 |
 |
|
8 Haziran 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Kahve Molası'nın Çekvalfi!.. |
Merhabalar,
Dün ana muhalefet görevimizi yerine getirdikten sonra bazı dostlardan uyarı mesajları aldım. Hepsi dikkatli olmamı istiyor, güzel bir kaç kelimeyle de mesajı sonlandırıyordu. Hepsine çok teşekkür ederim ama o kadar. Birçoğuna özel mesaj yazarak düşüncelerimi ilettim. Ulaşamadıklarıma da buradan birkaç söz söyleyeyim bari diyorum. Öncelikle şu tespiti yapalım; Bu duyarlılık sadece bize has bir durum. "Aman oğlum bulaşma." ile başlayan hayatımız, "Suya sabuna dokunma da neye dokunursan dokun" ile sürüp gidiyor. Tepkisiz toplum üyelerini birkaç kulvarda değerlendirmek mümkün. Aman başıma bir iş gelmesincilerle, aman rahatımı bozamamcılar bunlardan sadece ikisi. Ama bunlar en belirgin olanları. Aman başıma bir iş gelmesinciler genellikle durumun farkında olup bilinçli tepki göstermeyenler sınıfındalar. Büyüklerine duydukları saygıdan veya sorumlu olduklarını düşündüklerinden sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Onlar, için için kendilerine kızar, deşarj olacak bir ortam bulduklarında memleketi kurtarırlar. Aman rahatımı bozamamcılar kayıp kuşak olarakta tabir edilen sınıftadırlar. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, gözlerimi kaparım vazifemi yaparım en sevdikleri özdeyişlerdir. Bencil olduklarından islah edilmeleri oldukça zordur. Nacizane bendeniz, öğrencilik yıllarımı bir kenara bırakırsak, yıllarca bu iki kulvar arasında yalpaladım durdum. Arada kifayetsiz serzenişler olsa da genellikle kendim çalar kendim oynarım durumlarındaydım. Yaş ilerleyip, sorumluluklar artınca, artan sorumluluklar biraz daha cesur olmayı zorunlu kılınca, derken birde köşe yazarlığı yapmaya başlayınca, o saklı kalmış Don Kişotvari kişilik ortaya çıktı sanırım. Ve ben bu halimden çok memnunum. Sizler gibi bir kaç bin kişiye hergün hitap edebilme yetisine sahip olmayı, bir ulusal gazetenin genel yayın yönetmeni olmakla bir tutuyorum. Cesaretim ondandır yani. Ha duyan da anarşistlik yapıyoruz zannedecek. Haşa. Öyle bir niyetimiz yok. Sadece aptal yerine konmayı içime sindiremediğimde uyanıyorum. Onun dışında mülayim ve olabildiğince sabırlı adam halim devam ediyor.
Tepki göstermeyi bilmeyişimiz beraberinde sivil toplum örgütlerinin yetersizliği de getiriyor. O nedenle bir başbakan ben seçildim diyerek onu seçmeyen kocaman bir çoğunluğu yok farzedebiliyor. Kırmızı ışıkta duran aracı yeşil yanar yanmaz korna ile taciz etmekte üstümüze yokken, aynı araba yolun ortasına parkettiğinde gülüp geçebilen bir vatandaş örneğiyiz hepimiz. Öyle ki, arada hakkını arayan birini gördüğümüzde uzaylı muamelesi yapabiliyoruz. Konuyu dağıttığımın farkındayım ama durun nasılsa toparlarız.
Demem o ki, hakarete şiddete vardırmadan gösterilen tepkiye, her ne olursa olsun, ne taraftan gelirse gelsin saygı duyalım. Eğer fikirlerimiz örtüşüyorsa yanında olmaya gayret edelim. Aman sus söyleme yerine, öyle değil böyle demeliyi tercih edelim.
Şimdi bazılarınızın o zaman benim yazımı neden yayınlamıyorsun dediğini duyar gibiyim. Haklısınız, sizler de tepkinizi ortaya koyan yazılarınızı yayınlamam için gönderiyorsunuz. Ancak takdir edersiniz ki burası bir serbest bölge değil. Kendim yazarken oto kontrol yöntemlerini kullanabiliyorum ancak sizlerden gelen yazıları sonradan edit etmek gerektiğinde kendimi sansürcü gibi hissettiğimden yayınlamamayı tercih ediyorum. Daha ılımlı, daha bilimsel eleştiri yazılarınıza ise yer vermekten mutlu oluyorum. Genelde Kahve Molası çizgisini edebiyata, sanata yakın tutmaya çalışıyorum. Ama hayatın içinde herşeyin olduğu gerçeğini de unutmuyorum. Ben de nacizane Kahve Molası'nın çekvalfi vazifesi görüyorum. O kadar da ayrıcalığım olsun artık canım. Güzel bir gün dileğiyle hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Beyaz Düşler : Sabiha Rana Kırık Düşler... |
|
Gönül gözümün önünden ayrı düşmeye göreyim,kalbim hızla çarpmaya başlar.
Üvey duygularım ayaklanıp, fırtınalar koparır.
Nöbetçi bulutlar yardıma çağırır gözyaşlarımı bir hikmeti ilahi, yürek kafesim aralanır gönül kuşum havalanıverir mekan dışı zamanlara..
Bastırırım olanca gücümle iliklerime, zamansız gelmiş deccal sevgimi…
Çekerim,çekerim hırsımla berilerime sen diye…
Benliğimdeki hokkabazlar sokaklara fırlar,azgınca dans edip hünerlerini gösterirler tüm dünyaya..
Büyürüm küçülürüm
Küçülürüm, büyürüm arzularımdan…
Okyanuslar da kandırmaz o zaman, her şey susar birbirinin içinde.
Serap görmeye başlarım dünyanın gözüyle, aynalar aynaları açar, kızgın kumlar çöllerle yadigar yaşar, sıcaklaşır yeryüzüyle bütün aşklar..
Toprak gökyüzüyle hırçınlaşır, yalvarırlar birlikte ALLAHA…
Her duada buz keser ateşi içimde…
Sabır,sabır,sabır yağdır kahır dağlarının üstüne, sonsuzluk satın alsın ruhlardan susuzluğu kanmak için aşka….
Sıcacık huzurlu bir aydınlıkla ellerinde çiçeklerle gülümseyerek sevgiyle ağlarını atar tüm melekler evrene…
Güneş tutuşur kendinden, mevlam döndürür canlıları cehenneme giden her günahkar ölümden..
Sonsuz sevgiler çarpıyor kalbimin orta yerinden,
Sanmayın akan gözyaşlarım, ruhum çaresizlikten kanıyor…
Çünkü, gündüzü ve gecesi olmayan günlerde yasaklı kaldık biz….
Benim seni beklememi dahi istemedin, yaşayabileceğimiz hayatı dahi hayellemedin..
Kim ne derse desin, hepimiz bir gün parasız, pulsuz sevgimize çobanlık yaparız, aşağılık duygulardan iyi yürek beklemek senin neyine be kızım derdi ninem….
Sadece dua et,
Sessiz sesleri daha iyi duyar RABBİM….
Zamanın ve hayatın getirdiği ayrılık ızdırabını hafifletmeyi hiç düşünmedin..
Varabilseydik birbirimize tatlı bir lezzet yaşadığımız kavuşma yolculuğundaki zahmetleri unuttururdu bilirim…
Gurbet acısı da çekseydik zahmetlerede düşseydik o şehirden o şehire göç ederken yüreğimiz inan ki sevginin kavuşmuşluğunla hacı olurduk biz, aşkımızı tavaf ederken….
Seçme özgürlüğüm olmadığı için, senin sevginin senin aklının ve sabrının kollarındayım
(yine düşmedim)
uçur bizi aşkım dibi düşmüş dünyadan…
Şimdi güneş gölgesiyim Melek kanatlarında, gökyüzüne çevirirsen yüzünü, gördüğün bulutun ardındayım…
Uykular sardı ruhumu
gece içim gibi ayaz,
gözlerim buğusunda rüyaların
öyle beyaz
öyle güzel ki gelecek
kırık düşlerim uzak kalsın biraz
iyi geceler mutlu BEYAZ DÜŞLERİM….
Sabiha Rana http://www.sabiharana.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
-Düşlerim Yatağımda-
Düş ve Ölüm
Yatağımda uzanmış sigaramı içiyorum, sigaramın dumanı çarpıyor gözüme, sürekli bir devinim içinde bütünlüğünü yitirmeden ama her adımda kütlesinin başka bir parçasıyla yükseliyor sonunun koca boşlukta kaybolmak olduğunu umursamadan. Kendimi üstünde Castrol reklamının olduğu yeşil kocaman bir balonla yükselirken görüyorum. Balona sıcak hava yavaş yavaş doluyor ve balon aynı yavaşlıkla ama kesintisiz yükselişini sürdürürken bulutlara ulaşmak için sabırsızlandığı çıkardığı seslerden belli oluyor.
Rotam önceden belirlenmiş sanki, Muğla üstünde başlayan yolculuğum doğuya sürekli doğuya devam ediyor. Coğrafyanın ne zaman anlamını yitirdiğini bir boyuttan diğerine ne zaman atladığımı anlayamadan kendimi inanamayacağım hayal edemeyeceğim kadar yüksekte buluyorum. Önümdeki haritada bilmediğim biri tarafından belirlenmiş rotamı ve son durağımı görüyorum kırmızı kalemle işaretlenmiş son durağım dünyanın çatısı Himalayalar. Bunu fark ettiğim anda devasa tapınaklar ve buda rahipleri iştahımı kabartıyor. O kadar yüksekteyim ki, dağlar bir yolun üzerindeki tümseklere, denizlerse o tümseklerin dibinde yağmurdan arta kalan su birikintilerine benziyor. Bir an aklıma balonun rotamı takip etmeme yetecek kadar gaza sahip olup olmadığı geliyor ve aklıma getirdiğim kötü düşünceyle birlikte balonum aynı çizgi filmlerde bir kuşun deldiği seyahat balonları gibi savrularak ve hızla yeryüzüne inmeye başlıyor. Balonun hareketlerini takip bile edemediğim için bir şeyler yapmaya çalışmaktan vazgeçiyorum, sadece aynı çizgi filmlerdeki gibi bir ağacın dalına takılıp kalmayı diliyorum ve bunu dilediğim anda tarifi olmayan bir acı şokuyla yere çarptığımı hissediyorum. Çarpmanın şiddetini duyumsaya bildiğim için seviniyorum. Soluğum kesiliyor, nefes alamaz duruma geliyorum, dilim damağım kuruyor, aynı anda boğazıma kan kokusu geliyor, bağırmak istiyorum ama sesimi duyamıyorum yinede tüm bunları hissedebiliyor olmamın yaşadığım anlamına geldiğini düşünüp seviniyorum.
Saray soytarılarının kılığında yanıma gelen adamı gördüğümde sevincim şaşkınlığa dönüşüyorum "hoş geldiniz, giriş işlemleriniz birazdan tamamlanacak" deyip bir reverans yapıyor ve ayağa kalkmama yardım ediyor. Adam ayağa kalkmama yardım ettikten sonra herhangi bir şey söylemeden beni şaşkınlığım ve huzursuzluğumla baş başa bırakıp çekip gitmişti. Nereye giriş işlemlerim yapılıyordu, nerdeydim, nereye girmek üzereydim, balonum, haritam nereye gitmişti. "onlar zaten senin değildi ki" dedi bir ses bana adımla hitap ederek. Devlet dairelerinin girişlerinde bekleyen güvenlik elemanlarına benzer bir üniforması vardı üstünde "artık gidebiliriz" dedi bana. Nereye gideceğimizi sormak istediysem de bana cevap vermeyeceği gayet resmi tavırlarından belli oluyordu. Eli yüzü düzgün işini profesyonelce yapar bir tavrı vardı. Beni daha önce orda olmayan varsa bile benim fark edemediğim bir kapıdan içeri soktu ve bir reverans yapıp artık yalnız ilerleyeceğimi bildirir bir hareketle ilerlememi işaret etti. O sırada yanıma yaklaşan kişiyi görünce o ana kadar yaşadığım şokların en büyüğünü yaşadım üstünde üniformasıyla Adolf Hitler yanıma doğru yaklaştı aynı öncekiler gibi kibar bir reveransla beni selamladı. Az öncekilerin kim olduğunu sorduğumda saray soytarısı kıyafetli olanın Azrail ve diğerinin de ayak işlerine bakmak için günahı çok olanlardan seçilmiş Manson soyadlı seri katil olduğunu ve bu cevaplardan nerde olduğumu tahmin edebileceğimi söyledi.
Ölmüştüm, şakamıydı şimdi bu "lamı cimi yok öldün ve cehennemdesin" dedi. Şaşkındım yaşadığım dünyadan tanımadığım ve varolduğuna inanmadığım bir dünyaya gelmiştim. "Ateş kazanları nerde?" diye sordum Adolf' e oysa sadece gülümsemekle yetindi. Düz ağaçlı bir yolda yürümeye başlamıştık ki, ağaçların altında bir kayanın üstünde oturup sohbet eden Yeşu Ben Miriam (bilinen adı İsa unvanı ise Mesih) ve hangisi olduğunu bilmediğim ama peygamber olduğunu tahmin ettiğim bir başkasını gördüm, Adolf istersem yanlarına gidebileceğimi belirtir bir işaret yaptı. Bu benim kesinlikle kaçırmak istemeyeceğim bir fırsattı çekinik adımlarla sohbetlerini bölmelerine neden olmadan yanaştım yanlarına.
Bay peygamber: Soytarı bir kaos yaratığıdır, görünümü saygınlık anlayışımıza bir sataşma, hareketleriyse düzen anlayışımızın alaya alınışıdır. Soytarı daima itilip kakılır, soytarı -onun özgürlük olduğunu düşünelim- daima düzenin insanları -onlarında otorite olduğunu varsayalım- tarafından kovalanır. Soytarı kaosu, otoriteyse istikrarı temsil eder. Doğanın kendisi istikrarsızdır yani soytarıdır, otoriteyse istikrarı ister yani doğanın kendisine karşıdır. Doğanın Azrail'e soytarı kıyafetlerini giydirmesi kaosun kendi ürünü olduğunu ve ona sahip çıkanların kendiyle birlikte olduğunu anlatmasının en açık yoludur. Biz her ne kadar özgürlüğün bir numaralı yandaşı olsak da, sen otorite tarafından çarmıha gerilmiş bir soytarı olsan da, öğretilerin zaman içinde otoriteye hizmet etmeye başlamış, onun bir numaralı dayanağı olmuştur.
Yeşu : haklı olabilirsin bak bizim Matta kitabında 15/24 de benim sözlerimi şöyle aktarmış; "ben İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim" ben bunu söylerken Yahudileri koyun sınıfına koyduğumda kalanına ne muamelesi yaptığımı anla artık. Benim öğretim Yahudiler içindir yeni ve anlamsız bir felsefenin doğmasına neden olacağını tahmin etmemiştim. İnsanlar doğayı terk edip tanrının kucağına düşmeye çok hevesliler bilseler ki doğanın kendisi tanrı.
Bay peygamber: sana oradaki yanılgıyı da anlatayım; eski günlerde insanlar daha somuttu, yani manevi şeylerle çok işleri olmazdı. Bir ceset çürüdüğünde ürünlerin büyümesini sağladığını biliyorlardı. Gübrenin ürünlerin büyümesine katkıda bulunduğunu da kendi gözleriyle görebiliyorlardı. Bitkileri yemenin büyümelerine, kendi hayatlarını sürdürmelerine yardımcı olduğunu anlamaları içinde bir takım kitaplara yada alimlere ihtiyaç duymuyorlardı. Böylelikle kan, bok, ve bitkiler arasında -hayvanlar, insanlar ve bitkiler arasında- bağlayıcı ilişkiler olduğunu yaşayarak öğrendiler. Buğday hastı için hayvan kurban ettiklerinde doğaya kurban edilenin kendilerine geri döneceğini biliyorlardı. Bundan daha az mistik ne olabilirdi ki evet bir seremoni oluyordu ama herkesin biraz eğlenceye ihtiyacı yok mu? Bitkiler alemine bir bak orda hiçbir şey kaybolmaz sadece bulunduğu yerden kopar ve sonra geri döner. Enerji asla yok olmaz. Tohumlarımızı ektiğimiz gibi ekerdik ölülerimizi karımızın rahmine menilerimizi bırakır gibi toprağın kucağına bırakırdık onları. Cesedin, tohumun yada menilerimizin enerjisi şu veya bu biçimde geri dönerdi. Ölüm daha çok hayatı doğururdu. Yeryüzünü severdik onun bizim ihtiyaçlarımızı karşılayacağını bilirdik, ama onu terk etmekten ölmekten de korkmazdık, yaşayacağımız güzel günler için onu kutsardık. Ondan arındırılmamız gerekmiyordu. Cennete kaçış planları kurmazdık hiç. Ölümden korkmuyorduk; çünkü doğaya ve onun döngülerine bağlıydık. Doğaya bakıp, ölümün onun ayrılmaz bir parçası olduğunu görüyorduk. Bir takım insanlar -başlangıçtaki Yahuda kabileleri yani senin insanların- toprağı işlemeyi bırakıp da bitkilerin döngülerine yabancılaşınca, bedenin madde olarak dirilişine olan inancı yitirdiler. Ölü hayvanlarını toprağa ektiler, mezardan bir şeyler fışkırdığını fark etmediler: ne yeni bir domuz, ne yeni bir koyun. Böylelikle korkuya kapıldılar, bitkilerin yaşam öğretisini unuttular, ümitsizliğe kapılıp soyut yeniden dönüş kavramını geliştirdiler.
Soyut varlık fikri, kendi ürettikleri ölüm korkusunun bir ürünüydü. Ve yüce manevi varlık fikride doğadan uzaklaşmanın sonucudur. İnsanoğlu yaşamın elle tutulur gözle görülür süreçlerini gözlemleyemez, onlarla bir olamaz hale gelince, yaşamın ve ölümün nerden çıktığını açıklamak için tanrıyı icat etmek zorunda kaldılar. Senin benim gibilere de gün doğdu. Öğretilerimiz yanlış anlaşılmadı onlar zaten yanlış temellerden geliyordu. Kökleri doğadan uzak maneviydi çünkü.
Yeşu : bu hata da tanrıların ve bizim payımız nedir peki?
Bay peygamber : hatamız şu Yeşu; atalarımızın hayata bütünlüklü bir bakışları vardı, kendi eksik yöntemleriyle güneşin, ayın ve diğer yıldızların bile varolan işleyişteki yerlerini anlayabiliyorlardı. Tohumların üreme faaliyetleriyle, hayvanların doğurganlığı arasında bir ayrım yapmıyorlardı bu şekilde hayatı çözümlüyorlar sıra iç dünyalarına geliyordu yaşam döngüsüne büyük bir saygı duydukları için manevi huzuru soyutta değil doğanın dönüşümlerinde arıyorlardı, çünkü doğa iç ve dış dünyamızın bir yürümesini sağlayan tek enerji üreteci tek motordu. Dosdoğru kaynağa gidiyorlar soyut olana değil -gökyüzündeki yada her yerdeki görünmeyen bir ego uzantısına değil- doğaya ve onun doğurganlığına tapınıyorlardı bitkilerin ve hayvanların üreme organlarına, çünkü yaşam kuvveti onlardaydı.
Yeşu : hayvan ve bitki kültlerini daha öncede duymuştum ama insan bundan daha estetik daha uhrevi bir şeyleri hak etmiyor mu? Ben insanoğlundan cinsel yaradılışına hayranlık duymasından daha fazla şey bekliyorum.
Bay peygamber : ne bekliyor Yeşu, soyutlamalar mı, doğasına yabancılaşmasını mı, bunlar mı estetik olanlar Yeşu? Kitap başlangıçta söz vardı der. En basit ilkel insan bile başlangıçta orgazmın olduğunu bilir. Hayat sadece hayattan üretilir, hayatın kaynağı enerjidir. Tohumun filiz vermesi, kelebeğin kozasından çıkması hepsi maddeye dairdir, ruha değil. Dağlara saygı göstermek, güneşe tapınmak, bir erkeğin büyük penisine tapınmak belki kabadır ama insan yaşadığı doğayı kutsal gördüğü sürece ona saygı gösterecek onu bugün geldiği duruma getirmeyecekti. Hayatın başlangıcının basit bir doğa olayı olduğunu anlayabilmesi daha binlerce yıllık zamanına mal olacak bilimin ama bak paganlar bunu yüz hatta bin yıllar önce çözüp doğaya saygı göstermişler. Bir tüy tanesine bile saygı duymaları, ondan bir kutsallık çıkarmaları bu nedendendi. Kusura bakma Yeşu senin özgür, isyankar, soytarı -hangisini kabul edersen et- bir insan olduğunu biliyoruz ama o Yahuda kabileleriyle başlayan ve bugün hala devam eden insanoğlunun kendine ve doğaya yabancılaşma süreci,senin doğumunla daha bir netlik kazandı. Senin doğumun doğanın yani maddenin soyut olana yenildiği gündür, insanın kendinden uzaklaşmaya başladığı, kültürün doğaya, fallusun rahme hükmettiği gündür. Neresinden bakarsan bak biz resullerle başlayan sürece baktığında insan binlerce yıllık bozuk bir yapı görüyor sadece. Bizim yaptığımız en büyük yanlış geçen her kutsal saniyede zaten değişen dünyayı değiştirme çabasına düşmek, doğanın işine burnumuzu sokmak oldu.
O sırada bay peygamber beni gördü, bana doğru gelmeye başladığı sırada dayanılmaz bir acı elimden beynime doğru hücum etti, kendime gelip elimde yanmakta olan sigarayı fırlattığımda hala yatağımdaydım, odamı gördüğüme, yaşadığıma sevindim bir an, Yeşu'ya ve Bay peygamber'e göz kırpıp, derin bir uykuya daldım. Neyse ki her şey bir düşten ibaretti.
Kerem Durmaz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          2 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : Nesrin Yıldırım Aşk batıyor |
|
Gittin. Aşk sandığım her şey gitti. İnançlarım hayallerim yandı. Sana inanmak her şeyi ret etmekmiş meğer. Her şey kirlendi, bildiğim bütün cümlelerim, bildiğim inandığım ne varsa işte hepsi. Sana inanmak bütün gerçeği ret edip seni gerçek sanmakmış. Ben aynı fotoğrafta aynı çerçevede olacağımızı sanmıştım. Aynı fotoğrafta yan yana duramadık. Meğer ikimiz çokmuşuz duvarda asılı duran bu çerçeveye. Sen bana yakışmadın ben sana karışamadım. Yakışıklı durmuyor yan yanayken biz hiç bir şey. Anlamlar karışıyor, her şey anlamını yitiriyor ve hiçbir şey bize yakışmıyor. Aşk, kızıl bir gökte batıyor. Her yer kızıl ve aşk batıyor. Doğmamış bir bebeğin en günahsız hali gibiydi benim sana beslediğim aşk. Şimdi kızıla boyanıyor ve aşk batıyor. Batışını izliyorum uzaktan. Beni sana uzak kılan o yakışmazlıkta duruyorum, oradan izliyorum aşkın batışını. Aşk batımının arkasında kalıyorsun sen, bense tam önünde. Uzak düştük, aşkın uzağına düştüm. Aldatılmış bir kadın portresinin içinde ki renk gibiyim. Yangın yerinde ki çığlıklar gibi kalbimin içi. Savaş sonrası meydanda asılı duran çıplak çocukların çaresizliği gibi çaresizliğim. Sen bir şarkı notasının en vurucu hali gibiydin kalbimde.Aynı coğrafyada farklı topraklardık biz. Ben yarım kaldım kendi coğrafyamın dilinde, sende yarım kalan dilsiz cümlelerim gibi. Ruhum bir yerlerde çarpışıyor. Bedenim yalnızlığımın ortasında yapayalnız. Beni kime teslim ettin de gidiyorsun. Hangi tarihe,hangi şarkının notasına teslim ediyorsun beni. Benim tarihlerim sende kaldı, kara kaplı her satırı sana çıkan cümlelerimin kış evi kareli defterimde birde. Ruhumun salıncağı beni bırakıp nereye böyle. Aşk batıyor öyle ya batan aşkın izleri bunlar. Senin kurumuş toprağının coğrafyasında yeşermeye çalışan deli bir kadınım ben. Deliliğin tanımı böyle bir şey olmalı. Hiç aşk batımını izlememiştim, aşkı hiç bu kadar kızıl görmemiştim ben. Batan kızıl aşkın serinliği vuruyor buralara, serinliyor buraları, saçlarımı savuruyor rüzgar. Üzerime kalın bir şeyler alıp devam ediyorum aşk batımını izlemeye. Sen arkada kalıyorsun göremiyorsun. Çok sevdiğim bir şarkı mırıldanıyorum. İçimde yükselen sesler yalvarıyor aşk, dön ölümden diye. Kıpırtısız öylece aşk batımını izliyorum. Ölümden dönmeyecek biliyorum. Döneceği vakit ben öleceğim onu da biliyorum. Aşk, eski bir kitabın arasında kalmış kurumuş güllerin altında ki eski bir cümle. Siyah beyaz filmlerin eski tanıdık bir yüzü aşk. Aşk, buralara uğramayan tanrı'nın sesi gibi.
Nesrin Yıldırım
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Söyleyecek çok şey var..
Anlatmak istiyorum, yazmak, söylemek...
konuşmak, konuşmak, konuşmak saatlerce belki günlerce..
dinleyen yok mu? olsun ben zaten dinletmek değil, konuşmak istiyorum...
offfff bu gürültü, kalabalık, kargaşa......
sadece beynimi değil, yüreğimi de eziyor sanki..
herkes konuşuyor.. duyuyor muyum??? duymuyor muyum???
yoksa duymak mı istemiyorum¿¿¿¿
Aklıma geliyor eski aşklarım..
Biri bana derdini anlatıyor, anlatsın ne yapayım.. Ben en son öptüğüm dudağın derdindeyim.. yüz yıllar mı oldu ne?? ya da dün müydü acaba?
Düşünüyorum.....!!!
Düşünmek nedir ki? Zorlamak mı aklı birşeyler için ???
Eğer öyleyse... Yok o zaman ben düşünmüyorum...
Alt dudağı mı kalın dı yoksa üstü mü??!! ha bak bunu düşünüyorum, çünkü hatırlamıyorum..
Farkediyorum...!!!
Zaten hep aklımdalar...
Yarım bıraktıklarım, yarım bırakanlar...
Zaten ben hiçbir şeyi tamamlamam ki..!
Herşey yarım olmalı..
Tam bilmek istemiyorum, tam yaşamak ta..
Herşeyden biraz... Bir az..?! Belki birazdan biraz fazla..
Ama çok şey, çeşit çeşit, yarım yarım..
Az ama özdü.. Ama yarımdı.. Evet kesinlikle hoşuma giden bu..
Bak bir beni daha buldum, konuşurken.. İçimdeki bir beni daha tanıdım, ayrımsadım.. Bu güzel işte..:)
Güzel ne ki???
Ben çirkin seviyorum..
Çirkin ne ki???
güzel adam..
güzel kadın..
güzel çocuk..
güzel ev..
Yok... Biraz çirkinlik lazım.. Nazarlık niyetine..
Ne mi anlatıyorum?¿
Bilmem ki.. Beni anlatıyorum biraz.. Bir az.. Belki birazdan biraz fazla..
Ne önemi var ki..?
Kimsenin birşey anlamasını istemiyorum ki..
Sadece konuşmak istiyorum..
Konu yorumlamak değil..
Yarım.. Yarım.. Yarım..
herşey yarım.. yarın yarım.. ben yarım.. sen yarım..
Ya diğer yarım????
O da yarım..
Deniz Kılıç
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Tarım Bakanlığı Ne Yapmak İstiyor?
Ülkemizin tarımı darbe üstüne darbe yemeye devam ediyor. Ben bu vurdumduymazlığın daha ne kadar süreceğini merak ediyorum. Köylünün, çiftçinin, üreticinin, tarımla uğraşan herkesin üzerinden para kazandığı elinden emekli kesime indirilen son darbe ihracatın durması şeklinde kendini gösterdi. İhracat durdu durmasına da sebebine güler misiniz, ağlar mısınız karışık bir durum. Durdurulma sebebini öğrendiğim zaman ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı inanın şaşırdım kaldım.
Ülkemizin tarımsal ürünlerin ihracatından elde ettiği 500 milyon dolar civarında olan gelirin yarısı Rusya'ya yapılan ihracattan elde edilmektedir. Hiç de azımsanmayacak miktarda yapmış olduğumuz bu ihracat 30 mayıs itibariyle durduruluyor. Durdurulma sebebi şu: Rusya Türkiye'den bitkisel ürünlerde Akdeniz Meyve Sineği ile ilgili bir belge istiyor. Ne zaman biliyor musunuz? İhracatın durdurulma tarihinden tam 6.5 ay önce. Rakamı yanlış yazmıyorum, isterseniz yazı ile de yazayım. Tamı tamına altı buçuk ay önce. Bu bana göre bir rezalettir. Eğer bir bakanlık bünyesinde bir rapor 6.5 ay süresince hazırlanıp gönderilemiyorsa, buna açıkçası ne denir? Şaşılacak bir durum.
Yapılan davranıştan anlaşılan, bu bir vurdumduymazlık, bu duyarsızlığın sonucunu ihanet olarak değerlendirebiliriz. Çünkü ülke olarak üretim yapıp, ürettiğimizi ihraç etmeye çalışıyoruz. Ortada üretim var, ihraç yapılacak yer var, ancak siz bu işe çomak sokuyorsunuz. Bu tarımın ve tarımla uğraşan kesimin basite alındığının göstergesidir. Daha önce de "gözünüzü toprak doyursun" veya "millet çiftçiye mi çalışacak" sözlerini hatırlarsak, duyarsızlığın sebebi anlaşılabilir. Ayrıca bu aksaklık bizim bürokrasimizin nasıl çalıştığının bir göstergesidir, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın birimleri arasındaki iletişimsizliğin dışa yansımasıdır.
İhracatın yapılamamasından zararlı çıkanlar kimler oldu dersiniz? Öncelikle ülkemizin milli geliri etkilendi. İhracat yapmak için belli planları olan ihracatçılar, bunların aileleri etkilendi. Tarımımızın yediği bu darbe kendini esaslı bir şekilde çiftçiler üzerinde hissettirmiştir. Üreticiler kazanamayınca Zirai İlaç ve Tohum Bayileri paralarını üreticilerden alamazlar. Bu bayilerden tarım girdilerini sağlayan firmalar alacaklarını alamazlar. Bu durum bu kadar etkili mi denebilir. Evet etkilidir. İnanmayan Rusya'nın durdurduğu tarımsal ürünlerin şu an üretildiği yerler gidip araştırabilir. Buralar Antalya, Kumluca, Finike, Fethiye, Adana, Mersin…Herkes elini vicdanına koysun ve düşünsün. Toptancı hallerinde domates fiyatı 150-400 YTL arasında. Bu rakamlar 1-600 YTL'den bu rakamlara düştü. Siz üretici olsanız, 1 ton domatesin kazandırdığı 150 YTL ile sadece 2 kutu tarım ilacı alsanız ne yaparsınız?
Sevgili Türk Halkı yapılan bu vurdumduymazlığın hesabını mutlaka kesmelidir. Ceplerinden, (istemeden demek isterdim) bir duyarsızlık, vurdumduymazlık sonucu, tarıma hafife alma sonucu üreticinin parası çekilmiştir. Hükümet, bana göre bu karayı Bakan'ı görevden alarak temizleyemez.
Halil Demir
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : Mehmet Güneş SIR (7) |
|
-Siz kimsiniz genç adam? Deyip Efahren'i gözleriyle tepeden tırnağa inceledi.
Efahren yaşlı adamın yaklaştığını görünce yüzünü ayırt edebilecek bir şekilde görmeye çalıştı. Bütün derileri sarkmış dişleri çürümüş,saçları tamamiyle nemden dökülmüş kısaca boylu yaşlı bir adamdı Himler.
-Ben S.Efahren bir kitap hazırlıyorum ve sizden bilgi almaya geldim.
-Neden tarih kitapları okumayı denemiyorsun evlat.
-Tarih kitapları beni sizin kadar aydınlatamaz efendim.
Himler parmaklıklar ayaklaşıp,
-Bana bir sigara ver evlat dedi.
Efahren cebinden cıkardığı sigara paketinden bir tek sigarayı uzatacakken,kendisini bekleyen askere baktı. Asker başıyla vermesinde bir sakınca olmadığını söyler gibi, onayladı. Sigarayı himler uzattıktan sonra,himler yatağına uzanarak sigarasını yakıp derin bir fırt çekti.
Efahren bu hareketlerini izlerken,Himlerin ayak tırnaklarının simsiyah ve uzadığını kendisine dahi bakamaz bir hale geldiğini anlamıştı.bitmişti Himler, Ölümü burada beklemek gerçekten de içler acısıydı. Himler genç adamın vaktini harcamamak için
-Ne hakkında konuşacaksın evlat
-Hitler hakkında
Yaşlı Himler mırıldanarak,
-Başka bir konu yok ki zaten dedi. Ne öğrenmek istiyorsun peki?
-Yedinci sığınağın nerde olduğunu
Himler yatağından doğrularak, Efahrenin yüzüne bakıp tekrarladı
-Yedinci Sığınak mı? Hahahahaha deyip kahkaha attı ve sigaranın dumanından ve yaşlılığın verdiği halden olsa gerek elini ağzına götürerek öksürmeye başladı.
-Böyle bir saçmalık yeni mi çıktı?
-Sayın Himler Doktor Peter R.yi anımsıyormusunuz?
Himler bir süre düşündükten sonra
-Albay Peter R. Mi?
-Evet Albay Peter R.
-Evet hatırlıyorum aynı zaman da hitlerin doktoruydu.
-Doğru Hitlerin doktoruydu. Ve araştırmalarına göre 7.ci bir sığınağın olduğunu bilen tek kişiydi.
-Evlat Doktor Peter R. Aptal biriydi.Saçmalamaktan başka bir şey yapmazdı.
-Ama böyle bir sığınağın olduğunu biliyorsunuz ama..
-Diyelim ki var bu neyi değiştirecek?
-28 Nisan 1945 günü Nöbetçi Subay sizdiniz değil mi?
-Evet
-Peki o gün Hitlerin dışarıya çıktığını anımsıyormusunuz?
-Hayır o gün Hitler hiç dışarıya çıkmadı..
-Bundan emin misiniz?
-Elbette bütün gün Sığınağın kapısından ayrılmadım. Rus bombaları bile düşüyordu sığınağın yanına..
-Peki ya Eva...
-Evet Eva Braun bir kez köpeğini gezdirmek için çıkmıştı birkaç dakikalığına.. Sonra geri döndüler ama
-Kimle geri döndüler?
-Tabi ki Hitlerle
-Oysa hitlerin dışarı çıkmadığından emindiniz hani...
-Ben o sırada diğer nöbetçi askerlerin devriyesine bakıyordum.Ve ordan ayrılmam bir dakikadan daha azdı.Ben devriye defterini imzalarken çıkmış olmalı.Teftişimin bir dakikadan daha az sürdüğünü çok iyi anımsıyorum.Ve geri döndüğümde Eva'nın koluna girerek sığınağa girdiğini gördüm.
-Peki en son Führerle ne zaman görüştünüz
-20 Nisan 1945 sabah 11:10 da.. Tabi sadece ben değil bütün personel vedalaşmak için Hitler ve Eva ile vedalaştı. 11:20 de ise baş başa konuştuk ve bu da 5 dakika sürmedi.
-Ne konuşmuştunuz?
-Vasiyetini..
-Vasiyetin de tam olarak ne diyordu?
-Bildiğiniz gibi sıradan şeyler.Ruslar gelmeden önce kendisi ve eşinin bedeninin yakılmasını.Ve son bir armağan olarak kolunda ki saati çıkararak bana verdi
-Saati neden verdi?
-Bu Hitlerdi evlat neyi ne zaman ne yapacağını kimse bilemezdi.
-Hitler son görüştüğünüzde nasıldı..?
-Gayet sakin di sadece sol kolunun istemeden hareket edip titremesi daha da artmıştı..
-Peki saati hangi koluna takardı?
-Sağ koluna tabi ki.. Sol kolunu hiçbir işte kullanmazdı..
Bu sırada asker vaktinin dolduğunu işaret ederek Efahren'e yaklaştı.. Efahren eliyle işaret parmaığını göstererek 1 dakika izin istedi.Asker geri dönüp bekledi ve saatine baktı.
-Bay himler saati görebilir miyim? Dedi
himler yattığı yataktan doğrularak, Başının dibindeki paslı dolabın alt çekmecesini açtı.Çekmecede işe yaramaz bir sürü mektup sandığı kağıt ve küçük bir kutu vardı. Kutunun içinden yeşil bir beze sarılı saati çıkartarak parmaklıklara yaklaştı.Efahren saatti eline alıp yakından net bir şekilde görmek için baktı. 1940 yapımlı bir Jegrus marka saatti. Hala ilk günkü kadar sağlam göz alıcı kahverengi kordonlu otomatik bir saatti bu, saati himler'e geri uzatarak..
-İntihar ettiklerinde siz yanında mıydınız?
-Hayır..Ben birkaç asker çağırıp cansız bedenlerini taşıyıp Führer sığınağının dışında ki top çukuruna getirmelerini emrettim.
-İçeride başka kimler vardı?
-Roches Misch adında telsiz görevlisi vardı sadece
-Peki sekreteri Traudl Junge, hizmetçisi Heinz Linge?
-Onlar bir gün önce, gece yarısı bir arabayla Münih'e gitmeleri için hitler tarafından gönderilmişti.
-Daha sonra noldu?
-Hitler ve Eva'nın cesedini 4 askerimle taşıyıp führer sığınağının girişinde ki top çukuruna koyduk benzin döktük ve tamamiyle yanıncaya kadar bekledik.
O sırada asker Efahren'e yaklaşarak, vaktinin dolduğunu işaret edip, Efahren'in arkasına geçip eliyle koridorun sonuna ilerlemesini söyledi.
-Teşekkür ederim Bay Himler..Teşekkür ederim....
Hava kararmaya başlamıştı,dışarıda sert bir rüzgar esiyordu.Vakit kaybetmeden Ceza evinin karşı sokağında bekleyen taksiye ilerleyerek,Şoföre aracın boş olup olmadığını sordu.
Taksi ilerlerken Staatsoper caddesinin insanlarını izliyordu.Şehir operası, tiyatro salınunun bulunduğu bu cadde aksamları çok ahenkli oluyordu. Unter Den Linden den buraya pek çok insan gelip sadece gezip eğlenmekle kalmıyor şehrin duayene yerlerinden biri olan Staatsoper için sabahlara kadar caddelerde ki kafelerde kimisi kahvesini yudumlarken kimileri birasını alıp parklarda ki müzik gruplarını izlemeye geliyorlardı.Efahren Himler'in söylediklerini düşünürken adeta kendini Führer sığınağında hissetmişti.Ne tuhaf şeydi geçmişteki bir lekeyi anımsamak.Tarih boyunca unutulması mümkün olmayan bir katliamın liderlerini araştırmak, aynı zamanda bu imparatorlukta bir zamanlar büyük bir çarkın dişi olarak görünen Himler'in hücrede ki halini görünce, az da olsa bir üzüntü kaplamıştı kendisini.Yaptıklarının mükafatı olarak bu cezayı almıştı. Efahren'e göre bu ceza onun için ölümlerden bile beterdi.Böyle bir insanın ölümü hak edecek kadar asil olmadığını düşündü bir an.Sonuçta ölen milyonlarca insandı.Bir yanda aklını bu sorular kurcalarken bir yandan bayan Jeny aklına geliyordu. Caddedeki dükkanların vitrinlerine bakarken arabanın arka camından, bayan Jeny ile karşılaşmayı ümit etmişti ancak arabanın bir an durduğunu evine geldiğini anlayınca artık tek düşündüğü şeyin evde aç bekleyen köpeği ve deliksiz bir uyku olduğunu düşündü.Cebinden çıkardığı anahtarını kapının anahtar deliğine sokup kapıyı açtı.Köpeği kapıya koşarak kuyruğunu salladı ve Efarhen'ı takip etti.İlk işi mutfaktaki dolaptan köpeğin mamasını çıkartıp tabağa koydu,odasına geçtiğinde masanın üzerinden televizyonun kumandasını alarak TV yi açtı kanalları dolaştı ama pek bir şey yoktu sıradan değişik haberler ve birkaç spor programları. Kravatını çıkartıp dolabına astıktan sonra banyoya gidip bir duş alarak uyumak istiyordu.
Efarhren ertesi sabah geç saatlerde uyanmıştı aslında yorgunluğunun ve bitkinliğinin kendisinde bıraktığı ağırlıkla daha da uyuyacaktı ama kendisini asıl uyandıran şeyin telefon zili olduğunu duyunca elini yatağının başında duran telefonun ahizesine uzattı.Telefonda ki sekreter Lindaydı.Ofisinden bayan Jeny Linge adında cve yanında bir başka bayan ile birlikte ofiste beklediğini söylemişti.Bunu duyan Efahren gözlerini açarak saatine baktı. Saat neredeyse 10:00 olmuştu. Yatağından hızla çıkarak,hazırlandı ve dolaptan küçük krakerleri atıştırarak dolaptan gri takım elbisesini ve kol düğmelerini çıkardı. Vakit kaybetmemek için hızla yüzünü yıkayıp hazırlandı ve evinden ayrıldı.
Efahren ofisine geldiğinde saat 10 buçuğa geliyordu.Sekreteri Linda ya selam verip hiçbir şey sormadan odasına girdi. Odasında Bayan Jeny Linge ve hamile bir bayan vardı.Bu kadın bahsettiği kuzeni tablonun eski sahibi Eva olmalıydı.Kısa boylu uzun siyah saçları Eva yı gerçekten güzel kılıyordu.Eva ve Jeny'in gözleri odadan giren Efahrenin üzerindeydi.O sırada Jeny ayağı kalkarak.
-Lütfen kalkmayız.Özür dilerim beklettiğim için,oysa geleceğinizden haberim olsaydı kesinlikle geç kalmazdım.
Bayan Jney tebessüm edip Efahrene
-Özüre gerek yok bay Efahren.Asıl ben özür dilerim habersiz gelişimiz için.
O sırada yabancılıkla duran Eva'yı eliyle göstererek
-Bay Efahren bu benim size bahsettiğim kuzenim Eva.O da sizinle tanışmayı çok istemişti.
-Memnun oldum bayan Eva bu kadar güzel bayanlarla sohbet edeceğimi bilseydim bütüng ece uyumadan ofiste bekleyebilirdim. Diye küçük bi espiri yapıp iltifatta bulundu.
Jeny ve Eva bu küçük jestten çok hoşlanmış bir ağızdan Teşekkür ettiklerini söyleyerek kahvelerini yudumladılar. Bayan Jeny kuzeni Eva'nın iki yıl önce Joseph denen bir Arkeologla evlendiğini küçük bebeklerinin doğacakları günü sabırsızlıkla beklediklerini söyledi. Eva sözü alıp
-Kuzenim Jeny sizden bahsetti bana, teyzemin yaş gününde armağan ettiği tabloyu sizin aldığınızı tablo hakkında araştırmalar yaptığınızı öğrendi.
-Evet üzgünüm ki o tabloyu ben aldım.Tabi isterseniz siz gerçek sahiplerine tekrar armağan edebilirim diye tebessüm etti.
-Hayır bay Efahren bu teklifiniz için gerçekten özür dilerim. Sadece eşim Joseph o tabloyu evlendiğimiz günden beri hiç sevmemişti.Ağırlıkta Gri tonlarının olması onu sürekli sıkıyordu. Benim üzülmemen için çok çaba sarf etti ama bir gün ben evde yokken tabloyu bir antikacıya sattığını söyledi.
-Satmasının amacı neydi?
-Söylediğim gibi hiç sevmedi o tabloyu
-Anlıyorum üzüldüm sizin adınıza
-Yoo hayır üzülmeyiniz ben şahsen üzülmüyorum. Şayet Joseph böyle bir şey yapmasaydı sizin gibi sıcak kanlı bir beyfendiyle tanışmamız mümkün olmayacaktı.
Jeny o esnada tebessüm ederek.
-Kuzenim Eva haklı.. Josephe o tabloyu sattığı için teşekkür bile borçluyuz dedi.
Efahren bu güzel iki bayan arasında geçen sohbetten çok hoşnut kalmıştı.Eva ile konuşurken bile arada bir gözlerini kaçırıp Jeny'e bakmakta, genç kadının bunu anlamasından çok korktuğu için arada bir önünde ki evrakları kurcalamaktaydı. Derken gayet eğlenceli geçen bu sohbetin ardından Efahren'in aklına tablonun arkasında ki not geldi.
-Bayan Eva tablonun arkasında ki Not'a dikkat ettiniz sanırım. Orda bahsedilen Eva sizmisiniz?
-Evet bay Efahren O eva benim
-Teyzenizin adı neydi?
-Onun da adı Evay'dı ama hiç adıyla hitap etmemizden hoşlanmazı
Efahren'in şüpheleri git gide daha da artmıştı. Genç hamile Eva ile Eva Braun arasında bir bağ var mıydı acaba diye düşünürken.Bayan Jeny cam sehpanın üzerinde duran çantasını alarak ayağı kalktı.
-Biz izninizle çıkalım bay Efahren. Eva ile gidip biraz alış veriş yapacaktık ofisinize yakın olduğumuz için hem sizinle tanıştırmak hem de sıcak bir sohbet adına gelmiştik.
Efahren Jeny'in ayağı kalktığını görünce kendiside ayağı kalktı. Ve Jeny'in giydiği beyaz bluzdan sutyenini ve göğüslerinin uçlarını ayırt edebiliyordu.Bu kendisini daha da çok etkilemişti.
-Buaraya kadar geldiğiniz için teşekkür ederim bayan Jeny ve siz bayan Eva. Gerçekten çok memnun oldum. Ve lütfen yine gelin.
-Yakınlarda olduğumuz zamanlar uğrayacağız bayan Efahren. Dedi Jeny
Bu Efahren'in hoşuna gitmişti. Bu çekici genç kumral kadın oldukça etkiliyordu kendisini.Kapıyıa kadar bayanlara eşlik ettikten sonra bir sigara yakarak derin bir nefes aldı. Bayan Jeny ve Eva'nın odasından çıkmalarının üzerinden pek geçmemişti ki; Linda kapıyı çalıp içeri girdi. Bay Efahren'e arayanların listesini ve isimlerini yazdığı küçük bir kağıt uzattı. Bir şey içip içemeyeceğini sorduktan sonra.
-Bu arada bay Efahren bugün kız kardeşimin doğum günü, kendisine hediye alabilmem için biraz erken çıkabilir miyim?diye sordu genç kız
-Tabi Linda istediğin zaman bana sormadan çıkabilirsin.
Efahren çok iyi bir Mimar ve çok iyi bir yöneticiydi. Sadece kendi yanında çalışan isanlarla değil bütün insanlara karşı sıcak kanlı güler yüzlü bir kişilikti.
Bu habere gülümseyerek karşılık veren Linda
-Teşekkür ederim efendim.
Efahren genç kızın odasından çıkıp kapıyı kapattığını görünce.Seslendi.
-Linda....
Genç kız kapıyı tekrar açıp içeri girdi.
-Buyurun efendim.
-Avans alabilirsin gerekiyorsa. Ve unutmadan kız kardeşine iyi dileklerimi sunarak benim adıma da bir hediye götürürsen çok sevinirim.
-Siz de gelmek istemez miydiniz efendim? Evimizde küçük bir parti yapmayı düşünüyorduk da.
-Çok isterdim fakat o kadar çok işlerim var ki.. diyerek cümlesini tamamlayınca
-Peki efendim. İyi çalışmalar size deyip odasından ayrıldı genç sekreter.
Efahren çantasını açarak bütün evrakları çıkardı.Himlerin kendisine bahsettikleri geldi.En çok kendisini düşündüren şeyin.Himlerin nasıl görmeden Hitlerin sığınaktan çıktığıydı.Fakat ters olan bir şeyler vardı. Himler sadece 1 dakikadan az bir süre terk ettiğini söylemişti konumunu. Sözlerinden anlaşılacağı üzere yalan söylemiyordu himler. Peki Hitler dışarı çıkmadıysa, içeri giren komediyen Ulrich Müller ise, 2 gün boyunca nasıl oldu da saklanabildi sığınakta. Bütün bunlar kafasını karıştırırken, Bayan Müllerden aldığı kaseti taktı ve izlemeye başladı.
Her şey aynıydı bir süre sonra bile pek değişen bir şey yoktu, kasette 1936 Berlin Olimpiyatlarında konuşan Adolf Hitler ve yanında Eva Braun dan başka bir şey değildi. Halkı selamlayarak el ele tutuşmuşlardı Eva Braun ile hatta bir ara ellerini birlikte kaldırarak dakikalarca durmadan stat da halka selam verdiler.O anda Efahren bir şey fark etti.
Oturduğu koltuktan kalkarak Televizyona yaklaştı. Ve kaseti durdurdu. Daha da net görebilmek için yaklaştı.
Evet bu gördüğü çok tuhaftı.Hapishanede Himler'in gösterdiği saat değildi bu. Ve hitlerini sağ koluna taktığını söylerdi.Çünkü hitler solaktı. Fakat televizyonda gördüğü ise sol kolunda saati olan hitlerdi. Bunun bir tek açıklaması vardı.Gördüğü kişi hitler değildi,gördüğü kişi milyonlarca halkı selamlayan bir komedyen olan Müllerdi. Bundan emindi hem saat çok farklı bir saati. Hemde saati sol koluna takmıştı. Bu Efahreni çok şaşırtmıştı.
Devam edecek
Mehmet Güneş
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          11 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Leyla Ayyıldız <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 5.787 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
SUSMA
'Seversek incitirler,
seversek terk ederler bizi'
Bırak Allah aşkına…
Susarsak kabuk olur sessizlikler
sevmezsek, yara olur içimizde
Şimdi kavgayla yaraları sarsak ne olur sarmasak ne olur
yer etmiş bir kere, kabuğu kaldırırsın, kabuk yine yara olur
Kanatmadıkça yarayı geçti sanırsın, kanatırsın, sonra yara iz olur
İz olmasın diye kanatmazsan, kalbin yaralar yüklenir
bir gün, kanaya kanaya ölüm olur
Sonra pişman olursun yaşamı sakladığına içinde
Sevmediğe yanarsın,
Sustuğuna bir de…
Güneş doğarken ne kadar sancı çeker bilinmez,
ama yaşam yaşanmazsa eğer geceler konuşamaz
Kurşun kalem misali yazıp bozmalarla geçmez bu sevda
Al eline tükenmez kalemi yaz bir kenara
bir daha susma
bir daha sakın susma
Öykü Özü
Yukarı
|
 Çizen: Hüseyin Alparslan
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan Yamağı : Cem Özbatur |
|
İnternet üzerinde Türkçe sözlük olarak sonuna kadar emin olabileceğiniz tek kaynak, tabi ki Türk Dil Kurumu'nun sanal sözlüğü. http://www.tdk.gov.tr/tdksozluk/sozara.htm kısayolunda ulaşacağınız bu kaynakta sadece Tükçe sözlük değil, ayrıca imla klavuzu ile doğru yazma ve doğru konuşma üzerine örnekli bir kaynak da bulacaksınız.
Konu sözlük olunca ekşi sözlükten bahsetmemek olmaz. http://sozluk.sourtimes.org/ kısayolundan ulaşabileceğiniz bu sözlük konusunda yorum yapmak yerine kendi yorumlarını yazıyorum. ...Bu sitede yazilanlarin hicbiri dogru degildir. 18 ya$in altindakilerin kullanmasi hukuken sakincali olabilir (zaten o ya$ta ne i$iniz var internette sitede cikin, gezin, gezdirin). Yazarlar Ek$i Sozluk'e yazdiklari entry'lerin telif haklarini Michael Jackson'a devretmi$ sayilirlar. Sitede yazilanlari kaynak belirtmeden Word'e aktarip "Fw: Turk astronot ve houston! cok komikkkk!" diye arkada$larina yollayan pespayedir, hemzemindir, hincaldir, uluctur. Hukuki gereklilikler haricinde yazarlarin kimlik bilgileri saklidir. Sadece arada yoneticiler tarafindan onemli bir gerekceyle incelenip "tuh erkekmi$" denebilir. Bir gun kapimiza biri gelirse "kim lan bunlar" diye "bi sn du$tayim" denir mutfak penceresinden kacilir... Biraz uzun oldu ama napim bölmeye kıyamadım.
İnternet üzerinde en fazla farklı dilde birbirine çeviri yapabilen, (benim bildiğim), tek sözlük olarak http://www.langtolang.com/ 'u öneriyorum. Dil kapasitesi daha fazla bir sözlük kaynağı varsa lütfen bana da bildirin.
İşte bu da işin en bi daha eğlencelik hali http://dictionary.reference.com/fun/crossword/index.html Eğlencelik dediğime bakmayın aslında ingilizce dil bilginizi ve genel kültür seviyenizi test edebileceğiniz hoş bir kaynak.
Dergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz adreslere bir yenisi eklendi. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün. http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1
http://www.buybye.com/detail.asp?PRODUCT_ID=F102A9K935M714ID1 "ALIŞVERİŞİN GÜLER YÜZÜ". Kahve Molası Dergimiz artık Buybye.com'da. Kredi kartınızla derhal satın alıp adresinize gönderilmesini sağlayabilirsiniz. Hatta dergiyi taksitle almanız bile mümkün. Tabi hepsi bu kadar değil. Dergi için gitmişken tüm reyonları dolaşmakta yarar var. Pekçok ürünün yanında hormonsuz doğal domatese özellikle dikkatinizi çekerim.
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
PhotoFiltre 6.1.2 [1549 B] All Windows Free
http://photofiltre.free.fr/utils/pf-setup-en.exe Harika bir resim editör programı. Ücretsiz olmasına rağmen amatör ihtiyaçların hepsini fazlasıyla karşılayabilecek nitelikte. Her bilgisayarda olması gereken bir yardımcı program. Son versiyonu çıkalı 5 gün olmuş, kaçırmayın.
Yukarı
|
|
|
|
 |
|