 |
 |
|
22 Haziran 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Smokinli mi? Smokinsiz mi? |
Merhabalar,
Bir insanın kaç tane küçük dili vardır hiç düşündünüz mü? Bir diyorsanız yanılıyorsunuz derim. Mesela benim bir sürü var, yutuyorum yutuyorum bitmiyor meret. Sabah gazeteleri açınca küçük büyük ne varsa yalıp yutuyor insan. Dün sabah gene birini yuttum işte. Sabık turizm bakanımız, çiçeği burnunda parti genel başkanımız Mumcu biraderimiz yumurtlamış bu sefer. Versinler yetkiyi şıp diye çözeyim şu türban meselesini demeye getiriyor. Ona göre türban meselesi denilen şey baloya smokinsiz gitmekle aynıymış anladık. Davetiyede yazılı olan "Skokinsiz girilmez" ibaresini kaldırıvermek tüm sorunu çözüverecekmiş meğerse de haberimiz yokmuş. Madem üniversite yönetimleri YÖK kararlarını uygulayarak türbanlı öğrencileri içeri almıyor biz de sileriz o maddeyi iş biter diyor sevgili biraderimiz. Bu genç çağdaş bakanımız binbir vaatle kurduğu parti grubunu AKP saflarına katıp Anayasa'yı değiştirebileceğini söylüyor iktidar başına. Değiştirecekleri maddeye "Skokinle de girilir" yazıp imza edecekler akılları sıra. İşbirliği teklif ettiği büyüğümüz birkaç gün önce gerekirse referanduma gideriz diyor, yetmiyor bu da kalkıp üstüne mum dikiyor. Tevekkeli adı Mumcu. Sıkışıp Cami duvarına yanaşanların arasına bu karizmatik sabık bakan da katıldı hayırlı uğurlu olsun. Şimdilik genel başkanı olduğu parti ilk genel seçimlerde süründüğünde girecek bir parti bulacak mı dersiniz? Bulur bulur hiç merak buyurmayın. Bunlar Cumhuriyet'in temel ilkeleriyle oynayan partiler yumağı olarak işssiz kalan başlara iş bulmak konusunda mahirlerdir. İşin tuhafı bu teklife iktidar başı bile muhalefet etmiş. İçlerinden "ah keşke" deseler de kavgalı oldukları bir eski bakanından gelen bu teklife hayır demişler. Gerekçesi de epeyce ilginç. "Anayasa'yı 400 milletvekili ile değiştirsek bile, bu, değişikliğin Çankaya'dan dönmesini engellemez." buyurmuşlar. Vallahi Sayın Cumhurbaşkanım, Allah sizi başımızdan eksik etmesin. N'olur hasta belinizi dik tutun ve bu milleti koyun sananların karşısına sapasağlam dikilin. Belli ki epeyce gözlerini korkutmuşsunuz. Ehh ona da şükür.
Laf bitmez, ama ben en iyisi bugünkü şarkımızı sevgili Alaattin Bender'in yazısını okurken dinlemenizi önereyim ve kaçayım. Kalın sağlıcakla.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
KahveRengi : Alaattin Bender |
YILDIZLI GECE - VINCENT VAN GOGH
Hayatı roman kabilinden bir insan. Filmlere, operalara, hatta şarkılara konu olmuş. "Starry Starry Night" diye başlayan parça gitar eşliğinde anlamlı sözlerle içten bir yorum. İnternette elden ele dolaşan bu iletide Van Gogh'un eşsiz resimlerini bu dokunaklı sözler eşliğinde izlemek gerçekten çok keyifli. İngiliz müzisyen Don McLean, 1971 yılında Van Gogh'un hayatını anlatan kitaptan çok etkilenir. Öyle ki, "Vincent - Starry, Starry Night" isimli şarkının hem sözlerini yazar hem de müziğini besteler. 1972 yılında şarkı İngiltere'de bir numara olur. 1970'li yıllar boyunca Amsterdam'daki Van Gogh müzesinde şarkı gün boyunca çalınır. Gerçekte, Van Gogh "Starry Night" isimli tablosunu Saint-Rémy'de Haziran 1889 tarihinde boyamıştır. Sanki, bu resimle hep büyülendiği parlak yıldızlara ulaşmak, gecenin karanlığında kayan bir yıldız misali bu dünyadan uzaklaşmak istemiştir. Gökyüzüne uzanan selvi ağaçlarını, kilise kubbelerini belki de bu yüzden resimlerinde sıkça kullanmıştır.
Van Gogh'un hayatı babasının ona anlattığı İkarus'un öyküsüne benzer
1853 doğumlu Van Gogh'un hayatı babasının ona anlattığı İkarus'un öyküsüne benzer. "Güneşe uçmayı amaçlayan, belirli bir yüksekliğe varan, ama birden kanatlarını yitirip denize düşen İkarus..." Hayatı boyunca tabiri caiz ise hiçbir işte dikiş tutturamamış, başarıyı tadamamış, kardeşi Theo dışında ailede horlanmış, yalnız bir insan Van Gogh. Bir Papazın oğlu. Başlangıçta kendini dine adamış, insanlardan uzak yaşamakta direnmiş, sonrasında kafasını taktığı teolojik meseleler için hayattaki tek pişmanlığım diyebilecek kadar hayatı gel-gitlerle dolu bir insan. "Tutkulu, coşkulu, duygularına çabuk kapılan bir insanım ben. Ufak tefek veya büyük delilikler, saçmalıklar yapabilecek bir tabiatım var. Yaptıklarımdan az veya çok pişman oluyorum daha sonra" diye tanımlıyor kendisini kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplarda.
Van Gogh'un hayatı tarih sırasıyla yaşadığı bölgelere göre Hollanda, Paris, Arles, Saint-Rémy and Auvers-sur-Oise olmak üzere 5 safhada incelenebilir. 27'sinde ressam olmaya karar verir. Gençlik dönemindeki resim alım satım işi nedeniyle yaklaşık 7 yıldır içinde olduğu resim dünyası ve sanatın bireyselliği belki de bu kararında etken olmuştur. Gerçekte entellektüel birikimi çok fazladır. "Kitaba karşı hemen hemen karşı konulmaz bir tutkum var" diye yazmıştır mektuplarında. Bir yandan İncili, Michelet'nin "Fransız devrimi"ni okurken, öte yandan Shakespeare'i, Victor Hugo ve Dickens gibi pek çok yazarın kitaplarını okumuştur. Yine bir mektubunda "Shakespeare harika bir adam! Dili, üslubu gerçekten de bir ressamın ateşle, duyguyla titreyen fırçasıyla kıyaslanabilir." demiş; öğrenmek, kendini yetiştirmek, dünyaya daha yararlı olmak için çabaladığını, ancak dört bir taraftan yoksullukla kuşatıldığını, bu nedenle de varmak istediği hedeflerin dışına doğru sürüklendiğini, melankoliden kurtulamadığını belirtmiştir. Van Gogh, kardeşi Theo ile yaptığı anlaşma doğrultusunda Theo'nun gönderdiği harçlıklarla yaşamaya çalışmış, karşılığında yaptığı tüm resimleri ona göndermiştir. Çoğu zaman bir lokma ekmek ile boya tüpü arasında seçim yapmak zorunda kalmışsa da tercihini boya tüpünden yana kullanmıştır. Kısa süreli de olsa Theo'ya yakın olabilmek için bir dönem Paris'te kalmıştır.
Ona göre hep örnek aldığı gerçek sanatçılardan biri Millet'dir: "Onlar gördüklerini nasıl duyumsuyorlarsa öyle çizmişlerdi." Kopyanın gerçeğinden daha gerçekçi, samimi ve ruh katarak. Akademik desenler baştan aşağı kusursuz bile olsa ona göre eksik, yavan ve tekdüzedir. Yeni birşey söylemez.
Van Gogh'un Güney Fransa'ya (Arles) inmesinin sebebi daha değişik bir ışık görme dileği, parlak gökyüzü altında doğaya baktığında Japonların duygu ve çizgi biçimlerini, öte yandan Delacroix"nın resminin püf noktalarını daha iyi anlama çabasıdır. Ve burada, yıllar yılı boşuna aradığı pek çok şeyi keşfettiğini anlar. Bir dönem atölye evini ("Sarı Ev") ressam Paul Gauguin ile paylaşır. Gauguin'in hırçın, ödün vermez tabiatı nedeniyle sık sık tartışırlar. Bu dönemde kulağını keser.
Van Gogh'a göre ille de mükemmel şeyler yapma çabası yanlıştır: "Uzun vadede olgunlaşan ve insanın yaptıklarını daha iyi ve doğru yapmasına yolaçan tek şey, biriken deneyimler ve gündelik kusurlu çalışmalar. Böylece tek yol, uzun ve ağır çalışma; ille de iyi şeyler yapma karar ve çabası ise yanlış."
Bunlar benim kelimelerle anlatamayacağım şeyleri söyleyecekler size ...
Önce evlilik, ardından oğlunun doğumu Theo'yu maddi zorluklara itmiş, bunun sonucu olarak da Theo, Van Gogh'a harcamalarını kıstlamak zorunda olduklarını yazmıştır. Bu durum Van Gogh'u çok kaygılandırmıştır. Saint-Rémy dönemi akıl hastanesine yattığı, krizlerle boğuştuğu zamanlardır. Bu dönemin ardından Auvers-sur-Oise'a giderek Dr. Gachet'nin kontrolünde inzivaya çekilmiştir. Van Gogh'un son resminin "kargalar ve buğday tarlaları" olduğu, bu resmini hayatının en son haftasında yaptığına inanılır. Değil midir ki 27 Temmuz 1890 tarihinde buğday tarlalarının içine dalmış ve burada şakağına kurşun sıkarak yaralanmış ve 2 gün sonra da ölmüştür. Zaten, 10 Temmuz 1890 tarihli mektubunda "... Bunlar fırtınalı gökler altında uzanan çok geniş mısır tarlaları... Derin keder, sonsuz yalnızlık ifade etmek için herhangibir zorlamaya başvurmama gerek kalmadı. ... Bunlar benim kelimelerle anlatamayacağım şeyleri söyleyecekler size ..." demiştir.
Ben kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum
Öte yandan son mektubunda sanki Millet'nin "sanat bir savaştır, bu işe baş koymak gerekir" öğüdüne kulak vermişcesine "... ben kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum, bu çalışma uğruna yarı deli bir insan oldum - olsun, ..." diyerek resim sanatına olan karşı konulmaz tutkusu için yaşamını feda edebilecek kadar yürekli bir insan olduğunu ortaya koymuştur Vincent Van Gogh.
Van Gogh portrelerinde ifadeye önem vermiş, resimlerine ruh katmıştır. Kendisinin pek çok oto-portresini yapmasına rağmen hiçbir zaman portrelerinde tekrara düşmemiş, o anki ruh halini yansıtmasını bilmiştir hep. Empresyonistlerin (İzlenimcilerin) döneminde yaşamasına rağmen Ekspresyonist (ifade dolu) izler taşıyan resimler yapmış ve kendinden sonra gelen kuşakları derinden etkilemiştir. Boyayı doku halinde kullandığı resimlerinde kendine malolmuş çizgisel fırça tekniği ve kontrast renkler nedeniyle hep bir devinim, bir canlılık sözkonusudur. En durağan konulu peyzajlar bile aslından öte bir dinamizme kavuşmuştur. Sarı rengi sahiplenmişcesine paletinden "Van Gogh sarısı" hiç eksik olmamıştır. Öyle ki, mezarını yine sarı renkli çiçekler süslemiştir.
Van Gogh'un yokluğuna dayanamayan, oğluna Onun ismini verecek kadar Onu çok seven Theo da bir süre sonra ölür ve ağabeyinin kabrinin yanına gömülür. Böylece dünya resim sanatının, sadece resimleriyle değil yaşamıyla da en renkli, en dramatik, belki de anlaşılması en zor simalarından biri olan Vincent Van Gogh'un kısa yaşamı ardında binlerce resim bırakarak trajik bir şekilde 37 yaşında noktalanmıştır.
Işık kirliliğinden, kentlerden uzak bir yerde, sabredip bir süre parlak gökyüzüne baktığınızda kayan bir yıldız göreceksiniz. İşte o an bilin ki Van Gogh size sesleniyor: "Starry Starry Night." Van Gogh'a saygılarımla...
Kaynakça: "Van Gogh - Theo'ya Mektuplar" Ada yayınlarınca basılan Pınar Kür tarafından dilimize çevrilen kitap.
Not: "Starry Starry Night" isimli Van Gogh sunumunu izlemek isterseniz yukarıdaki web sayfasından bana mesaj atmanız yeterli.
Alaattin Bender www.alaattinbender.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          14 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kıvanç'ça : Kıvanç Gülhan MISS MERWE |
|
Ellili yıllarda Devlet bir takım hizmetlerini Doğu Anadolu illerine yoğun olarak getirdi. Sanayi ve tarım alanında ufku olmayan bölgelerde YSE' nin, DSİ'nin, TCDD'nin, TCK'nın bölge müdürlüklerinin bulunduğu merkezler oluş-turuldu. Ordunun stratejik diye seçerek yerleşmesi ile bu iller daha çok memur nüfusu barındırır haller aldılar. Bir asker çocuğu olarak askerleri, yerleşik me-murlardan saymıyorum. Garibanlar oradan oraya tayinle, her bir yerde bir kaçar yıl yaşar ve sonunda emekli olurlar.
Sivas, Erzincan, Erzurum, Elazığ, Malatya gibi yerler aşağı yukarı anlattığım tarzdadır. Kurulan müdürlükler Genel müdürlüklerinden gelen az sayıda personel ile birlikte politikacıların arpalıkları karakterinde hizmet vermiş, asıl kadroyu oluşturacak çoğunluk ise bölge halkından imal ve politikacılara yakınlığı mertebesinde vücuda getirilmiştir.
Bu yapılanmaya ek olarak üniversitelerin de kuruluşları eskidir. Ve bilim adamı yetiştirmekten ziyade istihdam alanları olmuşlardır.
Bu bölgelerde "Çok muhterem zat" diye adlandırılan bir zümre bulunur.
Bunlar köylü kılıklı olup, aşırı muhafazakar üslupla ve nurlu yüz mimikleriyle bütünleşmiş ,kimseye zararı olmayan kompozisyonlarda devlet kadrosunda hiçbir iş yapmadan, bütün devlet imkanlarından maksimum derecede faydalanarak yaşayıp gitmişlerdir. Eğer muhteremlikleri sayesinde biraz da yükselmişlerse veya fakültede kariyer sahibi de olmuşlarsa değme gitsin, muhteremlikleri yayıldıkça yayılır yöre halkının gözünde.
Kızını istemeye gidenler öncelikle babasının muhteremliğine fit olurlar.
Mıss.Merwe de böyle bir muhteremin kınalı kızıdır. Yaşı gelip üniversiteye çattığında babasının hoca olduğu fakültede kürsüsüne yakın bir bölüme kapağı atar. Dini bütün üniforması ile gider gelir okuluna. Perilerden güzel, muhterem annesinin sütü kadar temizdir. Ama bir takım idare rahat durmamakta, okula her giriş çıkışında terlik ile kafasına kafasına vurmaktadır. Dayanamaz, hoca
babasına ;
- Babacığım babacığım ben burada okuyamayacağım. Beni İran İlahiyat fakültesine( Pardon, Amerika'ya Üniversite okumaya) gönder
diye ricada bulunur. Yirmisine basmamış Mıss Merwe soluğu Amerika da alır. Kaş ile göz arasında bulduğu Arap beyle yaptığı izdivaçtan iki kız çocuğunu boş derslerde doğurur. Tek gittiği Amerika' dan üç olarak, yetimleri ile birlikte geri dönerler. Aldığı eğitimi, genç yaşta edindiği engin tecrübeleri ve çok muhterem babasının da tavassutu ile bu genci ancak meclis kapıları paklar diyen bir takım siyasiler, liste başında seçimlere girmesini sağlarlar. Şans küçük Merwe'nin yüzüne güler ve kazanır.
İleri gelenler," Bu kız daha çok genç ne yapacağını bilemez en iyisi biz yanına daha kartlaşmış bir ablasını verelim de ezilmesin" diye düşünürler ve uygularlar. Nazlı Ilıcak sultan bu göreve tayin edilir. Mıss. Merwe meclis merdivenlerinden aşağı melekler gibi süzülürken saflığın ve temizliğin sembolüdür adeta. Kart koruma ise kalabalığı dağıtarak canhıraş gayretle yardımcı olmaktadır geleceğin liderine. Bu yolun önceki gibi otoban olmayacağını çok sonralar öğrenecektir Mıss Merwe.
Boğulması gereken sulardan, ağzı ile balık tutup çıkan bu tazeye, talihinin daha fazla yardım etmeyeceğini muhterem babası daha önceden bilseydi,devletten yediği nimete ihanet ederek Amerikalara gönderip bu tazeyi meclisin başına musallat eder miydi acaba.
Kaldı ki bu fos cevizin Türk Siyaset tarihinde adı kalacak ve naçizane yazı ile hasbıhal olmuş benim gibi lüzumsuzlar belki ileride de bu konuyu tekrar kaleme alacaklar ya, ona yanarım.
Kıvanç Gülhan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : Nesrin Yıldırım Ruhumun salıncağına |
|
Tak..tak..tak..
Gidişimin ayak sesleri bunlar. Çocuktum büyümeye çalıştım hep. Yüksek topuklu ayakkabılara hevesliydim, birde kırmıza ruja. Heyhat. Ne zaman büyüdüm de özler oldum çocukluğumu. Daha dün gibi aynanın karşısında topuklu ayakkabılarla yaptığım büyüme provaları. Çekmecelerim tıka basa dolmuş tarihin izleriyle, takvim yapraklarıyla. Çocukluğumu özledim ben anne. Şimdi çocukluğuma doğru yol alsak sen tutsan elimden beni çarşı pazar gezdirsen. Gençliğimden hiç bahsetmesek sen unutsan,ben unutsam. Üstüm başım toz toprak olsa misketlerimi kaybetsem sen bana yenilerini alsan. Ağzım burnum çikolataya bulaşsa. Saçlarımı tarayıp örsen elime beslenme çantamı verip hep yaptığın gibi kocaman gülümseyerek yolcu etsen beni. Ahhh anne ahh ben hiç sevmedim sevemedim koca kız olmayı, kadın olmayı. Beni o evin bahçesine götür anne koşarken dizlerimi kanatıp ağladığım o bahçeye. Çok yoksulduk her şeyden ve herkesden ama ben çok özledim çocukluğumu anne. Bundan sonrasını sever miyim bilmiyorum ama ben hep çok özleyeceğim çocukluğumu.
Yaşlanıyorum anne bende sen gibi. Yüreğindekilerin emanetçisiyim merak etme, annenin kaderi kızaymış ya iyi bakacağım emanetlerine. Senin kadar güçlü olabilir miyim bilmiyorum.
Ama ben daha senin içindeyken öğrendim güçlü olmayı. Sonrası da farklı olmadı hep güçlü olmalıydım. Olabildim mi anne?
Beni yeniden içine alsana anne. Vazgeçtiğimden değil gidişimin sebebi ben sevemedim buraları. Hayret ayaklarım geri geri gitmiyor bu defa. Çocukken bana önce emeklemeyi sonra yürümeyi öğrettiğin o bahçenin de yolu zordu, bu yolda zor anne hem de nasıl zor. Kesik kesik, ince, dar, zor yollardan geçtim gizli kalmış bahçelerimi görücüye çıkartırken. Herkes bahçelerime kendi elleriyle yalnızlıklarını, ihanetlerini ekti onları da büyütemediler bahçemde. Onları da beceremediler, hiçbir şeyi beceremedikleri gibi. Ne sevmeyi becerebildiler ne terk etmeyi. Yetenekli olanlara da izin vermediler. Kurumuş toprağımın solmuş mevsimlik anıları bunlar anne. Ne kışlar gördüm ne yazlar geçirdim şu gizli bahçelerimde. Ama yazlar hep kısa sürdü. Mevsimler değişiyor ve ben kendime yeniliyordum.
Ama bahçeme bıraktığın çiçeklere kimseyi dokundurmadım merak etme anne onlar hep gizli bahçemde kalacak, her mevsimde her yaşımda onları büyütmeye devam edeceğim özenle. Senin özenle bahçeme diktiğin çiçekleri korudum kolladım hep onların ölmesine az kala değiştirdim bahçemin topraklarını. Bana kendi bahçelerini yasakladılar benim bahçelerime saldırırlarken.
Dizlerim kanardı acırdı, gülümserdin kucağına alırdın beni. Şimdi yine yürümeye çalışırken ben,ağlıyorsun bu defa sen. Söyle anne çok mu kanıyor dizlerim. Ben o bahçede düştüğümde üstümü başımı silkeler, evimize götürür dizlerime bantlar yapıştırırdın. Anne yine yapsana bunu hadi silkele üstümü başımı evimize götür beni ruhumu yapıştır bu defa ve kanayan dizlerimi de. Sonra oyun oyna benle. Ben saklanayım sen beni bul çocukluğumda ki gibi. Sonra beni koynuna al. Işıkların hepsi açık kalsın ama ben karanlıktan korkuyorum. Yalandan da olsa gülüyorduk o çok özlediğim çocukluğumda. Yalan da olsa bu hoşuma gidiyordu. Yalan yanılmalar, yansımalar yalan da olsa hoşuma gidiyordu işte.
Ben gidiyorum daha uğrayıp veda edeceğim bir ben daha var ve daha boşalacak çok çekmece atılacak çok takvim yaprağı var. Anne neden bana büyümenin bu kadar korkunç olduğundan bahsetmedin. Aynanın karşısında provada yapmıştım oysa hazırlıksız değildim. Ama hiç bir şey aynada görüldüğü gibi değilmiş. Büyünce çok şey öğrendim çok ta şey sevdim.
En çok şiirleri sevdim,
Senden öğrendiğim yemekleri pişirmeyi sevdim,
Beklemeyi hep beklemeyi öğrene durdum.
Kıt kanaat mutlu olmayı öğrendim,
Ruhumun duvarındaki paslı çivileri yok saymayı sonra,
Susmayı, susarken avaz avaz bağırmayı. Susmaktan sesim kısılırdı.
Susmadıkça yok edilmeyi öğrendim,
Ölümlerle gelen ayrılık ateşinin koru kalbimi nasıl yangın yerine çevirdiğini öğrendim çok sonraları.
Anne ben seni çok seviyorum. Seni sevmeyi seviyorum. Sana seni seviyorum demeyi seviyorum. Sana yazmayı seviyorum. Kalbimin içindeki en güzel kadın. Ruhumun salıncağı sen tutmasaydın beni ben çoktan düşmüştüm o salıncaktan.
Ve...
Bana küsüp küsüp beni affettiğin için,
Bu can sıkılsa da bana bu canı verdiğin için,
Beni sabırla dinlediğin ve izlediğin için,
Kırılan kalbimi onarmaya ve kanayan ruhumun acısını dindirmeye çalıştığın için,
Yatağıma yorganıma kokunu sindirdiğin için,
Yolumdaki ışıklara güvenmeyip yollarıma mumlar diktiğin için,
Kendini bana yasaklamadığın için,
Senden öğrendiklerime yenilerini eklememe izin verdiğin için,
Benimle hep aynı karede olduğun için,
Bana hep o en sevdiğim renkleri anımsattığın için,
Yol ayrımına geldiğimizde bana yolumu tarif ettiğin ve yol boyunca bana rehberlik yaptığın için,
Kendi dilimle yaşamama yardımcı olduğun için,
Hayatımın önsözü olduğun için,
Sonsuz, karşılıksız sevdiğin ve böyle sevmeyi öğrettiğin için,
Yine yeniden deyip bana güç verdiğin için,
sonsuz kere teşekkür ederim sana.
Kızın.
Nesrin Yıldırım
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          11 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
-gidişatım üstüne-
gitmeliydim..
ne zaman ki ardıma dönüp baktıysam, o zaman kaldım..
gitmek beni çağırırken, ben hep gelişlere takıldım..
kimseler çağırmadı beni, yollar bile kucak açmadı bana..
gidemedim..
gitmeli miydim yoksa gelmeli mi?
kalmak daha kolay geldi belki... durdum..
durduğum an ardıma baktım.. belki bana gitme kal diyen de yoktu, ben olmasını istediğimden kaldım..
hayal gördüm.. sahip çıkanım da yoktu belki de bilmem.. ben kendimi ait hissettim..
savruldum, duruldum,inandım.. belki de sadece kandım..
kandıran var mıydı? yoksa ben istediğime mi inandım..¿
ben gidemedim, gelenler oldu bazen..
ne onlar kaldı benimle, ne ben onlara kaldım..
gitmekle kalmak arasında birşeydi yaşadığım..
ne gel diyen vardı, ne de git..
ben zaten "kal" diyeni arıyordum..
ne gel diyene gidecek güçteydim, ne git denildiğinde uzaklaşacak..
"kal" demeliydi kal.. gitme..
yorgundum çünkü.. düşlerimden, hayallerimden.. hep yeniden yeniden başlamaktan...
ne bitirmeleri seviyordum, ne de başlamaları..
öylesine, sessizce, gizlice, habersizce gelmeliydi..
ne başladığını anlamalıydım ne de bitmeliydi..
kalmalıydım..
gelip gideni ağırlayan bir handı gönlüm..
ben kalırdım, gitmezdim ve bu durumda gelmezdim de gitmediğim yerden..
öyle ya..
gönül bir koca konak.. gelen memnun geldiğinden, giden memnun gittiğinden..
kalan da olurdu bir gün, olurdu ya..
gelinmemeliydi gidilmeyen hiçbir yerden..
gitmek yoktu, kalmak vardı..
kaldım..
Deniz Kılıç
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Barış Köşesi : Nadya Alpkonlar TOTAL-MUTLULUK... |
|
Kulağıma sesler geliyor...
"Bilgisayarın başına oturmuş yine ahkam kesiyor hatun" mu dediniz?
Olabilir...
Ama böylece sizlere de "ahkam kesme" fırsatı veriyorum.
Ben hep derim ya "fikir fikirden üstündür" diye...
Bir de buna "ahkam ahkamdan üstündür"ü ekledim...
Beni ikna edecek, düşüncelerimin doğru olup olmadığını anlatacak, belki de beni yönlendirecek değerli yorumlarınızı, güzel fikirlerinizi, parlak "ahkamlarınızı" dört gözle bekliyorum.
***
Aramaya kalksanız, dünyanın dört bir tarafında, dört dörtlük "mutlu" olan bir "bahtiyar'a rastlayamazsınız.
Değişik bir deyimle: "TOTAL-MUTLULUK" YOKTUR... tezini öne sürüyorum.
Aslında ilk önce "Mutluluk" nedir diye sormak lazım !
Benim için iki çeşit "mutluluk" var.
1. Kendini göklerde uçuyor gibi hissederken, karnında kelebekler uçuşurken, her şeyi toz pembe gördüğün zamanki "mutluluk". ( o zamanki "mutluluk" hat safada zannediyorum.)
Fakaaat, eğer o devrede mesela: Maddi sorunların varsa, veya ailende bir hasta varsa "TOTAL MUTLULUK" yaşayamıyorsun.
2. "Hoşnut olmak"- Mesela: Soğuk bir havada sıcak ve yumuşak bir battaniyenin altında yatmak gibi...
"Başarılı olmak"- Mesela: İşinde aşama katedersen veya çok aranan biri olursan.
"Müteşekkir olmak"- Mesela: Sağlığın yerinde ise, işler tıkırında ise...
Fakaaat, eğer o devrelerde "Gönül işlerinde" sorun yaşıyorsan, eğer sevdiğin kişi tarafından terk edildiysen veya aldatıldıysan yine "TOTAL MUTLULUK" yaşayamıyorsun. "
Bu mealde yine başka sorular akla geliyor:
- Bu iki şıktan hangisi daha önemli ?
- Acaba bu iki şıktan biri dahi olsa kafi geldiğini düşünüp yetinmelimiyiz ?
- O zaman bir "total mutluluk"tan söz edebilirmiyiz ?
- Neden hiçbir zaman bu iki şıkkı aynı anda yaşamak kimseye nasip olmuyor?
İşte bu tür düşünceler bu sabah kafama takıldı.
Kendi dengemi kaybetmemek için ne yapmam gerektiğini düşündüm.
Zannediyorum "FERAGAT" ve "VAZGEÇME" ile başlamak gerekiyor !
1. 1. Şık "Mutluluk" duygularımı rafa kaldıracağım.
(Hala "feragat" kelimesini atlıyorum !)
2. 2. Şık "Mutluluk"a aslında hayatımızda bol bol rastlanır. Sadece hissetmek yeterli. Ve benim bu anlamda "mutlu" olmam için bir çok nedenim var. Mesela: Bu satırları yazarken saate baktığımda vaktin ne kadar çabuk geçtiğini fark ettim. Aynı anda, hiç acelem olmadığını, hiçbir sorumluluğumuın olmadığını, vaktimi istediğim gibi harcayabileceğimi düşündüm.
İşte bir "mutluluk duygusu". Şimdi ben "mutlu muyum ?".
Yoksa bununla yetinmeli miyim?
Bu arada kara bulutlar da dağılmaya ve güneşe yer açmaya başladılar. Güneşle beraber benim de içime bir ferahlık geldi. İşte yine bir "mutluluk duygusu" ! Şimdi ben "mutlu muyum?".
Fakat benim için şu anda en büyük "mutluluk" çocuklarımın sağlıklı ve mutlu olduklarından emin olabilmek.
Bütün bu fikirlerden şu çıkıyor: Bundan sonra 2.Şık "mutluluk" üzerine konsantre olmayı denemem gerekecek.
Kızım bana "Nana" der.
Belki de ismimi "Nana"dan "Polianna"ya çevireceğim, sonra da "anna"yı kaldırıp yerine "nana"yı ekliyeceğim. Belki işe yarar!!!
"Yalnız olmak"la "yalnızlık" hissetmenin iki ayri şey olduğunu biliyorum.
İnsan kalabalık bir ortamda da kendini "yalnız" hissedebilir...
Mühim olan, insanın "yalnız"ken de mutluluğu yakalayabilme yeteneği!
Benim için bu konuda bir tek "slogan" geçerli.
HİÇ KİMSE İÇİN BİR "1" NUMARA OLMAYAN KENDİNİ YALNIZ HİSSEDER.
Polinana
Nadya Alpkonlar
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          10 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : Mehmet Güneş Yetmişlik Anılar |
|
Genç olmak nasıl bir şeydi unuttum. Kol düğmelerim, limonla ıslatıp taradığım saçlarım. İç yakıcı gençliğim. Uzunca boyum, geniş omuzlarım. Komşu kızlarının diline düşmenin verdiği haz bile mutlu olmam için kafi bir sebepti. Gel gör ki şimdi de dillere düşmekle kalmayıp, yerden kalkamaz oldum. Belimdeki kambur git gide daha da toprağa yakınlaştırıyor beni, geniş omuzlarım eriyip gitti. Balkonda yürümek bile beni yorgunluktan öldürmeye yetecek diye korkuyorum. Oysa ben korkmazdım. Ne geceden ne böceklerden nede kalleşten. Ağlasam mı gülsem mi? Bilemiyorum..
Bir köstekli saatim vardı bir zamanlar.Kurmalıydı yorulmazdı. Durduğuna tanıklık etmedim hiçbir zaman. Tik tak tik tak durmadan işlerdi. Fiyakası da o biçim hani.Geçen yıl nasıl olduysa bozuldu birden. Tamir bile edilemedi. Şimdilerde kendimi ona benzetiyorum. Hiç durmadan çarpan kalbim,yorgunluğunu göstermek için, beni hiç farkında olmadığım krizlere sokuyor. Arada bir tekliyor ama öldürmüyor.Belki de saatimin ömrünün bitişi benimde ömrümün sonuna yakınlaştırdığına inanmam için bir işaret olsa gerek...
Susuzdum.. Hiç bu kadar susuzluğum da olmamıştı hani.Su içmek kolay, kalk ayağı git mutfağa soğuk bir su iç, yüreğinde yanan ateşi söndür. Dile kolay, kalkabilirsem tabi.. Bu kadar aciz olmak ne güç bir şey.. Yaşamın tadına doyamazken gel gör ki şimdi utanç duyuyorum. Ne olurdu şimdi bir 80 yıl daha yaşayabilecek kudretim olsa. 80 yıllık ömrümce kayda değer bir şeylerde veremedim hayata... Oysa o bana bütün nimetlerini sundu.Ve hiçbir karşılık beklemeden. Ne kadar yüzsüz ve bencilmişim, yeni anladım. Ölümü sessizce bekleyen aciz bir insandan başka bir şey değilim artık.Susuzluğum içimi kavururken, bu sessizlik bile ürkütüyor beni. Oysa korkmazdım!
Hiç unutmam bir gün Haliç'i izliyordum eski bir mezarlıkta. Dökülmeye yüz tutmuş eski mezar taşları arasında, yaşlı bir çamın gölgesinin altında.. İki delikanlı yaklaştı yanıma, ellerinde şarap şişeleri şer satarmışçasına yaklaştılar. Ve hiç konuşmadan az uzağımda duran başka bir çamın gölgesinde oturup şaraplarını içmeye koyulmuşlardı. Biri benim kadar iri ve boylu bir diğeri ise kara yüzünde nefret kusarmış gibi yüz ifadesi ile kısa ve aksayan bir delikanlıydı. Şer satacaklarını düşündüm, hiç yanılmadım sattılar da. Uzun ve iri yapılı olan yaklaşarak yanıma..
-Kibritin varmılannn...
Kaba ve sert mahalle ağzıyla, sustum yüzüme baktı. Ben bağdaş kurmuş Haliç'i izlerken, başımı kaldırıp yüzüne baktım.Hiç cevap vermedim, yamalı ceketimin iç cebinden çıkardığım kibriti uzattım. Kibriti aldı sigarası yaktı ve kibritimi cebine koyarak şarap şişesinden bir yudum aldı.
Husumet yaratmak istediyse bile ben buna müsaade etmedim. Yine sustum ve Haliç'e çevirdim gözlerimi... Kavgacı bir genç değildim ben, mektepteki kavgalarım dışında hiç kavgamda olmamıştı.Cana gelen mala gelsin hesabı deyip umursamadım kibritimi aldığını, şarabını içerken çolak arkadaşı ile bir süre fısıldandılar. Çolak çocuğun yüzündeki iğrenç gülümsemeyi hiç unutmadım, dün gibi aklımda. Ne zaman birileri hakkımda gizliden bir şeyler konuşsa ve gözlerime bakıp gülümsese sahte ve şer olduğunu anlamışımdır.Bir süre geçmeden tekrar ayağı kalkıp yanıma geldi. Diz çöküp karşımda eliyle omzuma dokundu. Elindeki kibritimi bana doğru uzatarak...
-Kardeş kusura bakmayasın... Al kibritini, diyerek kibritimi bana doğru kirli elleriyle uzattı. Üstü başı şarap kokuyordu, uzun süredir yıkanmamış olduğu anlaşılıyordu. Evsiz barksız, sahipsiz olduklarını kıyafetlerinden anlamak bile mümkündü. Kibritimi aldım ve tam başımı Haliç'e doğru çevirirken.. Tekrar eliyle yüzüme dokunarak çenemden tutup yüzüne doğru çevirdi.
(Pier Loti'den Haliç)
-Yav kardeş biz yetimiz, evimiz barkımızda yok, gidecek bir yerimizde işte bu şekilde oturup efkar dağıtıyoruz.
Elindeki boş şarap şişesini göstererek...
-Şarabımızda bitti. Paran varsa verir misin, bir şişe şarap alalım. Seni sevdim mert bir çocuğa benziyorsun. Bizimle oturup içersin hem..
Benden para sızdırmaya huvva (haraç) almaya çalıştıklarını anlamıştım.
-Param yok benim..
Param yok dememle elini pantolonumun cebine atması bir oldu. Elimle elini tuttuğum gibi ittim geriye doğru.Çömelerek oturduğu için, sırt üstü düştü toprağın üstüne.. Arkasında duran çolak çocuk aksayarak üstüme doğru geldiği sırada ayağı kalktım.İri yapılı olan ayağı kalkıp üstünü silkeledi. Ve elini arka cebine atarak bir çakı çıkardı. Üstüme doğru bağırarak yürüdü ve ben çakıyı tutan elinden yakaladığım gibi yere yıktım. Üstüne çıkıp yumruklamaya başladım ki arkamdaki çolak çocuk eline aldığı bir taşı bana fırlatmaktaydı ki; bunu fark edip kendimi hızla mezar taşlarının arasına attım. Çolak çocuğun attığı taş arkadaşının kafasına değmişti.Hızla koşarak çolak çocuğun yakasından yakaladım. Aksadığı için bu hiçte zor olmamıştı. Yumruklamaya başladım ki yerdeki çocuk kaçıp gitti,arkasına bakarak ve küfrederek koşuyordu mezarlıktan aşağıya doğru.Çolak çocuk bir süre bağırmaya ve bırakmam için yalvarmaya başlamıştı.Kavga sırasında yırtılan gömleğim, ve kopan gömlek düğmelerim yüzünden o kadar sinirlenmiş olacaktım ki; çocuğun gırtlağını sıkıyordum. Derken bıraktım, bırakmamla çocuğun benden kaçması bir oldu.Aksayan haliyle bile iyi kaçıyordu doğrusu.Beni asıl düşündüren şey ben şimdi eve gidip anneme ne diyeceğim. Kavga ettiğime hiç inanmaz ki.. Dövdüm desem bile kıyameti koparacaktı.Hadi annem neyse de kesin babam beni döverdi. Kavga sırasında iri yapılı çocuğun karnıma attığı yumruk canımı da yakmıştı.Hangi bir şeye üzülüp hangi bir şeyi düşüneceğimi bilmiyordum. Havada kararmak üzereydi kalkıp halamlara gidim dedim. Halam beni çok severdi, beni pek çok kez böyle durumlarda koruyanda bir tek o vardı. Bir süre ilerledim ki bide baktım ayakkabılarıma doğru bir ıslaklık gördüm. Kandı bu!!!! Nasıl ürkmüştüm anlatamam. Elimi bacağıma attığım gibi ıslak ve sıcak kana dokundum. Kavga sırasında iri yapılı çocuk yapmış olmalıydı bunu. Hiç hissetmedim bile,nasıl olduysa artık... Gömleğimin üst cebini yırttım ve kanayan yerime bastırmaya başladım. Caddeye indiğimde bakkala giderek hazır satılan yara bantlarından almıştım. Eve gidemezdim kesin beni gebertirlerdi. Hele bu olaydan sonra dışarı çıkmam bile imkansız olurdu. Hızla yürüyerek halamlara gittim. Halam beni görünce hayretler içerisinde...
-Hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii yavrummmmm nolduuu sanaaaaa?
Diye bağırmaya başladı.
-Kavga ettim.
-Kimle? Niye? Soru yağmuruna tutmasıyla üstümdekileri soyması bir oldu. Bacağımdaki kanayan yarayı görünce koşarak evde bulunan ecza dolabından sargı bezi ve kolonya getirdi.
Tanımıyorum ki; benden haraç almaya kalktılar bende ikisini de dövdüm.
Halama bunları anlatırken halam elindeki sargı bezine kolonyayı dökerek kanayan yerime bastırdı.
-Acıııııııııyoooooooooooooo diye avazım çıktığı kadar bağırdım...
-Yandıracak tabi kavga etmeseydin yanmazdı işte.
-Eee ne yapsaydım paramı mı verseydim? Alla alla
-Neyse ben bunu babana söyleyeyim de bakalım o zaman ne yapacaksın
-Ya halaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa gidiyorum ben....
-Tamam tamam sus şaka yaptım.. Allahtan küçük bir şeymiş, ya gözüne kalbine başka bir yerine gelseydi. Çok şükür bunada
-Söylemeyeceksin değil mi babama?
Halam gözlerime bakıp sarıldı bana, yanaklarımı ısırarak
-Söylemeyeceğim ama söz ver bir daha kavga etmeyeceksin.
-Tamam söz.. Seni merak ederler şimdi.Ben çocuklardan birisi ile sizin eve haber göndereyim de annen olacak cadaloz merak etmesin. Sende geç içeri üstünü başını değiştir. Deli çocuk, tıpkı babana çıkmışsın. O da senin gibi kavgadan usanmazdı.
-Babam dayak yermiş ama
Halam kahkahayla gülerek...
-Sen nerden biliyorsun bunu
-Annem anlatmıştı bir keresinde...
-Eeeee başka ne anlatıyormuş?
Halam dedikoduyu çok severdi, bunu annem sık sık söylerdi..
-Hepsi bu..
-Tamam hadi bebeğim sen git önce bi yıkan sonrada üstünü değiştir uyu.......
Genç olmak nasıl bir şeydi unuttum.Kurmalı saatim, kavga ettiğim çocuklar, ve birde kanayan yerlerimi bastırarak yürüdüm upuzun yollar vardı.Haliç'i bağdaş kurarak izlediğim zamanlarımda, biraz hüzünlerim biraz keyiflerim... Sayısız nefeslerim vardı birde sayılmasının hiç aklıma gelmediği... Şimdi nefesimi sayacak bol bol vaktim kısa bir ömrüm var... Gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum...
Hiçbir şey canımı yakmamıştı bu kadar,
Susuzluğumun canımı yaktığı kadar...
Geçmişime yana yana...
Hiç durmadan,
Kana kana...
Bir yudum suya muhtacım...
Anladım ki;
Yağlı ilmik boynunda...
Elleri bağlı,son arzusu sorulmaya hazır..
İdama yürüyen bir mahkum kadar,
Şanslı değilmişim meğer...
Bir yudum su içemeyecek kadar acizsem eğer...
Mehmet Güneş
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          10 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Recep Pehlivanlar <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 5.824 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
Kumar
Hani bir akşam üstü kapımda
Yalın ayak bir sensizliğe soyunacaktın,
Dizlerindeki titreşimler
Kalbinin güftelerine vururken,
Bir arpa boyu bile yol alamadığın
İsyankar çıkmazlarında,
Varlığına yokluğunu sarıp
İçini ümitlerle dolduracaktın.
Hani yol yakınken gittiğin uzaklarda
Mutluluk kapılarına vuracaktın,
Yeni hayatına dair
Heyecan ile pır pır uçuşurken yürekten,
Çok mutlu olacağını sandığın
Düşlerinin eğreti ayrıntılarında,
Geçmişine elvedalar derleyip
Yenileriyle kucaklar dolduracaktın.
Hani meltemler eserken yanaklarında
Başka başka kalpler tutacaktın,
Kanatlarınken kırmızılarında.
Aşklarını mendil gibi dizdiğin iplerinde
Gökkuşaklarına kementler atacaktın,
Gözlerindeki çifteyi dörtlük edip,
Göz süzerken mendirek başlarında
Semaları hedef yapacaktın.
Hani bensiz yarınlar aydınlık olacaktı,
Düşlerindeki dileklerini beş kuruşa
Kör kuyulara atarken,
Dünkü yollarını geceler,
Yarınki yollarını güneşler çizecekti,
İlmek ilmek örecekti hani yeniden,
Değişime kulaç attığın kaderini,
Sil baştan yazıp,
Mazisiz bir sabah olacaktı uyandığın.
Oysa hoyrat zamanlarında,
Üzerindeki pırıltılarına kandığın,
Yakamozların perdesinde gizli,
Derinliği belirsiz bir seraptı,
İçine düştüğün ümit denizlerin.
Her kulaç ile dengede durmaya çalışırken sen,
Kop koyu bir maviliğe yüz sürdün,
Anaforlarınla derinliklerine sürüklenirken.
Hani yenecektin kaderini,
İş işten geçmişken...
Gülcan Talay
Yukarı
|
 Çizen: Hüseyin Alparslan
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan Yamağı : Cem Özbatur |
|
...İnternetin köklerini 1962 yılında J.C.R. Licklider'in Amerika'nın en büyük üniversitelerinden biri olan Massachusetts Institute of Tecnology'de (MIT) tartışmaya açtığı "Galaktik Ağ" kavramında bulabiliriz. Licklider, bu kavramla küresel olarak bağlanmış bir sistemde isteyen herkesin herhangi bir yerden veri ve programlara erişebilmesini ifade etmişti... İnternet hakkında her türlü bilgi için http://www.bilgiindex.com
Lütfen kedinizi kuaföre götürmeden önce bir kez daha düşünün. http://www.itee.uq.edu.au/~pja/_jpg/cat.jpg kısayolunda arkadaş tavsiyesiyle kedisini yanlışlıkla köpek kuaförüne götüren fatoş hanım'ın kedisi, eski adıyla delikanlı tekir, yeni adıyla fifi tekir'i görüyorsunuz. Fatoş hanım Tekir'in gazabına uğradığı için poz veremedi.
http://www.turvak.com ...TÜRVAK Tiyatro Müzesi, önce, Türk Sinemasının temel taşları olarak anılan sanatçıların büyük bir bölümünü ve sinemamızın ilk yıllarındaki insan kaynağını; Darülbedayi ve sonra Şehir Tiyatroları'nın başta Muhsin Ertuğrul olmak üzere yaratıcı kadrolarından oluşturduğu gerçeğinden hareketle, TÜRVAK Sinema Müzesi'nde "Tiyatro Kökenli Sinemacılar" bölümü olarak sanatseverlerin hizmetine sunulmuş, daha sonra da giderek zenginleşen arşiviyle bir müzeye dönüştürülmüştür...
Formula grand prix haberleri için http://www.gpturkey.com/f1tur/haber/ aman hız yapmayın.
Dergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz adreslere bir yenisi eklendi. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün. http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1
http://www.buybye.com/detail.asp?PRODUCT_ID=F102A9K935M714ID1 "ALIŞVERİŞİN GÜLER YÜZÜ". Kahve Molası Dergimiz artık Buybye.com'da. Kredi kartınızla derhal satın alıp adresinize gönderilmesini sağlayabilirsiniz. Hatta dergiyi taksitle almanız bile mümkün. Tabi hepsi bu kadar değil. Dergi için gitmişken tüm reyonları dolaşmakta yarar var. Pekçok ürünün yanında hormonsuz doğal domatese özellikle dikkatinizi çekerim.
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
Piky Basket 2.0 [495 KB] All Windows Free
http://www.conceptworld.com/piky/pkysetup.exe Harika bir yardımcı programı. Değişik klasörlerden değişik dosyaları kopyalayıp bir başka klasöre yerleştirmek ya da CD'ye yazmak istediniz mi? İstediyseniz bunun oldukça güç olduğunu da bileceksiniz. İşte bu programla tüm dosyaları önce sanal bir sepete atıyor daha sonra istediğiniz yere kopyalıyor veya taşıyorsunuz. Sağ tuşla açılan menüye yerleşen program son derece kullanışlı. Bir takım ek özellikleri de var. Mutlaka deneyin.
Yukarı
|
|
|
|
 |
|