 |
 |
|
14 Eylül 2004 - Fincanın İçindekiler |
Editör'den : Kılçık yetmediyse kıymıkta batsın!.. |
Merhabalar,
Her abuk tartışmanın ardından söylediğimiz bir beylik lafımız vardır. "Bir sürü ciddi sorun varken bununla uğraşmaya utanmıyor musunuz?" ya da benzeri bir lafı araya sokar tartışmayı sona erdiririz. Zira bu soruya cevap verebilecek bir babayiğit henüz doğmamıştır. Sorunların önemi kişiden kişiye değiştiği gibi, yere zamana göre de farklılık gösterir. Bakın günlerdir zina deyip duruyoruz. Aslında tartışılması gereken Türk Ceza Kanununda külliyen yapılmaya çalışılan değişiklik. Yeri geldi söylemezsem kudururum. Yeni tasarıda hakaret içeren laflara yenileri eklenmiş biliyor musunuz? Çokça kullanacağımız birini engellemek için artık kullanılması imkansız olan sıfatlarla süslenmiş bir yeni hakaret tanımlaması oluşturmuşlar. Bundan böyle birine "mürteci" derseniz tokadı yersiniz. Amma velakin haksızlık etmeyelim, gene bir başkasına "komünist" ya da "faşist" derseniz de tokadı yersiniz. Yani hak geçmemiş. Komik değil mi? Neyse lafı toparlayalım. İşte biz TCK, zina, fişlenme falan diye tepinirken, okullar açılıverdi. 14 milyon öğrenci, 500 bin öğretmen 8 ay sürecek eğitim öğretim yılına hasıraltı edilmiş binbir sorunla başladı. 200 bin öğretmen açığı var. Çocuklar dörderli olarak tek sırayı paylaşıyorlar. 135 bin daha yeni dersliğe ihtiyaç var. 650 bin kız çocuğu okula gönderilmiyor. Kayıtlar 24 Eylül'e kadar uzatıldı ama velilerin kayıt parasını nasıl denkleştireceği konusunda bir açıklama bir gelişme yok. Sizce eğitimi, sağlığı hasbelkader yürütmeye çalışan bu güzel memleketin AB'li komşuları arasında yeri ne ola ki?
Eminönü'ndeki tarihi dokuyu balıkçıları atarak kurtaran yüce yetkililerimiz Bebekten Sarıyer'e serpiştirilmiş denizüstü sallanmalı güzelim balıkçı teknelerini de sulara gömerek bu sefer de boğazın tarihi dokusunu kurtardılar. En kahraman Rıdvan yöneticilerimiz, saray surları gibi dikilen bahçe duvarlarının tarihi dokuyu çin seddi gibi koruduğuna kani olmuşlar ki, deniz üstünde salınan kayıklarla savaşmayı görev addetmişler. Ah benim garip halkım, haftasonu denkleştirdiği 20 milyonla kız arkadaşına boğazda balık ziyafeti çekebilen gariban gencim, size karada hayat yoktu bundan sonra denizde de yok. Denetlemeyi beceremeyip kaldırıp atan bu köhne yöneticilik anlayışını şiddetle protesto ediyorum. Kuru kuru protesto etmekle kalmıyor, kararınızdan dönmezseniz tüm balık kılçıklarının boğazınıza takılmasını yüce Allahtan niyaz ediyorum.
Bugünkü sayımız biraz yüklü. Sevgili Ferda'nın bugün sona eren seyir defterinin yanında birde yeniden yayınladığım hikayemiz var. 13-14 Nisan 2004 tarihlerinde 2 bölüm halinde yayınladığım sevgili Serpil Yüzlü'nün "PARMAK HESABI" isimli hikayesi, yayının ardından girdiği Türk Edebiyatı Vakfı'nın Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteğiyle düzenlediği "Ömer Seyfettin Hikaye Yarışması"nda Özendirme Ödülü kazandı. Sevgili yazarımız Serpil Yüzlü'yü kutluyor ve başarılarının devamını diliyorum. Hem kendisine teşekkür etmek hem de bu güzel hikayeyi okuyamayan kahvecilere ulaştırmak için tek bölüm halinde yeniden yayınlıyorum.
Bugünkü şarkımız yeni nesil bir büyük ustanın ustaca yorumladığı bir klasik eser. Kudsi Ergüner'den Sultaniyegah Sirto. Eminim beğeneceksiniz. Görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Barış Güvercini : Banu Kurtis Chouard O GECE NE GÜZEL UYUYORDUM |
|
O gece ne güzel uyuyordum.
Telefonum acı acı çalmaya başladı, hayıra alamet deyip, fırladım sıcacık yatağımdan telefonun üzerine atladım.. Gece yarısı müdürüm beni acele büroya çağırıyordu. Çok yumuşak bir sesle bana;
-Hadi kızım bir taksiye atla ve acele buraya gel. Büromuza bombalandı, rapor hazırlamalıyız.
...Bombamı ne bombası diye diye hemen alelacele giyinip yola çıktım.
Büroya yakın bir yerde indim taksiden. Etrafta polisler koşuşturuyordu.Yaklaşamıyordum iş yerime.Uzaktan paramparça olmuş vitrinleri görünce irkildim.Durdum, bir müddet seyrettim içim acıyarak. Nutkum tutulmuştu. Hatta buraya neden geldiğimi bile unutmuştum. Neden sonra polislere büronun sekreteri olduğumu söyledim, içeri girmek için müsaade etmelerini istedim. Yine de içimden korkak bir ses bana kaç uzaklaş buradan diyordu.Titreyen dişlerimle dudaklarımı yiyerek susturmaya çalışıyordum. Ağır adımlarla ilerleyerek cam kırıklarının arasından içeri girdim.
Polisler zabıt tutuyorlardı. Müdürüm ne sararmış yorgun yüzünü ne de korku dolu gözlerini benden saklayamadan;
-Hadi kızım sende başla, gördüğün şu insanlık dışı manzarayı sende yazmaya başla artık .
Nuh nebiden kalmış daktilomu aradım. Zavallı daktilomu enkazın altında bulduğumda çok sevindim. Doğrusu hep şikayet ederdim. Antika makinem diye. Meğer çok da sağlammış. Yerden alıp, temizleyip, genel müdürlüğe acilen gönderilecek raporu ellerim titreyerek yazmaya başladım.
Bu arada polisler ASALA'nın olayı üstlendiğini haber verdiler. Brüksel de ki ilk ASALA olayı değildi. Demek konsolosluklardan sonra sıra bize de gelmişti. Nasibimizi almıştık. Birden çocukluğumu düşündüm. İstanbul'da senelerce iç içe yaşadığım canım kadar sevdiğim arkadaşlarım Sake Akabi Surpik.....Bu ASALA için...
Raporlar, keşifler, sigorta kavgaları ile olayın üstünden zaman akmaya başladı. Büromuz yeniden yapıldı çok da güzel oldu. Bu olay ilk kez içimize yeni bir korku getirmişti. Artık normal düzenimize bir de dikkat eklenmişti. Devamlı Türkiye'den telefonlar geliyor, dikkat sinyallerinin ardı arkası kesilmiyordu. Bazen büyük bir soğukkanlılıkla okuyor, bazen de gizlilik kurallarına uyarak kimseyle paylaşamıyordum. İş arkadaşlarımla da tatsızlık başlamıştı. Bazı haberleri onlardan saklıyorum diye bana kızıyorlardı. Müdürüm de epey yıpranıyordu. Her gün büroya gelirken yolunu, zamanını değiştiriyordu. Bir gün tanınmamak için peruk almayı bile düşünmüştü. Tehdit edilmek kolay değildi.
Arkası kesilmeyen saldırılar konunun ciddiyetini koruyordu. Artık Avrupa'da ki tüm bürolar yavaş yavaş yıkılıp yeniden yapılıyordu. Türk Hava Yolları dış büroları artık resmen ASALA'nın ilk hedefi olmuştu. Müdürüm vaktini sağ salim doldurup Türkiye'ye tayin olmuş, yerine yenisi gelmişti. Bende Fransa'ya Paris'e yerleşmiştim. Bir kaç ay sonrada yeniden THY Paris bürosunda satış memuru olarak işe başlamıştım.
Paris'te öyle mutluyum ki anlatamam..
Bir cuma günü, bürodaki iş arkadaşımın acil bir işi çıktı. Onun yerine gelip çalışmayı memnuniyetle kabul ettim. Biraz sonra bir diğer arkadaş da yarın büroya biraz geç gelsem olur mu diye sordu. Hiç gelmesen de olur dedim. Nasıl olsa muhasebe müdürü burada. Öyle ya ölü sezondaydık, işler azdı. Garip ama biraz sonra da yukarıdan müdür aradı, yarın ben gelmeyeceğim aman önemli bir şey olursa bana haber ver, evdeyim dedi. Ona da ok demekten başka ne yapabilirdim ki....
Ertesi sabah işe gittim. Devamlı tek tek müşteriler gelip gitti. Saat 12 ye doğru gelme dediğim iş arkadaşım yinede geldi. Tam kapanışa 15 dakika kala da muhasebe müdürü aşağıya indi. Paraları teslim ettim. Büronun kapısını kapamaya birkaç dakika kala büroya bir adam girip karşıma dikildi. Hiç konuşmadan iki elini ceketinin cebine sokmuş karıştırıyor. İlk önce seks manyağı falan sandım ama hemen uyandım öyle ya Brüksel deki olay ruhuma işlemişti.
-Dikkat dikkat arkadaşlar diye avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım.
Meçhul adam cebinde karıştırdığı el bombasını yüzüme fırlattı. Yere eğildim, üstümden geçen bomba arkamdaki duvara çarpıp geri dönmeden, yanımdaki kapıdan kendimi dışarı attım. Ve avaz avaz imdat diye bağırarak binanın ana kapısını açmaya çalışırken yer gök inledi... Kapıyı nasıl açtığımı hatırlamıyorum ama sokağa çıkar çıkmaz kapının önünde bizi bekleyen polis görevlilerinin olmadığını gördüm.
Acentenin ön giriş kapısından içeriye baktım. Dumanların arasında hayalet gibi muhasebecimizin adamla boğuştuğunu gördüm.. Adamı da sürükleyerek dışarı çıkmaya çalışıyordu.Ben tam tekrar girip arkadaşlarıma yardim etmeyi isterken adamın elindeki ikinci bombada yere düşüp patladı. Korkunçtu, arkadaşlarımın sağ kalmaları artık bir mucize idi. Dumanların arasında hayalet gibi muhasebecimiz hala adamla boğuşuyordu. Adamı da sürükleyerek dışarı çıkmaya çalışıyordu. O anda sanki aslan kesilmiştim. On parmağımın tırnaklarını adamın ensesine geçirerek, sürüklenip kapının önüne çıkmıştık. Adam artık elimdeydi.Onu yerden yere vuruyordum. Vururken de neler söylemiyordum ki....
Elimde tartakladığım adam sanki bir kukla idi. Hiçbir reaksiyonu gösteremiyordu.
Polisler elimden zor aldılar...Polislere de bağırmaya başladım.
-Nerdeydiniz bu adam içeri girerken nerdeydiniz. NEDEN NEDEN demekten kendimi alamıyordum.
OH, Üçümüzde sağdık. Yorgunduk. Benim bacaklarıma giren bomba parçaları canımı yakıyordu. Birden hatırladım. Çok önemli bir şey olursa müdürüme telefon edecektim. Haber verdim.
Daha sonra bizi karakola götürdüler .Olura komiserde ermeni asıllıydı. Ben itiraz ettim. Ama Fransa da kanun adamları taraf tutmazmış... Mahzene indirdiler adamı gösterdiler.
-Bu adam mı dediler.
Hiç unutamayacağım teröristimi gösterip evet bu dedim, oysa onu kendi ellerimle polise ben teslim etmiştim.
Aynı gece Sefarette bir geçmiş olsun resepsiyonu yapıldı. Cesaretimizden dolayı tebrik ettiler. Ama bir şartla hiçbir zaman biz yakaladık demeyecektik. Öyle ya intikam alabilirlerdi.
Ertesi gün tüm gazetelerde THY bürosuna atılan bombayı ASALA üstlendi diye küçük bir yazı çıktı.
Bu olaydan sonra değişen tek şey yeniden yapılan büromuzdu, artık korunmak için kafese alınmıştık. Camekan içinde bir maymun gibi görüyordum kendimi.
Olay nedeniyle ne rapor ne de izin aldım. Bacaklarındaki yaralar da zamanla gider dedi doktor. Hepsi gitti sadece iki tanesi hatıra kaldı duruyor bende.
Olaydan sonra eşim beni dağa götürdü. Temiz hava almam ve dinlenmem için. Artık benimle konuşurken dikkat etmesi gerekiyordu. Adımla çağırsanız adımdan bile korkarak sıçrıyordum.
Bir ay hep arkama bakarak yürüdüm. Sanki adam hep arkamdan beni takip ediyordu. Ama en önemlisi bir daha ne araba kullanabildim nede karanlıkta kalabildim. Ne dağda kayabildim, ne de denize dalabildim. Hızlı ve çok sessiz olan her şey beni korkutuyordu.
TERÖRİZM'e psikolojik destek diye bir olay gelişmemişti henüz.
Aradan 6 ay geçti. Mahkemeden davetiye geldi. Beni sadece şahit olarak görüyorlardı. Bir şahit olarak büromuza yapılan saldırıya çağırılıyordum. Oysaki olay çok ciddiydi.
20. Yüzyılın Terörizminin ilk kez topluca insan öldürmeye teşebbüs olayı idi bu. Şanslıydı teröristim 8 aylık hamile idim, eşim bırakmadı, mahkemeye gidemedim. Ama bu haksızlık karşısında dört gün sonra erken doğum yaptım.
Fransa'nın menfaatleri her şeyden önce gelir. Eğer Fransa terörizme gizlice destek vermeseydi belki de bugün yaşadığımız acıları yaşamayacaktık.
Bu asala belasının ortaya çıkarttığı terörizm bu kadar büyüyüp yayılmayacaktı.
Tam ASALA gücünü yitirmeye başlamıştı ki bu seferde PKK dadandı bürolarımıza.
Bir iki sene sonra sabah büronun yani kafesin içinde çalışıyoruz iki arkadaş. Gelen müşterilere bakıp düğmeye basıp öyle kapıyı açıyoruz. Arkadaş baktı açtı, adam kapıya ayağını dayayarak 7 tane haydut gibi adamı içeri soktu.
BASILDIK dedi arkadaşım. Kendilerine özel şarkılar söyleyerek, duvarlara afişler asmaya başladılar...
Sonra bize dönüp silahlarını gösterip bir köşeye oturun dediler. Titriyordum.
İçlerinden bir tanesi benim büroma oturdu, telefonla basını çağırmaya çalışıyordu ama lisan bilmiyordu. Dayanamadım "size yardım edebilirim" dedim. Elime listeyi verdi. Gazeteleri tek tek aramaya başladım. Bu arada siren sesleri duyuldu ve polisler geldi. Lisan bilmedikleri için arkadaşımda teröristlere,
"Size tercümanlık için yardım edebilirim" dedi. Onu da kabul ettiler.
Böylece polislerle kurtulmamız için pazarlık başladı.
Yani biz esir alınmıştık ama polislerle teröristler arasında serbest kalmak için kendimiz çalışıyorduk. Uzun bir pazarlığın sonunda eğer polis kendilerini yakalamaz ve tutuklamazsa, teröristlerimiz, bizi bırakıp kaçacaklardı. Yüzlerini saklamak için en güzel eşarbımı alıp gittiler. Ertesi gün gazetelerde minicik bir yazı "THY bürosunu PPK işgal etti".
Altı ay sonra yine bir mahkeme ilamı aldım.
Polis PPK ya ait bu kişileri de bulamadı dosya kapandı.
ELLERİMİZLE TESLİM ETTİĞİMİZ TERÖRİSTLERDİ BUNLAR...
Binlerce insanı öldüren bu kahrolası Terörizm çok büyüdü artık.
Her an her yerde hepimizin dikkatli olması gerekiyor.
Banu Kurtis Chouard
PARİS
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          10 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Kahvecigillerden : Serpil Yüzlü |
PARMAK HESABI
Merdivenin trabzanlarından tutunarak güçlükle çıktı basamakları yaşlı kadın. Merdiven başına varınca soluklandı, sanki bir süredir tutuyormuş gibi koyverdi nefesini. Sonra yavaş yavaş ilerledi koridorda. Hafif kamburlaşmış sırtını doğrultmaya çalışarak salona doğru yürüdü.
Aklı, odasında bıraktığı, hasta kocasındaydı. O mel'un hastalık, iyiden iyiye zayıflatmış, bitkin düşürmüştü adamcağızı.
Yaşlı kadın derin bir iç geçirerek salonun uç tarafındaki hasır koltuğa ilişti. Kocasının istirahate çekildiği şu saatlerde, o da biraz dinlenecekti. Arkasına yaslandı. Başını hafifçe geriye atıp, bu sessiz, sakin ortamın kucağına bıraktı kendini...
Bir müddet hiçbir şey düşünmeden seyretti etrafını. Zemindeki kaplamayı, tavanı, boş duvarları, köşedeki mum çiçeğinin iri yapraklarını... Huzurevinin bu sade dinlenme salonuna öylesine baktı bir müddet. Sonra bakışları giderek uzaklaştı.
Huzurevinde kıyılan nikâhlarını hatırladı yaşlı kadın. Hâkî rengi döpiyesini giymişti o gün. Uçları lüleli kırlaşmış saçlarını itinayla ensesinde toplamıştı.
Sermet Bey, nikâhtan evvel yanına gelerek, alnına sıcacık bir buse kondurmuş, sonra da bir tutam mine çiçeğini, kendi eliyle yakasına iliştirmişti. Bahar kokulu mavi mine çiçekleri, yüreklerinde açan binlerce kır çiçeğinin tercümanı olmuştu sessizce...
Evliliğe ilk adımı attığı, 'evet' dediği ânı düşündü yaşlı kadın. Bir fısıltı halinde dudaklarından dökülen o sözcük ile, bir erkeğe ait olmanın, onun tarafından sevilmenin, onun nazarında herkesten ziyade kıymetli olmanın hazzını yaşamıştı. Gecikmiş bir saadetin yüreğine düşürdüğü sevda damlaları, göz pınarlarından yanaklarına doğru süzülüvermişti usulca.
Yaşlı kadın usulca okşadı alyansını. Tıpkı nadide bir çiçeğe, yahut narin, kırılgan bir eşyaya dokunurcasına yavaşça gezdirdi parmaklarını üzerinde. Bu alyans Sermet beyle aralarındaki bağın yegâne nişanesiydi. Alyansa her baktığında Sermet beyi görür gibi oluyor, ondan bir parçayı yanında taşımaktan hazzediyordu.
Bir de, saadetlerinin üzerine, bir kara gölge gibi konuveren o mel'un hastalık olmasaydı...
"Ne o Latif'anım'cım! Dalıp gitmişsin yine."
Latife hanım daldığı derinliklerden sıyrılıverdi bu sözlerle. Gözlerini sabitlediği noktadan ayırıp, sesin geldiği yöne çevirdi başını. Hikmet hanımın gülümseyerek kendine doğru geldiğini gördü.
Hikmet hanım ağır adımlarla yaklaştı. Latife hanımın yanındaki koltuğa oturup, derinden bir 'huh' çekti.
"N'aptın Latif'anım'cım, nasılsın?"
Latife hanım belli belirsiz tebessüm etti. 'İyiyim' demekle yetindi sadece.
"Sermet bey nasıl oldu?"
"......"
"Bunca zamandır düzelme yok demek!"
Latife hanımın solgun dudakları aralandı.
"Yok!"
Bakışları yerdeydi. Hissiz, cansız bir ruh imiş gibi öylece kıpırdamadan kaldı bir müddet.
Hikmet hanım, bu bahsin üzerine giderek mevzuu uzatmak istemedi. Bir yandan Latife hanımın bembeyaz bir mermer katılığındaki çehresine bakıp hislerini tercümeye çabalarken, bir yandan da dost elleriyle ellerini kavrayıp avuçlarının içine aldı.
Latife hanım, genellikle uysal ve kendi halinde bir insandı. Buna mukabil gençliğinde evlenememiş olmak, ruhunda derin bir iz bırakmış, duyduğu eziklik ve yarımlık hissi, yaşını aldıkça garip bir çocuksuluğa dönüşmüştü.
Yaşlı kadın nihayet kımıldadı. Ellerini kavrayan dost ellere mukabele yaptıktan sonra, kurşunî bakışlarını yerden kaldırdı. Hikmet hanımın munis, müşfik bir edayla dalgalanan yüzüne bakarak konuşmaya başladı.
"Yıllar evvel geçirdiğim kazayı anlatmış mıydım size?"
Kimbilir kaçıncı defadır anlattığı hikâyesini yeniden anlatmaya hazırlanıyordu belli ki. Hikmet hanım itiraz etmedi. İlk defa dinliyormuş gibi ilgili ve meraklı göründü.
"Henüz pek küçüktüm o vakitler... Yedi, belki de sekiz yaşında... Panayıra götürmüştü babam beni. Panayırı bilirsiniz. Salıncaklar, dönme dolaplar, çalgıcılar... Sonra renk renk balonlar, kâğıt helvalar, şekerlemeler..."
Yaşlı kadının gözlerinde, çocuklara has safiyane pırıltılar vardı. Yüzü renkten renge giriyor, sanki biraz ötede bir panayır kuruluvermiş de, oraya gidecekmiş gibi için için seviniyordu.
Âniden durgunlaştı. Yüzüne acı hatıraların gölgesi düştü.
"İşte o panayır yerinde oldu herşey... Birdenbire..."
Eliyle aksayan bacağını tuttu.
"O kazadan geriye kalan, bir tek bu sakat bacak oldu."
Bir suçluya bakarmış gibi bakıyordu bacağına.
"Bu sakat bacağım yüzünden hiç kimse istemedi beni... Hiç kimse sevmedi... Mahalledeki o pasaklı Hacer bile evlendi de..."
Yaşlı kadının öfke, hüzün ve sitemle harmanlanmış sesi titriyordu. Sustu.
Hikmet hanım, bu suskunluktan istifade edip, konuşmayı düşündü. Birkaç ufak sözcükle onu teselli edebilir, alçalıp yükselen bu ruh hezeyanlarını dizginleyebilirdi. Yaşlı kadına baktı. Kendi iç dünyasına öylesine gömülmüştü ki... Vazgeçti.
"Kardeşlerim, akranlarım, hatta ellerime doğan mini mini yavrular bile evlenip çoluk çocuğa karışırken, ben, bu sakat bacağımla baba ocağını bekleyip durdum yıllar yılı. Yaş ilerledikçe yalnızlık daha bir dokunuyor insana, efendim! Bir insan yüzüne, bir insan sesine hasret kalıyor insan."
Hikmet hanım, hak verircesine usul usul başını salladı.
"Bizimkiler, sağolsunlar, hiç arayıp sormazlardı beni. Ne vakit arayıp sorsalar, bilirdim ki, ya paraya sıkışmış olurlardı, ya da bir akıl alırlardı...
Abimin eksiği gediği, borcu harcı hiç bitmezdi. 'Çoluk çocuğu var, darda kalmasın, ben nasıl olsa geçinir giderim' diyerek babamın üç aylığını eline tutuşturmuşluğum çoktur.
Kardeşim desen, o vakitler lâf dinlemez, hâlden anlamaz bir deli oğlandı. Aklı beş karış havadaydı. O çelimsiz, sıska kızı, düğünsüz derneksiz, gelin diye evimize getirdiği günü hatırlıyorum da..."
Latife hanımın yüzü buruşmuş, kaşları çatılmıştı. Sesi daha bir yüksek perdeden çıkıyordu.
"Neyini beğendi de aldı getirdi o kızı bilmem... Kara kuru birşeydi... İş bilmezdi, yol yordam bilmezdi... Lâkin, her nasılsa, o hâliyle kendini beğendirmesini, koca seçmesini bilmişti işte!"
Gözleri şimşek şimşek çakıyordu yaşlı kadının.
"Benim ondan neyim eksikti!"
Sonra duruldu. Sesi yine alçalmış, yavaşlamıştı.
"Bir de kız kardeşim vardı. Benim mürüvvetimi göremediğinden midir, yoksa iyi bir nasibi geri çevirmemek için midir bilinmez, küçük yaşta evlendirdi onu babam... Az çekmedi garibim. Onunla beraber ben de çektim tabii. Ablalıktan çok analık yaptım ona..."
Yaşlı kadın derin bir nefes aldı.
"İşte böyle efendim! Elim erdiğince, gücüm yettiğince... Lâkin, en çok gücüme giden ne oldu, bilir misiniz? Buraya gelirken, hiçbiri 'gitme, kal' demedi... Zaten deseler de kalmazdım ya! Bekledim işte! Onca yılın hatırına, şöyle yarım ağızla olsun söyleselerdi hiç değilse!"
Bu sözlerin ardından, Latife hanım doğruldu. Madenî bir ışıltıyla parlayan gözlerini Hikmet hanıma çevirdi.
"Lâkin evleneceğimi haber alınca, öyle bir tutuştu ki etekleri! Görmeliydiniz. Nasıl pervane oldular etrafımda! Nasıl dil döktüler vazgeçmem için!"
Yaşlı kadının yüzünde gevrek bir gülümseme belirmişti.
"Hiç vazgeçer miyim! Direttim evleneceğim diye. Kızdılar. Çekip gittiler, geldikleri gibi. O gün bugündür görüşmüyoruz."
Bu sözleri sarf ederken yaşlı kadının yüzünde ve sesinde zuhur eden o mülâyim, o tatlı yumuşaklık kayboldu bir anda. Yüz hatları gerildi, sesi hafif hırçınlaştı.
"Lâkin, Sermet beyi bu denli geç tanımış olduğuma hiddetleniyorum bazen. Gençliğimizde karşılaşmış olsaydık, o merhumeyle değil de benimle evlenirdi belki! Onu değil, sadece beni severdi! Evlat sevgisini bile yaşayamadan, hayatının baharında bu dünyadan göçmüş gitmiş o tazecik kadına nasıl imreniyorum, bilseniz! Sermet beyin genç, alımlı, kudretli zamanlarını bildiği için, önden çekip giderek, ardında, yıllarca yas tutan bir erkek bıraktığı için kızıyorum ona..."
Latife hanım tekrar ara verdi konuşmasına. Yüzündeki hiddetli, haşin ifade yumuşadı, eski hâlini aldı. Hikmet hanımın şaşkın bakışları arasında, parmaklarını saydı bir bir. Her bir parmak ilerleyişinde, gergin yüz hatları gevşedi, duru bir aydınlık dalga dalga yayıldı yüzüne. Hesabı bitirdiği vakit çocuksu, hülyalı bir edayla şakıdı.
"Bugün tam tamına 8 ay 25 gün olmuş evleneli!"
Hikmet hanım, Latife hanımın günü gününe hesap ettiği bu evlilik muhasebesini yadırgamadı. Onun, neşeli bir ses tonuyla Sermet beye dair anlattıklarını, sesini çıkarmadan sonuna dek dinledi.
Sıra Sermet beyin rahatsızlığına gelip dayandığı vakit, Latife hanım yine evvelki hüzünlü, kederli hâline geri döndü. Usulca önüne eğdi başını. Cebinden çıkardığı beyaz bir mendille nemlenen gözlerini sildi.
Oturduğu koltuktan yavaşca kalktı. Hiçbir şey demeden, omzundan kayan şalını düzelterek, ağır ağır ilerledi kapıya doğru. Belli ki Sermet bey gelmişti hatırına...
O günden sonra sık sık parmak hesabı yapar oldu Latife hanım. Adetâ evli geçirdiği her günü kendi adına bir kazanç, hatta gizli bir gurur vesilesi sayıyordu.
Bu arada Sermet bey hayli zayıflamış, hâlsiz düşmüştü. Geceleri ağrıdan, sızıdan uyuyamıyordu. Hastalığın seyri giderek ağırlaşmaya başlayınca, Latife hanım, günlerini, huzurevi idaresinin evlendikten sonra kendilerine tahsis ettiği, iki odalı küçük dairede, Sermet beyle birlikte geçirmeye başladı. Ona bir ana ihtimamıyla bakıyor, hiç ana olmamasına rağmen, her kadının fıtratında mevcut olan analık hissiyatının en kudretli mertebesiyle üzerine titriyordu.
Yapılan tahlillerin, biyopsilerin neticesi nihayet belli olmuştu. Hastalığın teşhisi konmuştu konmasına ya, pek hayırlı değildi. Sermet beyin vakit kaybetmeden hastahaneye kaldırılması, tedaviye orada devam edilmesi gerekiyordu.
Latife hanım, ne vakittir kendini hazırlamaya çalıştığı bu hakikat karşısında, başına kalın bir tokmakla vurulmuş gibi sendeledi. Ne kadar yazgısına boyun eğmiş, bu hastalığı kabullenmiş görünse de, içinde hâlâ gizli bir umut kırıntısı taşıdığı muhakkaktı.
Birkaç gün içinde huzurevi idaresinin nezaretinde hastahaneye yatırıldı Sermet bey. Latife hanım haftanın bazı günlerinde ziyaretine gidebiliyordu ancak.
***
O gün Latife hanım güzelce hazırlandı. Ziyaret saati yaklaştıkça heyecanlanıyor, sevdiğiyle buluşacak bir genç sevdalı gibi yüreği hızla çarpıyordu.
Arabada giderken yine bir parmak hesabı yaptı yaşlı kadın. "9 ay, 12 gün olmuş" diye geçirdi içinden. Neredeyse bir yıl dolmak üzereydi. Yaklaşan yıldönümü, yüreğinin sakin sularını kaynatıvermişti biranda. İçindeki ses, kulaklarda hoşluk tesiri yapan ahenkli bir melodi gibi, varlığının tüm zerresini ince ince titretmişti. Şimdi Sermet beyi her vakitten ziyade görmek istiyordu. Müşterek hayatlarının bu en önemli gününü hatırlatarak, aynı hislerin onda da hâsıl olduğunu görmek ve bu havadisle o matemli havayı dağıtıvermek için sabırsızlanıyordu.
Hastahaneye kadar bu fikirler eşliğinde geldi. Ağır adımlarla, Sermet beyin odasının bulunduğu kata çıktı. Oda kapısına geldiği vakit duraksadı, azıcık soluklanıp tıklattı kapıyı. İçeriden ses gelmesini beklemeden yavaşca açtı. Sermet bey yatağında uzanmış, kıpırdamadan yatıyordu. Latife hanımı görünce donuk bakışları canlandı yaşlı adamın. Bîtap vaziyetine aldırmadan doğrulmaya yeltendi yerinde.
Latife hanım atıldı, doğrulmasına yardım etti Sermet beyin. Yastıkları arkasına güzelce sıkıştırdı.
"Rahatsız olmasaydınız Sermet bey'cim. "
"Rahatsızlık ne demek efendim! Ben de sizi bekliyordum. Neredeyse gelir diyordum kendi kendime."
Latife hanım tebessüm etti. Buruşmuş yanaklarına hafif bir pembelik yayıldı bu sözlerle. Sermet beyin yatağının kenarlarını derleyip düzelttikten sonra, yatağın kenarına bir sandalye çekti.
"Nasıl hissediyorsunuz kendinizi Sermet bey'cim?"
Bu sorunun yanıtını, Sermet beyden evvel kendi gözleriyle anlamak istercesine farkettirmeden tetkik etti yaşlı adamı. Gözlerinin altındaki mor halkalar daha bir genişlemiş göründü gözüne. Karanlık, kuytu bir çukur hâlini almıştı sanki. Yüzü incelmiş, küçülmüştü. Kuru bir tahtayı andıran bedeni ise yatağın içine gömülmüş, öylece hareketsiz duruyordu. Bütün bunların arasında hastalığa mukavemet eden, belki de canlılık belirtisi gösteren tek şey gözleriydi. Gözlerinin içinde sanki uçmaya hazırlanan küçük, ürkek bir kuş gri kanatlarını çırpıyor gibiydi.
Yaşlı adam fısıldar gibi bir sesle konuştu.
"İyiyim Latif'anım'cım, beni merak etmeyin."
"Canınızın çektiği bir şey, yahut yapılmasını arzu ettiğiniz bir ihtiyacınız var mı?"
"Yok efendim, sağolun."
Yaşlı kadın, kendi gözlemlerinin olumsuz tesirinden çabucak kurtuldu bu sözlerle. Az evvel teşhis ettiği vaziyeti, hastalığın kudretine hükmetti. Böyle bir hastalıkta, öyle kolay kolay toparlayamazdı insan kendini. Biraz zaman geçmesi gerekliydi elbet!
Yaşlı adam ise kendinden umudu kesmişti. İyileşmesinin mümkün olmadığını, burada yapılanın, o hazin sonu biraz daha geciktirmek olduğunu düşünüyordu. Lâkin Latife hanımın bu duruma hazırlıklı olmaması, onu endişelendiriyordu. Latife hanım, vaziyetini teşhis etse bile umudunu hiç yitirmiyor, müşterek hayatlarından, ileriye dönük güzel günlerden bahsetmeye devam ediyordu. İşte şimdi de bir kedi munisliğiyle yanına sokulmuş, gayet saf ve masumane bir edayla evlilik yıldönümlerinin yaklaştığından bahsediyordu. Bunları kendisinin moralini düzeltmek için söylüyor olamazdı. Öylesine doğal ve samimiydi ki, yaşlı adamın inanacağı geliyordu söylediklerine.
Sermet bey, son zamanlarda ölen karısını düşünür olmuştu. Vakitsiz ölümünün ardından duyduğu o derin ve koyu ıstırabı hatırladıkça, Latife hanım geliyordu aklına. Bir vakitler o, nasıl ki o nazenin yâre vurulmuş, onun acısını yıllarca gönlünde taşımıştı, bu kadıncağız da...
"Siz beni dinlemiyorsunuz Sermet bey'cim."
Sermet bey kendine geldi bu sözlerle. Kafasını meşgul eden bu mesele üzerinde düşünmeyi bir başka vakte erteledi.
"Affedersiniz efendim, dalmışım."
"Ne düşünüyordunuz?"
Sermet bey evvela ne cevap vereceğini bilemedi bu soruya. Tam makul bir mazeret bulup söylemek üzereyken hemşire girdi odaya. Mütebessim bir ifadeyle yanına geldi yaşlı adamın. Gerekli kontrolleri yapıp, ziyaret saatinin sona erdiğini hatırlattı Latife hanıma.
Latife hanım hazırlandı. Sermet beyin mor damarlı, kalın ellerini tutup gözlerinin içine baktı. Bir arzusu olup olmadığı sorusunu yineledi. Bir dahaki gelişine kadar daha iyi olması temennisiyle usulca ayrıldı yanından.
***
Latife hanım huzurevi kapısından içeri girip, kendi dairesine yöneldiği anda garip bir hissiyat belirdi içinde. Biraz sonra gireceği o kapının ardında, kendini bekleyen birinin olmadığını bilmek huzursuz etti onu. Ürperdi. Sermet beyle evlendiğinden bu yana, unutmuştu yalnızlığın ne demek olduğunu. Kapıyı açtı. Sessizce içeri girdi. Üzerini değişmeden, kendini kanapeye bıraktı. Gözlerini karşıya dikti. Bir müddet ne düşüneceğini bilmez halde boş boş seyretti duvarı. Tıpkı yola çıkıp da nereye gideceğini bilmeyen avareler gibi, tembel tembel dolaştırdı bakışlarını etrafta. Sonra ziyaretinin her bir ânını tekrardan yaşamaya koyuldu.
Sermet bey ne kadar durgundu öyle. Sanki bedeni oradaydı da ruhu başka yerlerdeydi. Dinler görünüp dinlemiyordu aslında. Yıldönümü bahsinden dahi yeterince heyecan duymamıştı. Beyhude yere paylaşmıştı bunu onunla.
Latife hanım Sermet beyin bu hâlini hastalığına bağladı yine. Sonra bunu idrak etmekte geciktiği için kendisine kızdı. Onun durumu farklıydı. Yatağa bağlı, hasta bir adamın, yaşama, yaşamın zevklerine, eğlencelerine kendisi gibi bağlanmasını nasıl bekleyebilirdi! Üstelik bunda cinsî ayrımların da payı vardı kuşkusuz. Bir erkek, hiçbir vakit bir kadın kadar ince, duygulu, hassas olamazdı. Böyle nazik mevzularda, erkeklerden, kadınlarla aynı hisleri taşımalarını, aynı heyecanı duymalarını beklemek aptallıktı!
Yaşlı kadın tebessüm etti. Bu meseleyi zihninde böyle kolaylıkla çözüvermesine memnun olmuştu. Kalktı, üzerini değişti. Az sonra yemek anonsu yapılırdı. Elini yüzünü yıkadıktan sonra, aynada kendini tetkik etti bir süre. Sermet beyin ölen karısını düşündü. Nasıl bir kadındı acaba? İsmi neydi? Nasıl evlenmişlerdi? Neden hiç çocukları olmamıştı? Zihninde, cevabını bilmediği bir yığın soruyu ardı ardına sıralarken, hafif bir haset duygusunun gizli gizli içini kemirdiğini hissetti. 'Biz kadınlar' dedi, 'öyle garip mahlûklarız ki, sevdiğimiz adamın ölmüş karısını kıskanacak kadar ileri gidebiliyoruz bazen!'
Sonra daldan dala konan kuşlar misali, çabucak bir başka yöne kaydı düşünceleri. Evlilik yıldönümlerini hatırladı. O vakte dek muhakkak iyileşmiş, toparlanmış olurdu Sermet bey. Birkaç gün evvelinden çarşıya çıkarlar, baştan ayağa donanırlardı. O akşam da yeni esvaplarıyla başbaşa yemeğe giderlerdi belki. O sırada yemek anonsunu duydu. Zafer kazanmış kumandan edasıyla, omzundan eksik etmediği şalını alıp usulca çıktı kapıdan.
***
Günler birbiri ardınca geçiyordu. Latife hanımın hesabına göre "10 ay 2 gün" geçmişti evlenmelerinin üzerinden.
O gün yine ziyaret günüydü. Sermet bey son zamanlarda, evvelki hâline göre daha iyi görünüyordu. Yüzüne gözüne renk gelmiş, ağrıları, sızıları azalmıştı. Her ne kadar doktorlar kat'î bir şey söylemiyor idiyseler de, görünen köy kılavuz istemezdi ya! Belki de çok az bir zaman sonra taburcu edilecekti. Latife hanımın sakin yüreği, bu ihtimalle hafif hafif dalgalandı. Suya atılan bir taşın oluşturduğu halkalar gibi, yaşlı kadının yüreğinde de bu düşünce, giderek genişleyen saadet halkaları hâsıl etti. Eski bir Rumeli türküsü tutturup hafif hafif mırıldanmaya başladı.
O sırada kapısı birkaç kez tıklandı üst üste. Latife hanım, düzeltmekte olduğu yatağını bırakıp kapıya gitti. Karşısında, huzurevi müdürüyle, çalışanlardan Sermet beyin refakatçisi Feyza isimli genç kadın duruyordu. Yaşlı kadın, Feyza'yı görünce kollarına atıldı hemen.
"N'oldu Feyza, neden bıraktın Sermet amcanı? "
Az evvel aklından geçenler hakikat olmuştu herhalde. Cevabını beklemeden neşeli bir haykırışla atıldı yine.
"Yoksa...Yoksa taburcu mu ediyorlar Sermet amcanı? Konuşsana yavrum, neden susuyorsun?"
Karşısında duran bu genç insanın cevap vermeye dermanı yoktu. Huzurevi Müdürü araya girdi.
"Sakin olun Latif'anım! İçeri geçelim, konuşuruz."
Latife hanım, birdenbire gösterdiği bu haddinden fazla tepkinin farkına varıp mahcup oldu. Usulca yana çekilip yol verdi.
"Affedersiniz Müdür bey oğlum! Bir an için kendimi kaybettim. Buyrun, geçin içeri."
Hepsi kanapeye yanyana dizildiler. Müdür bey söze nereden başlayacağını bilemiyordu. Gayet ihtiyatlı, yanındaki genç kadını da bakışlarıyla uyararak konuya girdi. Kocasının bu sabaha karşı Hakk'ın rahmetine kavuştuğunu, yüzünde bahtiyar bir ifadeyle bu dünyayı terkettiğini yavaş yavaş anlattı yaşlı kadına.
"Hepimiz bu fâni dünyanın bir yolcusuyuz Latife hanım! Er veya geç aynı akıbet bizlerin de başına gelecek... Metanetli olmamız, sabırla tevekkül etmemiz gerekiyor..."
Uzun uzun konuştu adam. Latife hanım usulca dinledi söylenenleri. Ne bir haykırış, ne bir söz, ne bir gözyaşı... Tıpkı bir heykel gibi duruyordu kıpırdamadan. Aklından neler geçiyor, neler hissediyor tahmin edilemiyordu. Kurşunî bakışları bir noktada kilitlenmiş, yüzü kaskatı kesilmişti. Müdürle genç kadın ürkek bakışlarla gözlerini üzerinden ayırmıyorlar, endişeyle onu izliyorlardı. Ne kadar zaman geçmişti böyle, hatırlamıyorlardı. Nihayet Latife hanımın dudaklarından, bir dua mırıldanırcasına birkaç sözcük döküldüğünü duydular.
"10 ay 2 gün!"
Yaşlı kadın bakışlarını kaldırdı, tebessüm etti. Parmaklarını bir bir saydı ve tekrar mırıldandı.
"10 ay 2 gün!"
O günden sonra yaşlı kadın sık sık hesap yapar ve hesabın sonunda hep aynı sayıları bulur oldu.
Serpil Yüzlü
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          22 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Adım Adım, Gün be Gün, Güney-Batı Akdeniz...
VII. BÖLÜM
Datça, 15-16. Günler
Tam altı yıl sonra işte yine DATÇA'dayım... Güzel Datça'ya yaklaştıkça, dün akşamki tüm aksiliğim, keyifsizliğim geçmeye, bozulan moralimse düzelmeye başladı. Datça'ya girdiğimiz anda da hepsi silindi gitti...
Hemen hemen hiç değişmeden kalmış, güzelliğinden ve doğallığından hiçbir şey yitirmemiş olması, Datça'yı daha bir sevip beğenmeme etken oldu kuşkusuz. Yine çok sakin, yine çok huzur dolu ve yine çok hoş göründü gözüme. Bozulmadan, aynen kalabilmiş nadir köşelerden biri hâlâ... Özellikle de yat limanının olduğu kesimi çok güzel buluyorum. Bayılıyorum buranın tepeden bakıldığındaki panoramik görüntüsüne. Datça'ya aşığım ben!.. bu gelişimde daha iyi anladım. Gelir gelmez bir makaraya yakın film harcadım yine.
Büyük bir şans eseri, altı sene önce kaldığımız Karaoğlu Pansiyon'da yer bulduk. Sahipleri de bizleri unutmamış; çok candan ve samimi karşılandık. İnsan kendini hiç yabancı gibi hissetmiyor burada ve o içtenlik, güler yüz daha da bir etkiliyor, rahatlatıyor doğrusu.
Pansiyonun bulunduğu konum, Datça'nın en yüksek ve şahane manzarasına olduğu gibi hakim bir yerinde. Adeta bir "kartal yuvası" diye tanımlanabilir ki; buraya bu "adı", altı yıl önce yine ben vermiştim. Zaten evin sahibesi teyze de beni görünce, neşeyle boynuma sarılıp; "kartal yuvasına tekrar hoş geldiniz" demez mi?.. Bence bu, hâlâ unutulmadığımızın en büyük kanıtıydı... İşte o andan itibaren evimde gibi hissetmeye başladım kendimi. İyi ki, iyi ki de gelmişiz Datça'ya...
Hemen ön terasa koştum. Yıllardır gözlerimin önünden bir türlü silinemeyen o manzara, tüm haşmetiyle karşımdaydı yeniden... Çepeçevre denizi, ufacık ama çok sevimli limanı, denize uzanan küçük burun üzerinde, en tepeye kurulmuş hükümet binası ile, hemen onun dibinde, pembe-beyaz zakkumlara bezenmiş, Rumlar'dan kalma taş yapıya çıkan palmiyeli yolu... Bütün bu güzel görünümü süsleyen her bir ayrıntıyı, tek tek görebiliyorsun kartal yuvasından... Hatta iskeleye bağlı teknelerin nazlı nazlı salınmalarını dahi hissedebiliyorsun. Buradan bakınca Datça, gün ışığında başka, gecenin karanlığında parlayan rengarenk ışıkların altında bir başka güzel... Ama, en güzeli ve bence en önemlisi de buranın sahibi olan aile, şüphesiz. Güler yüzlü, hatırlı, misafirperver, cana yakın, sıcak, dost insanları...
Ev sahibi amca, geçen yıllar içerisinde daha bir tontonlaşmış. Teyze, pek değişmemiş. Bana yine annemi hatırlattı; genç kız kardeşler ise eskisi gibi cıvıl cıvıl. Bugün, Ayşe'nin doğum günüymüş. Güzel bir günde gelmişiz buraya. (Çarşıya iner inmez ilk işimiz ona bir hediye almak oldu; akşama bahçede doğum günü partisi varmış... Ehh, bir bakıma aileden sayılırız ya artık, biz de davetliyiz...)
Teyzemiz, iki katlı evinin en güzel manzaralı odasını, ablamla bana verdi yine... Özcan, arkadaki küçük odada kalacak tabii ki!
Öğleden sonrasını, yat limanının sağında kalan ve Datça'nın kayalık olmayan yegane geniş sahilinde geçirdik. Kumsal boyunca, ayaklarımız suyun içinde hayli uzun bir yürüyüş yaptık, denize girdik, yorulup susayınca, plaj boyu sıralanmış barların birinde hem biraz soluklanıp hem de buz gibi biralarımızı yudumladık. Akşam üzeri, Datça'nın ufkunu müthiş bir kızıla boyayan güneşin batışını da izledikten sonra eve döndük.
Gece, bahçede yapılan doğum günü partisi hayli renkli ve neşeli geçti...
*****
Datça'daki ikinci günümüzü Knidos'a gitmek üzere planlamıştık. Ancak, ben geceyi uykusuz geçirip sabah uyanmakta, daha doğrusu yataktan çıkmakta zorlanıp gecikince, tur saatini kaçırmış olduk! Sanırım Özcan bu durum karşısında sinirlendi. Gün boyu suratı asık ve keyifsizdi. Hele de istenilen tarihte Ankara'ya dönüş bileti bulmak sorun olunca, gerginliği iki katına çıktı. Şunu kesinlikle anladım ki, bu çocukla yıldızımız bir türlü barışmıyor ve bu gidişle de hiç barışmayacak! Arada ablamın hatırı olması nedeniyle tutuyorum kendimi ama, günün birinde patlamaktan korkuyorum açıkçası...
(İşin garibi, iki yıl sonra bu kişi, benim sevgili ablamla evlenerek resmen "eniştem" oldu!!! ve daha da garibi, karşılıklı olarak o kadar çok sevdik ki birbirimizi, enişte -baldızdan çok, iki kardeş gibi olduk sonradan... hâlâ, en zor dönemlerimde yanımda ve bana destek olan bir erkek kardeş...Keşke, başlangıçta beni yanıltanlar, hep Özcan gibi olsaydı...)
Onlara kalsa, yarın sabah Marmaris'e inip, gece de Ankara'ya dönecekler; ama, benim hiç böyle bir niyetim ve de acelem yok! Tek başıma dahi olsa, burada bir-iki gün daha kalmaya kararlıyım. Bayram yoğunluğu döneminin atlatıldığı günlerin başında rahatlıkla dönüş bileti bulabileceğimize inanıyorum. Yine de keyifleri bilir; ben kalmakta ısrar ediyorum. Onca kaprisin, hatta zaman zaman gerginliklerin yaşandığı ve sona doğru hızlandırıldığı için artık yorucu da olmaya başlayan bir seyahat sonrasında burada, bu sakin ve huzur dolu ortamda kafamı iyice dinlendirdikten sonra döneceğim Ankara'ya... Kaldı ki, henüz izin sürelerimiz de dolmadı.
Ayrıca, yalnız kalmak daha da işime gelir doğrusu. Bu seyahatte şunu iyice anladım ki; tek başına seyahat etmek, hem daha dinlendirici hem de daha huzurlu oluyor. Ya da, en fazla üç-dört kişiyle yola çıkacaksın... O zaman uyum daha kolay sağlanıyor. Bir de, bu tip gezi/turlara çıkmadan önce dikkate alınması 'çok elzem' olan bir liste hazırladım:
1- Çok fazla para hesabı yapanla veya tatili ucuza getirmeyi düşünenle,
2- Sevgilisinden ayrı tatil yapanla, (ya sevgilisi de yanında olacak veya sevgilisi hiç olmayacak!)
3- Fazlaca titiz ve hijyen saplantısı olanla,
4- Programda olabilecek ufak-tefek sapmalara, değişikliklere sert muhalefet edenle,
5- Kendisini "grup liderliği"ne kaptırmaya fazlaca yatkın olanla,
6- Her olumsuz durum veya koşul karşısında "ben dönüyorum kardeşim!" deme olasılığı yüksek tipteki kişilerle,
YOLA ÇIKMAYACAKSIN!.. Ha sahi, bir de benim gibi, gördüğü her güzel yere vurulup kalan ve "buradan ayrılmayalım" diye tutturanlarla!!! (her güzelin bir kusuru olurmuş! benimki de bu işte...)
Telaşlı ikilimiz, Ankara'ya dönüş bileti ayarlama peşinde koşmakla geçirdikleri bir günün ardından sonunda benim sözüme geldiler ve yarın sabah buradan ayrılmaktan vazgeçip; ertelenen Knidos turuna katılmaya karar verdiler. Yazık! Bir günlerini heba ettiler... Bense, yat limanında çok keyifli bir gün geçirdim. Nasıl mı? Fransız dalgıç ekibinin dalış hazırlıklarına 'gönüllü yardımcı' olarak... Ödülüm de akşam yemeğinde kendilerine katılma daveti oldu... Limandaki lokantada çok hoş bir akşam yaşadım dalgıç ekibiyle.
Yarın sabah onlar erkenden dalmaya, bense tekneyle Knidos turuna gideceğimiz için gece fazla uzamadı; asıl eğlence yarın akşama...
Datça, 17. Gün
Dünün tam aksine bu sabah çok erken uyanarak başladım güne. Sessizce giyinip çıktım evden. Güneş doğmaya yeni hazırlanıyor... Sabah serinliğini yaratan tatlı ve hafif esinti, ortalığa mis gibi fesleğen, zakkum ve begonvil kokularının yayılmasını da sağlıyor. Köşeyi dönüp çarşı yoluna çıktığımda, bu kez de burnuma fırından yayılan sıcak ekmek kokuları gelmeye başladı... İşte bu koku beni bir mıknatıs gibi çekti; kendimi fırının önünde buluverdim. Fırıncı, üç-beş dakika daha beklediğim takdirde poğaçaların da çıkacağını söyleyince, tercihimi poğaçalardan yana yaptım kuşkusuz!.. Fırından yeni çıkan tepsilerdeki dizi dizi poğaçaların o sıcaklığı, o kokusu... tutarken ellerimi, yerken ağzımı yakması... Tanrım! Bu ne lezzet, bu ne tat, bu ne keyif ve bu ne mutluluk?.. Bir poğaçanın bile bir anda mutluluk kaynağı olabilmesi, galiba benim için yaşamı ne denli güzel bulup, sevdiğimi, ondan keyif aldığımı anlatmaya yeterlidir... Üstelik küçücük şeylerden dahi!
Elimde, poğaçaları doldurduğum kesekağıdı ile çarşıda yürümeye devam ettim. Dükkanını açmaya hazırlanan esnafın dışında kimsecikler yok görünürde. Ortalık bomboş, sessiz ve sakin... Tam benlik!.. Anlaşılan, esnafın çoğu da benim gibi erken ayaklananlardan; ama, arada bir farkla: ben keyiften, onlarsa iş-güç derdinden... Onların tek kaygısı, geçimlerini temin edecek satışları yapabilmek. Çoğu farkında bile değil, sabah esintisinin, zakkum kokularının, sıcak poğaçaların... işte bu da hayatın bir başka yüzü... Ben sakinliğin peşinden koşarken, onlar bir an önce ortalığın hareketlenmesini gözlüyorlar...
Dükkanını açmış olanlara önce "günaydın" deyip, arkasından da "hayırlı işler" dileyerekten yoluma devam edip yokuş aşağı, yat limanına doğru indim. Tam köşedeki çayhane açık. Çaycı çocuğun, kocaman ve kalın su bardağına doldurduğu çayımı öbür elime alıp, iskele duvarına iliştim. Ayaklarımı da suya doğru sallandırdım, kıpırtılar parmaklarımı yalıyor... Bu arada güneş de doğdu ve ilk ışıkları düştü denizin üzerine... sıcak poğaça kokusu, çayın dem kokusuyla birleşip, denizden yükselen iyot ve yosun kokusunda harmanlanınca, o kahvaltıya doyum olur mu hiç?.. Aldıklarımın yarısı bitti bile!.. Çaycı çocuğun ikinci defa getirdiği keyif çayı, gerçekten de keyfime keyif kattı.
Ben kahvaltımı yaptığım sırada, Fransız dalgıç ve sualtı çekim ekibinin teknelerindeki hareketlilik de hızlanmıştı. Karşılıklı el sallaşıp, merhabalaştık. Az sonra da demir alıp ağır ağır ve birer birer ayrıldılar limandan. Ne keyifli bir iş olmalı onların ki...
Bu arada bizi Knidos'a götürecek teknenin sahibi kaptan da geldi iskeleye. Tur listesine adlarımızı yazdırıp, kaydımızı yaptırdım. Saat 09:30'da hareket edecekmişiz. İyi ki bu kaptanla ahbaplığı dünden ilerletmişim; yoksa bugünkü tura katılmamız pek olası değilmiş!.. çünkü bu tur, Aktur'da kalan bir akademisyen grubuna önceden rezerv edilmiş ve kalabalık yapacak, çoluk-çocuklu ailelerin alınmamasını da özellikle rica etmişler kaptandan. Biz, topu topu üç kişi oluşumuz ve de kaptanı dünden kafaya almış olmam sayesinde o gruba dahil edildik. Böylece, mürettebat dahil, toplam onbeş kişiyiz. Aslında tekne hayli büyük, fakat ne kadar az kişi olursa, o denli rahat oluyor şüphesiz. Zaten bu nedenle de ödediğimiz ücret, diğer turcuların fiyatlarına göre daha pahalı; ama, rahatımız için değer doğrusu. Maksat keyif almak, işkence çekmek değil!
Artan poğaçalarla eve döndüm. Şeyda ve Özcan da nasibini aldı henüz soğumamış poğaçalardan. Gezi için sırt çantalarımızı hazırlayıp, birlikte tekrar limana indik. Tura dahil olduğumuz grup da oradaydı. Tekneye binip saatinde açıldık denize...
Bilemiyorum nedendir; ama, bu sefer bana pek cazip gelmedi günü-birlik tekne turu. Her şeyden önce konaklama yeri az, buna karşın mesafeler birbirine çok uzak. Dolayısıyla, daha çok deniz üzerinde tekneyle seyir halinde kalınıyor ve yorulup sıkılıyorsun aynı konumda oturmaktan.
Gidiş rotamızda sırasıyla; Palamut Bükü ve Knidos'ta mola verildi; dönüşte ise Hıyat Bükü ve Domuzlar Çukuru denilen yerlerde demirledik. Bence en güzel olanı Domuzlar Çukuru koyu idi. Ormanla kaplı, kara ulaşımı henüz olmayan, hatta teknelerin yanaşabileceği bir iskelesi dahi bulunmayan ufacık, yemyeşil bir koy. Tekneden atlayarak yüzdük denizde. Hayret! Pırıl pırıl ve hiç kirletilmemiş denizimiz de varmış bizim meğer!!!
Knidos antik kenti... Bir zamanlar Karyalılar'ın yaşamış olduğu ve Ege ile Akdeniz'in birleştiği noktaya kurulmuş, tarih sahnesinden gelip geçen kaç medeniyete ev sahipliği yapmış koskoca bir şehir... Kim bilir ne tür zenginlikleri ve kaç nesil insan barındırmıştır bünyesinde? Ama şimdilerde bomboş! Yakın çevresinde dahi yaşayan tek canlı yok gibi...
Geçmişten günümüze miras kalan bunca tarihi eser, nasıl da sahipsiz bırakılmış, nasıl da yağmalanmış? Anadolu topraklarının denizlere uzanmış en uç noktasındaki kara parçası oluşundan mıdır nedir; gelen geçen tarihi eser kaçakçıları, son derece kolay bir şekilde, ellerini kollarını sallaya sallaya bir şeyleri söküp, gemilere yükleyip götürmüşler buralardan!.. Türkiye Cumhuriyeti döneminde dahi sahip çıkan olmamış anlaşılan!
Herhalde, artık geriye götürülecek fazla bir şey kalmamış olsa gerek ki, iyice başıboş ve enikonu sahipsiz kalmış zavallı Knidos... Gerçi, yakın bir zamanda yeniden ve detaylı bir şekilde yeni kazı çalışmalarına başlanacağına dair bir söylenti varmış; ama, ne kadar doğrudur, bilinmez. Burası Türkiye...
Sert esen rüzgarlara açık bu tarihi kenti, arkamızda bırakıp dönüş rotamıza yöneldik...
Dönüşümüz hayli maceralı ve çok da heyecanlı geçti. Teknemiz, İnce Burun'u dönene kadar kocaman dalgalarla boğuştu. Tam manasıyla fındık kabuğu gibi sallandık! Ablam da dahil, korkudan fenalık geçirenler bile oldu grup içinden. Bir ara dalgalar bizi yakınından geçmekte olduğumuz kayalıklara doğru savurunca, ciddi ciddi o kayalıklara bindirme tehlikesi atlattık. Fakat usta bir denizci olduğunu fazlasıyla kanıtlayan kaptanımız sayesinde sağ-salim Datça limanına ulaştık.
Sabah 09:30'da başlayan tekne turumuz, akşam 20:45 sıralarında (denizin bir anda patlaması yüzünden!) Datça limanına girişimizle tamamlanmış oldu. Bu tekne turu, aynı zamanda Sevgili Ablamın çıktığı deniz yolculuklarının da sonuncusu oldu. Bir daha denize açılmamak üzere "tövbeler etti"!!! E, haksız da sayılmaz hani, kız yüzme dahi bilmiyorken...
Şaka bir yana, denizin aniden patlaması iskeledeki diğer denizcileri bile, tura çıkmış arkadaşlarının durumu açısından hayli endişelendirmiş. Kıyıya döndüğümüzde yüzlerindeki ifadelerden hemen belli oluyordu zaten. Benim gözlerim ise, Fransız dalgıç ekibinin teknelerini arıyordu ama, her üç tekneden de eser yoktu limanda. Sorup soruşturdum oradakilere; aldığım cevap hep aynıydı: "Onlar Hıyat Büküne sığınmışlardır, çünkü günlerdir o çevrede dalıp çekim yapıyorlardı"... Bu sözler beni rahatlatmaya yetmişti.
Yarına inşallah dönerler... çünkü yarın Datça'daki son günüm!..
DATÇA / KNIDOS
Ege'nin nereden bitip, Akdeniz'in nereden başladığı bilinmez ama görüşlerden biri ayrım noktasının Datça yarımadası'nın Knidos'un kurulduğu bu uç noktası olduğu yönünde.
Şaraplarıyla ünlü Knidos bilim ve sanatta da ileri bir kentti. Tarihin büyük astronomi ve matematik bilimcisi Eudoksos ve ünlü ressam Polygnotos burada yaşadı.
Mevsimleri ve zamanı gösteren güneş saatini görebilirsiniz. En tepede Apollon Tapınağı var ve kent oraya doğru bir tiyatro gibi yükseliyor. Tiyatronun kendisi 4500 kişilikti ve 6 kapılıydı. Tiyatronun hemen üzerindeki Korint mabedi mimar Stratos'un eseriydi.
Datça, 18. ve SON GÜN...
Bugün, aynı zamanda tatilin de son günü... Yarın sabah 08:45 otobüsü ile önce İzmir'e hareket ediyoruz; gece de İzmir üzerinden Ankara'ya devam edeceğiz. Dönüş programı da böylece belirlenmiş oldu sonunda. Bizimkiler öğlene kadar yine bunun için koşuşturup durdular.
Bir ara, evin aşağısında kalan kayalıklardan denize girdim ama, bugün nedense denizin hiç mi hiç tadı yoktu. Dün patlayan havadan mıdır nedir, yosuna benzer türde şeyler çok fazlaydı denizin üstünde ve içinde. Bu nedenle deniz faslını yarıda kesip eve çıktım. Ayşe'nin bisikletini alıp, bütün Datça'yı boydan boya bisikletle turladım. Hemen hemen görmediğim ev, girmediğim sokak kalmadı Datça'da.
Güneşin batışına yakın, yat limanını tepeden gören ve tüm manzaraya hakim cafe-barlardan birine girip oturduk. Görüntü enfes, cin tonikler bir harika. Az önce güneş battı, hemen ardından gökyüzünde kıpkızıl bir renge bürünmüş olarak ay doğdu, hem de dolunay... Yükseldikçe, rengi de kızıldan gümüşe dönüşüyor ve ışıkları denize düştükçe yakamozlar oluşuyor. Bir dubleden sonra, bir duble cin tonik daha yuvarladım!.. İçim biraz buruk gibi. Tatilin son günü olmasından, ya da bu güzel Datça'dan ayrılıyor olmanın hüznü olsa gerek...
Pansiyon sahibi ailenin, bizlerin ayrılıyor olmamızdan dolayı davetleri üzerine, akşam yemeği için yine bahçede toplandık. Masada da hüzünle keyif yanyanaydı...
Yemekten sonra ben, son bir defa daha turlamak üzere yat limanına indim. İyi ki de inmişim! Nihayet benim dostlar da dönmüş limana... daha tepeden inerken fark ettim onların teknelerini ve koşarcasına gittim iskeleye... çoğu da iskelede oturuyorlardı zaten. Şaraplarını açmışlar, kimi gitar çalıp söylüyor; kimi ağız mızıkası ile eşlik ediyordu... Daha sonra, ortaya konan küçük bir varil içinde ateş yakıldı. Ortalık iyiden iyiye şenlenmeye, çevredeki barlarda oturanlardan bazılarının da kalkıp gelip bize katılmasıyla, grup oldukça genişlemeye başladı. Turistlerin yerlisi, yabancısı, Datça'nın genci, yaşlısı oradaydı... Sımsıcak bir atmosfer, gecenin bir vaktinde kendiliğinden oluşmuştu.
Sohbet, müzik, dans, eğlence iç içeydi iskele üzerinde...
Bir ara kulağıma, oturduğumuz yere en yakın bardan gelmekte olan müziğin nağmeleri çalınır gibi oldu... Hayır, yanılmıyordum işte... Ege'nin karşı kıyısına özgü buzukiden çıkan melodilerdi duyduklarım... Evet, evet... içli bir rembetiko çalıyordu! Gerçekten o müzik, bu atmosfere ne hoş denk gelmişti... EGE'nin karşı kıyısından kopup gelen esinti gibi...
Yıllardan sonra ilk defa, içimden 'sirtaki' oynamak geldi birden!
Oysa, "Sevgili Dedem"in ölümünden sonra hiç oynamadım! O öğretmişti sirtaki yapmayı bana da. Çok keyiflendiği anlarda, bir şeyler mırıldanmaya başlar, ardından kollarını kaldırıp yeri döve döve, ne de güzel oynardı canım Deduş'um... Onu görür görmez, ben de hemen yanına fırlar, eşlik ederdim kendisine... Sürekli komutlar fısıldardı kulağıma... Birlikte her dansımız, aynı zamanda bir öğretiydi bana... Bu gösterimizin en keyifli seyircisi ise, anneannem olurdu hep... neşeyle el çırpıp, alkışlarıyla bize tempo tutarken, hayran hayran "sadece" dedemi izlerdi...
Kulağıma gelen müziğin davetkar ritmine kapılıp, yavaş yavaş oturduğum yerden kalktım, gözlerimi kapadım ve tıpkı dedemin yaptığı gibi, kollarımı kaldırıp yeri döve döve sirtakiye başladım...
Bir anda herkes sustu ve kısa süreli bir sessizlik oldu! o sırada duyulan sadece yakındaki bardan gelen müzikti... Eminim o an, herkes bana bakıyordu, fakat ben kimseleri görmüyordum etrafımda. Duyuyordum, sadece duyuyordum... Dedemin, bildik komutları yankılanıyordu kulaklarımda... bir ara yüzümü denizden yana çevirip gözlerimi araladım... Tanrım! DEDEM... işte oradaydı... denizin öteki yakasında... EGE'nin karşı kıyısında... bir kolunu anneannemin omzuna dolamış, birlikte beni seyrediyorlardı... Dedem, son derece hoşnut bir halde ve "devam, devam" dermişçesine, bana el sallıyor gibiydi sanki... Müziğin sesi gittikçe kuvvetlendi, el çırpmaları, alkışlar, ıslıklar yükselmeye, tempo artmaya başladı... Ben hâlâ, dedemle-anneanneme bakıp, onlar için sirtaki dönüyordum. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu bir yandan da... Yıllar sonra çıkıp gelmişlerdi işte... Nasıl da özlemişim onları meğer?.. Nasıl da buluştuk bu gece burada?..
Dansım ne kadar sürdü? Hatırlamıyorum! O büyülü atmosferden silkinip de durduğumda, ortalık alkıştan inliyordu... sağımda ve solumda yüzlerini ilk kez gördüğüm iki yaşlı adam daha vardı... meğer sonradan katılmış onlar da, benimle sirtaki yapıyorlarmış. Oranın yerlilerinden ve de eski denizcilerindenmiş. Söylediklerine göre, her ikisinin kökleri de Girit Adası'na uzanmaktaymış... Başkası da düşünülemezdi zaten; çünkü her zaman bizleri birbirine çeken bir şeyler vardır mutlak!.. Ağladığımı görünce, sordular; "neden ?" diye. Müzikten dolayı duygulandığımı söyleyebildim onlara sadece. Az önce karşımda gördüklerimi, başka nasıl izah edebilirdim ki?.. Kuşkusuz o zaman bana; ya "deli" veya "sarhoş" derlerdi!
Ama, aynı soruyu yönelten Fransız dostlarıma, işin gerçeğini olduğu gibi anlattım; onların beni daha doğru algılayacaklarından emindim çünkü. Anlattığım hikayenin sonunda Yvonné'nun (9 kişilik ekibin yegane hatun elemanı) gözlerinin dolması, ne denli haklı olduğumun bir göstergesiydi... hele de beni teselli etmek istercesine boynuma sarılışı...
Anılarıma, yeni tanıştığım dostların hepsine, Datça'ya ve oradaki son geceye sirtaki ile veda etmiş olaraktan, gecenin bir vaktinde evin yolunu tuttum. Yokuşun başına vardığımda, dönüp son bir defa daha baktım yat limanına doğru. Oranın görüntüsünü beynime, hafızama iyice kazımak istercesine...
Eve geldiğimde, herkesler derin bir uykudaydı o saatlerde.
Elveda DATÇA!.. Elveda '86 yazı... Elveda yaz tatili... ve Elveda, Seyir Defterim!
Not: O yıldan sonra yolum bir daha hiç düşmedi o taraflara...
Ama, ertesi yıl gittiğim Yunanistan'ın; Kavala şehrinde, Selanik'te, Atina'da, Pire'de, çeşitli vesilelerle karşılaşıp tanıştığım, Türkiye'den Yunanistan'a farklı zamanlarda, farklı nedenlerden dolayı göç etmiş Türkiye'li Rum dostlarla ve hatta, Yunan adalarından Aegina'da, Paros'da, Hydra'da tanışıp kaynaştığım adalı dostlarla, bu defa Ege'nin karşı kıyılarında, yani köklerimin doğup büyüdüğü toprakların denizle buluştuğu kıyılarda, hep birlikte omuz omuza, kol kola, "sirtaki" yaparak, anılarımı tazeledim; özlediklerimi andım...
Bu kez sirtaki dönerken gözlerimden gelen yaşlar, özlemden çok, bir görevi, daha doğrusu bir vasiyeti yerine getirmiş olabilmenin hem buruk hem de huzurlu sevincindendi... Ve dahası, bu köprüyü kurabilmiş olmanın gururundandı!
Bu defa, "Suyun Öteki Yakasından" el salladım Datça kıyılarına!..
Böylesine birbirine benzer kaderleri paylaşıp, benzer duygularda buluşan, suyun her iki yakasından göç etmiş tüm dostlara... Rumeli'ye ve Anadolu'ya; "Selam Olsun"...
- SON -
Ferda Önler fonler@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          5 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf : Recep Pehlivanlar
<#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 4.258 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
ÖZGÜRCE
Salınarak yürüyordu tepenin ardına
İzlendiğini biliyor ve gülüyordu
Aldırmıyordu onu takip edenlere
Özgürüm diyordu herşeye rağmen
Özgürüm!
Yakalayabilirim kuşları,
Koklayabilirim çiçekleri
Ve ölebilirim seçtiğim yerde
ÖZGÜRCE..
Yasemin Duman
Yukarı
|
 - Bu nedir yahu? Yenir mi içilir mi?
Yukarı
|
|
|
|
 |
|