Treo 600 stoklarda!..



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 3 Sayı: 600

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 13 Ekim 2004 - Fincanın İçindekiler

 

 Editör'den : 600 kere Maaşallah!..


Merhabalar,

Her yeni sayıyı hazırlarken önce üst tarafta bulunan sayıyı değiştiriyorum. Nolur nolmaz atlar unuturum diye ilk iş olarak onu yapıyorum. Rakam büyüdükçe bende büyüyüp gelişiyorum. Bugün sessiz sedasız 600. (Yazıyla altıyüzüncü) sayıya ulaştık. Çoğunuz için birşey ifade etmeyebilir ama benim için büyük bir gurur vesilesidir bu sayı. Bugün böbürlenme günüm kusura bakmayın artık. 600 sayı 600 gece demektir. Ortalama 4 saatten 100 tam gün yada 12 saatlik 200 iş günü demektir. Madem sayılara başladım bırakın bari biraz daha böbürleneyim. 17 Nisan 2002 den bugüne Kahve Molası tam 2.624.453 eposta olmuş, posta kutularınıza düşmüş. Bunlardan 275.876 adedi herhangibir nedenle benim posta kutuma geri dönmüş. Abone sayısı 4.352'ye üye sayısı 976'ya ulaşmış. Toplam 2.086.000 ziyaretçi kahveci 4.411.875 kez sayfalarımızı okumuş. Ve en önemlisi 282 kahveci yazar 2.586 yazısı ile Kahve Molası'na tat katmış. Benim yazdıklarımı da kayda değer bulup bunların arasına katarsanız yayınlanan yazı sayısı 3.000'i aşmış.

Belki gene pekçoğunuzu güldürecektir bu sayılar. Hergün milyon hit alan sitelerden değiliz elbette ama kendi kulvarında benzersiz bir uygulamayla okuyucularına ulaşan gerçek bir sanal dergiyiz. Altıyüzüncü sayıdan sonra artık bunu göğsümü gere gere söyleyebilirim. Başlarken edebi bir kaygım yoktu doğruyu söylemek gerekirse, ama ilerleyen günlerde kendi çizgisini kendisi buldu. Sadece ilgilisinin dikkatini çeken bir yayına dönüştü. Bundan büyük haz duyduğumu söylememe gerek yok sanırım. Yeni atılımların eşiğindeki Kahve Molası'nın siz sevgili okur ve yazarlarına çok şey borçlu olduğunu en iyi bilen biri olarak sizlere yürek dolusu teşekkürlerimi yolluyorum. Beylik tabirle bizi izlemeye devam edin diyorum da başka birşey demiyorum.

***

Hayırdır inşallah, bir edepsizi derdest edip yollamışlar memleketime. Haydi bakalım AKP'li sayın vekillerim, bu herifin sesi kara mıdır ak mıdır gösterin cümle aleme. Gözümüz üzerinizde haberiniz olsun.

Bugün bizim tozlu pikapta gene eski bir şarkı var.Pat Boone söylüyor, Speedy Gonzales. Birlikte bininci sayıyı da görmek temennisiyle hepimize makul bir gün diliyorum. Hoşçakalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

19 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Ferda Önler

 TEYZUŞ : Ferda Önler


  DÜŞÜNCELER : YALNIZLIK ÜZERİNE...

Hep bir yalnızlıktan söz ediyorum. Ancak, bu onulmaz yalnızlık olmasaydı her şeye başka bir gözle bakabilirdim. Benim yalnızlığım, çözümü olmayan bir sorun. Diyeceğim o ki, insan sokakta birine yaklaşır da, "onulmaz bir yalnızlık içindeyim" derse, o kişi sizi alıp evine götürebilir, ailesiyle tanıştırabilir, yemeğe alıkoyabilir. Gel gelelim bunun da yararı olmaz.

Yalnızlık çeken, insan içinde bulunmanın değil, bir yakının özlemini çekmektedir. Yakın demek de, onu görecek, onun kimliğini, kişiliğini anlayacak bir insan demektir; bu da yeterince zekası, sabrı ve duyarlığı olduğunu gösterir. Sizi kabul edebileceğini de gösterir. Çünkü kabul edemeyeceğimiz şeyi görmeyiz, görmezden geliriz, şu ya da bu kategoriye sokup kurtuluruz çabucak. Kafamızdaki kalıpları, büyük bir özenle kurduğumuz kalıpları sarsacak gibi görünen şeylere bakmak istemeyiz. İnsanın iç dünyasını dışarıdan gelecek saldırılara karşı koruma isteğidir bu; saygı duyarım.

Ne demek istediğimi anlatabildim sanırım. Tanıştığımız, gerçekten algıladığımız her kişi iç dünyamızı belli ölçüde sarsar. O insanı bir kategoriye sokabilmek için kategorilerin sınırlarını değiştirmek gerekir bazen.

Çevremde bana her bakan kendine göre bir şeyler görüyor. Ne gördüklerini kesin olarak bilmiyorum. Orta yaşlı kadın, nazik bayan, özgürlük delisi, ateşli feminist, militan ruhlu, maceraperest, deli kadın... kim bilir hangisi? Ama, benim kim olduğumu görmüyorlar. Sokaklarda beni görmeden geçip giden, beni - bakmadan - gören anlamsız bakışlar, boş yüzler, genç-yaşlı gövdeler, görünmeyen kişi olduğum duygusunu verdiler bana. Ve insanın tek varlığı gözle görülebilen bir yüzeyse, görünmezlik ölümdür!

İşte onun için yalnızlık çekiyorum. Kim olduğumu ben de anlatamadım belki. İnsanın kendisiyle ilgili bir imgesi olabilmesi için dışarıdan bir yansıma alabilmesi gerekir. Bazen, çok, çok sıkkın olduğum zaman bir söz gelir aklıma: "Tanrı'yı sevmelisin. Çünkü sonsuza dek sevebileceğin yalnızca O vardır." Çok derin anlamı olan bir söz gibi geliyor bana.

Ey Tanrım! İnsanlar yalnızlıkla baş edebilmek için kendilerinden büyük olan bir şeye, bir davaya ya da belirli bir yapısı olan bir sisteme katıyorlar kendilerini. Ne var ki ben kendimi neye katacağımı bilmiyorum. Kendi kendime konuşuyorum boyuna. İlginç diyaloglar kuracak kadar akıllıyım gerçi; sorun, hiçbir yerden karşılık gelmemesi, benimkinden başka bir ses çıkmaması. Bir başkasının ağzından çıkacak doğruları da duymak istiyorum; yalnızca doğruları.

Kalabalığa karıştığım zaman kendi düşüncelerime gömülme alışkanlığını edindiğimi fark ediyorum. Kendimi her şeyin dışında hissediyorum. Olaylar artık duygularımı değil, düşüncelerimi harekete geçiriyor. Duygusallığı özlüyorum.

Kimi zaman da kendimi, artık modası geçmiş, giyilmeyen bir giysi, dinlenmeyen bir plak, açıp okunmayan bir kitap, albümlerde unutulmuş bir resim, vs. gibi hissediyorum... eskiyip bir köşede unutulmuşluk duygusu kaplıyor her yanımı.

Ne kadar az insan kalmış çevremde?.. evimin işlerinde bana yardımcı olan kadın, alış-veriş işlerimi yapan emektar apartman görevlisi, balkondan veya kapıdan merhabalaştığım bir-iki komşu, hemen her gün telefonda seslerini duyduğum annem-teyzem-ablam dışında, nadiren birbirimizi aradığımızda konuştuğum belki birkaç eski eş-dost... işte, olup olan hepsi bu! Ha sahi, bir de maaş günleri gittiğim bankadaki çalışanlardan aşina olduklarımla, ara-sıra uğradığım marketin personelinden ahbap edindiklerim var! Onlar da olmasa, dışarıda kimlerin yaşadığından tamamen bihaber sayılırım...

Televizyon izlemek, gazete-dergi-kitap okumak, internette gezinmek (hayatlarımıza giren son moda kavram!), insanın kendini yenilemesine, tazelemesine yetmiyor. Dışarıdaki havayı solumak, sokağı yaşamak, insanlarla iç içe olunan mekanlarda bulunmak şart! Konser, sinema, tiyatro, sergi gibi yerlerden beslenmek gerekiyor; ruhun gıdası bunlar. Günlük yaşamından eksildiği an, bir süre sonra sende eksilmeye ve eskimeye başladığını hissediyorsun. Konuşabileceğin, tartışabileceğin konular azalıyor; bunlar azaldıkça çevren ve çevreni oluşturan insanlar azalıyor. Ve sonuçta bir başına, yapayalnız kalıveriyorsun...
Duvarlarla konuşur oluyorsun ama, ne yazık ki karşıdan hiç ses gelmiyor! Dolayısıyla bir süre sonra sen de konuşmayı unutuyorsun!..

İşte o zaman, yazmaya başlıyorsun... da; yazdıkların ne denli ilginç?.. acaba okuyanın var mı?.. veya yazdıkların kaç okura hitap ediyor?.. ya da seni o düştüğün yalnızlıktan çekip çıkarmaya yeterli mi?..

Gene de denemeye değer diye düşünüyorum...

Ferda Önler
fonler@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              7 Kahveci oy vermiş.
8 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Alper Kutay

 Kahveci : Alper Kutay Erke


  Şarkıların Dilinden

Kaç zaman olmuştu böyle bir yere gelmeyeli, ne iyi ettik de geldik birader...
-Yaaa, daha sık gelelim be abi, bıktım vallahi denize karşı oturup kuru sıkı içmekten...
-Bak burasının manzarası da deniz, ne fark eder ki oğlum?
-Olur mu abi ya, bak ne güzel çalıyor kemancı
-Kemanda iş yok be oğlum, güzel olan şarkı, şarkı...
" Çarşambayı sel aldı, bir yar sevdim el aldı. Keşke sevmez olaydım, elim koynumda kaldı..."
-Abi hatırlıyormusun geçen sene dere kenarında çektiğimiz mangal ziyafetini
-Hatırlamaz mıyım, bizim karpuzu çalmışlardı...
-Bütün gün bir tane bile balık tutamamış, sonra gidip pazardan almıştık balıkları
-Ne demezsin; ulan ne çekmiştik koca Diyarbakır karpuzunu oralara götürene kadar, bir dilim bile yiyemeden gitti be...
-Ooo abi bak ne çalıyor yine eskilerden!
"...Ne olursun güzelim sevsen beni, yar deyipte sinene sarsan beni..."
-Çocukluğumun şarkısı be, ne söylerdi Müzeyyen abla
-Rahmetli anneciğim de severdi bu şarkıyı... Abi ne diyorum bak, geçen sene ki gibi bir daha gidelim aynı yere, mangalımızı da alalım yanımıza yine
-Gidelim tabi gidelim, ama bu sefer karpuz marpuz yok ona göre!
-Sende karpuza taktın yani
-Kaç kere demiştim sana koyma şunu derenin içerisine diye, elin oğlu alır götürür işte...
-Sen de tutturmuştun çocuk gibi karpuzum da karpuzum diye
-Boşver şimdi bunları, hadi şerefine Sırrıcığım, eğlenmene bak!
"...O yar zülfünü tararda gönül yarini arar, dünyada sevmeyende ahrette neye yarar..."
-Abi tembihlesen çalmazlar yani, hep bizim şarkıları çalıyor yahu bunlar...
-Tabi çalacaklar, istersen sabaha kadar konser verdiririm senin için, sen iste yeter ki...
-Yapma yahu, bu kadar sevdiğini bilmezdim beni
-Seni sevmeyeceğim de kimi seveceğim kıvırcık! Hadi kaldır şerefe...
-Şerefe de, hızlı gidiyorsun be abi
-Ben hep hızlı giderim zaten, boşver şarkıya bak sen şarkıya
"...Gemilerde talim var, bahriyeli yarim var. Oda gitti sefere ne talihsiz başım var..."
-En kötü günümüz böyle olsun abi, bi de fotoğraf çekinseydik şöyle, bizim Recep'e övünürdük bara gittik diye
-Haa Recep dedin de bak onu da götürelim dere kenarına be, hem o iyi bekçilik yapar, karpuzu çaldırmaz hiç değilse...
-Abi bi daha ki sefere bendensin ona göre
-Bir daha ki benden oğlum, sen bu gece ki hesabı öde
-Hesap!!! Abi cebimde bir demirlik kalmıştı onu da dilek tutup denize attım vallahi
-Yapma yahu, neyse Allahtan bizim hatun gelirken pazardan birşeyler al diye para vermişti biraz, yastığının altı banka gibi namussuzum. Geçen gün istediydim de yok dediydi zalim kadın...
-Hesabı karşılarmı abi?
-Karşılar karşılar; şimdi bizim ki, evde yağ yok, bulgur yok, şeker yok diye başlar dırdıra. Böyle zamanlarda en iyi kaçış yolu sarhoş taklidi yapmaktır, öğren oğlum bunları...
-Sen de olmasan ne yapardım be abi, hadi bu anın tadını çıkaralım istersen, kemancıda döktürüyor yine, şerefine abicim!
"...Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç..."

Alper Kutay Erke
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              5 Kahveci oy vermiş.
4 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 Kahvecigillerden : Serpil Yüzlü


ANNEM VE BEN

Mutfaktan annemin sesi yükseliyor:
-Telefon çalıyor, duymuyor musun Melike!
Masanın başından kalkıp telefonu açıyorum.
-Alo!
-Melike, sen misin kızım?
Annem çıkıp geliyor mutfaktan. Bir eli hamur bulaşığı merakla soruyor:
-Kimmiş arayan?
Madem gelecekti, neden bana açtırdı ki telefonu?
-Kimsiniz?
-Kızım tanıyamadın mı? Ben Sevim teyzen...
-Sevim teyze, anne!
-Ver, ver! Sen şu kol uçlarımı kıvırıver geriye.
Cevap vermeme fırsat bırakmadan ahizeyi alıyor annem elimden. Dediğini yapıp odama geçiyorum.
-Sevim'cim merhaba! Nasıl olayım işte, bunlarla uğraşıp duruyorum sabahtan akşama... Öyle, öyle büyüdüler artık, çok şükür! Ama her iş bana bakıyor yine. Bak, çekti gitti yine odasına! Ne varsa orada, hafta sonu bile çıkmıyor. 'Kızım azıcık gel, yardım et, elin iş tutsun, yaptığın bana ise, öğrendiğin kendine' diyorum, anlatamıyorum. Telefonla konuşmasını bile beceremiyor baksana. İnsan bir hâl-hatır yapar, bir 'iyi günler' der, değil mi? Olsun olur mu canım, bilecek, öğrenecek! Ne böyle yalı kazığı gibi? ..... Demeee, vallahi bu habere pek sevindim Sevim! Akşam iş çıkışı gel de iki çift lâf edelim. Hem kıymalı börek de yapıyorum, bak! Tamam, akşama görüşürüz canım! Hadi iyi işler...
Telefon kapandı. Annem sesleniyor.
-Melike, kızım!
-Ne var anne?
-Ne var denmez, efendim denir!
-Efendim, anne?
-Akşama Sevim teyzen gelecek, ortalığı toplayıver biraz.
Kitabın da en heyecanlı bölümüne gelmiştim. Şimdi ortalık toplamanın sırası mıydı sanki!
-Ama anneee! Ben kitap oku...
-Ne kitabı mıymış bu böyle? Gece gündüz tıkılıyorsun o odaya... Azıcık insan içine çık, gözün gönlün açılsın...
-Ben hâlimden memnunum...
-Ben değilim. Vallahi aklına zarar ziyan gelecek diye endişe ediyorum, kızım! Hadi hadi, oyalanma! Akşam oluverir birden. Elektrik süpürgesiyle çektiriver odayı. Ben de şu böreği fırına vereyim.
İsteksizce dediklerini yapıyorum. Odayı süpürüp, eşyaların tozunu alıyorum. Annem gelip bakıyor yaptıklarıma.
-Bu ne biçim temizlik Melike! Hiç mi görmedin ben yaparken? Bu koltukların altı olduğu gibi duruyor, kızım!
O kadar yetişebildim, ne yapayım? Hem, Sevim teyze koltukların altına mı bakacak!
-Süpürgenin ucunu da değiştirmemişsin! Halının üstü topak topak tüy olmuş, bak!
Neden sanki bir kez olsun yaptıklarımı beğenmiyor? Bir kez olsun takdir etmiyor beni? Çok mu zor? Ben daha onbeş yaşındayım. O böyle yapınca benim de inadına hiçbir şey yapasım gelmiyor işte! Ne diye yapayım ki? Nasıl olsa beğenmeyecek, illâ ki bir eksik, bir kusur bulacak... Neden benim annem de arkadaşlarımın annesi gibi değil sanki? Geçen gün kek yapmış Esra evlerinde. Pek fazla kabarmamış. Biraz da acımsı olmuş galiba. Ama annesi hiç sesini çıkarmamış; 'olsun' demiş 'bir dahaki sefere daha iyi olur!' Annem olsa, ortalığı batırdın diye bir yığın söylenirdi; sonra da şuyu eksik olmuş, bunu fazla koymuşsun, şöyle sert olmuş, böyle kabarmamış diye binbir kusur bulurdu. Bu da yetmiyormuş gibi başta Sevim teyze olmak üzere tüm eşe dosta yana yakıla anlatırdı. Şimdi sıkıysa kalk da mutfağa gir, bakalım!
-Kızım! Sana söylüyorum, duymuyor musun beni? Banyodan yer bezini al da gel, silelim şuraları... Âhh, âh! Zamane gençleri diyeceğim geliyor ama, değil! Elâlemin kızları bir hamarat, bir hamarat... Annelerini yerlerinden kaldırmıyorlar vallahi!
Kimlerden bahsettiğini çok iyi biliyorum; karşı apartmandaki kâtibin kızlarını anlatıyor. Üç kız... Üçü de okumuyor, ev kızı... En küçüğü benimle yaşıt: Semiha... Sahiden de elinden her iş geliyor. Bütün yemekleri biliyor, çamaşır, temizlik... Çok da güzel mekik oyası yapıyor. Seviyorum, iyi kız ama, annem böyle ballandırarak konuşunca soğuyorum ondan. Hem ben onlar gibi olamam ki! Okuyorum ben! Her dönem takdirnâme alıyorum, yetmez mi!
-Melike! Saat kaç oldu kızım?
-Altıya geliyor, anne!
-Sevim teyzen neredeyse gelir, mutfağa git de çay tepsisini hazırlayıver.
Böreğin kokusu bütün eve yayılmış. Çok severim bu kokuyu. Taze demlenmiş çay kokusuyla birleşince harika olur...
-Anneee! Börek pişmiş gibi kokuyor, kapatayım mı fırını?
-Kızım, tavşan gibi koklayacağına baksana altına üstüne...
-Baktım ama anlayamadım. Bir de sen bak istersen.
Aslında bana göre pişmiş bu börek. Ama gelsin kendi gözleriyle görsün annem. Sonra senin yüzünden iyi pişmedi, çok kızardı falan demesin... İşte söylene söylene geliyor.
-Koskoca kız oldun, hâlâ bir böreğin pişip pişmediğini anlayamıyorsun...
Kenara çekilip ona yol veriyorum. Böyle zamanlarda ayağının altına dolaşılmasından hoşlanmaz. Aslında gelen de yabancı sayılmaz ama; o yine de eve birileri geleceği zaman telaşlanır böyle...
-Tamam pişmiş, içini çeksin biraz.
-Misafir tepsisini mi çıkartayım, anne?
-Bir de soruyor musun!
-Neredeydi?
-Şu dolapta...
Onun tarif ettiği dolabı açıyorum; ama göremiyorum.
-Burada yok, anne!
-Gözlerimin içine bak, Melike! Ben sana orayı mı işaret ettim?
Ya nereyi işaret etti? Bu benim annem var ya, süründürür insanı!
-Tamam buldum.
Kapı çalıyor; Sevim teyze gelmiş olmalı. Annem kapıyı açmaya gitti. Ben de çay bardaklarını tepsiye dizmeye başladım.
-Ooohhh! Yine döktürmüşsün Nebahat! Böreğin kokusu merdivenlere kadar inmiş...
Annem o şen kahkahalarından atıyor.
-Gel arkadaşım, gel! Hoş geldin!
-Hoş bulduk canım!
Artık benim de ortaya çıkma vaktim geldi. Bu ilk anda çıkmazsam, sonradan pek zorlanıyorum nedense.
-Hoş geldin Sevim teyze!
Eğilip elini öpüyorum. O da benim yanaklarımdan öpüyor.
-Nasılsın Melike'cim?
-İyiyim Sevim teyze!
Gülümseyerek göz kırpıyor.
-Dersleri sormaya zaten gerek yok, değil mi?
Başımı hafifçe öne eğip mahcup mahcup gülümsüyorum. Konuşma sırası anneme geliyor.
-Eeee, Sevim'cim! Görüşemedik ne zamandır, nasılsın?
-Vallahi arkadaşım, bildiğin gibi... Bir koşuşturmacadır gidiyor; sabah işe akşam eve... Sen neler yaptın görüşmeyeli?
Onlar konuşurken yavaşca kalkıyorum yerinden. Aslında odama geçip kitap okumayı istiyorum ama, annem yine rahat bırakmayacak biliyorum. Mutfağa gidip servis tabaklarını hazırlıyorum. Çay demini almış mı diye bakıyorum. Derken kapı çalıyor. Bizimkilerin kapı çalışına benziyor bu!
-Melike! Kapıya bak, kızım!
Her yere yetişiyor bu annem! O söylemese sanki bakmayacağım kapıya.
-Geçin bakalım.
-Misafir mi var, abla?
-Evet, Sevim teyze...
-Ohhh! Mis gibi börek kokuyor. Çok acıktım!
-Abi, ne bu acelen? Ayağıma bastın!
-Basarım tabi, sen de acele et biraz!
-Basamazsın... Kaçma diyorum sana, dur!
Annem içeriden sesleniyor yine.
-Çocuklar mı gelen?
Belli olmuyor mu?
-Evet, anne!
Çocukların ikisini de yakalayıp banyoya sokuyorum.
-Bırakın didişmeyi de elinizi yüzünüzü yıkayın güzelce. Sonra da üstünüzü değiştirin...
Biz neden üç kardeşiz sanki! Biri dursa biri durmuyor... Onların yüzünden hep ben azar işitiyorum; ablaymışım da, onların büyüğüymüşüm de, onlara yol gösterecekmişim de... Bıktım büyük olmaktan! Bıktım kardeşim olmasından!
-Melike! Sevim teyzene kolonya ikrâm et!
-Aşk olsun Nebahat! Ben yabancı mıyım canım, bırak o da eksik kalıversin.
-Olsun arkadaşım, olsun... Hem misafire nasıl hizmet edileceğini öğrensinler. Öyle okumakla olmuyor her iş! Annesi bir şey öğretmemiş demesinler...
Ben kolonya servisinde bulunurken, annem de mutfağa gidiyor. Artık ikram zamanı geldi anlaşılan. Elinde çay tepsisiyle içeri girerken, gözünü kaşını oynatarak servis sehpalarını işaret ediyor. Hemen koşup getiriyorum. Sonra da mutfağa gidip bir bir servis tabaklarını
taşıyorum. Annem bulmuş, buluşturmuş, doldurmuş yine tabakları... Hamarat kadın benim annem, hamarat!
-Ayy bunlar ne Nebahat! Ne zaman yaptın bunları?
-Senin kısmetin, arkadaşım! Dolmayı sarıp dolaba atmıştım. Dün de çocuklar pitikare pasta istemişlerdi, söylemesi ayıp... E, kısır desen kaç dakkalık iş... Bir tek börek yaptım; onun da telefon açtığında hamuru hazırdı zaten.
-Vallahi hamarat kadınsın Nebahat!
-Yok canııım, ne var ki bunlarda?
-Öyle deme, herkes yapamaz. Meselâ ben...
-Sen çalışıyorsun Sevim! Elin ekmek tutuyor. Benim gibi uğraşmana gerek yok ki! Parana yeter gücün...
Bir yandan tabağımdakileri sessizce yerken, bir yandan da bu konuşmaları iyice hafızama yerleştirmeye çalışıyorum. Annemin dediklerine bak sen! Bana 'her işi öğren, yapmasan da bil' diyen sanki kendisi değil! Sevim teyzeye hiç öyle demiyor ama; o çalışıyormuş, para kazanıyormuş, yapmasına gerek yokmuş, hazırını alıverirmiş, hem hazırları daha güzel oluyormuş... Ben de okuyorum, ben de meslek sahibi olacağım, ben de çalışacağım ileride; bana niye öğretmeye çalışıyor hamur açmayı, dolma sarmayı? Ben de hazırını alırım Sevim teyze gibi...
Televizyon seyrederken mutfaktan sesleniyor bazen, 'Melike! Gel yavrum, bak, pilavın kapağını hiç açmadan böyle kulağını dayayıp dinleyeceksin, inceden bir cızırtı duyarsan tamamdır, kapatırsın altını; yağını eritip cozz diye üzerine gezdireceksin,unutma; sonra da kevgirin sapıyla karıştıracaksın ki pirinçler ezilmesin, pilav tane tane olsun...' Bunun gibi daha niceleri... Bazen dikkatle dinliyorum, bazen de 'tamam tamam' deyip geçiştiriyorum. O geçiştirdiğimi anlıyor. Rahmetli babaannesini anlatıyor o zaman. Her yaptığını gösterirmiş onlara böyle. 'Gördükleri ömrü billah gitmez insanın gözünün önünden' dermiş. Aynı yöntemi annem de bana uyguluyor; 'bunların hepsi bir bir gözlerinin önüne gelecek günün birinde' diyor.
-Yarın akşam Nurten hanımların vedâ yemeği var, biliyorsun değil mi?
-Evet... Sadi Bey göreve başlamış herhalde. Eşyaları bugün gitti...
-Pek üzüldüm tayinlerinin çıkmasına. Komşuluğu iyiydi Nurten Hanım'ın.
-Eee memuriyet... Bugün burda, yarın başka yerde...
Demek yarın akşam vedâ yemeği var! Hiç hoşlanmıyorum öyle yerlere gitmekten. Giyecek doğru düzgün kıyafetim bile yok! Bu aralar boyum uzuyor, biraz da kilo aldım galiba; hiçbir şey yakışmıyor üzerime. Söylesem anneme, muhakkak 'seni mi beğenecekler' diye azarlar beni. Aynanın karşısında beş dakikadan fazla kalsam söylenmeye başlıyor zaten. Ben de biliyorum görücüye çıkmadığımı ama, insan güzel olmak istiyor işte! Suç mu? En iyisi bir bahane bulup gitmemek... Ama bu sefer de 'insan içine çıkmaya çıkmaya iki lâfı biraraya getirip konuşamaz oldun, elâlemin çocukları fişek gibi, sizin neyiniz eksik, nedir bu içe kapanıklığın' diye bir yığın lâfı dinlemek zorunda kalacağım. Oraya gidince rahat edeceğimi bilsem... Annemin bakışları her daim üzerimde olacak, biliyorum. Geldikten sonra yine bir yığın lâf: 'Niye öyle ezik büzük durdun bütün gece, niye oyuna kalkmadın, niye fotoğrafın kıyısında kaldın?' Gitsem bir türlü, gitmesem başka türlü...
-Yeni mi aldın bunu Sevim?
-Evet, geçen gün...
-Çok yakışmış, güle güle giy...
-Sağol arkadaşım.
Gerçekten de çok güzelmiş Sevim teyzenin kıyafeti. Takılarını da uydurmuş ona. Ben de büyüyüp para kazandığımda alacağım böyle. Sevim teyze gibi çeşit çeşit pudralar, parfümler, kremler de alacağım; çantalar, ayakkabılar da... Aslı öğretmenimiz de güzel giyiniyor. Geçen gün giydiği uçları püsküllü, kırçıllı kazağı çok beğendim; büyüyünce aynısından alacağım. O zaman annem nasıl olsa karışamaz bana.
-Ben artık kalkayım Nebahat!
-Ayol ne güzel oturuyorduk, acelen ne? Nihat Bey'i de çağırırız, otururuz bu gece.
-Sağol arkadaşım, başka zaman inşallah!
Sevim teyze gitti. Çay bardaklarını, tabakları, sigara izmaritiyle dolmuş kül tablalarını toplamaya başladık annemle. Etraf toplanınca mutfağa geçiyoruz birlikte; akşam yemeği hazırlığı için... Ben bulaşıkları yıkarken, birden yanımda yumuşacık, kadife gibi bir ses duyuyorum: annemin sesi... 'Melike!' diyor bana. 'Efendim anne!' diyorum. Beni kendine çekip sıkıca sarılıyor, 'güzel kızım benim!' diyor.

Serpil Yüzlü
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              6 Kahveci oy vermiş.
4 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 KONTRA MİZANA : Tamer Soysal


"YERLİ! - YERSİZ" DİZİLER...

Son günlerde ekranlarda bir dizi bolluğudur gidiyor. Her kanal yeni yeni diziler çekerek ekranlara getiriyor. Artık dizilerin sayısı öylesine arttı ki "diziler.com" adında bir yerli dizi sitesi dahi var artık. Show TV'de 11 dizi, ATV'de 8 dizi, Kanal D'de 16 dizi, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na ait Star TV'de 3 dizi, TRT 1'de 8 dizi ekranlarda dönüyor.

Bir zamanlar 'Arkası Yarın'lar kuşakları her kanalda ekranlardaydı. Ne idüğü belirsiz, ucuz ve tek amacı kültür ihracı olan bu diziler çok şükür ki artık yoklar. Ancak bugün oynayan ve toplamda 50'yi bulan ve 'yerli dizi' diye tabir edilen diziler sosyolojik ve kültürel açıdan gerçekten yerli unsurlardan mı oluşuyor?

Ekranlardaki dizi furyası 2002 başlarında 'Sitcom' lar ile başlamıştı. O tarihlerde Dadı dizisinin ekranlarda tutması, ard ardına yerli sitcomların yapılmasına yol açmıştı. Aslında oynayan oyuncuların Türk olması açısından 'yerli' tabiri doğru ancak bu 'sitcom' lara baktığınız zaman tamamının yurt dışındaki versiyonlarından bire bir kopyalar olduğunu görüyoruz. Dadı dizisi Hollywood yapımı 'Nanny' adlı dizinin bire bir kopyası. Adı dahi değiştirilmeden çevrilmiş. Show Tv'de yayınlanan 'Tatlı Hayat' ise Amerikalı versiyonu 'The Jeffersons' adlı diziden çevirme. Ancak bu dizide Haluk Bilginer'in rol becerisi ile bir özgünlük görebiliyoruz. Atv'de gösterilmiş 'Yeter Anne' ise Avustralya yapımı 'Mother&Son' dizisinin yerli versiyonu... Dizi film furyasına karşı çıkan Okan Bayülgen'de daha fazla dayanamadı ve bir yerli dizide oynamaya başladı. Kanal D'de yayınlanan "Size Baba Diyebilir miyim?" Robin Williams'ın "Mrs. Doubtfire" (Müthiş Dadı) adlı filminden uyarlanma bir dizi. Atv'de yayınlanan "Emret Bakanım" ise ekranlarda klasik haline gelmiş "Yes Minister" adlı İngiliz sitcomunun yerli versiyonu.. i

Aslında biz Türkiye'de yerli sitcom'un nasıl yapılacağını çok evvelinden görmüştük. Bunun en iyi örneklerini taklit olmadan kendi içimizden çıkan 'Kuruntu Ailesi' ve 'Kaynanalar' ile görmüştük. Kuruntu Ailesi Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü Özcan ailesinin kendi yerel değerlerimizle çok güzel süsledikleri bir sitcom idi. 1974 yılının Mayıs ayında TRT ekranlarında yayınlanmaya başlayan ve Kayseri'den İstanbul'a göçen Nuri Kantar ailesinin maceralarını anlatan 'Kaynanalar' dizisi ise Tekin Akmansoy'un -nam-ı diğer 'Nuri Kantar'- yine yerel değerlerle bezediği bir diziydi. Bu iki güzel örnek dururken işin kolayına kaçan yapımcılar emek vererek senaryolar yazmak yerine yabancı versiyonlarından bire bir çeviri yolunu seçtiler. Sitcom kelime anlamı olarak ingilizce "situation" (durum) ve "comedy" (komedi) kelimelerinin birleşiminden oluşan ve "durum komedisi" anlamına gelen bir kısaltma. Biz ise bu "durum komedisini" kendi ülkemizden ve kendi kültürümüzden örneklemelerle vermek yerine yurtdışındaki örneklerini vermeyi tercih ediyoruz. Kendi durumumuzu değil onların durumunu getiriyoruz ekranlara. Bu zamanla elbette arkası yarınların yol açtığı bir kültür yozlaşmasına yol açıyor. Sitcomlar zaten az sayıda mekanda çekilen ve az maliyetli yapımlar.. Bir de kendin yapmak yerine hazırı kopyaladığın zaman daha az maliyetli oluyorlar. Sitcomlar ABD kaynaklı ve orada 24-30 dakikalık uzunluğu olan yapımlar aynı zamanda.. Bizde ise daha uzun ve daha sık reklam kuşakları ile ekranlara geliyorlar.

"Yeniden Olacak O kadar" ile Star Tv'de yeni bölümleri yayınlanmaya başlayan Levent Kırca yıllardır kendi değerlerimizle espri ve gülmece yapmanın en güzel örneklerini veriyor. Bu bölümünde dizi furyası ile ilgili son derece güzel bir parodi izledik. Parodi de yolda yürüyen vatandaşlar ister istemez kendisini dizinin içinde buluyor ve bir anda dizi oyuncusu oluveriyor. Levent Kırca, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Kemal Sunal ve Nejat Uygur yıllarca bizim kendi motiflerimizden oluşan gülmece örneklerini başarıyla yerine getirdiler. Türkiye'de bunca yetişmiş insan varken ve bunca espri malzemesi varken sitcomlarda neden kendimiz bize özgü şeyler oluşturma yoluna gitmiyoruz anlamak mümkün değil. "Made in Turkey" etiketi ile yayınlanan "Çocuklar Duymasın" adlı dizi dahi tamamen yerel olmamasına rağmen çok tuttu. Bugün kime sorsanız bir çırpıda "Kaynanalar", "Kuruntu Ailesi", "Perihan Abla", "Bizimkiler" gibi dizileri sayacaktır. Kalıcı olmanın sırrı kendi içimizden örnekler getirmesi. Taklitler ise asla kalıcı olamazlar.

Sitcomlardan sonra şimdi de aşiret, ağa, uyuşturucu vs. unsurların baskın olarak yer aldığı diziler moda. Her dizi birbirine benziyor. Zaten oyuncular da büyük ölçüde aynı.. Oyuncular öylesine aynı ki kanallar bir oyuncuyla özdeşleşen rollere benzer rolleri aynı oyunculara veriyorlar yine. Örneğin Özcan Deniz Kanal D'de yayınlanan 'Haziran gecesinde" bu defa şehirli bir ağa rolünde.. Yine Çakır rolüyle özdeşleşen Oktay Kaynarca Show Tv'de oynadığı yeni dizide benzer bir karakteri canlandırıyor ve adeta Çakır ölmemiş dedirtiyor. Show Tv'de insanları ekranlara esir eden "Kurtlar Vadisi" adlı diziye Samanyolu televizyonu da benzer bir dizi çekti. Yapımcılığını Ahmet Gül, yönetmenliğini Murat Saraçoğlu'nun yaptığı "Şubat Soğuğu" adlı dizide ekranlara izleyici çekmeye başladı bile.. Asmalı Konak'ta Ali Bey rolünü oynayan "Kenan Bal", bu dönemde hem Kanal D'de yayınlanan "Çemberimde Gül Oya" hem de "Şubat Soğuğu" adlı dizide oynuyor.

Dizilerde göze çarpan bir başka nokta her dizinin kendisine aynen diğer pazarlama ürünleri gibi bir izleyici kitlesini hedef alması.. Herkesi hitap eden ayrı bir dizi mutlaka var. Bu diziler iki yönüyle çok faydalı. Her dizide oyuncular, teknik ekip, senaryo ve metin yazarları, figüranlar çalışıyor ve böylece istihdam oluşuyor. Bu diziler ortalama 70-300 milyarlık maliyetlerle çekiliyor. Mint Yapım sahibi Birol Güven'in bir anlaşmazlık neticesi "En Son Babalar Duyar' dizisi oyuncuları Ali Erkazan ile Ayşegül Atik'in aldığı para miktarını açıklaması bu dizilerde oynayan oyuncuların önemli miktarlarda paralar aldıklarını gösteriyor. Ali Erkazan ile Ayşegül Atik'in bu diziden yıllık kazançları 1 trilyonu buluyormuş. Nurgül Yeşilçay gibi bazıları ise dizi başına anlaşma yapıyor ve reyting arttıkça fiyat artışı şartı ile anlaşma yapıyorlar. Bu dizilerin bir diğer faydası ise bazılarının söylediğinin aksine sinema sektörüne yarıyor. Örneğin Uğur Yücel, yaptığı "Alacakaranlık" dizisinden kazandığı para ile "Yazı-Tura" filmini çektiğini belirtiyor. Yine Asmalı Konak, Deli Yürek gibi diziden sinemaya uyarlanan filmler dikkat çekiyor. Bu yönüyle de diziler sinema sektörüne katkı sağlıyor.

Ancak bu dizilerde dikkatli izleyicilerin büyük çoğunluğunun gözünden kaçmayan çarpıklıklar var. İlk olarak bu dizilerin pek çoğunda kendi kültürel değerlerimizi değil bize yabancı olduğu ilk bakışta anlaşılan kültürel kodlar buluyoruz. Duyguların dahi metalaştırıldığını görüyoruz ve adeta kurgusal duygular yaşar hale getiriliyoruz. Duygular insani olmalıdır ancak bu dizilerde duyguların adeta bir makineden yansıdığı gibi bir kanıya varıyoruz. İnsanlar bu diziler sayesinde çok önemli bir meziyeti yitiriyorlar: "samimiyet".. Gerçekten artık "karizmatik" olma uğruna samimi olmayan "kurgusal" rollere bürünülmeye başlanıyor. Karizmatik olmanın unsurları ise dizilerde model alınan karakterlerden alınıyor. Dolayısıyla bir "ölçme" ve "doğrulama" yapmadan bu karakterlere adapte olunuyor. Gerçek hayatı adeta dizi film haline getiriyoruz. Kendi içimizden unsurların bulunduğu dizilerde ise 'yanlış modelleme' yapmaya yol açacak karakterler ön plana çıkarılıyor. Entrikaların, aile içi çatışmaların, yalanın ve emek harcamadan paraların kazanıldığı temalar önce çocuklar üzerinde sonra tüm toplum üzerinde olumsuz bir tesir bırakıyor. İnsanlar "boşvermişliğe", "paraya ve güce" ve "popüler kültüre" esir ediliyor. Kişileri ekrana bağlıyor ve günlük muntazaman televizyon izleyiciliğinin arttığı ve bir meslek haline geldiği bir durum ortaya çıkarıyor.ii Uzmanlar da bu konuda izleyiciyi uyarıyor. Prof. Naci Bostancı bu dizileri "Bunlar hoş ve boş diziler" şeklinde tanımlıyor ve devam ediyor "gerçekle kurguyu ayıramayan çocuklar maçolukla yalancılık öğreniyor." Sosyolog Cumhur Aslan ise "insanlar bu tür dizilerde sunulan hayatlara özlem duyuyor. Kadınlar dizide gördükleri şık giyimli bakımlı bayanla kendisi arasında paralellik kurup özdeşleşiyor. Aynı şekilde erkekler de dizilerdeki para sorunu çekmeyen karakterlerle kendilerini özdeşleştiriyor. Giderek yoksullaşan insanlarayerli diziler pembe bir dünya sunuyor. Bazı yerli diziler ise toplumun önemli değer yargılarının alt üst olmasında körükleyici rol oynamak, özellikle ağa, hanım ağa ve mafya tiplemelerinin sunulduğu diziler, başta genç nesil olmak üzere, toplumun sosyal, kültürel ve demografik değişik katmanlarında büyük tahribata yol açmaktadır." şeklinde görüş belirtiyor. 90'lı yılların başında fırlayan yerli dizi furyası yeniden başladı. Ancak bu halleriyle ne "yerli" oldukları ne de "kalıcı" olabilecekleri gibi bir intiba oluşturamıyorlar.

i Sitcomlarla ilgili bilgi için http://www.sitcomsonline.com adlı siteye bakabilirsiniz.
ii Bu konuda bakınız "Tele-vizyon İzleyicisi Olmak", Tamer Soysal, http://www.kmarsiv.com/sayilar/20040305.asp#tamersoysal


Tamer Soysal
tsoysal@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              6 Kahveci oy vermiş.
9 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Duygu Ergun


Pencere Pervazları, Antikacı Kadın ve Diğerleri

Şöyle bir bakınca hayatımda dikkatimi çeken, fakat bunları fark etmekte zorlandığım iki şey vardı. Önceleri hayatımda önemli yerleri olan bu simgesel temsillerin üstlerinde fazla durmamıştım. İnsanlar, kendileri için çok şey ifade eden kavramları keşfetmekte zorlanıyormuş demek ki. Ben de yakın zamana kadar bu iki şeye pek de fazla değer vermemiştim.

Bu kavramlardan ilki bizim evin çok yakınında olan ve hayatım boyunca da hiç eskimediğini fark ettiğim antikacı dükkanıydı. O dükkanın yanından her geçişimde nedenini bilmediğim tuhaf bir hisse kapılırdım. Sanki bir anda içinde bulunduğum bütün duygulardan çıkıp sadece o dükkanın yanından geçtiğim zamanki birkaç saniye için değişik ve güzel şeyler hissederdim. Yağmur yağıp etrafa siyah beyaz bir renk hakim olduğundaysa, dükkanın içinden gelen sarı ve sıcak ışıkla kendimi huzura ve güvene çok yakın bulurdum. Sanki bir yağlıboya tablosu gibi, hiç değişmeyen bir görüntüsü vardı oranın. Tam on beş yıldır bu sıcak havası hiç değişmemişti, ya da bana öyle geliyordu. Belki de küçüklüğümden beri gözümde büyüttüğüm bu dükkanın şimdi de aklımda bu şekilde kalmasını istiyor ve bu büyünün bozulmaması için gayret ediyordum.

O dükkandaki değişmez bir başka detay da dükkanın sahibiydi. Hep tanışmak istediğim, küçüklüğümden beri yanına gidip onunla saatlerce sohbet edebilmek için yanıp tutuştuğum ve kişiliğini de bir o kadar merak ettiğim antikacı kadın. Tam on beş yıldır elli yaşlarındaydı. Sanki dükkanın içinde zaman durmuş gibi, hiç değişmemişti. O kadının antika sattığını da görmedim doğrusu. Eşyalar da artık evi gibiydi. Kendine dükkanın içinde bir hayat kurmuşa benziyordu. Arkadaşlarımın ikisini de tanıyordu, fakat benim yüzümü bile görmemişti. Nedenini bilmiyorum, ama sanki içimden bir ses onunla tanışmamanın küçüklüğümü etkileyen kavramları değiştirebileceğini söylüyordu. Bu muntazam ve tek bir pürüzü bile olmayan düşün bir anda bozulabileceğinden korkuyordum. Bu yüzden onunla hala tanışmak istememe karşın, kişiliğini uzaktan çözmeye çalışma dürtüm daha ağır basıyordu. Antikacıyı gözlemlerimle tanıdım diyebilirim. Sadece izleyerek. Sesini bile duymadan. Hatta onun hakkında karaladığım da çok olmuştu:

"Antikacının gülümsemesi o denli sıcak ve içtenlikle doluydu ki, antikaların üstlerinde taşıdığı zamanın izlerini bir anda silip süpürüyor, odayı kasvetli havasından kurtarıyordu."

Bu cümleyi de belki bir hikayede ya da başka bir yerde kullanırım diye düşünerek hep çekmecemde tutmuştum. Dükkanda zaman kavramının olmaması ilgimi çekmişti. Ayrıca odadan yayılan sıcak ışık antikacının yüzüne de yansıyordu; bunu dükkanın yanından her geçişimde görüyordum. Onun hakkında başka bir cümle daha yazmıştım hatta:

"Kadın, antikalarıyla her gününü geçirmekten o kadar memnun ve rahat görünüyordu ki, kız ne zaman dükkanın yanından geçse gazetesini karıştıran yalnız kadının piposunu keyifle tüttürmesini izlemekten kendini alamıyordu."

İşte bu yüzden, küçüklüğümden kalıp beni hala çok etkilemiş olan kavramlardan biri antikacı dükkanı olmuştu. Benim için daima "zamansız huzur"un gerçekleştiği ve içtenlikle dolu olan bir yer olarak kalacak. Diğer kavramsa, onunla ilgili yaşadığım anıları da hep aklımın geri planına attığım, fakat beni çok etkilemiş olduğunu yeni fark ettiğim pencere pervazlarıydı.

Beş yaşlarındayken, iki oyuncak palyaçom vardı. Palyaçoları hiç sevmezdim. Hatta onlardan korkardım. O boyanmış yüzlerin arkasında başka yüzlerin olduğunu düşünmek beni bilinmeyene duyulan korkuya itmişti. Bu iki oyuncak palyaço bana hediye gelmişti ve ben onları hep kurtulamadığım bir dert olarak görüyordum. Artık hayatımdan ciddi anlamda çıkmalarını istiyordum, çünkü gün geçtikçe beni daha da rahatsız eden bir pürüz haline gelmişlerdi. Pencereyi hep bir kurtuluş yolu olarak görmüşümdür. Eğer onları oradan atarsam onlardan tamamiyle kurtulmuş olacağıma inanıyordum. Küçüklüğümde onları birkaç kez atmıştım da. Fakat ne zaman atsam içimde kötü bir his kalıyordu. Nedenini bilmediğim bu sinir bozucu his beni vicdan azabına sürüklüyor ve onları incittiğimi düşünerek kendime kızıyordum. Ağlayıp arkalarından bakmaya başladığımda bahçelerine palyaçoların düşmüş olduğu şaşkın komşular bana bakıyor ve küçük bir çocuğa kızamamanın verdiği hışımla içeri giriyorlardı. Annem beni hep pencere pervazından eğilirken yakalardı. Sonra da düşeceğimden büyük bir korku duyarak defalarca odamı kontrol ederdi. Her seferinde o palyaçolar yine odamda olurdu. Bu kısır döngü de böylece sürüp giderdi. İşte bundan dolayı pencere pervazının bana göre bir anlamı da "mutlu eden mutsuzluklar" dır. O palyaçolar hala odamda duruyor. On beş senedir kurtulamadım, ve onları hala pencereden atıp rahatlamak istiyorum. Sadece onları attıktan sonra duyacağım vicdan azabından korkuyorum.

Pencere pervazları ile ilgili olan bir başka anım da, yaşım daha büyükken fakat yine de küçük yaşlarda olduğum sıralarda ailemle yaptığım İtalya gezisindeydi. Bir otelde kalıyorduk. Oda çok küçüktü. Fakat penceresi kocaman ve ferahtı. Her sabah kimse uyanmadan kalkıp pencerenin yine kocaman olan pervazına oturup dışarıyı seyrederdim. Zemin katta olduğumuz için sanki sokağın kenarında oturuyordum. Orada oturup elma yemek çok hoşuma giderdi. Pencere de öyle çok değişik bir yere bakmıyordu; hatta görüş alanı bayağı dardı diyebilirim. Bir kilise görüyordum sadece. Aklımda belki de beni çok etkilediği için muhteşem kalmıştı. Aslında gayet sıradan bir kiliseye benziyordu, ama ben her sabah daha sis bile kalkmadan pervaza oturup elmamı alıp keyifle kilisenin vitraylarını inceliyordum. Sanki aklımda tek renkli bölüm olarak bu vitraylar kalmıştı. Geri kalanını siyah beyaz hatırlıyorum. Belki de orayı küçükken de öyle hayal etmişimdir...

Yine bir gün -sanıyorum oradan ayrılmadan bir gün önce- kendimi sislerin arasına bırakıp kiliseyi incelemeye koyulmuştum. Elmayı tam ısıracakken ilk kez izlediğim manzarada bir değişiklik oldu. İlk kez o aklıma kazınmış olan donmuş kare hareket etti. Kilisenin çanları ile uyanırdım hep, fakat şimdi bu çanlarla birlikte kapının da açıldığını gördüm. Hareketler, yorgun halde uyanmış olan bir insan gibi yavaş yavaştı; sanki aklıma o anın iyice kazınmasını istiyormuş gibiydi. İçeriden siyah bir gölge sinsi ve durgun bir hareketle ilerlemeye başlamıştı. Bu siyahlığın içinde birkaç üzgün yüz seçebiliyordum ancak. Bir de omuzlarda taşınası bir insanın tahta kutusu çıktı dışarıya...

Gördüğüm, bir cenazeydi.

Bir an kanımın donduğunu hissettim. Pencerenin birkaç adım ilerisinde bütün olayı yaşıyordum sanki. Bütün gerçekliğiyle o insanları hissediyordum. Kalabalığa karışmış gibiydim. Sonra o durgun gölge sislerin arasına karıştı, ve ben yine vitrayları gördüm o anda.. Renk renk, çeşitli şekillerde kırık parçalardan oluşmuş vitrayları. Elmayı yine de bir türlü ısıramamıştım.

Pencere pervazları bana yine de kötü bir şeyi hatırlatmaz. O geçirdiğim güzel saniyeleri bir anda unutturmadı bana son gördüklerim. Elmamı elime alıp büyük bir mutlulukla seyrettiğim vitrayları hatırlamak bana çok daha cazip geliyordu. Şimdiyse pervazlar bana "renkli saklanmışlıklar"ı anımsatıyor.

Aynı palyaçoların sakladıkları yüzleri gibi... Bilinmezlikten bu yüzden korkarım işte.

"Zamansız huzur","mutlu eden mutsuzluklar" ve "renkli bir saklanmışlık" bıraktı bana küçüklüğüm. Ondan hala çok uzak olmadığımı hissediyorum; bunu, hala o antikacı kadınla tanışmamanın daha iyi olacağını düşündüğümden biliyorum.

Duygu Ergun
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              5 Kahveci oy vermiş.
3 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

C.Parkan Özturan

 Sahne Tozu : C.Parkan Özturan


   YORGUN VE SAKINCALI ADAM

1/.......

Bıyıklarını bacaklarına astı yorgun ve sakıncalı adam
Adamlığını da omuzuna vurdu
Yürürken tükürükleriyle ıslandı tütün kokan bıyıklarında
Başka gecelerde de yoktu yorgun ve sakıncalı adam

İrin dolu yorgunluğunu yazmaya başladığında
Dudaklarının arasına akşam çöktü
Birden hayatın ritmini kaçırdı
Kalp kapakçığını madeni elli bin liranın yanına koydu yorgun ve sakıncalı adam

Savrulan kuşlara bakın diye bağıramadan baktı
Havada uçuşan güvercin yemlerine
Çocuktu
Karşıdan karşıya geçen karıncaları sayamadı
Kırgında değildi çünkü hiç ağlamadı
Kolunun yeniyle sildi arnavut kaldırımlarındaki kanı
Kel kafalı adamın şair olduğunu biliyordu vurgu yapmadı
Kaygısızlığın intikamını almak için vakit çok geçti
Traşladığı kadehi cami duvarına asıp kaçtı

Sapsarı ve çok sayfalı bir kitabın, ince satırlarına
Rengarenk kumaşlar sıkıştırmak istedi
Oysa hiç kuyum bilmezdi
Olsun dedi
İntizar etmedi
Ve bir balıkçı bilgeliğini emanet etti
Kitap sinirlendi, hiçbir şey söylemedi
Kitabın arzu ettiği pespembe ve tahrik eden ayracın etiydi
Belki biraz da çok yanlış söylenen bir türkünün sesiydi
Hiç aldırmadan susamların içinden yürüdü geçti çok sakıncalı ve yorgun adam

Bir tren biletinin arkasındaki kadına baktı uzun uzun
Pardösülü kadın yaz yanlışlarını koymuştu valizine
Gelmeyecek trenlerin dumanını gizlediği küskün eli dudaklarında gezinince
Farketti mülteci bir aşkın feracesini kırıştırdığını
Oysa cebindeki elinin sıkıştırdığı bir yahudinin son çığlığı ve son markı
Tüm yasaklara rağmen raylardan yürüyerek çizerken yeni yaşamını
Büyük bir filmin arkasında olduğunu hiç farkedemedi yorgun ve sakıncalı adam

İşte geldik ve gidiyoruz galiba çok şükür dedi
Kuru bir gerdek bırakamadığına üzülmedi
Üzerine basıp yürüdüğü şeyi balçık sanıyordu
Bin yıllık çam ağacı ezildiğine aldırmadı, sakince hak verdi
Nede kelimeler yanlış kullanıldıklarını bilebildi
Terse yatan bir Üsküdar vapurunun, ezanlara karışıp gittiğini
Göremeden tiksinip, hayatını yutup içti
En çok öyküsüzlüğünü sildi
En çok içini sivriltti
Yalandan göze geldim diyerek uykuyu özledi yorgun ve sakıncalı adam

Uyumadı ki uyansın
Karmaşaya kurban gittiğini hissetti
İri ama düzgün elli siyah kadının avuçlarına düştü
Hiç şarkısı yoktu küstü
Buzlanmış yüz çizgilerinin arasında yürürken
Bir musalla taşında tıraşsız gitti yorgun ve sakıncalı adam

GİRESUN /Ağustos-2004
İSTANBUL/Ekim-2004

C.Parkan Özturan
parkan@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              4 Kahveci oy vermiş.
5 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,578,578,578,578,578,578,578,578,57
              445 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Dost Meclisi


Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
Kahve Molası bugün 4.352 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 

 Tadımlık Şiirler


ANTİK YUNAN

Sonsuz karanlığı çökünce gecenin
Işıkları söndürüp dinlerim.
Antik Yunan'ı dinlerim.
Taş sokaklarda yalın ayak yürüyen kızların
Ayak seslerini duyarım
İnce zarif bedenlerinin
Meşaleler altından geçerken bıraktığı gölgeleri görürüm
Yosun kokulu sahillerin
Ilık esintisi çarpar yüzüme
Ve sabah olur.

Füsun Özdemirkıran

Yukarı

 

 Biraz Gülümseyin




Çok yakışmış?!..

Yukarı

 

 İşe Yarar Kısayollar - Şef Garson : Akın Ceylan
Yamağı : Ayşe Nur Gedik


Deniz Feneri Derneği her Ramazan olduğu gibi bu ramazan da yoksulun, ihtiyaç sahibinin, muhtacın yüzünü güldürmek için kolları sıvadı. Deniz Feneri'ne sitenizde bannerımızı yayınlayarak destek olmak ister misiniz? http://www.denizfeneri.org.tr kısayolunu tıklayarak işe başlayabilirsiniz. Deniz fenerini gerçekten faydalı işler yaptığı hepimizin malumu, bir tık da sizden.

Uzun zamandır faydalandığım bir web sayfası http://www.suprnova.org/ , aslında sadece web sayfası demek yetmez. mp3'den dvd formatındaki filmlere kadar bir çok kaynağa ulaşabiliyorsunuz. İlk yapmanız gereken "bit torrent" isimli yazılımı indirp bilgisayarınızda çalıştırmanız. Aksi halde indirdiğiniz dökümanları çalıştıramadığınız gibi, ne işe yaradığını da anlayamıyorsunuz. Bir ipucu daha diyelimki mp3 indiriyorsunuz, veri'nin tamamını indirmeden çalmaya çalıştığınız mp3 size anlamsız gelebilir. Bu sayfayı kullanırken sabırlı olmanız gerekiyor. Bir günde bitiremediğiniz dökümanı daha sonra kaldığınız yerden indirmeye devam edebiliyorsunuz.

İşte size eğlencelik bir flash çalışması http://www.cartoline.it/pics/_zoom_flash.htm?immagine=scherzi_150404_01.swf . Önce otomata paranızı atıyor ve içeceğinizi seçiyorsunuz. Daha sonrası için tıklamaya devam.

...İnsanoğlunun, tıpkı köpeklerde yaptığı gibi, kedilerde de yeni türler meydana getirme hırsı ve çabası. Kısaca, türlerin kendi tabii gelişimi (evolution) dışında, insanın planlıyarak, deneyerek, hedefleyerek ortaya çıkardığı türler ve tabii olarak meydana gelmiş bir türü idame etmek için sarfettiği gayret. Mesela, İran Kedisi, Van Kedisi türlerinin, aynı karakteristikleri taşıyarak, devam etmesi için verilen uğraşıda olduğu gibi... Yazının devamı ve hayvan dostlarımız hakkında tüm bilgiler için http://www.pet.gen.tr kısayolunu tıklayabilirsiniz.

Yukarı

 

 Damak tadınıza uygun kahveler


Volumouse 1.10 [73 kb] Windows FREE
http://www.nirsoft.net/utils/volumouse_setup.exe
Mouselarımızın ortasında peydah olan tekerleği kaçınız layıkıyla kullanıyorsunuz? Tahminime göre bir elin parmaklarını geçmez. İşte bu programla o tekerleğe hoş bir işlev yüklemek mümkün. Çok geniş bir konfigürasyon seçeneğinden birini seçiyorsunuz ve o tekerlek bir ses ayar düğmesi haline geliyor. Bilgisayarında müzik dinlemeyi zevk edinenlere şiddetle tavsiye edilir.

Yukarı





Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM













Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20041013.asp
ISSN: 1303-8923
13 Ekim 2004 - ©2002/04-kmarsiv.com
istanbullife.com