 |
 |
|
5 Nisan 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Aboneyim Abone!.. |
Merhabalar,
Son 1 haftayı dergi başında geçirip dün ofise ancak dönünce biriken işler, arayanlar soranlar derken yoğun bir gün geçti. Okurum diye sabah yanıma aldığım gazeteyi bile açamadan geri getirmişim, şimdi farkettim. Akşam haberlerde duyduğuma göre Ağca Vatikan'a gitmek için izin istemiş. Bir de gazetecilerin eline taziyet mektubu tutuşturmuş. Bunu tez elden ajanslara verin buyurmuş. Gülsem mi kızsam mı bilemedim. Eee boşluk doldurmak diye buna denir. Adam bakmış bizim devlet büyükleri kalemlerini oynatıp bir mesaj yollayamıyorlar, yazmış mektubu, ucunu da yakmış yolluyor. Cuma günü yapılacak cenaze törenine Türkiye Cumhuriyeti'ni temsilen başbakanlık özel kalem müdürü sekreteri gidecekmiş. Yanına bir de ağaç işlerinden sorumlu Baltacı Mehmet Paşa arıyorlarmış. Birileri bunları uyarmalı, Baltacı öleli çok oldu diye. Valla ben güzide basınımızın yalancıyım. İster inanırsınız, iter inanmazsınız. Bu arada hiristiyan alemine baş sağlığı dilemeyi unutmayalım. Allah Rahmet Eylesin, mekanın Cennet olsun Sayın Papa Jean Paul II.
Dergimizin basım işleri sürüyor. Bir aksilik olmazsa Perşembe günü hazır olacak. İlk 2 sayıyı birlikte edinmek isteyenler dergimize indirimli olarak sahip olacaklar. On-Line alışveriş yapabilecekleri Buybye.com da ayrıntılı bilgiye ulaşmak mümkün. Ayrıca 3 ya da 6 sayılık abone olanlara ilk sayıyı ücretsiz olarak göndereceğiz. Daha ne yapayım bilmiyorum ki, haydi artık şu Abonet'in telefonlarını kilitleyin:-)) Sonra da hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
KIRK2YAMA HİKAYELERİ Tahta Kurdu -2- |
|
2
P'nin mutluluğu ve zevk çığlıkları dikkatimi dağıtmıştı. Hararetli bir biçimde konuşuyor, birbirimize nasıl da iyi olduğumuzu anlatarak moral vermeye çalışıyorduk. Öndeki arabanın durduğunu asla farketmedim. Fren bile yapamadan olanca hızımla öndeki aracın bagajına gömüldüğümü hatırlıyorum. Gözlerimi açtığımda arabanın içi savaş yerine dönmüştü. Cam kırıklarına, alarm seslerine ( patlayan hava yastıkları nedeniyle olduğunu sonradan öğrendiğim ) barut kokusu karışmıştı. P'ye baktım. Alnı gözle görülecek biçimde şişmiş ve morarmıştı, başından sızan kan tüm göğsüne yayılmıştı. "İyi misin ?" soruma inleyerek cevap verdi. Güçlükle konuşuyordu.
Bende hiç bir şey yok gibiydi. Arabadan çıkmak için kapıyı ittim. Sıkışmıştı. Kırık camdan çıkmayı düşünürken birileri kapıyı açıp beni çıkardı. P'nin yanına koştum. Etraftan gelenlerin P'yi bir taksiye bindirip götürmelerini seyredebildim sadece. Muhtemelen bir kaç kilometre yakındaki devlet hastanesine götürüyorlardı. Kötü yaralanmıştı ve sanırım baygındı. Küçücük bedeniyle kendisini kucaklayan esnafın kollarında erimiş gibiydi. Az önce mutluluk çığlıkları atıyordu oysa ki.
Öndeki arabadan üç kişi indi. Üçü de boyunlarını tutuyorlardı. Onlara birşey olmamıştı. Olayın şoku ile ne yapacaklarını bilmez bir durumdaydılar.
Olayın sıcaklığı ile olsa gerek kendimi iyi hissediyordum. Biraz göğsüm ağrıyordu, o kadar. İçlerinde daha irice olanı bana yaklaştı, "geçmiş olsun" dedi. "Frenler tutmadı" diyebildim sadece. Etraf çok kalabalıklaşmaya başlamıştı. Bir yolunu bulup en kısa zamanda buradan ayrılmayı becermem gerekiyordu.
Aklıma ilk gelen planı uygulamaya koydum. Bir sinir krizi geçiriyormuşcasına "Karım !" diye bağırdım. "Karıma ne oldu ? Onu nereye götürdünüz ?" Herkes beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Onlar üstüme geldikçe ben kendimi yere atıp çıpınıyor, "Beni de onun yanına götürün ! Ben de onunla birlikte ölmek istiyorum !" diye bağırıyordum. Plan işe yaradı. Bir taksi çevirip, çarptığım arabadan iki kişi ile birlikte hastaneye gittik.
P kendine gelmişti. Soran gözlerle bana bakıyordu. Buradan kaçmamız gerektiğini fısıldadım. Başını salladı. Yürüyebilecek durumda olup olmadığını sordum. "Bilmiyorum" dedi. "Başım çok ağrıyor. Ama sanırım deneyebilirim".
Odaya giren polisleri gördüğümde bütün kanımın çekildiğini hissettim. Her şeyin bittiği duygusu kapladı içimi. Yolun sonuna geldiğimizi düşündüm. Bu kadar kısa sürmesini beklemiyordum. Kalbim duracak gibi atıyordu. Zabıt tutmaları gerektiğini söylediklerinde ise, tam tersine, hayata yeni başlamış gibiydim. Adımın Tarık Yücel olduğunu söyledim. İlk okul arkadaşımın adı gelmişti aklıma nedense. Evrakların arabada olduğunu, frenlerin tutmadığını falan söyleyip polisleri savuşturdum. Diğer iki adamın ifadelerini almaya gitmeleri elimizdeki tek fırsatımız olabilirdi. P'ye kalkmasını söyledim. Doktor ve hemşirelerin bir başka hastayla meşgul oldukları bir anda kaçtık. Nereye gittiğimizi soran görevliye de polisin istediği evrakları getirmeye gittiğimiz söyledik. Her şey tereyağından kıl çeker gibi bir anda olup bitiverdi.
"Nereye gidiyoruz ?" diye soran taksiciye "Beyoğlu" dedim. Aklıma ilk orası geldi. "Mantıklı" diye düşündüm kendi kendime sonradan. Kalabalığın arasında kimsenin dikkatini çekmeden bir kafede oturup, sakin kafayla plan yapabilirdik. Ama önce P'nin dikkat çeken kanlı gömleğinden kurtulmak gerekiyordu. Bir eşarpla da kafasındaki sargıyı gizleyebiliriz diye düşündüm. "Geçmiş olsun abi" dedi taksici. "Trafik kazası mı ?". Evet dedim kısaca. O anda birden taksinin hastane önündeki taksi durağına ait olduğu levha ilişti gözüme. Bizi bulmaları çok kolay olurdu. Fikrimi değiştirdiğimi, bizi uygun bir yerde bırakmasını söyledim. Taksici şaşırmış gibiydi. "Nooldu abi ?" diye sordu. Kendime kızdım. Şüphe çekici davranmamam gerekiyordu oysa.
Taksiden indik. Taksinin uzaklaşmasını bekledikten sonra iki yüz metre ilerideki fabrika satış mağazasına doğru yürümeye başladık. P, yürürken zorlanıyordu. Sırtı, boynu ve dizleri ağrıyordu. Koluna girdim. Yüzüme baktı. Onu sevdiğimi söyledim. Bunu ilk kez söylüyordum. Sadece P'ye değil, kendime de. O da beni sevdiğini söyledi. Her şey geçti dedim. "Bak hala özgürüz. Paramız da var. Her şeye yeni baştan başlayıp, yeni bir hayat kurabiliriz".
"Artık araba çalmak yok" dedim. Cevap vermedi. Yapacak bir iş buluruz nasılsa diye devam ettim. "Çiftçilikten anlamam ama toprakla uğraşmayı severim". Bu söylediğime kendim de inanmamıştım. "Bir iş kurarız. Küçük bir ticarethane olabilir. Tarım aletleri veya beyaz eşya ne bileyim. Al sat işi en kolayı. Fazla bir bilgi ya da deneyim de gerekmez. Zamanında az mı fasulye, nohut sattım. İnsan sarraflığı benim işim. Ev, arsa komisyonculuğu falan da olabilir. Krizden sonra herkes bir yer alma derdine düştü. Büyük şehirlerden kaçmak isteyen isteyene. İnşaat işine de gireriz zamanla. İçinde ev olan arsa daha değerli". P hiç konuşmadan bana bakıyordu. Ben de sustum.
Gidelim dedi. "Gidelim buralardan. Uzaklarda, güneyde, küçük, iddiasız bir kasabada, kalabalıktan uzak bir yere gidelim."
Gidelim diye yanıtladım. "Üstelik hemen gidelim".
Mağazadan aldığımız anorak ve şal ile birlikte evin yolunu tuttuk. Paramızı evde saklıyorduk. Böylesinin daha güvenli olacağına karar vermiştik. Sokağın başına geldiğimizde taksiciye durmasını söyledim. Evin önünde bir polis arabası duruyordu.
Arkası Yarın
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Beyaz Düşler : Sabiha Rana Hayatın anlamı ? |
|
Herkese göre hayatın farklı, farklı anlamları vardır, bana göre hayatın anlamı; var olmaktır, sevmeyi öğrenmek, sevgiyi yaşamak ve yaşatmak, değer vermektir.
Peki sizce hayatın anlamı nedir?
Bu soruyu her birimize ayrı, ayrı sorduğumuzda mutlaka değişik yanıtlar alacağız elbette bu çok normal....
Kimine göre annesi, babası , oğlu, kızı aşkı, arabası villası veya kendine layık gördüğü sultanlıktır...
Eğer istersek hayatı,
Çareleri bulunan sıkıntılarımızda hemen devasızlığa sarılıp ağlayıp yanmak..
Yada istersek rahatı, çaresiz dünya kadar derde, cezaya sarılır mutlu oluruz....
Anlayacağımız dert dert içinde dertlerin içinde reçete saklı...
Bu ne biçim bilmece değil mi ?
İyi ve sakin bir şekilde şapkamızı, kalbimizi, insafımızı önümüze koyarsak halimize bakıp da şükürlere sarılırsak bence kör kuyuya da düşsek çıkarız gibime geliyor diye düşünmek yanlış olur, debeleniriz ...
Bence sıçrayıp çıkmak en akıllısı olur değil mi Pakize ?
Hele de günümüz Türkiye’sinde nefes almak dahi epeyce iyice lüksleşmişse, yediğimize içtiğimize hormonlu haram zıkkım karışmışsa vay ki ne vay halimize....
Evet ÖLÜM...
Doğduğumuz andan itibaren ne zaman karşılaşacağımızı bilemediğimiz hayatımızın tek gerçeği....
Yaşamımızı anlamlı kılan değerlerin biri doğum, yani hayatta var olmak..
Diğeri de yaşarken ki gıdamız SEVGİ...
TEK KARŞILIĞI OLMAYAN SEVGİYSE...
ANALARIN EVLATLARINA OLAN SEVGİSİ...
Mesela ne demiş ninelerimiz dedelerimiz ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz ANAVATAN gibi yok demişler......
Bu arada itirazı olan değerler varsa bilelim, diyelim, önlere doğru ilerleyelim , çekinmeyelim hepimiz insan evladıyız ağaç kabuğunda ınga demedik dünyaya...
İnsan elinde ilk cıyaklamayı yapmış bulunan canlılar sınıfındanız.....
Düşününüz doğuyorsunuz bir evin bebeği oluyor ama ev sizin değil oluyor çünkü satılıyor...
Yani, vatan elden gidiyor Arap kızı camdan bakıyor çık dışarıya Çernobilli yağmur yağıyor.....
O arada babam camdan dışarı bakarken radyo açık çalıyor.......
Maliye Bakanlığı
Yabancı yatırımcılara
Teşvik kapsamındaki illerdeki Hazineye ait arazileri
BEDELSIZ devrediyor ......
Annem loğusa yatağında soruyor babama ???
Hasan efendi huuu gerçekten bedelsiz verileceğine inanıyor musun bu arazilerin??
Bende zamane bebeğiyim ya ınga demeden soru sorup konuşmayı bile biliyorum, yani
Leblebiliyorum..
Yakında 23 Nisan neşe doluyor insan....
Ve ben çocuğum ya bayramımı kutlayacağız İNŞALLAH...
Vatan Millet Sakarya...
Şimdi benim canım ATA mın biz çocuklara emanet ve armağan ettiği memleketimin bedeli ?
Bedelsiz devretmek mi oluyormuş ?
Bunun bir bedeli olmalı elbet...
Maliye bakanlığımıza da bu yakışırdı elbet....
Bedelle alacak adam mı bulunmamış ? ?
Acaba yabancı uyruğa geçsek de,eldeki bedele göre ufak bir arsa kapsak..
Gecekondu neyin yapsak ..?
He vallah, yabancı uyrukta, kuyruğa canlarım...
Aklım almıyor yine sabişçe ...
Hayat denen denizde manasız boğulmamak dileğimle...
Sahi unutmadan !!
Melekler yüreğinizden öpsün eyice...
Sabiha Rana http://www.sabiharana.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          11 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
KahveRengi : Alaattin Bender |
MAVİYDİ BİSİKLETİM, HEM DE ALMAN MALIYDI
Ankara'da geçtiğimiz aylarda Helikon Sanat Galerisinde izlemiştik Söbütay Özer'in mavilere boyalı resimlerini. Dilerseniz, gelin bu ilk yazımızda Sanata onunla yelken açalım. Başlığa gelince… Yıllar önce Oda tiyatrosunda izlediğim Dinçer Sümer tek kişilik oyununa başlarken tıpa tıp belleğimde iz eden bu cümleleri sıralamıştı. "Maviydi bisikletim, hem de Alman malıydı". Mavileri sıkça kullanan ve bisiklet figürünü resimlerinden hiç eksik etmeyen bir Sanatçıya bu başlığın yakışacağını düşündüm. Umarım beğenirsiniz.
Üniversite yıllarında kampüsten şehre inişlerimde mutlaka Vakko mağazasının 5.katındaki sanat galerisine (artık yok!) çıkar ve resim sergilerini izlerdim. 80'li yılların ortalarıydı sanırım. Düzenlenen sergilerden birinde, durakta kümelenmiş Magirüs minibüslerin resmedildiği büyük boyutlu resimler vardı. Karlar üzerinde mavi lekelerden oluşan dolmuş kümelerine doğru yürüyen soluk sarı giysili atkısını sıkı sıkıya boynuna dolamış insan figürlerinin yer aldığı, dolmuş ayrımının işareti olan turuncu bantların kullanılarak kontrastların yaratıldığı bellekte iz bırakan resimlerdi onlar. Öyle ki, duraktaki dolmuş kahyasının resmedildiği 155x155 cm boyutundaki bir resim 1983 yılında DYO Resim yarışmasında ödül almıştır. Bu sanatçı, sonradan 1990 yılından itibaren kendisiyle bizzat tanışma fırsatını bulduğum Söbütay Özer'den başkası değildi.
Hayat tesadüflerle doludur. 1990 yılı kışıydı. Bir televizyon programında izlediğim resim atölyesinin ortamı çok dikkatimi çekmişti, hem o yıllarda atölyelere rastlamak pek olası değildi. Neden sonra zorlukla yerini bulabildiğim Güvercinlik'teki Toprak Mahsulleri Ofisi yerleşkesinde hangardan bozma bir sanat atölyesi idi burası. İçeride klasik müzik eşliğinde hummalı bir çalışmanın yapıldığı, şövalelerinin başında birer silahşör gibi fırçalarını kuşanmış bir grup resim çalışıyordu. Başlarındaki eğitmenlerden biri olan Gazi üniversitesi resim bölümü öğretim üyelerinden Söbütay Özer'le ilk burda tanışmış ve hemen resim kursuna oracıkta büyük bir sevinçle kaydolmuştum. Söbütay Hoca çok mütevazi, sakin kişilikli yapısıyla ve herşeyden önce yanlışlarımızdan çok doğrularımızı öne çıkaran eleştirel bakışıyla resim çalışmalarımıza ışık tutmuştu. 1994 yılında bu atölyenin kapanması hepimizi derinden yaralamıştı. Bir daha da Ankara'da resim, heykel, seramik çalışmalarının yapıldığı böyle bir atölyenin eşine benzerine hiç rastlanamadı. Orası ilk ve sondu. Resme gönül vermiş beş arkadaş Söbütay Özer'in Türk İş bloklarındaki atölyesini 6 ay kadar süreyle paylaştık. Sanatçının resimlerinin duvarları süslediği, resimlerin yanısıra ahşap kasalı saatlerin duvarları bezediği, bir kömürlü ütünün kurumuş çiçeklere kol kanat gerdiği, bol ışık alan rengarenk bir atölyeydi burası. Bir odasında sanatçı yıllar içerisinde çalıştığı resimleri istiflemişti ki, o odanın bir cephesinde yaklaşık 3 m. uzunluğunda, 2,5 m. yüksekliğinde bir kaç parçadan oluşan görkemli bir resim asılıydı. Bu resimde her şey vardı. Çizgi, renk, leke, benek … Van Gogh sarılarının hakim olduğu, açık koyu renk lekelerinin grilerle dengelendiği, onlarca kedi figürünün resmin içerisinde çalılar, ayçiçekleri içerisinde köşe kapmaca oynarcasına saklandığı, bir yarışmada da sergilenmiş bir resimdi bu.
Turan Erol'un öğrencisi olmasına rağmen Orhan Peker gibi yakın çevresindeki her objeyi, her konuyu imbikten geçirerek süzdükten sonra resmeden bir sanatçıydı Söbütay Özer. Bu amaçla, her fırsatta Ankara Kalesi eteklerindeki antikacıları dolaşır, ilgisini çeken kırmızı bir gemici feneri, yuvarlak hatlı eski bir ahşap iskemle, sarkaçlı-sarkaçsız duvar saatleri, bakır bir sürahi , mavi sırlı çinko bir çaydanlık, kararmış kömürlü ütü gibi pek çok objeyi satın alır, atölyesine istifler; bu objelerin tuvallerdeki yerini almasını beklerdi. Öte yandan, karşı blokların balkonlarına asılı bisikletler, Ankara'nın mavili dolmuşları, Dışkapı civarında, satılmak için kafes arabalar içerisine istiflenmiş tavuk kümeleri; göç yolları üzerindeki Edirne'de gençlik yıllarında tanıştığı uzun bacaklı, uzun gagalı leylek kümeleri, bisiklet kiralayan bisikletçiler belleğinde yer etmiş birer resim konusuydu onun için. Son dönemlerinde, yazlarını geçirdiği Ayvalık evleri, burada gördüğü iki tekerlekli eşek arabaları ve tekneler. Ama her daim resimlerinden eksik olmayan güvercinler ve gelinciklerini belki de en başta saymam gerekirdi.
Rengarenk maviler, karmen kırmızıları, acı kahverengiler, parlak sarılar, zümrüt yeşillerini öyle ustaca kullanır ki, renkler onun tuvallerinde doruğa ulaşır; açık koyu lekeler renkli grilerle dengelenir hep. Boyayı dokular halinde öyle yoğun kullanır ki, izleyenler fırçanın nasıl coştuğuna, nasıl salındığına tanıklık eder.
Geçen yıl Mart ayıydı. Yolum İzmir'e düşmüştü. Akşamın karanlığı İzmir semalarına çökmüştü bile. Müze kapanışına 1 saatten az kalmasının verdiği acelecilikle Konak Meydanından bir taksiye atladığım gibi ikinci kordon üzerinde Ege Palas Otelini biraz geçtikten sonra restore edilmiş iki katlı ahşap şirin yapının önünde bitiverdim. Burası eski bir konaktan dönüştürülmüş Selçuk Yaşar Resim Müzesi idi. Hani, şu meşhur DYO Resim Yarışmaları'nda ödül alan resimlerin sergilendiği mütevazı bir müze. Öyle ki, ahşap merdivenlerden üst kata çıkar çıkmaz merdivenin solunda, köşede Söbütay Özer'in DYO ödülü alan dolmuş kahyasını resimlediği büyük boyutlu "Kahya" resmi oracıkta asılı duruyor. Burada hemen belirtmeliyim ki, dergide veya internet sayfasında bir resmi izlemekle resmin karşısına geçip izlemek arasında gerçekten çok fark var. O mavilerin arasında prusya, ultramarin, kobalt, serilyum mavileri ile birlikte ne morlar, lacivertler gördüm bilemezsiniz. Rengarenk bir renk şöleni. Birden geçmişe döndüm ve kendimi o dolmuş durağında dolmuş beklerken çevreme bakar buldum; öyle ki kahya da atkısını boynuna dolamış, bir taraftan yolcuları izliyor, diğer taraftan soğuktan titriyor. Renklerin yansıdığı, fırça hareketlerinin aksettiği boyalı yüzeylerdeki kıvrımlar ve ritm kış izlenimini enikonu vermekte, insanı ürpertmekte.
1949 İpsala doğumlu sanatçı 1973 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümünden mezun oldu. 5 yıl Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda çalıştı. 1978 yılından bu yana Gazi Eğitim Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalışmakta olup öğretmenliğe gönlünü adamış üretken bir sanatçıdır o. Bilinçli ve kararlı tutumu ile yer yer soyutlamalar da yapan Söbütay Özer, gerçekçi ve kalıcı bir sanatın, özgün resimsel değerleri atlamadan, uzun araştırma ve deneyler sonunda kökleşeceği görüşünü ilke edinmiştir. Bir sanatçının ünvan için uğraşmasının sanatından çaldığına inanır. DYO ödülüne ilaveten kazandığı başlıca ödüller arasında 1983 yılı VAKKO Resim yarışmasında Mansiyon, 1987 yılı Devlet Resim ve Heykel Sergisinde Başarı Ödülünü sıralayabiliriz.
Yolu Ankara'ya düşen sanat dostu arkadaşları dövülen bakırın çıkardığı seslerin bir ressamın düşlerine karışarak tuvale döküldüğü, Ankara Kalesi'nin eteklerindeki antikacılar mabedi tarihi Pirinç Han'daki resim atölyeme bekliyorum. Sanat paylaşılmak için …
Alaattin Bender www.alaattinbender.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          8 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Özlem Ünlü <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 5.540 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
ONBEŞ YIL
Bu gece,
Onbeş yıldır
İlk kez
Zom oldum
ve
o onbeş yılla
ayrı ayrı düzüştüm
Erkekçe.
Şimdi;
Bunları yazabiliyorsam eğer sana
Unutmuşum küstüğümü
Ve
Gururumu.
Ah olabilseydin
Yeni günün şafağında
Yanımda,
Bir iki taş atardık
Denize.
Dolmabahçe/2005
Ömer Faruk Naiboğlu
Yukarı
|
 Benim arabaya da yapsam işe yarar mı acep!..
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan Yamağı : Cem Özbatur |
|
http://www.buybye.com/detail.asp?PRODUCT_ID=F102A9K935M714ID1 "ALIŞVERİŞİN GÜLER YÜZÜ". Kahve Molası Dergimiz artık Buybye.com'da. Kredi kartınızla derhal satın alıp adresinize gönderilmesini sağlayabilirsiniz. Hatta dergiyi taksitle almanız bile mümkün. Tabi hepsi bu kadar değil. Dergi için gitmişken tüm reyonları dolaşmakta yarar var. Pekçok ürünün yanında hormonsuz doğal domatese özellikle dikkatinizi çekerim.
http://www.derki.com/sayfalar8/topik.html Kültürlerin kaynaşması bence "topik", sadece Ermeni mutfağına ait diyemeyiz, hele bu yazıyı okuduktan sonra. Ertan Yurderi gözlerinizi yaşartacak zaman zaman hazır olun. Hem topik için hem de daha önce en ki'li bu dergiyi ziyaret etmemişler için bulunmaz fırsat.
...-houston, sanırım koaksiyel ateşleme sisteminin duplikasyon bölümünde yakıt sıkışmasından kaynaklanan bir hata var. -gemi gidiyor mu genç? -onaylandı houston. -devam et o zaman devaaam... http://haydi.net/yazikazani/turkler.asp Türkler uzaya çıkarsa sizce ne olur?
...Sen kocaman göllerde bir kalabalık gibisin, Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin. Bir ısıtır,bir üşütür,bir ağlatır,bir güldürür; Sen hem bir hastalik hem de sağlik gibisin. Özdemir Asaf. Daha nice güzel şiirler igin http://www.dosthane.de kısayolunu tavsiye ediyorum.
Çok hoş bir web sayfası keşfettim http://www.gezgin.com Ben bu sayfada yeniyim ama sağolsun editörler çok iyi çalışmışlar hiç yabancılık gekmedim. Özellikle rehber bölümünü ısrarla tavsiye ediyorum.
Ekmek teknesi isimli bir dizi var. Meraklıları bilir, gerçekten çok keyifle izlediğim ender dizilerden bir tanesi. http://www.ekmekteknesi.com kısayolunda bu dizi ile ilgili her türlü bilgiyi bulabilirsiniz.
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
ACXtractor 3.20 [772 KB] Win95,Win98,WinME,WinNT 4.x,Windows2000,WinXP Deneme (19$)
http://www.marvintec.com/download/acxtractor.exe Normal audio CD lerinizi bilgisayarınıza wav, mp3 veya ogg formatında almak için kullanabileceğiniz güzel bir program. Pekçok seçeneğin yanında freedb desteği de cabası. Bu küçük programı denemenizi öneririm.
Yukarı
|
|
|
|
 |
|