ABONE OL!



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 773

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 27 Haziran 2005 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Bant Yayındayız!..


Merhabalar,

İki günlük bir iş gezisi nedeniyle birkaç gün banttan yayın yapacağım kusura bakmayın. Meydana gelebilecek aksaklıklar için şimdiden özür dilerim. Bu arada siz bana ulaşmayı ihmal etmeyin tabi.

Genç yaşta kaybettiğimiz Kazım Koyuncu'nun anısına sevgili Nihat Çapar'ın yazdığı yazıyı Koyuncu'nun TSIRA isimli şarkısı ile okumanızı hatırlatıyor ve aranızdan çekiliyorum. Esenkalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

8 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Ferda Önler

 TEYZUŞ : Ferda Önler


  DÜŞÜNCELER : KIZILDERİLİ ÖĞRETİSİ...

Bir gün New York'ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkarlar. Gruptan biri Kızılderili'dir. Yolda yürürken, insan kalabalığı, siren sesleri, yolda çalışma yapan isçilerin araçlarının çıkardığı gürültü, araçların korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili kulağına cır cır böceği sesinin geldiğini söyler ve aranmaya baslar. Arkadaşları bu gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam ederler.

Aralarından bir tanesi inanmasa da onunla birlikte aramaya devam eder. Kızılderili caddenin karşısına doğru yürür, arkadaşı da arkasından takip eder ve o binaların arasında bir kaç tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cır cır böceği bulurlar.

Arkadaşı, Kızılderili'ye; "senin insanüstü güçlerin var, bu sesi nasıl duydun?" diye sorar. Kızılderili ise, bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek arkadaşına kendisini izlemesini söyler.

Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlayarak atar. Bir çok insan bozuk para sesinin ceplerinden düşen bir paramı diye sesin geldiği yöne doğru bakar. Kızılderili arkadaşına dönerek; "gördün mü, önemli olan nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğine bağlıdır. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin" der.


***

Bir süre önce okumuş olduğum bu satırlar karşısında biri beni resmen omuzlarımdan tutup silkeliyormuşçasına sarsıldığımı hissetmiştim. Saatlerce oturup kendi kendime yıllarca neleri önemseyip, nelere öykündüğümü ve nelerin peşinden koştuğumu düşündüm.

İçimin derinliklerinde bir yerde keşfedilemeden gizlenip kalmış, kim bilir ne çok ve ne farklı türden güzellikleri ortaya çıkartabilecek “içseslerime” kulak kabartıp dinlemek yerine, günlük yaşam içinde sıradanlaşmış ama, yine de hemen hepimizin kolayca cazibesine kapıldığı maddi değerlerin ve çarpıcı büyüsüyle bizleri esir alan tutkularımızın vazgeçilmezliği karşısında onları duymazdan gelmişim meğer.

Sabahları, erkenden evden çıkıp işe gitmek üzere yollara koyulduğum sırada durup etrafıma şöyle bir bakınmayı aklıma dahi getirmeden, parlayan güneşi, sabah saatlerinde mis gibi kokan havayı, bahçeyi yola bağlayan dar beton zeminin kenar diplerinden, toprağı örtüp kapatan o beton kaplamaya sanki inatmış(!) gibi fışkırıp çıkarak açmış rengarenk çiçekleri, onların üzerinde birinden diğerine uçuşup konan arıları, çevremizde sayıları gittikçe azalan ağaçların dallarını kendilerine mesken edinmiş sığırcıkların, serçeciklerin, minik yaban bülbüllerinin, neşeli çığlıkları andıran ötüşlerini, Ağustos böceklerinin yaz boyu bitmek tükenmek bilmeyen o uzun senfonilerini, günün ilk ışıklarından itibaren yuvalarından fırlayıp çıkarak, gün boyu yiyecek stoklarının peşinde telaşla koşuşturan karınca ordularını ve adını-sanını-türünü bilmediğim daha nice börtü-böceğin varlık ve yaşam sevinçlerini, kim bilir kaç kez duymadan ve de görmeden pas geçip gitmişimdir yanlarından.

Nedir o an, kafamı bütünüyle doldurup kuşatmış düşünceler? Az sonra içinde boğuşacağım trafik, işe vaktinde ulaşıp ulaşamamanın telaş ve kaygısı, ofisten içeri adım atar atmaz, bu defa da başlayacak olan yoğun telefon trafiği, kağıtlar, raporlar, tercümeler, sunumlar, sonuçlanmayı bekleyen ihale dosyaları, sıraya konmayı bekleyen randevularımın sıkışıklığı, toplantılar, patronlara karşı sorumluluklar, iş arkadaşlarımla aramızdaki rekabet, zaman zaman bundan dolayı yaşanan tatsız sürtüşmeler, gerginlikler, vs., vs... Oooff ki, ne off! Henüz işe gitmeden başlayan yorgunluk! Üzerime birden bire çöken bıkkınlık, isteksizlik! Ayaklarımın adeta geri geri gittiğini hissedişim ve henüz daha gün başlamadan, tükenişim...

Öğlenleri, ayak-üstü atıştırma türünden geçiştirilen bir yemeğin ardından, ev için yapılması elzem alış-veriş işini, listede yazılı olanları atlamadan tamamlayabilmek telaşıyla kapısından içeri dalınan, iş yerine en yakın super-marketin reyonları arasındaki hızlı koşuşturmaca ve yüklenilen poşetlerin yorgun düşürdüğü bedenle yeniden işe dönüşler...

Aksilik bu ya! Hiç hesapta olmadığı halde birden programa giren akşamki iş yemeği uğruna kendisiyle birlikte olamayacağım sevgilime, bunu usturuplu bir biçimde nasıl söyleyip, izah edebileceğimin ince planları veya çok öncesinden yapılmış bir program için söz verdiğim yakın dostlarıma karşı acilen bulmam gereken makul bahane arayışlarım...

Aniden çıkan iş seyahatleri, alel-acele çanta-bavul hazırla, otel-uçak bileti ayarla telaşı derken, girilen stres! Sonuçta, oradan-oraya koşturmakla geçen, topu topu üç-beş güne sığdırmak için sıkıştırılmış iş görüşmeleri yüzünden, gittiğin yerin neresi olduğunun dahi farkına varıp güzelliklerini tadamadan yaşanan yorucu seyahat dönüşlerinde, üstelik bir de seni burada bekleyen yığılmış işler!

Bu tempo uğruna doğru dürüst birlikte olamadığın aile fertlerine duyulan özlemler, sürekli ikinci planda tutarak ihmal etmek zorunda kaldığın; sevgilin, hayat arkadaşın veya eşinle yaşadığın ciddi sorun ve sürtüşmeler de cabası! Yani, gönlünce ve huzurla yaşamadığın bir aşk hayatı... ister istemez kendini mahrum bıraktığın, ertelediğin ya da yaşamaya hiç fırsat bulamadığın küçük büyük mutluluklar, kıyısından köşesinden dönülen saadetler, içinde biriktirmekle yetindiğin uhdeler...

Bunlarla sınırlı kalsa, neyse!.. Ya, hesabıma yatmış olan maaşımın, o ay ki harcamalarımı karşılayıp karşılamayacağı, nelerden ne kadarlık kesintiler yapmam gerektiğinin hesabı, ne kadar zam alabileceğim konusundaki belirsizlik, yıllık izin kullanma fırsatı bulup bulamayacağım endişesi, bulsam bile gönlümden geçeni yapıp yapamayacağım hakkındaki kuşkularım... Acaba, tatile çıkmak yerine, önceliği yenilenmeyi bekleyen eşyalara ve evde yapılması gerekli onarım-tadilatlara mı versem, ikilemi?!!

Daha rahatını, refahını, iyisini yaşamak sanrısıyla veya kariyerimizi katlayarak sürdüreceğiz iddiasıyla, ya da gözlerimizi bürümüş farklı hırslarımızdan dolayı pek de yaşayamadığımız, daha doğrusu yaşamaktan kendimizi devamlı şekilde alıkoyduğumuz bir hayat ve ona karşı verdiğimiz kavgalar, sanki kafalarımızın içlerini hepten ele geçirmiş!..

İşte, peşinden koştura koştura gittiğimiz fakat biran için oturup düşünüldüğünde birçoğunun aslında ne kadar da önemsiz olduğunu kavramaya başladığımız şeyler için boşa harcanan ve insana uzunmuş gibi görünüp, aslında göz açıp kapayana dek geçen bir hayat ve de kendi kendimize sunduğumuz hayat tarzı, özetle bu!

Gerçekte farkına varamadıklarımız, ama yanı başımızdan hızla akıp giden hayatlarımız ile, o hayatın duyamadığımız sesleri! Mahrum kaldığımız renkleri! Monoton hayatlarımıza bir parça olsun yaşam sevinci katabilecek, küçücük ayrıntılar... Bilerek ya da bilmeyerek kendimizde eksik bıraktıklarımız... En önemlisi de, bütün bu hengame içerisinde çoğunlukla ihmal ettiğimiz ve yitirdiğimiz RUH ve BEDEN sağlıklarımız!

Bu denli geç olmamalıydı bazı gerçek değerleri duyup, görüp, hissedebilmem. TANRIM! Şu Kızılderili öğretisini, ne diye daha önceleri okumadım ki ben???

Yazarın Notu: Fotoğrafıyla yazımı renklendiren Sevgili Leyla AYYILDIZ'a sonsuz teşekkürlerimle...

Ferda Önler
fonler@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              9 Kahveci oy vermiş.
10 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Gülendam Z.Oğuz

 Double Espresso : Gülendam Z.Oğuz


  Kim-inle konuşuyorum ?..

Gece'nin muhteşem sessizliğinde zihnim yelkenlerini 'fora!' açar -da, keyif yaparım. Bazen ılık rüzgarlar saçlarımı okşar geçer, bazen de fırtınalar kopar, kaleme kuvvet kendimce iri dalgalanmalarımı yatıştırırım.

Zaman dursa, bir süreliğine sabırsızlıklarıma mola verdirsem diye dileklerde bulunurum. Sonra... Sonra vazgeçerim. Aklıma hayat gelir. Çünkü hayat denilen şey zamanın ta kendisi değil midir ? Hayatıma mola mı verdireceğim? Yok, kalsın! Daha yaşanacak çok şey var, tam gaz devam!

Bu yüzden de 'boş zaman' tanımlamasını anlayamam. Hayat hiç boşa geçer mi? Ya da boş hayat olur mu?

- Boş zamanlarınızı nasıl değerlendirirsiniz ?
(Bak sen! Değerli bir boş zaman! Hem de bir değil çok çok zaman-laarr..)
- Boş zamanın var mı?
(Yok abi, dolma gibi dolduruyor, hapur hupur afiyetle yiyiyorum.)
- Zamanımı boş geçiririm.
(Stand-by 'da yani.. Aman piller çabuk tükenmesin!)
- Boşver ya !
(Veremem, hepsi doldu! Tepeleme veriim!)
- Boş ol!
(Kısaca 'defol' ! Eh, sen de tef ya da def ol emi!)

Kesmezsem, gece gece bunlar böyle uzayıp gider. Ben zaten, görüldüğü üz(e)re cıvımaya oldukça müsaitim. Neyse..

Zaman farklı koşullarda, birbirinden farklı insanlarca yaşanır. Farklı hayatlardaki türlü türlü anlamlar yüreklerimizi ısıtır, üşütür ya da burkarlar. Ama en önemlisi bizleri çaktırmadan eğitirler.

Atlet zamana karşı yarışır, öğrenci zamana karşı soru yanıtlar, insan zamana karşı sağlığına kol kanat gerer sonunda kazanan ödülünü alır. Hataların cezası, esaretler zamana göre ölçülmez mi? Zamana göre hayatına farklı sınıflarda biletler kesilmez mi? Sabır denen şey zamanla anlam bulmaz mı? Daha nicesi..

Fizik olarak zaman, iki hareket arasındaki süredir. (Htlynz. Nostaljik bir matematik sorusu; Zıt yönlere, farklı hızlarla hareket eden araba problemleri..Havuz-Musluk problemlerini geçtim, zira çok işime yaradı.) Dolayısı ile zamanın olmadığı yerde nesnellik de, arabalar da yer almaz. (ve İstanbul trafiği!..)

Ancak zaman boyutlar içinde farklılıklar gösterdiğinden birimiz için önemli olan zaman olgusu, farklı boyuttaki diğer birisi için hiç önemli olmayacaktır. Şu anda gece boyutunda zamanın farkın.. -a vardım. Birden! (-de eyvah!)

Konumuza dönersek; Hiçbir canlı hareket etmese, gelişmese, değişmese.. Güneş hep aynı noktada kalsa, mevsimler değişmese, herşey bir şekilde donmuş şekilde kalsa, birer heykel olsalar, 'zaman'ın ne anlamı olacaktı ya da böyle bir kavrama gerek kalacak mıydı? Ben nasıl yazıyor olacaktım?

Enerji de, değişim de, hayat da olmayacaktı. Mekanların önemini de bilemeyecektik.
Şimdi de (size göre sonraki şimdi, ben yazıyı KM'de okursam sonraki şimdi'm), aklıma şehirlerin enerjisi geldi. Mesela İstanbul'un enerjisi; hareketliliğin hızlı akmasına doğru orantılı olarak zamanın Formula1 hızı.. Halbuki İzmir'in daha durağan enerjisi ile (Cuma akşamları Çeşme, Ada ya da Kuşadası, Foça yolu hareketliliği hariç) zamanın daha keyifli ve farkına varılarak yaşanması durumu, adamı işte böyle gece vakti düşündürür.

Okurken yorulmadıysanız, biraz da siz düşünün isterseniz..

Ben, geceme ışık veren parmak ucumdaki fenerimi sizlere uzatıp mışıl ve de renkli rüyalar görmeye gidiyorum.

Teşekkürler hayat!

Gülendam Z.Oğuz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              8 Kahveci oy vermiş.
12 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Oguz Dinç


KARANFİL DOSTUM

Vitrininde susamlı ayçörekleri, parlak renkli poğaçalar ve açmaların yan yana dizili olduğu fırının önünde duruyordu. Yoldaki beyaz Tempra ilerleyince kendisiyle bekleyen anne ve elinden tutan çocuğunun yanından yürümeye devam etti.

Anne, boş elinde sıkı sıkı tuttuğu metal çıtçıtlı bir cüzdan, düşünceli gözlerle çevreye bakıyordu. Çocuğun ise her şeyi ilk defa görüyormuş gibi her yana açık, mahmur bir yüzü vardı. Birkaç adım sonra geride kalmışlardı. En son annenin kısık bir sesle çocuğa söylediklerini yarım yamalak duymuş, ama anlayamamıştı.

Cadde çok kalabalık ve hareketliydi. Sağdaki resmi binanın merdivenlerinden saçları dağınık, albenisiz bir kız geniş adımlarla iniyordu. Elleri boştu. Bir eliyle saçlarını biraz daha dağıtıyordu ki, yüzü buruştu ve birden hapşuruverdi. Yakınındaki kasketli arzuhalci dönüp, ilgisiz gözlerle kıza baktı.

Beyaz resmi binanın bahçe duvarı boyunca arzuhalciler oturuyordu. Hepsi yaşlı, çoğu esmer ve bıyıklıydı. "O zamanların" işiydi arzuhalcilik. Yazın sade, mütevazı şemsiyelerin altında otururdu kimisi. Öğlen güneşini uzak tutabilmek, sıcağın eziyetinden kurtulabilmek için. Şehir, yazın korkunç sıcak olurdu.

Duvarın köşesindeki arzuhalcinin daktilosuna "Remington mu?" diye göz atarak sağa döndü. Klas bir daktilo markası olarak çocukluğundan aklında kalmıştı Remington. Bakışları, kaldırımın kenarına sıra sıra dizilmiş dolmuşların en sonuna kadar uzandı, kendi durağını görmek için üç dolmuş geri geldi. Çok sıra olmaması için ettiği dualar tutmuş muydu bakalım. "Herkes kendi durağının önünü süpürse bütün mahalle tertemiz olur" diye kendisiyle şakalaşmaya çalıştı genç adam. Çevresindeki sesler arasında içinden konuştuklarını bile zor seçiyordu. "Ne kalabalık."

Düşünceler içinde kaldırıma inen bakışları birden genç adama durmasını buyurdular. Çamur olmuş, dalından acıyla kopup yere yuvarlanmış, yaprakları hırpalanmış, kırmızı bir karanfile takılmışlardı.

Düşüncelerinin arasından aceleyle sıyrılan bir istekle yere çömeldi. Kendisini, duygularını ve zihnini kalabalıktan ayırdı. Kalabalık, etrafında akan ve sesini dinlemediği canlı bir çerçeveydi şimdi. Üstündeki kurumuş çamuru parmaklarında tane tane hissederek karanfili avucuna aldı.

Hiç bir çiçeğin üstüne basılsın istemezdi genç adam. Caddeler ne kadar kalabalık olsa da, kalabalıktaki insanların ne kadar çok işleri, ne kadar aceleleri olsa da, kendisi de zevk duyarak veya zorunluluktan o insanlardan biri olsa da, yolda gördüğü bütün çiçekleri alırdı. Bütünüyle hissedemeden, aceleyle alıyor olsa da, içinde bir yerleri ılık ve canlı tutmasına yardımcı oluyordu bu çiçekler. Bunu iyi biliyordu genç adam. Aldığı çiçekleri, ilk bulduğu yeşillik yere, başka çiçeklerin arasına, ağaçların yanına, vurdumduymaz adımlardan uzak bir köşeye bırakıyordu. "Sonrası kader. Ben seni dostlar arasına bırakayım, sen buradan devam et maceranı yaşamaya."

Karanfil için güvenli bir yer arayan gözleri, farkında olmadan yanda, duvarın önüne kurulmuş yaşlı bir boyacının beyazlamış nokta nokta sakallar, kırışıklar ve tebessümlerle dolu yüzünü buldu.

- Çiçek mi? diye sordu yaşlı boyacı tebessümünün içinden.
- Çiçek, diye cevapladı genç adam. "Ezilmesin." O da gülümsedi boyacıyla beraber.

Başını salladı boyacı. Anlamışlardı, birbirlerini bu karanfilden tanıyorlardı.

İkisi de tebessümleri hatırlarında, günlerine devam ettiler. Aralarında mutlu bir karanfil, arkada kalabalık, telaş dolu caddeler.

Oğuz Dinç
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              4 Kahveci oy vermiş.
5 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

İlker Özlük

 Kahveci : İlker Özlük


  Soyadı Ran'dır.

20 Kasım 1901 tarihinde Selanik'te doğdu; ancak ailesi 15 Ocak 1902 olarak kaydetmiş ve kendisi de bu durumu benimsemiştir.
3 Haziran 1963 tarihinde Moskova'da öldü.
O yüzdendir ya “Haziran’da ölmek zor”
Nazım Hikmet Ran.
Ben vatan hainiyim dedi usta...
Bunu derken, neden vatan haini olduğu bir bir döktü satırlara... Devam etti... "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla, bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Bu satırlar gerekeni anlattı sanıyorum...
“İçimde sana olan satırların gizlediği bir mektup var şimdi.
Sen benim usulca dökülüp giden bir yanımsın, seni, ellerimi döktüğüm güller gibi büyüttüm sol başta, o gözlerinin içinin güldüğü kenarda.
Seni bulmak için değil, seni görmek için kokladım her gün, her satır ve her ayrılık arifesi.
Sen benim nerden geldiğimi bilmeyen esen bir yanımsın.
Hangi tarihe yazılsa da alın yazım, ben tarihlere adını yazdım. Uzun incir lekeli bir oğlan çocuğu gibi gülüyor gözlerim.
Buruk, samimi ve birazda köylü...
Seni özlüyorum. Her mevsim bir başka kokuyor ellerin.
Ellerin pamuk, dokunuyor yüreğime...
Ben senin en iyi bildiğin yağmur öncesi şarkı gibiyim.
İçimde sana olan satırların gizlendiği bir mektup var şimdi.
...........
İşte yazası geliyor insanın...
Tarihi boylu boyuna bilmek çok güzel ve çok saygılı bir durum.
Necip Fazıl’la başladı yazı yolculuğumuz Nazım Ustanın avuçlarına kadar gitti.
Daha yapacak çok işimiz var demek geliyor insanın içinden... Bir çok çile çekmiş insan oğlu, bir çok acıyı paylaşmış ki bir birlerini çok iyi anlamışlar.
Mücadele kökünden başlamış insanların.
Ne yaparsın vatan sevgisi işte...
Kalın sağlıcakla....

İlker Özlük
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 7,457,457,457,457,457,457,45
              11 Kahveci oy vermiş.
10 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Elif Eser

 Cemreler Düşerken : Elif Eser (Zeycan Irmak)


  Son Adrese Varmadan...

Yarım yamalak bir yığın hikâye anektodu bıraktım ardımda. Yaşamımla ilintili yarım kalmışlıklara has... Sonra ertelenmiş bir sürü proje, yapılacak işler, yıkanacak, ütülenecek çamaşırlar, hayaller, beynimin ıvır zıvır deposu, kalpazanlıklar, yalanlar, kaçmalar, kovalamalar... ohhooo, amma çok ayrıntı bırakmışım gerimde. Tuhaf şey; sanki, sigara ve ihtiyaç molası veren otobüsleri, işemeye dalmışken kaçırmak türü bir şey bu. Hay Allah, gülüyorum şimdi. Yani, sözün kısası, hayata hep bir yerlerinden tutunmaya çalışırken kaçırıvermişim farkında olmadan. Zaten, bir işin ucundan adamakıllı tutamamış hıyarın tekiydim ölmeden evvel..

Tabii şimdi, istesem bir çoğuna benzer düzenli, usturuplu, kendi halinde, mazbut bir yaşam sürebilirdim elbette. Fakat ben, orda, burda; bekâr arkadaşlarımın tek odalı, sidik, ter ve yataklarına minimum ifrazat bulaşmış nahoş kokulu fakirhanelerinde sürtmeyi yeğledim. Kendime ait, kümes büyüklüğünde bir barakaya sahipsem de, orada her vakit bulunmak işime gelmiyordu. Aslında barakayı da sırf canım çektiğinde eften püften hikayeler yazmak için veya herkesten kaçtığım dönemlerde sığınmak ve bir iki öte-berimi saklamak için yapmıştım. Anladığım bi şey varsa şu hayatta; her şey boştu. İşte bende o yüzden, dibi delik, çivisi çıkmış dünya denen bok çuvalını kafama estiğince yaşadım. Karı-kızla sevişmenin tadını çıkarttım bolca. Kezâ, istesem evlenir, çoluk çocuğa karışır, hattâ iyi aile babası bile olurdum. Her akşam iş çıkışı evime gelirken iki ekmek, bir kilo yoğurt, meyve ve çocuklara çikolata bile alırdım. Eh, arada canım karımdan başkasını çekerse, hovardalıkta yapardım. Sonra bir gün yaşlanır, emekliye ayrılır, elimde bastonumla kahvehanede yaşıtlarımla pişpirik oynar, kaybedince de çayları ben ısmarlardım. Elbette isteseydim bütün bunları yapmak hiç de zor değildi. Ama ben, bir çok bölünmüşlük yaşayıp, fakülteyi de yarım bırakarak keşmekeşliği tercih ettim. Kimse mecbur etmedi, zaten bana metezoruyla kimsenin bir iş yaptıramayacağını tanıyanlar bilirler.. Düşünsene hemşerim; hayatımızdaki pek çok ayrıntıya yön verirken, o anki seçimlerimizle hareket etmez miyiz? Seçimlerimiz kararlarımız, kararlarımız ise kaderimiz olup çıkmaz mı? Bence budur! Eğer ben böyle olmasını istediysem, kime ne kardeşim? Kaderimi ben çizmişim, el ne karışır?

Sokaklarda üşüdüğüm, park köşelerinde uyumaktan kemiklerimin sızladığı bazı zamanlar, canım anamın sıcak çorbasını çekerse, uğrar, geceliğine kalırdım yanında. Çamaşırlarım mı kirlenmiş, götürürdüm benim uzatmalı hatuna, yıkar, paklar, cillop gibi mis kokulu, giyerdim tekrar. Bir haftaya kalmaz üstümdeki pantalon gece-gündüz hiç çıkartmadığımdan yağ bağlardı. Böyleydim işte. Kafama bir şey takmaz, şu fani âlemde her bi şeyin geçici olduğunu bilir, nadir de olsa para kazanır, kazandığımı da akşamına varmadan bitirirdim.

Pek öyle ahım şahım, öykünecek, dillere destan bir hayatım da olmadı. Hele romanlara konu diye yazılacak türden hiç değildi yaşanmışlığım. Benim gibilerine her yerde rastlarsınız, merak etmezsiniz "bu adam necidir" diye. Hattâ bazılarınız tiksintiyle karışık bakar suratımıza. Yeni yetme öğrenciler, çoğunlukla da kızlar merak eder yaşamlarımızı, onlara göre "nasıl bu hale geldiğimiz"dir asıl soru ama korkarlar, kolay kolay yanımıza yaklaşamazlar. Ben ve arkadaşlarım ekzeriya küfür ederek kovarız bu tip küçük kızları yanımızdan "Sana ne len, manyeto, de get işin mi yok? Alırım façanı aşşaaaa..." türünden laflar ederiz. İşin komiği bazılarımız belli etmese de acayip tırsıktır. Senin anlayacağın; hani, kavanoz dipli, avradını sevdiğim kabak dünyası var ya; bir yerde yamuk yapmış, ezmiş, tepemize binmiştir. Parklarda, kaldırımlarda da yatsak, gece ufacık bir çıtırtıya ürker, sıçrarız. Yoksa, gelsin çıtır kız, gasteci mi olcek, yapsın röportajını icabında...

Gerçi canım, şimdi hakkımı yememek lazım, ben o kadar da köprü altı ayyaşlarından değildim. Canım isterse takılırdım onlara. Yani öyle bitli, saçı sakalı karışmış tiplerden farklıydım en azından. Az buçuk mürekkep yalamışlığımız vardı da ondan. Yüzüm rüzgâr yanığı hafif kavruk, gözlerimse çakır yeşildi. Saçlarım kıvırcık, çokça beyazın karıştığı, griye yakın renkteydi. Boyum uzunca, dal gibi adamdım. Övünmeyeyim ama, zamanında çok hatunun canını yakmışlığım vardır. Bir zamanlar; yumurta topuk, arkası basılı deri iskarpin giymeyi sever, içine olmazsa olmaz ipekli çoraplarımı sakız beyazı yıkatırdım. Geniş yaka gömlek, jilet ütülü siyah veya laci kumaş pantol, saçlar biryantinle yanları bastırılmış, piyasa yapmaya bayılırdım. Hele bir de tütün kolonyasını bastım mı sinek kaydı traşın üstüne, değme gitsin. Ehl-i keyf adamdım vesselâm.Türk musikîsi dinler, makamlardan hüzzama bayılırdım. Rakı içmeyi severdim şaraptan fazla. Hoş, arada bulamazsam ve yok zamanıma rastlarsa Köpek Öldüren bile adamı uçurur alimallah... Hele de kafanı bozacak bi şeyler bulmuşsan o yakınlarda.

Kendi halinde yaşamım vardı. Benim Perihan, çok bozulurdu tavrıma, tarzıma. Yıllardır onu almamı bekledi garibim. 'Yok' dedim. 'Hiç işim olmaz. Ne seninle, ne başkasıyla.' Çok üstüme geldiği bir gün "Bana bak ulan karı!", dedim, kafam da nasıl kıyak. "Beni boşa, ..ittir et gitsin. Görüyosun işte, ben bu kadarım annadın mı? Bu kadarcık herifim. Çekme kahrımı. Sana ne çocuk veririm, ne doğru düzgün, düşlediğin, pembe pancurlu hayat. Benden sana yâr olmaz, git kur düzenini annaadın mı?", dedim. Çok ağladı, bağırdı, zırladı bütün gece. Sonra baktım mutfaktan bir rakı kadehi almış, masaya, karşımdaki tahta sandalyeye geçti oturdu. Şişeyi devirdi kadehe, yarıdan fazla doldurdu. Sek içerdi yavrimu, bi dikişte yuvarladı, kadehi masaya "küüüt" diye indirdi. "Bana bak ulan herif! Bu konuyu bi daha açmayacaksın! Ben mezara kadar seninleyim, sen de benimle. O kadar." dedi. Ne yalan söyleyeyim, harbi kadındı, her baba yiğidin harcı da değildi yani Perihan'ı taşımak. Her hatun da beni taşıyamazdı icabında. Denk gelmiştik işte, kader ağlarını örmüş, çakralarımızı çarpıştırmıştı annadın mı? O olay son oldu. Bir daha evlilik-ayrılık lafı açılmadı aramızda. O gün bu gündür benimle beraber süründü durdu Perihan. Ben ölene dek yolumu gözledi. Evine her gittiğimde, iki dirhem, bir çekirdek karşıladı beni. Rakı sofraları kurdu, elceğizleriyle mezeler hazırladı. Kolay değil dedik ya, kimse taşıyamaz bir zamanların anlı şanlı "Çakır Zorbey"ini sırtında. Tam yirmi beş yılını heba etti bana kadınım, tam yirmi beş yıl...

Derken bir gün, es kaza bir yük kamyonunun altında buluverdim kendimi. Dalgınlık. Geceden kalma uykusuzluk... Sabah civarıydı, öğle olmamış henüz. Başım önde, ağır adımlarla, aklım kim bilir nerelerde yürüyordum. Karayolu kenarından, kestirmeden, yine Perihan'ın kapısında gözümü açarım niyetiyle yalpalıyorum. Aklımdan da "kaç vakittir uğramıyorum, kızıp söylenecek gene. Bari gönlünü alayım. Manolyayı nasıl sever haspam, yanına da iyisinden bir şişe kırmızı şarap. Akşama döşenir yine sofrayı, giyinir kırmızı güllü siyah etekliğini... ulen karı, ulen karı... bu sefer söz ulan, hiç değilse ölmeden gelinlik giydirecem sana, gözün açık gitme diye", geçiriyorum. Arkamdan acı acı öten klakson sesini duyduğumda, galiba biraz geç kalmıştım. Kamyonun sağ, öküz gözü farıyla öpüştük önce, sonra ben ufaktan bir havalandım... ben diyeyim beş, sen de on metre uçtum. Derken efendime söyliyeyim, "Nooluyooo leeyynn!" demeye kalmadı, kaydı zirtopoz bedenim, yapıştı kaldırıma. Yıldızlar uçuyormuş harbiden adamın tepesinde. Yıldızları hatırlıyorum bak... gerisi zayi...

Görünüşte o an bir şey yoktu. İlk sersemliğin ardından kendime gelir gibiyim, hafif bir baygınlık geçirmişim. Sesleri uğultu halinde duyuyorum da, ortalık çok beyaz seçemiyorum. Bana çarpan adam çok korkmuş, hemen en yakın hastaneye kaldırdılar. İç kanamaymış, organlar içimde patlamış. Len hatun; biliyorum ah'ın tuttu, ne zaman sana hırlasam "içinde patlasın inşallah!" derdin, bak kırk kere söyledin oldu.

"Derhal acile, ilk müdahele yapılsın! Hemen ameliyata alınacak, hazırlansın! Ameliyathane çıkışında yoğun bakım'ı hazırlayın, gerek duyabiliriz!.." Telaşlı, buyurgan, genç bir erkek sesi ve peşinde ayak sesleri... ufff! Başım nasıl da çatlıyor ağrıdan, gözümü açamıyorum...

Rüyalar gördüm, belki de hayatımda ilk defa. Ya da hatırladığım en güzel ve tek rüyaydı. Perihan karşımdaydı. Gelinlik vardı üzerinde. İçimi titreten baygın kara gözlerini süzüyor, gülümsüyordu. Tıpkı gençliğimize benzer haldeydi, 'cilve mi yapıyon kız,' diyesim geldi, sesim çıkmadı. Ben de en çapkın bakışımla, ağzımı çarpıtarak gülümsedim ona. Çok aydınlık bir yerdeydik... her yan beyazdı, alabildiğine beyaz. Sanki dünya beyaza boyanmıştı. İnanmaz nazarlarla baktım beyaza, hani tek bir leke görsem ya arada, yok, safi beyaz...

Bir de uzaktan, çok uzaktan "biiip, biiip" sesleri geliyor kesik kesik. Dedim ya, gamsız herifin tekiydim. "Bu ses neyin nesi?" diye merak bile etmedim. Çok uzun sürdü o ses. Aslında hem çok uzundu hem de çok kısa geliyordu. Ses uzadı, uzadı, uzadı. Aradaki kesikler kalktı ve tek, çok uzun bir "biiiip" duyuldu. Sanırım o zaman öldüm. Tabii ya, vücudumaki kablolu uçların bağlı olduğu aletten geliyordu o ses. Sonradan çaktım. O an nerden aklıma gelecek, Perihan'a mutlu, mü-tebessüm sırıtırken?

Ben ölürken; koyu lacivert kanıma çevrenin beyazlığı karıştı. Onlar beni öldü sandılar fakat daha ölmemiştim. Görüyordum her şeyi. Uzaktan bir yerden bakıyordum, başkasını seyrediyordum sanki. İşte! İşte Perihan bedenimin yanındaydı! Heyacanlandım "buradayım, az ötende, hatun kalk, oturma, evimize gidelim!" dedim, duymadı. Elimden tutuyordu, üzerime abanmış ağlıyordu.

Kanım hiç akmadı... Sadece sinyal uzadığında ağzımdan hafif, morumsu mavi bir sıvı geldi. Laciverdi öylesine koyuydu ki, gören doktorlar afalladı. Karga tulumba sedyeye aldılar, kafama dek beyaz çarşafı örttüler. Perihan tiz bir çığlık kopardı. Ah benim garibim, oysa ki biz ikimiz... en çok da senin için neler düşlemiştim değil mi ya... Affet beni be güzelim, ne desen haklısın. Senden başka kimse sevemezdi beni bunca. Kimse kör bir kuyuya taş atıp, kulağını kabartıp yankı yapmasını beklemezdi onca yıl. Sen bekledin. Güldüremedim yüzünü. Affet...

Morga kaldırırlarken damarlarımda dolaşan lacivert, tenimde mosmor bir hakimiyet kurdu. Eksi derecedeki çekmeceye girdiğimde ise yavaşça açılmaya başladı morarmış vücudum, maviye dönüştü tenim; derken süt maviye ve sonunda beyaza soyundu çırılçıplak. Gözalıcı beyazın fosforik parıltısını görmemek mümkün değildi. Ve de hayret, nasıl da üşürdüm soğukta, bu kez buzdan yatağım yuvam kadar sıcak geldi.

en yaşarken düşünürdüm; "bir ölsem aniden, hani küt diye, ortalık ayağa kalkar, tüm sevdiklerim rengi atmış cesedime bakıp sızlanarak, dövünerek ağlar. Annem başımı okşayıp "aç gözlerini..." diye feryat figan kan kusar... küçük çaplı bir kıyamet kopar," sanırdım. Yanılmışım. Yaşarken yanıldığım çok şey gibi...

Meğer herkes bu ölümü bekliyormuş sessizce. Doğrusu çok alındım. Kimse üzülmedi ardımdan. Sevinmedi de. Çok çok aralarından biri eksilmişti. Anlıyordum; yaşama ve çevrenizdeki insanlara nasıl bakarsanız, onlar da size o şekilde bakar ve davranır. Ben kayıtsızdım. Demek ki, ölümüm de onlar için kayde değer bir vak'a değildi. Hemen her gün karşılaştığımız, karayolunda arabamızın tekerine dolanmasın diye kaçındığımız, parçalanmış, kırmızı eti fışkırmış, iğrentiyle kafamızı çevirdiğimiz hayvan ölülerinden farklı saymıyorum nedense onlar üzerindeki etkimi. Onlarda böyle bir izlenim bıraktığım için, kendi adıma ve sevdiklerim adına şimdi çok üzülüyorum. Keşke, sevgimi içimde saklamak yerine gösterebilseydim. Şimdi hiç değilse, ardımda kaç kişinin sevdiğini ve benim için ağlayıp yokluğumu hissettiklerini görür, sevinirdim.

Ben, sıcak yaz mevsiminin sağanak yağmurunu akıttığı, öğle vakti düşlemiştim ölümümü ki; mezarım kapandıktan sonra etraf burcu burcu toprak koksun. Kahretsin! Romantizm, bu fukara canımla bile böyle bazen başımın belası olmuştur her koşulda. Siz bakmayın, hisli adamdım aslında ama pek belli edemezdim, sevmezdim ulu orta söylemeyi. Bu bana ne kazandırdı? Hiçbir şey. Peki ne kaybettirdi? Çok şey. Yaz dostum, eksi haneye bir hata daha yaz bakalım, ne çıkacak sonunda?

Doğduğum güne benzer, zemherinin insanın kanını kuruttuğu bir gündü gömüleceğim gün. Camide, cenaze namazına duran safların sayısı bile iki elin parmağı kadar var-yoktu. Gerçi, ölümümün ne kadar ani olduğunu da hesaba katmak lazım, kimseye haber verilemedi. Duyan duymayana söyleyemedi bile. Sadece duyan geldi. Bir kaç şarapçı arkadaş, bir ara ortak iş yapıp sonra batırdığımız eski ortağım, falan fişmekân... E yetmez mi, bu soğukta, millet burnunu camdan çıkartamazken, yine düşünmüş insanlar... Ne yapalım, yaşarken nasıl azla yetindiysek şimdi de boyun eğmeyi bilmek gerekir. Gelen de sağ olsun, gelmeyen de... Ne? Canım ne demek "sen ölmüşsün oğlum ağlayanın yok!" iş mi şimdi söylediğin?

Her neyse birader, duymak istediğin film şeridi misali akıp giden yaşamım bundan ibaret! Kabul ediyorum ne iyiliğim dokundu insanlara, ama bakacak olursan ne de kötülüğüm! Çok çok ateştim cürmüm kadar, ne olmuş yani. Hadi, geldiğim yer öbür taraf, çok yoruldum bak, ayakta duracak mecalim kalmadı. Topla ahalini bir an evvel, ver şu kararı. Hakkımda Hakk'a bildireceğin 'her ayrıntıdan mesulüm' diye imzamı basacağım, söz! Yalnız son kez izin ver, anamla, yavuklumu görüp geleyim; neticede bir Perihan ağladı ardımdan, bir de ihtiyar anam... İkisi de bana çok düşkündü, belki ondan.

Elif Eser
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,789,789,789,789,789,789,789,789,789,78
              9 Kahveci oy vermiş.
13 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,578,578,578,578,578,578,578,578,57
              445 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Gülendam Z.Oğuz

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
Kahve Molası bugün 5.835 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 

 Tadımlık Şiirler


Kalemim Sizin

onu
seni
beni
anlatacağım küskün kalemimle
söylenecek tüm sözler söylenmiş
susuyorum

her dil bir şey demiş
her kulak kendince dinlemiş
biliyorum
duymuyorum

her ışığa bir renk verilmiş
kendilerince isimler söylenmiş
anlıyorum
görmüyorum

yaşanan
cennet
cehennem
mekan
düşünüyor
binlerce kez
doğuyorum
ölüyorum

kalemimi alın
o artık sizin
yaşıyorum
susuyorum

Şule Aydemir

Yukarı

 

 Biraz Gülümseyin




Çizen: Hüseyin Alparslan

Yukarı

 

 Kıraathane Panosu


İstanbul için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Ankara için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
İzmir için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Kaynak: http://www.meteor.gov.tr

Yukarı

 

Akın Ceylan

 İşe Yarar Kısayollar


  Şef Garson : Akın Ceylan       Yamağı : Cem Özbatur

...Sen, kaçak ve ürkek ceylansın dağda, Ben, peşine düşmüş bir canavarım! İstersen dünyayı çağır imdada; Sen varsın dünyada, bir de ben varım! Seni korkutacak geçtiğin yollar, Arkandan gelecek hep ayak sesim. Sarıp vücudunu belirsiz kollar, Enseni yakacak ateş nefesim. Kimsesiz odanda kış geceleri, İcin ürperdiği demler beni an! De ki Odur sarsan pencereleri, De ki Rüzgar değil, odur haykıran!.. Necip F. Kısakürek http://www.berzah.com/ meraklısına şiir portalı.

En keyiflisinden ve en eğlencelisinden, her yaşa hitab edebilecek oyunlar için http://www.kraloyun.com kısayolunu tavsiye edebilirim. İster online oyun oynayın ya da bilgisayarınıza indirip internet'e bağlanmadan oynamaya devam edin.

... Kapınız veya telefonunuz çalmadan önce çalacağını söylüyorsanız, canınızın çektiği ve keşke olsaydı dediğiniz şeylere biraz sonra tesadüf ediyorsanız, hissettikleriniz bir bir çıkıyorsa, siz de psişik denilen özel yeteneğe sahip olanlardansınız... Yazının devamı için http://www.astroloji.org/

Her gün posta kutunuzda güne neşeyle başlamanızı sağlayacak bir fıkra istiyorsanız hemen üye olun :) http://www.chekirdek.com/ Bir paket çekirdek ve bir bardak su ile iyi gider.

KAHVE MOLASI DERGiSiNi ON-LINE SATIN ALABiLiRSiNiZDergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz adreslere bir yenisi eklendi. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün.
http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1

http://www.buybye.com/detail.asp?PRODUCT_ID=F102A9K935M714ID1
"ALIŞVERİŞİN GÜLER YÜZÜ". Kahve Molası Dergimiz artık Buybye.com'da. Kredi kartınızla derhal satın alıp adresinize gönderilmesini sağlayabilirsiniz. Hatta dergiyi taksitle almanız bile mümkün. Tabi hepsi bu kadar değil. Dergi için gitmişken tüm reyonları dolaşmakta yarar var. Pekçok ürünün yanında hormonsuz doğal domatese özellikle dikkatinizi çekerim.

Yukarı

 

 Damak tadınıza uygun kahveler


Alarm 1.0.9 [680 KB] All Windows Free
http://bluefive.pair.com/Alarm.zip
İyi çalışan bir alarm programı. Saati kuruyor, isteklerinizi belirliyor ve bırakıyorsunuz. Zamanı geldiğinde, polis sireni ya da sizin seçtiğiniz bir şarkı ile sizi uyarıyor. Mesajınızı tam ekran ya da pencere olarak gösteriyor. Bir alarm dan başka ne isteyebilirsiniz ki?

Yukarı





Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM













Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20050627.asp
ISSN: 1303-8923
27 Haziran 2005 - ©2002/05-kmarsiv.com
istanbullife.com