1 saat sonra eve koşuyorlar. Ya bilgisayar ya da TV başındalar. Acıyorum valla. Benim iki koca dana da tüm gün evde birbirlerini yiyecek üstelik ! Düşün düşün dur. Biz öyle miydik?

Doğup, büyüdüğüm şehirde nerdeyse yılın 6-7 ayı kıştı. Hem de ne çetin kış….Kışa girerken, " acaba yazı görecek miyim? " diye düşünürdüm hep. Kışın okula gidip gelmek çok zordu. Nerdeee öyle servis araçları yoktu ki. Bacak kadar boyumuzla, bata çıka giderdik işte. Öyle kar yağdı diye, kar tatili falan da olmazdı. Yorgun düşerdi minik bedenlerimiz. Okulların yarı yıl tatiline girmesini iple çekerdim. Benim hediyelerim; istediğim kadar yatıp uyumak, saatlerce sokakta oynamak, ders çalışmamak, özgürlük yani… Eeee, bir de karnem iyiyse ( ki hep iyi olurdu ) değmeyin keyfime.

Her kış; babamdan ısrarla bana bir kızak almasını isterdim. Eskimiş patenlerimi iple bağlayıp kaymaktan bıkmıştım. Ayaklarıma da küçük geliyordu artık. Annem, kız çocuğuyum diye izin vermezdi alınmasına. Ama babam, deli-dolu kızının bu isteğine artık dayanamamış olacak ki; ilkokul 5. sınıfın yarı yıl tatilinde bana " ilk kez " karne hediyesi olarak, o çok istediğim kızağı yaptırmış oduncu Ali amcaya. Kuzenim Cem'in kızağından daha kocamandı. Ben dahil 3 kişi binebiliyordu. Şimdi ki çocuklar gibi hediyelere boğulmadığımızdan, sevinçten deli olmuştum. Dünyanın en mutlu, en şanslı çocuğu bendim. İpinden tuttuğum gibi cennet çeşmesinin tepesine koştuğumu hatırlıyorum.Orası mahallemizin nerdeyse en uzun pistiydi. ( Hoş Erzurum' un her yeri doğal pist gibiydi ya! ) Uçarcasına salardım kendimi tepeden aşağı. Tut ipinden tekrar çık en tepeye bir daha… Bir daha… Bir daha… Allahım, o ne güzel mutluluktu öyle ? Sabahı iple çektim o gece. Yarın olsun da Cem'e kızağımla nisbet yapayım diye. Çünkü Cem bana kızağını vermezdi. Kıskanç ne olacak ! Yarışmalar düzenlerdik hep. En büyük rakibim Cem'di. Sabote girişimlerine rağmen birinci olmamı engelleyemiyordu. Onun dışındaki mahallenin erkekleri ise zaten elime su dökemezlerdi. Kırar geçirirdim hepsini. Soğuk moğuk işlemezdi içimize. Tüm gün kızakla kayıp, kartopu oynayıp enerji harcar, harcadıkça da acıkırdım. Acıkınca eve gelir, önüme ne konulursa silip süpürürdüm. Yanaklarımdan kan damlardı. Annem öyle tabakla peşimizden koşmazdı hiç. Altı çocuğun hangi birinin peşinden koşsun.

Her akşam eve gelince kızağımı siler, kurutur arada bir de yağlardım paslanmasın diye. Gözüm gibi bakardım ona. Hiç bebeğim olmadı diye üzülmedim çünkü öyle bir talebim olmadı. Kızağım tüm çocukluğumun en güzel oyuncağıydı. Başka oyuncaklarımda oldu. Bilyelerim, topacım, çelik çomağım, düz bir tahtaya çivi çakarak yaptığım futbol saham, gazoz kapaklarım, mantar tabancam, çatapatlarım, topum, çemberim… Ne güzeldi… Bir tek evcilik oynamayı sevmezdim. Onun dışında tüm oyunları oynardım. Futbol da dahil. Mahalle takımının tek kız oyuncusuydum. Solak olmam takımın avantajıydı. Bütün penaltılar benden sorulurdu. Mahalledeki camiinin kubbesine çıkıpta ordan kendimi aşağı salma cesaretini nerden bulurdum. Hey Allah'ım!.. Kayış kızdı oynarken sobelenipte ceza olarak sırtıma vurulan kemerlerden çok canım yanardı ama yine de gıkım çıkmazdı. Kocaman kız olduğum halde ( yani öyle diyorlardı ) hala faytonların arkasına takılır, taa ki kamçıyı yiyene kadar inmezdim. Gözüme patlayan mantar tabancam, saatlerce peşinden koştuğum çemberim, bilye oynamaktan kirlenen ellerim….Neler, neler…

Ben oyunlar peşinde dolu dizgin koştururken; mahalleli büyüdüğümü anlamış da, sokaklarda oynamamamı anneme uygun bir dille anlatmışlar bile… Onlara neyse! İzinler de problem yaşamaya başladım bile. Niye? 17'ye gelmişim diye. Ne zaman, hangi arada büyüdüm ben? Öyle kalsam olmaz mı? Demek sokakta oynama yaşım geçmiş ha? Diğer kızlar gibi ev işleri yapmalıyım, çeyizler başlamalıyım, hanım hanımcık olmalıyım öyle mi? E iyi de bana göre değil ki bütün bunlar. Oyuncaklarım var ya, ne çeyizi? İlk " karne hediyemi " alışımın üstünden 4-5 yıl geçmişti ki; BEN BÜYÜDÜM diye sokaklardan yasaklandım. Kızağım en güzel çeyizim olacakken; bir daha kullanmamam için, sobaya odun oldu ateşini gözlerime bırakarak… Ben de içimdeki çocuğa sarıldım, büyü diyenlere inat. Kızağım… Tadına doyamadığım çocuk yıllarım ….

Nerdeyim ben? Servis evin önüne gelmiş…. İlahi Tarık…! Affan Dede gibi oldun vallahi, para bile saymadan.
Horoz şekerim nerde peki ?

Seren Bağcı

Yukarı

 Kahvecigillerden : Atalay Ergezen


"YALNIZLIK" KAPIDA BEKLİYOR HAZIR MIYIZ?

Yaşamın üstesinden gelmeye çalışırken yanıt aradığımız en kritik soru; "Ne yaparsam, daha az emek harcayıp daha fazla kazanırım" ise, modern yapı bu sorunun en kolay -hem de verimli- çözümünü, yani bir yapıya entegre olup "ben de sizdenim" demeyi verimli olmaktan yavaş yavaş çıkarıyor. En büyük kurumsal aygıt "devlet baba" dahi, asıl kaynağına dönüp; "Sen benden de olsan; sadece asgari düzeyde hayatta kalman, barınman, sağlığın, güvenliğin benden, ama gerisine karışmam" demeye hazırlanıyor.

"Bir elin nesi var, iki elin sesi var"... Bu atasözünün kırsal kesimde imece ruhunu güçlendirme aşamasında mı peyda olduğunu bilmiyoruz ama; yürürlükteki fizik kurallarına ve hafızamıza dayanarak; iki elin bir elden daha fazla ses çıkaracağını biliyoruz. Tabii niyetimiz gürültü etmekse. Ne var ki, yüzyılımız bizi büyük birimlerin gücünden uzaklaştırıp, küçük birimleri anlamaya ve onun yeteneklerini en üst seviyelere çıkarmaya zorluyor. Avrupa Birliği'nin kapısını aşındıran ülkemizde birey, koloni tarzı yaşamdan, kişinin kendine ait donanımıyla yaşam karşısında güç ve yetke kazandığı tarza geçiş yapmakla -her gün biraz daha fazla- baş başa kalıyor.

Kalabalık+Birlik= Başarı ve Memnuniyet, formülü ihtimalle birkaç on yıl daha kulaklarımıza hoş gelecek gibi... Tabi -komşumuz bizi pancar çapası için tarlasına çağırmıyorsa, ya da hep bir olup kılıçlarımızı kuşanıp cenge gitmeyeceksek- sadece kulaklarımıza hoş gelmekle kalacak. Çünkü, ekonominin kendi kaynaklarından beslenen bir yapıya kavuşma zorunluluğu, diyelim ki; belediye başkan adayının bol keseden istihdam olanağı dağıtmasının önünü kesecek. Yaklaşan yerel seçimlerle, "Ahmetciyim", "Mehmetciyim" diye sokaklara dökülen genç-işsiz insanlar, ellerindeki pankartlarda duran "sanal geleceklerini" bir kenara bırakıp babalarından görmedikleri bir şey yapmak zorunda kalacaklar.

Yakın geçmişte "bencillik" ile neredeyse anlamdaş olan "bireycilik" ve bunun karşıtı "toplumculuk" sanki bireyin "siyasal bir tercihi" gibi bilincimizde kol geziyordu. Oysa şimdi, üzerimizde bıraktığı tınıları bile farklılaşıyor. Herhalde, yaşam karşısında tek başına "yetkin" bireylerin bir araya gelmesiyle oluşan grupların, toplulukların, o "bir arada olma haline" verdikleri anlam ile, hem ruhsal hem yaşamsal "tutunulan dal" olan beraberliklerin giderek ayırtına varıyoruz. Gelecekte amcamızın oğlunu ziyarete gidip, yatıramadığımız vergi borcu için yardım istemeyeceğiz. Ya da akrabalarımızla bir araya gelip dededen kalan malların paylaşım kavgasını yapmayacağız. Belki, dede ölüm döşeğinde iken tüm sülale onun başına toplanamayacak ama, devlet bakanının kapısının önünde yardım ve himaye kuyruğu da oluşmayacak. Dayanışma ve şiddetin abartılı yaşandığı "bir olma" hadiseleri daha seyrek ama üretken ve renkli gerçekleşecek.

Yalnızlık zor zanaat fakat; tarihe damgasını vurmuş bilimsel keşiflerin kabataslak görünümü hiç de, kılıçlarını kuşanmış kalabalıkların uygun adımlarla ve uygun haykırışlarla yürüyüşe geçmesine benzemiyor. Orada olsa olsa yalnız bir adamın portresi çizilebilir. Ancak kendisiyle baş başa kalıp önündeki ve içindeki düzeneği nasıl optimal bir yapıya sokabileceğini düşünen, bir insan olarak yetersizliğinin nasıl üstesinden gelebileceğine kafa yoran bir kişi... Hani Newton'un dostlarıyla birlikte kötüleri yenmek üzere sokakta yürüyüşe geçtiği sırada kafasına düşen bir dolu tanesiyle yerçekimini keşfettiği söylense, kimsenin inanası gelmezdi. Çiftlik evinde ağacın altında otururken düşen elma daha uygun... Tabi kişinin ruh sağlığının bozulması hatta tedaviye ihtiyaç duyacak düzeyde dengelerini yitirmesinin altında aynı yalnızlığın durduğunu da unutmamalı...

Matbaa ile 150 sene sonra tanıştıysak yalnızlıkla da 150 sene gecikmeli tanışırız diyebilir miyiz ? "Yalnız adamın" çöküp yok olmakla, yükselip harikalar yaratmak gibi birbirine zıt iki yönelimi var. Aslında geç kalmış bir ülke olarak, bizden önce tecrübe edilmiş kurumsal deneyimleri araştırma, öğrenme ve uygulama şansına, sahibiz. Bir görüşe göre Marx'ın tüm öğretisiyle üstesinden gelmeye çalıştığı şey de, sanayi devrimiyle birlikte yalnızlaşan bireyin sorunlarına kolektiviteyi temel alan yapılanma çözümleri üretmekti. Ama gelin görün ki, gelişmiş kapitalist ülkeler sanayileşmenin birey üzerindeki şok dalgasını neredeyse atlatmış, yalnızlaşan bireylerine küçük ama sağlam aileler, az ama sadık dostlar, kısa ama doya doya yaşanan tatiller üretebildi. Oralardaki kurumsallaşmış sosyal aktiviteler ya boş zamanları değerlendirmek ve sosyalleşme ihtiyacını karşılamak üzere iyi bir ensturman, ya da ancak bir araya gelindiğinde verimli bir üretim sağlanacak alanlarda gerçekleşmektedir. Öngörülen rayın dışına çıkacak azınlıkları rehabilete edecek kurumsal yapılanma da mevcuttur ve günden güne gelişmektedir. Almanya'da sağınızdan solunuza dönerken kolunuzun bir "sozialarbeitere" çarpması olasıdır. Sistemin öngördüğü düzenin dışına çıkma potansiyeline sahip insanlar sozialarbeiterlerin kontrolü ve gözetimi altındadır. Onların rehberliğiyle kişinin iş, dil, iletişim, bağımlılık, eğitim vs. sorunları çözülmeye çalışılır. Oysa ülkemizde henüz "Sozialarbeiter" isminin karşılığı bile yoktur. "Sosyal çalışan" olarak tercüme edilebilecek yapılanma, "kaş yapılırken göz çıkmaması" için zorunludur. Devlet, sanayi toplumu işleyişi açısından normalleşme yönüne giden ülkemizde, yarın akraba dayanışmasından mahrum kalacak bireyin korunması için örgütlenmeye başlamalıdır.

Tarihimiz ve kültürümüzde -sanayi toplumu yapılanmasına ihtiyaç duymadan- bireyi merkeze alıp yücelten unsurlar sönük kalıyorsa; ya, hislerimizle uzağında durup aklımızla bulaştığımız modern dünyanın bizi metazori biçimlendirmesini bekleyeceğiz, ya da yine -bizi bu yabancı duruma bulaştıran şeye- yani aklımıza başvurarak çözümler arayacağız.

Hislerimiz ezilmiş adama ait acının ve kalabalık bir simgeye tutunuşunun şiirini yazıyorsa, aklımız taş üstüne bir taş koyan Hasan'ın keyfini ve saygınlığını yüceltmekle işe başlayabilir...

Atalay Ergezen

Yukarı

 Kahvecigillerden : Erkan Ergen


BÜYÜK SIR-1

Dr.Gabor ve mühendis Foster için, ılık ve bulutsuz bir bahar sabahı da olsa yakın arkadaşları Dr.Richardson'un cenaze töreninin dehşet ya da zevk verici bir yanı yoktu. Dr.Richardson'un "İnsanlar, doğar ve ölür; işte bütün mesele bu" diyen o tombul ve kırmızı dudakları kendi zamansız sonu karşısında sonsuzluğun en uzak noktasına, belki daha da ötesine kadar kıpırdanmamak üzere donmuştu.

"Ölüm, tamamen yok olmak değildir; belirlenemeyen bir zamanda gerçekleşen ve bizim kontrol edemediğimiz bir transformasyondur" derdi, Richardson.

Dr.Gabor'un üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Oysa Richy (Ona kısaca böyle derlerdi) "Sen öldüğün gün beyaz bir pantolon ile sarı bir gömlek giyeceğim ve mezarının başımda brendi içip şarkı söyleyeceğim" diye dalga geçerdi Gabor ile.

Richy, Gabor ve Foster'a karşı gerçekte derin bir saygınlık duyar, fakat sözleriyle de hep aşağılamaya özen gösterirdi. Foster ise onu "Tanrı seni ukalalığın sınırlarını belirleyebilmek için yaratmış olmalı, zavallı kaçık!" diye azarlar sonra da kahkahalarla gülerlerdi.

Dr. Gabor, aslında soğuk kanlı bir bilim adamıydı. Ölümün ebediyyen yok olmak olduğu şeklindeki klasik düşünceye bağlıydı ve Richy, artık yoktu. Babasını onsekiz yaşındayken kaybetmişti ve o günden beri ilk defa ağlıyordu; tam yirmibir yıldır ilk defa.

Teskin edilen hep Foster olmuştu o güne kadar. Halbuki mühendis Foster, kendisinden beklenmeyecek ölçüde sakin ve ılımlı görünüyordu. Ama bu görüntünün altında dev fırtınaların koptuğu darmadağın bir atmosfer bulunduğunu Dr.Gabor'dan daha iyi hiç kimse bilemezdi. Tabi bir de Richy... Zavallı Richy.

Cenaze törenlerinin klasikleşmiş bir programı vardı. Bir din adamı, kulak okşayan türden laflar eder, o sırada orada bulunanlar da kendi cenaze törenlerini tasavvur edip tuhaf duygulara kapılırlardı. Herkes siyaha yakın tonları tercih ederek matemini ispat etmeye çalışır; gerçekten üzgün olanlar ile olmayanları ayırmak daha da zorlaşırdı.

"İnsana bir gün öleceği gerçeğini hatırlatan tek şey, cenaze törenleridir. Fakat bu bile çoğu insanın sanki sonsuza kadar yaşayacakmış gibi hesap yapmasını engellemeye yetmiyor" diye hayıflanırdı, Dr. Richardson. Dr. Gabor, şekilci bir insan değildi. Elini Foster'ın omzuna koydu ve kulağına eğilip "Kendimi iyi hissetmiyorum. Gidelim buradan" diye fısıldadı. Ağır adımlarla kalabalığın arasından sıyrılıp arabalarına doğru yöneldiler. Dr.Gabor'un göz yaşları durulmuştu, ama daha epey bir süre nemli kalacağa benziyordu. Foster, Dr.Gabor'u ve kendisini birazcık olsun rahatlatmak amacıyla öne eğik başını soylu bir İngiliz edasıyla dikti ve kendini toparladığından emin olduktan sonra "Haydi dostum, koca bir şişe brendi evde bizi bekliyor. Eminim Richy bundan hoşlanırdı" dedi sakin bir ses tonuyla. Gabor, Foster'ın ne demek istediğini anlayabilecek kadar iyi tanıyordu. Hafifçe gülümseyip "Neden olmasın" diye destekledi arkadaşını.

Gabor ve Foster, aynı dairede oturuyorlardı. Ithaca'nın ortanın biraz üst seviyesindeki insanları için uygun bir bölgeydi. Üniversiteye yakın sayılmazdı, ama tehlikesiz ve gürültüden uzak bir yaşam için pek fazla bölge kalmamıştı. Cinayet soygun ve tecavüz haberleri günlük bir gazetenin neredeyse yarısını dolduracak kadar geniş yer tutuyordu.

Dr. Gabor, biyokimya uzmanıydı. Uzun boylu, geniş omuzlu ve yeşil gözlü bir adamdı. Fakültedeki bekar bayanların gözdelerinden olmasına karşın hiç evlenmemişti. Foster da evli değildi. Gerçi Gabor kadar çekici değildi, ana etkileyici bir pratik zekası vardı. İyi de bir bilgisayar mühendisi sayılırdı. Ancak yine de Dr.Gabor kadar tanınmış bir bilimci değildi.

Dr.Gabor, felsefe ve resme ilgi duyardı. Platon'dan Seneca'ya, Spinoza'ya kadar geniş bir felsefe kitaplığı vardı. Gerçi hepsini özümsemiş saymazdı kendini, ancak en az uzman felsefeciler kadar bilgiye sahip olduğunu da reddetmezdi.

Dr.Gabor işinde çok titizdi ve bilim çevrelerindeki etkinliğinin de farkındaydı.
Oysa Dr. Gabor bile Richy kadar başarılı ve ünlü değildi. Hiç bir zaman da o seviyeye ulaşamayacağını biliyordu. Daha üç ay önce Şubat 1990 sayısında National Geographic dergisi "Evreni en iyi tanıyan beş adam" başlıklı bir yazısında Hawking ve Sagan'dan sonra Richy'yi üçüncü adam olarak ilan etmişti.

Dr.Richardson, dört yıldır "Yapay madde" adında çok önemli bir projenin başındaydı. Bu tip projeler genellikle isimleri ile anılır, fakat içerikleri çok gizli tutulurdu. Dr.Gabor, en azından yüzeysel bazı bilgileri Richy'nin ağzından almayı başarmıştı; ancak bu, bir dostun bilinmezliğin gizemlerine duyduğu doğal meraktan öte bir şey değildi. Dr.Gabor, iyi bir sırdaş olmasaydı, Richy tek kelime bile etmezdi.

Foster, özel günler için sakladığı bir şişe brendiyi çıkarıp büyük pencerenin önündeki sehpaya bıraktı.. Dr.Gabor ise ceketini ve kravatını çıkararak bu şekilsel rahatlamayı ruhsal rahatlamaya dönüştürmeyi ummuştu ama yararı olmadı.

"Kötü olan ne biliyor musun, Foster" dedi ve bir yudum aldıktan sonra devam etti.
"İnsanın beraberinde getirdiği ya da kendisine alıştırdığı onca şeyi izin almaksızın yarıda bırakıp gitmesi."
"Herkes böyle yapıyor, dostum. Herkes." dedi, Foster.

Dr. Gabor, öfkeli bir biçimde göğe baktı bir süre. Sonra da işaret parmağıyla bulutları göstererek "Eğer dün akşam bulutlar orada yoğunlaşmasaydı ve Richy'nin arabası, bozulup da o delice yağmurun altında yürümek zorunda kalmasaydı ve eğer belli bir noktada bulunmasaydı; o lanet olası yıldırım, onun tepesine değil de boş bir kaldırıma düşecekti" dedi isyan edercesine.

"Eğer büyük patlama olmasaydı biz de olmayacaktık, eğer nedenler olmasaydı sonuçlar da olmayacaktı. Ancak hepsi oldu dostum. İnan bana hepsi oldu" dedi sakince Foster.
"Ne yazık ki haklısın Foster. Bunu ban de biliyorum. Bildiğim halde kabullenmek istemiyorum."

Dr. Gabor, çok fazla içmezdi fakat kadeh, doldukça boşalıyor boşaldıkça doluyordu. Foster da onunla adeta yarış ediyor havasındaydı. Bir yandan içiyorlar, bir yandan da hepsini bildikleri halde Richy ile ilgili anılarını tekrar tekrar anlatıp ya dakikalarca gülüyorlar ya da donuklaşıp iç çekiyorlardı. Bir ara:
"Biliyor musun, Foster" dedi Gabor. "Şu yapay madde projesi çok önemliydi Richy için. Nereye vardığını çok merak ediyorum doğrusu.... Üç gün önce telefonda bana bir şey söylemişti" Gözlerini yumup dikkatini toplamaya çalıştı bir süre. Sonra birden devam etti:
"Tamam, hatırladım: Büyük Sır'ı çözmek üzereyim. Bu çok korkunç bir şey olacak demişti. Ertesi gün de buraya gelmişti ve çok tuhaf bir hali vardı."
"Gerçekten öyleydi" dedi Foster. "Kendini kaybedecek kadar içmişti o gün. Halbuki, Richy sarhoş olmaktan nefret ederdi."
"Ben sadece uyumak istiyorum" dedi Gabor. Gözlerini açık tutabilmek için çok zorlandığı belli oluyordu.
Dr.O'Brien, Dr.Richardson'un yakın arkadaşlarındandı ve üniversitenin fizik laboratuarlarının direktörüydü.
"Garip bir adam. Bazen akıl almayacak laflar söyler. Ya boş konuşan bir aptal ya da kendini saklayan bir dahi olmalı" derdi Richy, Dr.O'Brien için. Bir konferansta Dr.Gabor'la da tanıştırmıştı onu.
Dr. O'Brien'ın "Yapay Madde" projesinde rolü vardı ama Richy, onun bu konuda fazla bir şey bilmediğini, simetriler konusunun uzmanı olduğunu söylenmişti.
O'Brein, orta boyda, hafif göbekli ve tombul yüzlü bir adamdı. Ama en göze batan özelliği hep ciddi ve serinkanlı olmasıydı.
Dr.Gabor, elinde kalınca bir kitap ve bir de bilgisayar disketi ile O'Brien'ın odasına alınmayı bekliyordu. Ne de olsa görüşmek istediği kişi oldukça meşgul bir insandı.
Beş-altı dakika süren sıkıntılı bir bekleyiş sonrasında "Dr.O'Brien sizi bekliyor bay Gabor" diye seslendi sekreter kapı aralığından.
Dr.O'Brien'ın makam odası baştan başa lambri kaplıydı ve gösterişe meraklı bir adam olduğunu söylemek için psikolog olmak gerekmiyordu.
Dr.Gabor, içeri girdiğinde O'Brien'ın elinde bir pipo vardı. Epey de dumanlanmıştı oda. O'Brien, nazikçe ayağa kalkıp aynı şekilde selamladı Dr. Gabor'u:
"Bay Gabor, sizinle tanıştığımı hatırlıyorum. Ziyaretinizin sebebini öğrenebilir miyim?"
Gabor, hemen konuya girdi:
"Ben, Richy'nin yani Dr. Richardson'un en samimi arkadaşlarından biriyim, bay O'Brien"
"Evet, biliyorum" diye tasdik etti O'Brien.
"Ölümünden bir gün evvel evindeydi ve sarhoş olana kadar içtik o gece. Daha sonra da taksi ile evine gönderdim" Gabor, kitap ve disketi masaya koyup devam etti:
"Bunları bizde unutmuş. Öldüğü günün sabahı, yani cuma sabahı telefon etti ve bunları bugünden için size bırakmamı söyledi. Bu sebeple buradayım."
Dr.O'Brien'ın yüzü bir anda sertleşmişti. Piposunu acemice söndürdükten sonra disketi masasının çekmecesine koydu. Ama bütün bunları yaparken sinsice bir şeyler düşündüğü de belli oluyordu yüz ifadesinden. Yavaşça ayağa kalktı:
"Bay Gabor, ziyaretiniz için teşekkür ederim. Umarım tekrar görüşürüz."
Dr.Gabor, bunun bir tür kovulma olduğunu farketmişti, ama bu hızlı gelişmeye bir anlam veremiyordu. Bir şey söylemeden kalkıp kapıya yöneldi. Tam çıkmak üzereyken dönüp "Dr.Richardson bana telefonda Büyük Sır'a çok yaklaştığını ve bunun ürkütücü olduğunu söylemişti. Sizce ne demek istemiş olabilir diye sordu.

Dr.O'Brien, soğuk tavırlarla ellerini "Bilmiyorum manasında iki yana açtı. İnanın bana hiç bir fikrim yok. Üzgünüm" diye de ekledi.
Dr.O'Brien, iyi bir bilimci olabilirdi, fakat kötü bir aktör olduğunu kendisi bile farketmiş olmalıydı. Yazık ki Dr.Gabor, Dr.O'Brien'dan bir açıklama isteyecek durumda değildi. "Anlıyorum" diyerek odadan ayrıldı.
Richy'nin ölümünden bu yana bir aydan biraz daha fazla zaman geçmişti. Dr. Gabor ise, bir hafta sonra vereceği konferansı düşünüyordu. Gerçi konu hakkında fazlasıyla bilgi sahibiydi, ama bilimcilere konferans vermenin sıkıntısını hissederdi hep.
Kendisine sorulabilecek en can alıcı soruları daha şimdiden tahmin edebiliyor ve bu saldırılar dan nasıl kaçabileceğini tasarlıyordu.
Yere oturmuştu. Önünde kitap, dergi ve makale fotokopilerinin oluşturduğu sığ bir kelimeler denizi vardı.
Ancak Gabor'un canını sıkan, karaya oturma tehlikesi değildi. Foster'dı.
Hemen hemen üç haftadan beri çok tuhaflaşmıştı. Eve geç saatlerde geliyor, bazense bir-iki gün hiç uğramıyordu. Daha da kötüsü ağzından çıkan kelimeler "Merhaba", "İyi geceler", "Görüşürüz" gibi açıklayıcılığı olmayan sıradan laflardan ibaretti.
Yine geç gelmiş; Gabor'u umursamadan bir daha çıkmamak üzere odasına kilitlemişti kendini.
Gabor, Foster'ı fakülte yıllarından beri tanırdı. İyi yürekli ve sakin bir insandı, Foster. Biraz da romantik bir yapısı vardı. Frank Sinatra ve Dean Martin'in hemen hemen tüm albümlerini yıllardır satın alırdı.En büyük zevki, loş bir odada yumuşak bir koltuğa gömülüp Sinatra dinlemekti. Fakat bu sakin ve romantik görüntünün altında muhteşem bir zekanın şüpheciliği, en akla gelmeyecek sorulara cevaplar arardı. Foster'ın pek fazla konuşmayan bir insan olmasının nedeni belki de buydu: Zamanını düşünerek geçirmeyi tercih ediyordu. Halbuki Richy ya da Gabor kadar tanınmış değildi. Richy bir keresinde "İnan bana, Foster kendini dev bir patlama ile belli edecek ve izleri bir daha kolay kolay silinmeyecek" demişti Gabor'a.

Dr.Gabor, iki ihtimal üzerinde yoğunlaşmıştı: Foster ya depresyondaydı ya da kafası çok karışıktı.
Ani bir biçimde önündeki kitapları, dergileri bir bir toplayıp masanın üzerine koydu. Yarısı boşalmış bir şişe viski ve iki de bardak alıp Foster'ın kapısına geldi. (Bu, bir anlaşmazlık olduğunda diyalog teklif eden özel bir davranıştı). Son anda kapıyı çalmaktan vazgeçip dosdoğru içeri daldı. Foster'ın üzerinde sadece atlet ve pantolon vardı; ayakları çıplaktı ve bilgisayar ekranından kağıda devamlı bir şeyler yazdırıyordu. Çalışmaya öyle dalmıştı ki içeri birisinin girdiğini farketmemişti bile.
"Foster" diye seslendi, Gabor. Duymamıştı. Sesini yükselterek "Foster!" dedi ikinci kez.
Foster, kafasını birden sesin geldiği yöne çevirdi. Bir süre boş boş baktıktan sonra şişeyi işaret ederek "Şu an hiçbir şey içmek istemiyorum. Çalışmam lazım, tabi izin verirsen" dedi.
Gabor, bu cümle karşısında çok şaşırmış ve açıkçası sinirlenmişti. Belki O'Brien'dan hesap soramazdı, ama Foster'ı dövebilecek kadar samimi hissediyordu kendini.
"Neler oluyor Foster! diye sertçe sordu, Gabor.
Havayı yumuşatmak için "Özür dilerim, dostum. Seni kırmak istememiştim. Sadece kafamdaki tuhaf sorulara yanıt arıyorum ve sanırım birkaç saate kadar mümkün olanları cevaplamış olacağım. Lütfen bana biraz izin ver, herşeyi açıklayacağım sana" dedi Foster.
Dr.Gabor'un "Elbette" diyerek çekilmekten başka çaresi kalmamıştı. Ama arkadaşının bunalıma girmiş olmadığına da sevinmişti.
Önce bir bardak viski doldurdu ve ardından da rahat bir koltuğa oturup meraklı bir biçimde beklemeye koyuldu. Saat, gecenin onbiriydi ve canı makale okumak istemiyordu. Dışarı çıkıp kısa bir yürüyüş yapmak için de pek uygun bir vakit değildi. "Sokaklar, serseri kaynıyordur şimdi" diye mırıldandı. Nihayet TV seyretmekte karar kılıp çarçabuk bilim kanalını buldu. Karşısında Dr.O'Brien'ı görünce bir an kapatmak istedi, ama neler konuşulduğunu da öğrenmek istiyordu. Sesi biraz daha açıp iyice yayıldı koltuğa.

Arkası Yarın...

Erkan Ergen

Yukarı

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Berrin Cerrahoğlu

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı değerlendirilecektir.
Kahve Molası bugün 4.157 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 Tadımlık Şiirler




çizgi..

Uzun bir çizgi çekiyorum
Yaşanmışlığa dair kağıtların üzerine
Her kaçış denemesinde..

Bütün çabam
Geçmiş ve yarını ayırmak
Acıları bir bir ayıklamak
Belki de..

Ama..
Her defasında,
Bugüne dair ne varsa
Yitip gidiyor..

Ve canım yanıyor,
O uzun çizginin içinde
Kaybettiklerime..

Seda Demirel




Yukarı

 Biraz Gülümseyin




Komik değil belki ama güzel bir illüstrasyon...

Yukarı

 İşe Yarar Kısayollar - Şef garson: Akın Ceylan


http://www.oursworld.net/ingilizce-ders/eglence-okuma/funny-names.htm
...Havaalanı Anons Memuru Verdiğim Kağıttan Mikrofona Okudu: Encin Siizar... Yani, O Anda Sanki Havaalanında Hayat Durdu. Herkes Dönmüş, Adı "Lokomotif", Soyadı "Sezar" Olan Kişiyi Kimin Aradığına, Yani Bana Bakıyordu... Tahmin Edeceğiniz Üzere, Arkadaşın Adı "Engin Sezer" di. Kulakları Çınlasın... Eğlencelik ingilizce isimler için ekteki kısayolu tıklayın.

http://cornerofalicia.330.ca/jennifer/in.htm
Jennifer Lopez severmisiniz? ...Jennifer Lopez 24 Temmuz 1969da New York'un bir mahallesi olan Bronx'ta doğdu. Puerto Rico soyundan olması onun show dünyasına girmesini kolaylaştırmıştı çünkü; Ricky Martin ve Enrique Iglesias'ın öncülük ettiği ve 90ların sonlarına doğru başlayan Latin Pop yıldızı dalgası tüm dünyayı etkisi altına almıştı...

http://www.papatya.com/komigazin/cgi-bin/text/cizgifilmyasalari.html
Çizgi filmlerin de bazı yasaları olduğunu biliyormuydunuz? İşte size bir kaç örnek: ...Havada askıda kalan bir kimse bu durumun farkına varıncaya kadar asılı kalmaya devam eder. Daffy Duck ilerdeki çayıra koşarken uçurumun kenarından geçerek boşluğa gelir. Bir süre havada kalır, bu arada kendi kendine de konuşmaktadır. Derken ansızın aşağıya bakıverir. İşte o an olanlar olur ve bildiğimiz ½ gt2 prensibi işe karışır...

http://www.meteor.gov.tr/
Havaların son durumu hakkında her kafadan farklı bir ses çıkıyor. Herkes başımıza meteorolog kesildi bu günlerde. Bilgiyi en doğru kanaldan; yani kaynağından almak isteyenlerin başvurabileceği en güvenilir kaynak.

akin@kahveciyiz.biz

Yukarı

http://kmarsiv.com/sayilar/20040216.asp
ISSN: 1303-8923
16 Şubat 2004 - ©2002/04-kmarsiv.com
istanbullife.com
Kahve Molası MS Internet Explorer 4.0+ ve 800x600 Res. için optimize edilmiştir.
Uygulama : Cem Özbatur - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri