 |
 |
|
28 Eylül 2004 - Fincanın İçindekiler |
Editör'den : Neyinize internet, besleyin güvercinleri!.. |
Merhabalar,
Bugün biraz teknik konulardan konuşalım istiyorum. Ama başlamadan evvel söylemek istediğim birşeyler var. Dünkü gelişmelerden sonra TCK'nın pamuk ipliğine bağlı olduğu, heran iptal edilebileceği ortaya çıktı. Benim komplo üreticisi aklım bunun da bir AKP dolabı olabileceğini söylüyor. Anayasa Mahkemesinin alacağı olası iptal kararı, içine sokamadığı zina ve benzeri kanunları tekrar gündeme taşıması için bir fırsat yaratacaktır. Olur mu, olur. Brüksel'den gelen bir başka haber de insanı ciğerinden dağlayacak cinsten. Kaptırdığımız yuların çekilecek yeri kalmış meğerse. 2005'ten itibaren Rusya'ya vize uygulamamızı istiyorlar. Diyeceksiniz ki, şimdi de yok mu o zıkkım. Var olmasına var ama uygulama havalanı veya sınır girişinde ödenen para ve basılan damga ile sınırlı. Oysa bu kez tüm AB ülkelerinin uyguladığı vizeyi şart koşuyorlar. Yani bavulla ticarete yeltenen her Rus Türk konsolosluğunda ön vize almanın yolunu bulacak. Bu ızdıraba dayanamayıp kaçacakların ya da gelmekten vazgeçeceklerin kaybettireceği dövizin yıllık 2 milyar dolar olacağı hesaplanıyormuş. Buyrun gerisini siz düşünün. Kaşıkla verip kepçeyle almak bu olsa gerek. Neyse uzatmayalım...
Farkındamısınız bilmiyorum, 1 Ağustos'tan bu yana servis sağlayıcılara KDV üstü %15'lik Özel İletişim Vergisi adında bir garabet ek vergi ödüyoruz. Birkaç hafta önce sizlere burada bazı rakamlar vermiş ve Türkiye'nin tüm bu gelişmiş görüntüsünün altında ne kadar bilgisayar, özellikle de, internet cahili olduğunu yazmıştım. Bu araştırmada kabak vatandaşa patlamıştı. İlgisizlik, merak azlığı, öğrenme isteksizliği belki de biraz parasızlık diye teşhis koymuştuk. Ama gelin görün ki, en önemli nedeni atlamışız. Hükümetin internet kullanıcılarını lüküs hayat düşkünü mirasyediler bellediğini unutmuşuz. 100 liralık bağlantı ücretine KDV üstü ÖİV ceman 33 lira verecek bir vatandaşın internet neyine Allah aşkına. Ona yakışan anca paçalı güvercinlerdir. Besle güvercini uçursun e-postanı!..
Memleketimin bilişim dünyasında zaman zaman efsaneler konuşulmaya başlanır. Bir konuda dertlenen bir çokbilir ortaya bir konu atar, haber dönüp dolaşıp ona geri geldiğinde, memleketin yarısı olayı kabullenmiş üstüne destanlar yazılmıştır bile. Bu sıralar gene bir asparagas efsane konuşuluyor. AB'nin hükümetimizi esir alması gibi bizim bilgisayarları esir alan meşhur işletim sistemimiz var biliyorsunuz. Onun da son versiyonu XP'si var. Ancak ilk çıkan Windows XP'lerin altından çok sular aktı ve içinde dışında pekçok delik açıldı. Microsoft herzaman yaptığı gibi ilk 6 ayında birinci "Service Pack"i çıkarmış ama ikincisi için epeyce beklemişti. İşte o gün gelip çattı. Bir aydır XP için Service Pack 2 yüklemeye hazır bekliyor. Ancak işte tam burada efsane üreticileri devreye giriyor. "Aman ha yüklemeyin, makinalar çakılıyor, herşey berbat oluyor!" diye bas bas bağırıyor. Yalan yok ben de çekindim. Kullandığım makinalara yüklemeden evvel çok düşündüm ama sonra korkunun ecele faydası yok dedim ve... Bill Gates'le hiçbir yakınlığım yoktur. Kendisine kaptırdığım paraları hep sitayişle anmışımdır. Ama sezarın hakkı sezara, ürünlerinden de bir türlü vazgeçememişimdir. Evet dün hem "Home Edition" hem de "Professional Edition" üstüne "Service Pack 2" yi yükledim. Hiçbir müdahaleye gerek kalmadan sonuç mükemmel. Zaten farklı olması sürpriz olurdu. Bir kere bu, zaman içinde bilgisayarınıza otomatik olarak yüklenen yamaların bir hülasası. Ek olarak güvenlik kontrolü açısından altyapıdaki eksikleri şimdilik kapatıyor. Sanıldığının aksine sistem ayarları donanım ayarları gibi şeylerle fazla oynamıyor. Dolayısıyla kendini sorunsuz olarak kurabiliyor. Ancak aşağıda sıralayacağım konulara bilgisayarınızın selametinden çok sizin sinir sisteminize yardımcı olacağı için dikkat etmenizi öneririm.
- Bir kere bu iş için genişçe bir zamana ihtiyacınız var unutmayın. Yaklaşık 75 MB'lık bir dosyayı yüklemek kurmak derken yaklaşık 3-4 saati gözden çıkarmalısınız.
- Mutlaka "Windows Update" sitesinden bilgisayarınıza uygun olanı otomatik olarak yüklemelisiniz. Kesinlikle dergilerle dağıtılan SP2 dosyalarını kullanmayınız. Bunu güvenlik gerekçesi ile değil, sizin bilgisayarınıza uygun olamaması ihitimaline karşı söylediğimi belirtmeliyim. Dial-up kullanıcılarının yüklemesi zor olacağından uygun olduğuna inadıkları SP2 yi kulanmalarında sakınca olacağını sanmıyorum.
- Her ihtimale karşı, çok önemli dosyalarınızı ve sistem dosyalarını yedekleyip bir başka disk üzerine alın. (Ben yapmadım ve sorun yaşamadım.)
- Bilgisayarınız markalı bir makina ve herşey içinde hazır gelmişlerdense hiç korkmanıza gerek yok ama toplama bir makina kullanıyorsanız, donanımla ilgili sürücü CD'lerini elinizin altında tutmanızda yarar var.
- Eğer imkanınız varsa bu güncellemeyi bir bilenle birlikte yapmanız menfaatiniz icabıdır.
Böylece bir asparagas efsaneye daha son verdik değil mi? Ama bu kul yapısı bilgisayar denilen aletlere %100 güvenmek alıklıkla eş anlamlı olur. O nedenle düşük olasılıkla bile olsa başınıza hiç umulmadık bir sorun çıkabileceğini aklınızdan çıkarmamalısınız. Eee bu kadar kusur kadı kızında da olur.
Bugün pikapta bir tanıdık film müziği dönüyor. Pulp Fiction. Hepinize güzel bir gün diliyorum. Hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
Café Azur : Suna Keleşoğlu |
Çocuklar Ölmesin...
Taze ekmek kokuyordu sabah.
Ellerim yaralı bir güvercinin kalbi gibi titriyordu. Dokunamadım. Dokunamazdım.
Zaten çok uzaktaydı. Ama görmemiş, duymamış gibi yapmayı hiç öğrenememiştim. Gördüklerim belleğimde, her kıvrımı başka bir acıyı çentiklemiş beynimde.
Biri daha ve biri daha...
Ölüm.
Hem de bu kadar yakınken.
Bu kadar uzaktaydık.
Biz mi uzaktık?
Bize mi uzaktı?
Aslında hep yakınımızdan geçerken....
Yaşamımız bir tesadüftü. Çünkü biz tesadüfen yaşamayı öğrenerek ezberliyorduk alfabeyi. Yağan bir yağmura teslim olurken de, beton yığınları arasında kalırken de buranın çocukları olarak daha doğmadan ölüyorduk.
Bir iki göz yaşı akardı arkamızdan. Yürek dağlayan ana ağıtları. Sonra en silik fotoğraflarımızla, başka başka anaların ellerinden çıkan yazılarla gazetelerde bizden bahsedilirdi. Sonra birileri, birileri daha bizim için ağlar, birileri daha. Sonra...sonrası yok.
Birileri kader derdi. Analarımız ilahi takdir. Biz ölü çocuklardık. Sebepsiz ölümleri açıklayacak cümleleri öğrenememiştik daha. Küçüktük. Çok küçük. Hep küçük kaldık.
Öyle renk renk göklere çıkan uçurtmalarımız da olmazdı. Kimi zaman bir tel çember, kimi zaman sakızdan çıkan kağıtlardı oyuncaklarımız. Koşmaktı en kahkahalı oyunumuz. Bazen bazılarımız koşarken.....Koşarken de ölümü görürdük. Henüz yeni alınmış bir bisiklet pedalındayken ayağımız kopardı. Sonra bir canavara mal edilirdi ölümlerimiz. Talihsiz bir kazanın küçük kurbanları oluverirdik. Yanardı cılız bedenlerimiz, yanardık. Arkamızdan yanar yanar ağlarlardı.
Üç beş gün, üç beş yıl sonra unutulurduk. Sonra başkaları doğar, başka çocuklar olurlardı. Başka çocuklarda başka çocukların ardından kahkahaları ile birlikte bir gün uçup giderlerdi.
Tesadüflerle yaşıyorduk.
Tesadüfen yaşıyorduk.
Tesadüfen hayattaydık.
Bir tesadüf idi hayatımız.
Bugün birileri daha katıldı aramıza, bugün yine istemeyerek kalabalıklaştık. Bugün yine bir anayı daha ağlattık.
Gazetenin birinde ağlayan bir ananın gözlerine değiyor kalbim. Daha demin taze ekmek kokusundaydı sabah. Şimdi aklıma gelen cümle yok. İçim acıyor, yanıyor. Tesadüf ve yaşamı yan yana getiriyorum sadece. Yanına bir kelime daha koymam lazım. İhmal.
Çocuklarımız sebepsiz yere ölmesinler diye...
SunA.K. Grasse
sunak@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahvecigillerden : Kemal Türkmen Alabalık Vadisi |
|
Hemen herkes Antalya’yı deniz ve güneşle simgeler.
Ama ben bu düşünceyi paylaşmıyorum.
Antalya’nın en olağanüstü güzellikleri körfezi çevreleyen dağlar ve onun arasında kalan gizli vadiler ve kanyonlardır.
Alabalık vadisini,
yani benim en kıskandığım sevgilimi sizlere anlatmak istiyorum.
Yaşamımda dört mevsimi böylesine farklılıklarla sergileyen başka bir doğa görmedim diyebilirim.
İlk kez gittiğimde bir kış gününde, çınarlar tüm yapraklarından arınmış, toprak artık gerilerde kalan sonbaharın sarılığı ile bezeliydi.
Üzümdere yazın onu tümüyle örten çınarların yaprak rengiyle yeşil akarken, kışın köpükleriyle birlikte göğün yarattığı buz mavisine dönüşür.
Güneş doğarken, bulutların yanınıza indiği bir yerde, uyanan kuşların cıvıltıları arasında oltanızı köpüklü sığ suya atar ve beklersiniz.
Beklemenin bu denli keyif verdiği başka bir zaman dilimi olabileceğini sanmıyorum.
Ve en güzeli, o anda önünüzde uzanan yaşamı tek başınıza yaşamaktan başka seçeneğiniz yoktur.
İlkbahar, kışın dinginliğinin farklılaşmaya başladığı bir dönemdir.
Sular sakinleşirken, toprak kokmaya başlar.
Çiğdemler birbiri ardına sarı sarı gülümserken, kurumuşçasına duran dallar birbiri ardına filizleniverir.
Mayıs böcekleri, bir günlük yaşamlarını sanki uzatmak istermişçesine şaşılacak bir çabayla uçuşmaya başlar.
Küstah bakışlı, kırmızı benekli alalarımız artık bize yüz vermez.
Birbiri ardına sıçrayıp mayıs böceklerini kaparken, sanki bizimle dalga geçerler.
Sonra cırcırböcekleriyle uzun bir yaz başlar.
Katırtırnakları, zakkumlarıyla sıcak ve bunaltıcı bir yaz.
Üzümdere suları inadına soğumaya başlar.
Dere boyunca çınarların kökleri arasından kaynayan sulara, toprağa uzanıp ağzını burnunu sokarak içmenin keyfi başlamıştır.
Sonbaharda sular sararır, tembelleşir ve her yer göz alabildiğine yaprağa keser.
Sanki üzümdere yaprak olur, yaprak akar.
Serinleyen rüzgarla birlikte, cırcır böcekleri susar, balıklar suların kuytularına kaçar.
Alabalık vadisi yeni bir yenilenme döngüsünün hazırlıklarına başlamıştır.
Kemal Türkmen
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Telveli Paylaşımlar : Nedret Türer Artık bütün pencereler özgür... |
|
Bir bardak su istemişti. Onu dakikalara bölerek tüketmeyi seviyordu. Her yudumu sihirli küreye benzetiyor, kristalleşen damlacıkların gökkuşağı özentisinde yarım kalan düşlerini tamamlıyordu. Onun kah gülümsediğini kah hüzünlendiğini gören dostları, gün boyunca ayrılmadığı siklamen çerçeveli penceresinde neleri doğayla paylaştığını, neyi ya da kimi inatla beklediğini ve gün sonunda yaşadığı mahzun hesaplaşmaların sebebini merak ederlerdi. Bazen yanına gelir, ellerini omzuna koyar, her gün başka başka takarak, siluetini canlı tuvale dönüştürdüğü şapkalarını düzeltir, bir şey isteyip istemediğini sorarlardı. Cevap hep aynı olurdu. Buğulu bir bakış ve hafifçe sıkılan el.
Bu aylardan beri böyleydi. Yemek saatleri sessizce verileni yer, gün boyu yudum yudum su içer, akşam üzeri biraz uyur, sonra tekrar aynı koltukta hafifçe sallanarak sabahı karşılardı. Böyle tablonun kahramanı yaşlı bir kadın olarak düşebilirdi us'lara. Ama o 28 yaşındaydı. Yaşamında henüz hiç bir şey yarım kalmış değildi. O öyle olduğunu düşünüyordu. Çok yaşadığına, hatta haddinden fazla yaşadığına ama yaşadığı hayata hiç bir şeyi sığdıramadığına inandırmıştı kendini. Onu bu düşünceden kopartmak mümkün olamadı. Terapistler, sanatçı ruhunu anlamakta zorlanırlardı. Bu olayda da hem kendini hem penceresini boyayan tutku dolu kadına nasıl teşhis koyacaklarını bilemediler. Birlikte yaptıkları sohbetler aklı başında insanların yaptıklarından farklı değildi. "Beni penceremle baş başa bırakın. tek istediğim bu" diyordu. Sonunda onun yalnız yaşayamayacağına karar veren ailesi, çok sevdiği dostlarının yanına bırakarak, zorunlu sebeplerden yurt dışına çıktı. Zaten kızlarının arzusu da buydu, penceresi ile soyut kavramlarda bütünleşmek. Dostları sevdiği için kabullenmişti bu durumu. Biz ona bakarız diyorlardı. Bu ne kadar böyle sürecek kestirmek güçtü. En iyisi oluruna bırakmak ve seyretmekti, Öyle de yaptılar.
Aradan zaman geçti. Genç kadın zayıflıyordu ama yüzünde zayıflıktan eser yoktu. Aksine daha sağlıklı, daha mutlu görünmeye başlamıştı. Bir gün kendisine su getiren arkadaşına gülümseyerek "bana boyalarımı getirir misin" dedi. Arkadaşı ani gelişmeden memnun kalmıştı. Saçlarını okşadı, atölyesinden boyalarını, fırçalarını ve paletini getirdi. Genç kadın hızla ayağa kalktı, boyaları yere attı, içinden bir kaç tanesini palete fışkırtırcasına sıkıp fırçayı üzerinde gezdirdi. Siklamen renkli pencere hızla turkuvaza dönüşüyordu. Arada camı açıyor, başını rüzgara uzatıyor, mırıldanarak "seni görüyorum" diyor ve tekrar pencereyi boyamaya devam ediyordu. Ellerindeki ahenk, parmaklarındaki ustalık izlenmeye değerdi. Çerçeve kısa sürede mavi ve yeşilin abidesi haline dönüşmüştü. Boyama esnasında yaşadığı duygularla aldığı haz genç kadının yanaklarına kan gelmesini sağlamıştı. Güzel değildi ama şu an onu tanıyanı şaşırtacak kadar güzel görünüyordu. Birden "acıktım" dedi. Turkuvaz boyayla boyanmış fırçayı ağzına soktu ama yalamadı. Arkadaşı irkildi "ne yapıyorsun" diye sordu. Onun fırçayı yalamadan ağzında tuttuğunu görünce durdu. "Tahta çerçevenin açlığından farklı değil açlığım" dedi. Sonra paleti tekrar eline aldı, penceresinin komşuları olan duvarlara resimler çizmeye koyuldu. Bir ağaç, ona uzanan el, kanadı kopuk kuşlar, sapsız çiçekler, gövdesiz kökler, uçurtmalar, zincirler ve hepsinin arasında onlarca sorgulayan göz... Bulutlar eksik" dedi usulca ve ardından ekledi. "bana su verir misin"
Tekrar koltuğuna oturduğunda gözleri artık turkuvaza dönüşmüş penceresiyle kenetlenmiş vaziyetteydi. Sarı, üzeri tüylü bir şapka seçti, başına taktı. Tüyleri düzeltti. Camı açtı ve "bugün son" dedi.
O sırada arkadaşı suyunu getirmiş, camın önüne koymuştu. Son anda duyduğu bu fısıltı halinde söylenmiş sözcükleri soruya dönüştürüp tekrarladı "Nedir bugün son olan?"
Bir yudum su aldı. Almadan uzun uzun baktı. "Tutsaklık" dedi.
"Tutsak mıydın?" diye seslendi arkadaşı.
"Hepimiz tutsağız" oldu yanıtı.
Sıkı sıkı tuttuğu bardağı yudum yudum ağzına götürmeye devam etti ve bir daha konuşmadı.
Ertesi gün dostları uyandığında onu camın önünde göremediler. Turkuvaz çerçeve ve boyalı duvarlar da yoktu. Beyaza boyanarak eski hallerine dönüşmüşlerdi. Peki ya O neredeydi? Nereye gitmişti?
Evin her tarafını gezdiler, seslendiler ama ona ulaşamadılar.
Merak etmişlerdi. Atölyesine baktılar ve gördükleri manzara karşısında şaşırdılar. Muhteşem dev bir tablo tam önlerinde duruyordu. Keskin boya ve tinel kokusu sarmıştı her yanı. Tabloda renk renk resmedilmiş irili ufaklı pencereler göze çarpıyordu. Her pencere zincirlerle birbirine bağlıydı. Fonda kızıllık, mavi ve gri hakimdi. Resimde en göz alıcı vurgu, bütün pencerelerin göz bebekleri içine alınmış olmasıydı. Her göz bebeği ayrı anlamla besliyordu pencereleri. Zincirler göğe uzanan eller gibiydiler. Ellerin buluştuğu tek nokta bir anahtardı, gerçek anahtar. Genç kadın metal anahtarı resme monte etmişti. Anahtar siyah renkle boyanmış kilidin içindeydi. Kadınlar tam bu anahtar neyi açıyor, nereye açılıyor diye düşünürken, bunu hissetmiş gibi genç kadın resmin önünde beliriverdi. Üstü başı boya içerisindeydi. Başında şapkası yoktu. Saçlarını at kuyruğu yapmıştı. Beyaz önlüğünü tenine giymişti. Boynu ve göğsünün görünen kısmı boya lekeleri ile doluydu. Bacaklarını eskimiş kot pantolonla örtmüştü. Her şey normal görünüyordu. Bu hal tanınan, bilinen haliydi. Sevindiler. Karşılıklı gülüşmeler oldu. "Merak ettik" dedi içlerinden birisi "ama görüyoruz, yolun sonuna gerçekten gelmişsin ve normale dönmüşsün."
Gülümsedi genç kadın;
- Sanatçı normale dönemez. Normal yoktur onun için...
Bugün bir doğum yaptım.
- Doğum mu? Yani?
- Yıllardır arzu ettiğim şeyi doğurdum.
Aşkımı ve özgürlüğümü...
- Mmmm... Aşkını ve özgürlüğünü diye tekrarladı içlerinden muzip olanı.
Açıkla dedi ardından.
- Her şey bir kaç ay önce başladı. Tek başıma sokaklarda gezinirken eski, ahşap bir evin penceresine takıldı gözüm. Siklamen renkli pencereydi ve içeriye baktığımda genç bir adam elleriyle kendinden geçmişçesine resim yapıyordu. Dev paletteki renkleri tuvale bulaştırdıkça resim sanki farklı öyküler anlatmaya başladı. Bir insan bir resimle nasıl bu kadar iç içe geçebilirdi. O pencereden yansıyan duygular öylesine sarmıştı ki bir müddet ayrılamadım, ilgiyle seyrettim. O tuvali boyadıkça ben de camın kenarındaki çerçeveye ve duvarlara dokunuyordum. Sanki onunla beraber boyuyordum. Anlaşılması güç bir duyguydu. Adamın bedeni içine girmiştim. Oysa yüzünü görmemiştim daha. Belki bir saatten fazla kaldım. Hava kararmaya yüz tutunca geçici bir veda seramonisi gibi sağ elimi sallayarak uzaklaştım oradan. Ertesi gün yine gittim ve büyük şaşkınlık geçirdim. Ev duruyordu ama pencere farklıydı. Sarı olmuştu bu sefer. Sarı çiçekler vardı önünde. Kalakaldım. Sonra yine birlikte yapmayı sürdürdük resmi. O benden habersiz bense onunla bütünleşmiş halde boyuyorduk tuvali. Bu sefer bir saatten fazla sürdü. Duvara sürtmekten elim acımıştı ama engel olamıyordum. O yorulmak nedir bilmiyordu. Koskoca tuval, önünde boyadıkça derinleşiyor, derinleştikçe boyuyordu. Girdap gibiydi, hepimizi içine çekiyordu. Ertesi gün yine gittim ve her gidişimde çerçeve ayrı renk aldı. En son gidişimde turkuvaza boyanmıştı. Camın önünde aynı renkte bir sürü şişe duruyordu. Cam sonuna kadar açıktı ama o yoktu. Kısa süre bekledim. Şişelere dokundum, resme baktım ve azalan sabrımla beklemeyi sürdürürken önümdeki şişelerden biri yere düştü. Onu almaya eğilirken yanındaki şişenin içindeki şey dikkatimi çekti. Kağıttı. Şişeyi aldım, ters çevirip dibine vurdum ve bu işlemi defalarca tekrarlayıp kağıdı çıkardım.
İçinde yazılan şu sözcüklerdi;
" Özgür Penceremdesin."
Kendimi o an yeni boyalı çerçeveye yapışmış kelebek gibi hissettim. Nereye bakmam, ne yapmam gerektiğini kavrayamadım. Camdan içeriye bakma gücümü yitirmiştim. Sanırım bu utançtı ama niye utandığımı kestirmek güçtü. Şişeyi cama bırakıp duvara sırtımı dayadım. Hemen gitsem mi yoksa beni fark eden bu adamla tanışsam mı diye düşünürken arkamda varlığını hissettim, döndüm. Gördüğüm "Özgürsün, özgürlüğümsün..." diyen koyu, esrarlı bakışlarıydı.
Bu bakışlardan yayılan gizeme dayanmak güçtü.
"Gel..."
Gittim.
İçeride bir çok resim vardı.
Hepsi pencere resimleriydi.
Fakat farklıydı
- "Sadece özgür pencereden inatla bakmasını bilenler gelebilir buraya.
Senden başka da gelen olmadı zaten" dedi gülümseyerek.
Ben de gülümsedim ve
" "Pencerenize hayran kaldım" dedim.
Beni yaptığı resmin yanına götürdü. Konuşmaya başladık. Aynı üniversiteyi bitirmişiz. Aynı sanat dalına tutulmuşuz, aynı renklere tutkulanmışız ve aynı zamanlarda özgürlüğümüzü aramışız.
Sanki o benmişim ben de o...
Bir kaç gün daha görüşmeyi sürdürdük onun evinde.
Resmini ellerimizi birleştirerek boyadık.
"Nasıl hissediyorsun?" dedi.
"Resmin kadar özgür ve aşık..." dedim.
Sustu.
Çok az konuştuk ama çok şey anlattık.
Renkler ve pencereler yetiyordu birbirimizi anlamaya.
Sonra...
- Sonra? dediler sözleşmiş gibi bir ağızdan...
- Sonrası yok dedi.
Bir daha göremedim onu.
Kapısı, penceresi ve hatta resmi bile kilitlenmişti.
Camdan tabloyu görmesem yaşadıklarımın hayal olduğuna inanacaktım.
Sanki o evde kimse yaşamamıştı.
Bir daha görememek tutsaklığımın başlangıcı oldu.
O an anladım;
O aşktı.
O özgürlüğümdü.
O bendim...
ve bu resim, sizler uyurken çizdiğim bu resim
her gün bir yudum su da gördüğüm düşümdü.
Bu resim
o pencerede yaşadığım
özgürlüğümdü…
Ertesi gün genç kadının atölyesindeki bütün pencereler
turkuvaza boyanmıştı.
Kilit açılmış ve bir not iliştirilmişti ucuna.
"Artık bütün pencereler özgür..."
Nedret Türer http://www.ucnokta.com / A N L A M Platformu
Düşündüren her cümlenin sonunda "Üç Nokta" vardır...
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          5 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Kahveci : Serhat Küçükkurt |
PEMBE, DÜZ BİR YAZI
Oturdum masama, koydum kalemi kağıdı önüme, kararlıyım yazacağım. Zaten kaç gündür bir şey yazıp çizmiyorum, bu defa şöyle güzel bir yazı yazacağım. Bilgisayarda yazmamakla ne kadar doğru bir iş yaptığımı masaya oturur oturmaz anlıyorum..Hiç o ruhsuz makine, bir kalemle kağıdın insanda yarattığı etkiyi yaratabilir mi? Oh ne güzel herkes uyuyor; masam, kağıdım, kalemim ve ben..Başka kimse yok, bana gereken her şey burada ve benim kontrolümde, onları istediğim yere koyar, istediğim gibi kullanabilirim. Şu ışığı da biraz azalttırsam, her şey tamam olacak. Evet işte şimdi oldu, artık yazabilirim.
Son zamanlarda genellikle aynı konularda yazıyorum ve okuyan arkadaşlarım da bana hep bunu söylüyor, bunu eleştiriyorlar. Kibarlık olsun diye de "ama kumaşın çok iyi", "kalemin çok sağlam" gibi ifadeler kullanıyorlar. Hatta aralarında "ya bunun durumu iyi değil, yazdıklarına baksana, ne kadar karamsar. Acaba bir psikiyatr'dan profesyonel yardım almasını önersek nasıl karşılar?" türünden konuşmalar geçtiğini, daha iki gün önce 30 senelik arkadaşlığın sorumluluğu ile Hakan bana söylememiş miydi? Onun için bu kez biraz farklı bir şeyler olmalı. Ne yazsam acaba? Galiba reflüm başladı yine, bir talcid alırsam daha rahat ederim. Önce kalkıp şu işi bir halledeyim, sonra başlarım. Evet, ilacımı da aldığıma göre artık tamam.
Okuyan herkes daha önce yazdıklarımın çok karamsar, hayata ve insanlara hiç güvenmeyen depresif eğilimler çağrıştıran yazılar olduğunu söylemişti. O zaman bu defa şöyle hayatın iyi yanlarından, dünyanın güzelliklerinden ve mutluluktan bahseden neşeli bir yazı yazayım. Ya, acaba şu pencereyi de açsam mı önce? Ne de olsa bütün kış pencere falan açamayacağız, üşenmeyeyim kalkıp şu camı açayım da içeri hava girsin, hem belki temiz hava iyi gelir daha kolay yazarım. Bak bu iyi oldu, şu perdeyi de çekeyim de son kalan sivri sineklerin ganimeti ben olmayım. Onlar da ne yaparlar kışın hiç anlamam, gerçi, ilkokulda öğretmişlerdi hayvanların kış uykusuna yattığını ama bu bana hala çok mantıklı gelmez, üstelik o zamanlar sivrisineğin bir hayvan olup olmadığını bile tam olarak bilmez, sadece yaz aylarında oramı buramı kaşırken fark ederdim onları. Neyse, çok dağıldım şu yazıya döneyim artık.
Hep şiir ya da şiirsel öykü yazıyorsun, bir de düz yazı yaz da görelim diyenler olmuştu. O halde bu defa düz yazı yazayım. Ve mutlaka, mutluluklarla ilgili "pembe" bir yazı. Bu camı açınca da soğuk oldu bu oda, en iyisi kalkıp şu camı biraz kapatayım da hasta olmayım sonra. Bu çöp toplayanlar da nasıl üşümüyorlar anlamıyorum, ben cam açıkken üşüyorum, onlar bu saatte, bu havada sokakta çöp topluyorlar. Ne yapıyorlar acaba bu topladıklarını, işe yarar şeyleri kendileri mi kullanıyorlar, yoksa bir yere, birilerine mi satıyorlar acaba? Ne zor bir iş yaşamak. Şimdi bunlar evde olmak yerine bu saatte burada çöpleri karıştırıyorlar, üstelik birinin elinde eldiveni bile yok, bizim atarken bile dokunmamaya çalıştığımız şeyleri karıştırıyorlar. Hay allah yine daldım, artık yerime geçip başlayayım şu işe.
Biraz kırmızı şarap içsem mi? Havaya girerim belki ve biraz rahatlar daha kolay düşünürüm. Evet, evet bir kadeh içeyim. Acaba "Cabernet Savugnion" mu içsem, "Merlot"mu? Merlot içeyim ötekinden sadece iki şişe kalmış. Ya, bunlar da buralarda amma fahiş fiyatlarla satılıyor. Halbuki Kişinev'de 1-2 dolar. Şimdi bitince bekle ki, o tarafa bir daha gidesin. Neyse, artık şuna başlayayım.
Şimdi, mutlulukla ilgili bir şeyler yazacağıma göre ilk önce beni en çok mutlu eden şeyin ne olduğunu mu düşünsem? Evet, bu olabilir..Ya da neden mutlu olunamadığını mı düşünerek başlasam işe? Aslında bu ikincisi bana yazıyla ilgili kurguyu yaparken daha geniş bir bakış açısı sağlarmış gibi geldi. Ne de olsa, insanı mutsuz eden şeyler çok daha fazla. Ve tabii mutsuz insan da. Ama olmaz, ben mutlulukla ilgili neşeli bir şeyler yazacağım, insanı mutsuz eden şeyleri düşünerek bunu ne kadar yapabilirim ki. Ben bunları sadece düşünürken bile ruhumdaki kasvet kalemime yansıyabilir. Oysa bu yazı, neşeli bir yazı olacak. Öyleyse ben birinci yolu seçeyim, yani beni en çok ne mutlu ediyor veya ediyordu? Onu düşüneyim.
Sahi beni en çok ne, ya da neler mutlu eder? Veya ediyordu? Allah Allah, saat mi çok geç oldu, bu şarap mı beni fazla gevşetti nedir, aklıma hiç birşey gelmiyor. En iyisi bir kahve içeyim biraz açılırım belki, bir de yüzümü yıkadım mı tamamdır. Bu havluların da yumuşatıcı kokması güzel, ama bu lavanta kokusunu hiç sevmedim. Aslında lavanta kokusunu severim ama bu pek lavanta gibi kokmuyor, sanki sahte. Oysa yumuşatıcının ambalajında hem "mis gibi lavanta kokulu" yazıyor, hem de lavanta resmi var. Başka bir ürünü yanlış ambalaja mı koydular nedir? Yine acayipliklere dalıp zaman kaybediyorum, döneyim şu masaya da yazayım şu yazıyı, hem kahve de soğuyor.
Nerede kalmıştım? Hah, tamam beni en çok nelerin mutlu ettiğini düşünüyordum. Nasıl ve ne yazsam acaba? Bu bu kadar zor olmamalı ya herkes nasıl yazıyor? Dur şu kahveyle bir de sigara içeyim belki bir yardımı olur bana. Böyle de çok duman oldu, şu camı birkaç dakikalığına açayım biraz, soğuk falan ama dumandan iyidir. Şu camı açıp artık yazayım.
Mesela şu anda en çok ne olsa sevinirim? Sözgelimi şimdi annem içeri girse amma sevinirim, üç aydır yazlıktalar, o kadar özledim ki. Ulan iyi de, herkes annesini özler bunu yazan birini kim niye okusun ki? O zaman acaba beni mutlu eden neyi yazsam? Basketbol oynarken çok mutluydum, bazen oynadığımda hala da çok iyi hissediyorum kendimi, araba kullanırken de. Hele güzel bir film oldu mu? İyi de, biz buraya özel zevklerimizi mi yazacağız? Yok, bu da olmaz. O zaman ben ne yazacağım beni mutlu edecek? Yoksa gerçeği, "seni" mi yazsam? Ama o zaman da bu yazı önceki yazılarıma benzeyebilir. Oysa ben mutlulukla ilgili, neşeli bir yazı yazacağım.
Abi amma zormuş be. Aslında ne olacak? O kadar da mühim değil. Kimsenin gerçekten gülemediği, kimsenin gerçekten ağlamadığı, kimsenin gerçekten sevmediği bir dünyada ben de bir düz yazı yazamasam ne çıkar?
Evet arkadaşlar haklısınız ben yazamıyorum. Hele "Pembe, Düz Bir Yazı"yı asla yazamıyorum. En azından şimdilik..
Serhat Küçükkurt
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Kahvecigillerden : Serpil Yüzlü |
BAŞKA KADIN
Kadınla adam kapıyı açıp eve girerler. Kadın öndedir. Ayağına terliğini geçirirken söylenmeye başlar:
-O kadına nasıl baktığını gördüm.
-Bakmak mı? İki gözüm önüme aksın ki bakmadım, Dürdane!
-Sus, yemin etme! Çarpılacaksın gece gece...
-Vallahi bakmadım diyorum Dürdane, niçin inanmıyorsun bana?
Salona geçerler.
-Bana bak Cemal, benim alnımda alık falan mı yazıyor? Sana mı inanayım, gözlerime mi?
Adam pişkin pişkin sırıtır.
-Tabii ki bana karıcığım!
Kadın bir 'hasbinallah' çeker.
-Tövbe, tövbe! Adam, sen ne dediğinin farkında mısın?
Sonra kendi kendine konuşur gibi devam eder:
-Ama suç sende değil, bende; burda durmuş senin saçmalıklarını dinliyorum.
Kalkar, koşar adım yatak odasına gider. Adam dolap kapaklarının, çekmecelerin hızlı hızlı açılıp kapandığını duyar. Kadın bağıra bağıra söylenmektedir:
-Ahh, ah! Rahmetli anacım, otuz yıl evvel söylediydi, bundan sana koca olmaz diye ama, dinletemedi zavallı! Görmüş geçirmiş kadındı anacım; bir kez baktı mı, alimâllah ciğerini okurdu insanın. Kocam olacak bu uğursuzun içini de okumuştur okumasına ya... İlle de evleneceğim diye tutturunca karşı gelemedi zavallı... Eeee, biz de öyle yapmadık mı? Kız evleneceğim deyince, verivermedik mi o Yozgat'lı oğlana? Ama Allah için, damadım iyi çıktı; kızımın bir dediğini iki etmez; akıllıdır, usludur; içkisi kumarı, borcu harcı yoktur; kazandığını çoluk çocuğuna harcar; eli boldur. Buraya geldikleri vakit, bizimkinin huyundan huy kapacak diye ödüm kopuyor vallahi. "Aman oğlum, sen babana bakma, haftanın üç günü o zıkkımı içmezse içi rahat etmez". "Eline sağlık yavrum, babanıza kaç zamandır söyleyip duruyordum masanın ayağı dingildiyor diye, bak ne iyi oldu şimdi". "Sağol evlâdım, içimiz açıldı vallahi, ne iyi ettin de getirdin bizi buraya". Giderken sıkı sıkıya tembih ediyorum, nasihat veriyorum kızıma, "babana bak, kocana sıkı sarıl" diyorum... Öyle işte... Bu dünya böyle... Bazen baba evinde gülersin, bazen koca evinde... Ayy, o da ne? Bunu da kim koymuş buraya? Az daha takılıp düşecektim. İlahi Cemal Bey, bula bula burayı mı buldun koyacak? Takım çantasının yatak odasında ne işi var canım? Allah Allaaah! Gören bilen de tamir işlerinden başını kaldırmıyor sanacak... Bak, yine atmış köşeye çorabını. Kırk kere söyledim, kirli sepetine atıver diye. En azından ortalık yere koy da göreyim, be adam! Yok yok, bu adamın kulaklarında kesin bir sorun var. Duymuyor beni yahu, otuz senedir duyuramıyorum sesimi. Ben titizlendikçe o inadına yapıyor sanki. Daha geçen gün bir tencere çorbayı halıya boca etmedi mi? Ben de sevinmiştim bana yardım ediyor diye. İnsan bir tencereyi ocaktan alıp masaya taşıyamaz mı canım! Bu kadar da beceriksiz olunmaz ki! Neymiş efendim, halının köşesini düzeltmemişim de, ayağı ondan takılmışmış... Hep o kaynanam olacak işbilmezin yüzünden. Zamanında hiçbir iş yaptırmamış oğlan diye; şimdi eli hiçbir işe yakışmıyor işte böyle! Biz de oğlan büyüttük. Bak, elin kızı gül gibi yaşıyor sayemde. Offf! Belim tutulmuş. Sabahtan beri koşturup duruyorum tabii, olacağı budur. Sil süpür, pişir taşır... Kime yaranacaksam sanki... Eloğlu acır mı adama? Acımaz... Bir de üstüne başka kadınlara bakarlar. Daha gencine, daha güzeline... Sanki biz babamızın evinden böyle gelmişiz gibi... Cemal! Cemaaaal! Ses versene be adam, ne bağırtıyorsun beni gecenin bir vakti avaz avaz... Cemal diyorummm...
Kadın bir hışımla soluğu salonda alır. Kocası koltuğun üzerinde mışıl mışıl uyumaktadır. Onu öyle bebekler gibi uyur görünce, öfkesi dağılır kadının. Gülümseyerek gider, içeriden battaniye getirir; adamın üzerine örter. Sonra da yanına çöküp, usul usul okşar ağarmış saçlarını.
Serpil Yüzlü
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          5 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
KONTRA MİZANA : Tamer Soysal |
KISKANÇLIK, ÇEKEMEMEZLİK VE FESATLIK ÜZERİNE...
"Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı,1
Bal ile yağ ede bir söz"
Yunus Emre
"Kıskançlık, hasetlik ve fesatlık yalnızca kişinin ruhunun değil, toplum ruhunun bir hastalığıdır." (-T.S.)
Notlarımı karıştırırken 1997'de yazdığım bir yazımı buldum. Başlığı "kıskançlık ve çekememezlik üzerine" idi. Okudum ve teması hoşuma gitti, ana teması aynı kalmak kaydıyla yazıyı yeni baştan yazdım ve yazının başlığını "kıskançlık, çekememezlik ve fesatlık üzerine" olarak değiştirdim.
Uygarlık yahut medeniyet toplumların ortaya çıkardıkları gelişim seviyelerini kül halinde ifade eden bir kavram. Toplumların gelişimi kendi içinde bir devinimi ifade eder. Bu devinim tek tek bireylerin oluşturduğu bir sosyal ruhun itici gücü ile gerçekleşir. Esasen uygarlık denilen 'birikim' böyle bir ruh ile ortaya çıkar. İşte bu ruhun hangi temel esaslar üzerine bina edildiği toplumların uygarlık sentezine olan katkısının marjinal faydayı sağlayabilmesi açısından önem taşır.
Tek tek bireylerin hayatlarındaki baskın unsurların ve güdüleyici saiklerin neler olduğu temel esasları belirler. Bizde bireylerin yetiştirilme tarzlarına ve onları hayat yolunda güdüleyen2 faktörlere baktığımız zaman 'rekabet'in ana unsur haline getirildiğini görürüz. Gerek aile içinde gerek arkadaş ilişkilerinde güdülenmede kullanılan temel unsurdur. Kişi de yetiştiği şartların etkisi ile hayatının her aşamasında ve her anında başkalarının özellikleri ve hayatları ile mukayeseyi birincil unsur yapar. Salt mukayese yapma da bir kötülük yoktur. Ancak mukayesenin rekabet düzeyine çıkartılması başka kötü huyları da beraberinde getirir. Belki geleneksel aile içi telkinlerde kötü bir huy olduğu anlaşılmayan "şu şunu yapmış bak" şeklindeki güdülemenin son tahlilde "kıskançlık, çekememezlik ve fesatlık" gibi tedricen kötülük derecesi artan davranış ve huylara yol açacağı sonradan daha net olarak görülür. Öylesine ki kişinin örneğin herhangi bir sınavda başarılı olamamasının üzüntüsünü başka arkadaşlarının da başarılı olamaması azaltır hale gelebilir. Yahut kişi için başarının ölçütü kimi arkadaşlarını geçmek haline getirilebilir. İnsan bilmediğinin cahilidir ve muhakkak bir yönüyle cehalet hiçbir zaman peşimizi bırakmayacaktır. İşte bunun gibi insanın bu tarz davranışlar içerisine girmesini de yeterli idrak düzeyine erişememesinde aramak gerekir. Oysa konulan hedeflere ulaşılması bireysel bir durumdur ve kişisel çalışmayı gerektirir. Bu düşünce içerisinde kişinin rekabeti yalnızca kendisiyle yani kendi koyduğu hedeflere ulaşma çabasıyla yapması daha doğru bir davranıştır. Üstelik hayatın temel amacı da "başarı" değildir. Daha çocuk yaşta sınavlarla başbaşa kalan ve yanlış güdülenme ile başkaları ile rekabete zorlanan ve sürekli başarı beklenen insanların büyüdükleri zaman sağlıklı bir toplum yapısı ortaya çıkaramayacağı aşikardır. Bu baskın unsurlar kişinin hayatının diğer kısımlarında da aynı yanlış davranışlara yol açabilmektedir. Zamanla kişi fiziksel durumu ve diğer kişisel özelliklerini de diğerleri ile mukayese yapmaya başlıyor. Önceleri bu durum "keşke o kişideki özellik veya üzerinde gördüğü herhangi birşey bende de olsaydı" şeklinde bir "kıskançlık" a yol açıyor. Kıskançlık bir davranış bozukluğudur ve psikologlar tarafında kendini yetersiz hissetme hali, güvensizlik ve dışlanma gibi duygular tarafından ortaya çıktığı belirtiliyor. Esasen 'imrenme' düzeyinde ortaya çıkan kıskançlık zararlı veya olmaması gereken bir davranış değil. Zaten psikologlarda belli düzeye kadar kıskançlık duygusunun her insanda olan doğal bir duygu olduğunda birleşiyorlar. Ancak kişi bu davranışında aşırıya kaçarsa zamanla bu davranış bozuklukları depresyona kadar giden ruhsal bunalımlara yol açabiliyor. Kıskançlık ve bu tarz davranış bozukluklarını karşılayan bir diğer kavram arapça "hased" sözcüğünden gelen hasetlik.. Hasetlik sözlükte kıskançlık, çekememezlik ve günülemek olarak tanımlanıyor. Mevlana'nın "ne mutlu o kişiye ki yoldaşı haset değildir" sözü bu nevi davranışların insan yaşamında ne denli önemli olduğunu belirten güzel bir söz.. Yoldaşın haset olması kişinin hayatında verimsizliklere yol açacağı gibi huzursuzluklara da yol açacaktır. Dolayısıyla birbirine zincirleme pek çok problemi doğuracak ve toplumsal bir afaziye3 dönüşecektir.
Kıskançlık, bazılarında yahut aynı kişide zamanla tedricen daha fena bir davranış haline gelebiliyor. "keşke o kişideki özellik veya üzerinde gördüğü herhangi birşey onda olmasa da bende olsaydı" şekline bürünebiliyor. Bu durum kıskançlıktan öte bir davranış olarak "çekememezlik" dediğimiz ruh halini ortaya çıkartıyor. Kısaca o kişideki hususiyetlerden rahatsız olma hali ortaya çıkmış oluyor. Çekememezliğin toplumumuzda ne kadar yaygın olduğunu insanların nazara olan ilgilerinde görmek mümkündür. Çünkü çekememezlik, nazar denilen 'kem göz'lerin ortaya çıkmasına ve negatif enerjilerin başka kişilerin hayat ve ruh sağlığında olumsuzluklara yol açabilmektedir. Ünlü bilim adamı ve felsefeci Francis Bacon "çekememezlik, güneş ışınlarını andırır, sırtlara, dik yamaçlara, düzlüklerden daha sert vurur" demektedir. Bunlar psikolojik açıdan bir davranış bozukluğu ve ruhsal problemlerdir. Ancak kişinin kendinde olan bu tarz bozukluklar, sadece kişinin kendisine ve karşısındakine zarar vermekle kalmıyor, toplumu kökünden bozup, yok eden hale gelebiliyor. Ormana düşen bir ateş gibi iyilikleri, güzellikleri yakıp geçmeye başlıyor.
"Kendi değeri olmayan bir insan başkalarının değerini hiç bir zaman çekemez, çünkü insan gönlü ya kendi üstünlüğü ya da başkalarının kötülüğü ile beslenmek ister, bunların birinden yoksunsa ötekine dayanmak zorunda kalır, bir başkasının üstün değerine ulaşmak umudunu yitirince de, o kişiyi bulunduğu yüksek yerden aşağı çekmekle bir eşitlik kazanmaya çalışır. "
Francis BACON
Özellikle bizim toplumumuzda sık görülen bir hastalık vardır. Hangi alanda olursa olsun biraz sivrileni4 tekrar aşağıya çekmeye çalışırız. Onu onore edeceğimize, destek ve moral vereceğimize hep bahane ve açık aramalarla onu alt etmeye çalışırız. Neden çitayı yukarı değil de aşağıya çekerek psikolijimizi rahatlamaya çalışırız, anlaşılır birşey değil. Bundan sadece sözkonusu kişiler değil, tüm toplum zararlı çıkar. Toplumun moral sağlığı bozulur ve hantallık ve verimsizlik oluşmaya başlar.
İnsan hayatında "mutluluk" gibi bir olmayan şeyi temel ideal haline getirir. Oysa mutluluk somut olan ve ulaşılacak bir olgu değil; bizatihi yaşanacak bir süreçtir. Dolayısıyla hayat denilen yaşam sürecimizi bu tarz yanlış ve fena huylarla en baştan kendimiz için çekilmez hale getiririz. İç huzurumuzu ve ahengimizi bozarız. Bu durum hem ruh sağlığımızı hem de zamanla fiziksel sağlığımızı bozar. Dolayısıyla maddi şeylerin ölçü olduğu bir bakış açısı ile de zararlı çıkmış oluruz ve hayatımızda başarıya ulaşmamız güçleşir. Bu yanlış yönlendirme toplum içinde yaygın olan yanlışların hakim duruma geçmesine yol açar. Doğru olanlar ise arada kaynar gider, ısrarla devam ettirmek ise bir büyük cesaret ister. Ve bu yanlış yapılanma kişi için bir savunma mekanizması ya da bir silah olarak bir başka kötü huyu getirir: "Fesatlık". Kişi artık eylemli kötülüğe geçmiştir. Kıskançlık da sadece başkasında bulunanı isteme vardı, çekememezlik ile istemenin yanına "o kişide bulunmasın" da eklenir. Onda olmasın bende olsuna dönüşen fenalık artık onda da olmaması için eylem yapmaya dönüşür. Hile, bozgunculuk yahut dedikodu ile kötülük yapmak olarak ortaya çıkan "fesatlık" toplumları bozan, kişisel ve toplumsal verimi yok eden, mutluluğun yaşanan değil aranan bir ütopya haline dönüşmesine yol açan bir büyük kötü huydur.
"Gurur, kıskançlık ve hırs insanların kalplerini ateşleyen üç ateştir"
Dante Alighieri
"Güveler elbiseleri nasıl kemirirse, hasetlik de insanı öyle kemirir"
Saint Chryston
Esasen böylesi bir yanlış güdülenme kişisel sağlığımızı bozması yanında son tahlilde "uygarlık" denilen birikimsel sonucun kalitesini de olumsuz yönde etkileyecektir. Aşk, iyilik ve hassasiyet yerini yalana, iki yüzlülüğe ve vurdumduymazlığa bırakır artık. İnsanlar başkalarını konuşur hale gelmekten kendi iç gelişimlerini tamamlayamazlar. Toplum mutsuz bireylerden oluşur hale gelir. Önce kendimizi keşfederek işe başlamalıyız. Başkasını değil kendimizi konuşmalıyız. Yani kendimizi tahlil etmeli ve başarıya ve hedeflere uluşmakta makyavelist usulü bırakıp, iyiye güzele gitmenin başarı olmasa da yollarını artık ortaya çıkarabilmeliyiz. Asl olan başarı değildir. Asl olan aşktır, sevgidir, her gün görüp de hissedemediğimiz güzelliklerdir. Kendimizi tesellinin veya kendimizi motive etmenin yolu başkaları değildir, başkaları olmamalıdır. Zihnimizi, enerjimizi önce kendi içimizdeki huzuru sağlamak için harcamalı, eksiklerimizi cesurce görebilmeli, başkalarının fazlalıklarından da rahatsız olmamayı öğrenebilmeliyiz. Önce 'birey' olabilmeliyiz. Belki de ülke olarak sorunlarımızın temelinde toplumumuzun 'birey olmayı başarmış' insanlardan oluşmaması yatmaktadır. Birey olmanın yolu başkalarıyla değil; kendimizle haşır neşir olmayı öğrenebilmekten geçer. Yanlışın üzerine gitme cesaretinden geçer. Başkalarıyla haşır neşir olmanın ortak paydası "destek olmak", "hoşgörü", "moral aşılamak", "sevgi" olmalıdır. Kin, nefret, çekememezlik, fesatlık değil..
"Haset başkasının balını, kendi ağzına zehir etmektir"
Cenap Şehabettin
"Sevgi teleskoptan bakar, kıskançlık ise mikroskoptan"
Josh Billings
İşte git gide fenalaşan üç davranış bozukluğu: Kıskançlık, çekememezlik ve fesatlık..
Dünya tarihine kuşbakışı bakabilmeyi becebiliyor muyuz? Hiç şüphesiz her niyet bir çabayı gerektirir. Bunun için de tarih bilmek gerekir. Ancak bunu başarabildiğimiz zaman işte bu fasid dairenin kısaca hasetlik ve fesatlığın koskoca tarihi de değiştirdiğinin ipuçlarını bulabilirsiniz.
Birbirimizi sevelim... Unutmayın "Dost kara günde değil, her zaman belli olur"
"Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz"
Yunus Emre
1 ağulu aş: zehirli yemek
2 güdülenme: bireyin, işinin yönünü, gücünü ve öncelik sırasını belirleyen iç veya dış dürtücünün etkisi ile işe geçmesi, motivasyon
3 afazi, ingilizce "aphasia" fransızca "aphasie" kelimesinden gelen nörolojide kullanılan, travma sonucu oluşan bir çeşit beyin hastalığıdır. Beynin kortikal alanlarındaki tahribat yüzünden kişinin konuşma ve anlatmakta güçlük çekmesi ve zamanla hiç konuşamaz hale gelmesidir. "Toplumsal afazi" ise ilk kez yazar Alev Alatlı'nın 1999 yılında yazdığı "Schrödinger'in Kedisi (Kabus)" adlı bilim-kurgu romanında toplumsal olarak anlama ve idrak etmede ortaya çıkan bunalım durumunu ifade etmek için kullandığı bir tanımlamadır.
4 Buradaki 'sivrilme' popüler kültürde yahut 'televole kültürü'nde sık görülen şekliyle çabucak 'medyatik olma, medyatik hale getirilme, şöhrete kavuşma' değil; çaba, bilgi ve layıkıyla başarıya ulaşma anlamındadır.
Tamer Soysal tsoysal@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          5 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Gülendam Oğuz
<#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 4.296 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
sükutta serseri ruhum...
uzun yolların başındayken
uçuşan martılar ve güneş kılavuzumdu
ruhumun müziği kalp atışlarımken
ruhum coşku doluydu...
dudaklarımda adın tek duamdın.
yaşama nedenim, huzurum, ışığımdın...
Deliydim ...hayatımı yöneten tek şeydi tutkum kasırgalar boranlar savuramazdı beni...
o denli dik kafalı gözleri kör ...
bir canım sözüne canımı verendim ben...
şimdi mi?
duruldum...
yoruldum...
sükutta şimdi serseri ruhum
Gel desem gelmeyeceksin biliyorum...
gelmeni gerçekten istiyor muyum onu da bilmiyorum gelme çok badireler atlattı bu gönül.
savruldu aşağılandı hırpalandı
yoktun sen ...
ben senin bildiğin ben değilim artık.
gözlerinin içi gülen
bir sözünle dünyayı deviren
sevgi için yaşayan ve ölen
tanıyamazsın inan beni görsen
işlediğimiz günahları
gözyaşlarımla akladım ben...
Ani Toros
Yukarı
|
İşe Yarar Kısayollar - Şef Garson : Akın Ceylan
Yamağı : Ayşe Nur Gedik |
sonbaharın keyfi denizde çıkar!
http://www.sailturkey.org
Yelken yapanlar zaten biliyorlardır nereye başvuracaklarını diye düşündüğümden, işin ABeCe'sini öğrenip denizlere açılmak isteyenlere Cumhur Gökova, Gökova Yatçılık şiddetle tavsiye olunur! Zarif bir beyefendiden denizi ve yelkeni tanımak hatta bilenlerin bile denizle yeniden tanışması için hoş bir imkan. Siteleri oldukça detaylı, en olmadı sorularınızı e-mail ile gönderin hemen cevaplanmış (hatta sıcacık cevaplanmış) olarak posta kutunuzda bulun. Benden söylemesi, bir haftada beyin boşaltıp yenilenmenin en keyifli yolu!
http://www.bodrumcup.com/
16-22 Ekim tarihleri arasında Era Yelken Kulübü'nün organizasyonunda gerçekleşen 16. Bodrum Kupası'na katılmak isteyenler bu linke tıklıyor...
İlla tekne sahibi olmanız da gerekmiyor, yarışa katılan teknelerin ekibine katılıp güzellikleri paylaşabilirsiniz. Hem bu sene ahşap teknelerin oluşturacağı bir "sevgi çemberi" var, hani aklınızda bulunsun!
http://www.miyc.org/race.asp
Zannetmeyin yarışlar duruldu... 30 Ekim-5 Kasım tarihlerinde Marmaris yarışları var, hem de onbeşincisi!!! Gerçi sitede bu sene ile ilgili fazla bilgi yok ama geçmiş sene resimleri gene de şöyle bir deniz özlemi getiriyor adamın yüreciğine...
http://www.pandora.com.tr/ara.asp?adi=&yazar=&keyword=sadun+boro&ptur=&sira=&site=0&yeviid=&ind=&yazarid=
Bir de tabii ki Sadun Boro'nun Pupa Yelken'ini edinip hemen okumaya başlamakta fayda var. Alışverişe çıkmak istemeyenler veya kitabevlerine uzak olanlar bu linkten Kısmet'in Dünya Seyahatini edinebilirler. Bu arada isteseler bile yelkene zaman ayıramayanlar da küveti doldurup ayaklarını içine sokup hafta sonları evlerinde okuyabilirler.
Ayşe Nur
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
Firefox 1.0PR [4.5M] Windows FREE
http://www.mozilla.org/products/firefox/
Yeni ama hatalardan ders almış bir browser arıyorsanız Firefox'u mutlaka denemelisiniz. Firefox'un 1.0 versiyonu pekçok iyileştirmeyle hazır. Internet Explorer'ın ve Netscape'in temelini teşkil eden Mozilla tarafından geliştirilen bu program çok yakında tüm tarayıcıların pabucunu dama atacağa benzer. İçindeki arama ve download yöneticileri kusursuz ve hızlı. Benden söylemesi, bilgisayarınızı üzmeyecek ve yormayacak bir tarayıcı kullanmak için yükleyin ve mutlaka deneyin.
Yukarı
|
|
|
|
 |
|