ABONE OL!



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 774

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 28 Haziran 2005 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Bant yayın sürüyor!..


Merhabalar,

İki günlük bir iş gezisi nedeniyle birkaç gün banttan yayın yapacağım kusura bakmayın. Meydana gelebilecek aksaklıklar için şimdiden özür dilerim. Bu arada siz bana ulaşmayı ihmal etmeyin tabi. Hepimize güzel bir gün diliyorum. Esenkalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

3 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Filiz Mercanköşk

 Şair Kahveci : Filiz Mercanköşk


  KARA MENDILLER, ASLI'LAR VE KEMAL'LER

Kara mendiller sallanıyor gemi güvertelerinden. Çıplak ayaklı çocuklar, iri kara gözleriyle,yarınlardan çok şeyler bekleyerek, ayrılmakta oldukları kıyılara bakıyorlar. Solucan kollarının çelimsiz tutunuşları var güvertede ve yüzlerinde sinek ısırıkları. Dizlerinde bir saat önce oynadıkları uzun eşşek oyununun yaralarıyla, ilerde alacakları yaralardan habersiz, gidiyorlar. Siyah mendiller sallanıyor havadaki diğer ellerinde. Siyahın her zaman moda olduğunu bilmiyorlar. Hoş bilseler siyah hangi acımışlıklarını daha ince, hangi duruşlarını daha kibar, hangi sahip olduklarını daha gizemli gösterebilir? En ucuzu buydu, siyahı belki bu yüzden sevmişlerdi.
Tepelerinde martılar var. Belki yol boyunca olacak da. Henüz onlar Martı'yı okumadılar. Sadece parmak uçlarıyla işaret edip, gülüşecek kadar tanıyorlar martıları.

Körükörüne çıktıkları bir yolculuk bu.

Kemal'i özleyeceğim en çok. Parlak gözlerini, masum temiz yüzünü. Suskunluğunu, mahcupluğunu. Burnu yırtık ayakkabılarının ucuna bakarken içinde alevlenen deli volkanları bir de. O volkanları da özler miyim sahi? Hiç bir şey beni o volkanlar kadar düşündürmemiş, korkutmamıştı oysa. O da özleyecek eski yüzünü biliyorum, yıllar sonra aynaya baktığında.

Aslı'nın bana geldiği gün anlattıklarını düşünüyordum. İnsanları çok severim demiş biri ona. Aslı sormuş. Seversin de nasıl seversin? Mesela ne yaparsın onlar için?

-Peki Aslı sen ne yaparsın?

-Oturduğum yerde konuşarak sevmem ben.

-Ne yaparsın mesela?

-Yapabileceğimin en iyisini. Parayla olabileceklere gücüm yettiğince paramla, sevgiyle olabileceklere verebildiğimce sevgimle, zaman ve emekle olabileceklere de zamanım ve emeğimle faydalı olmaya calışırım. İnsan elinden ne kadar geliyorsa ona gayret etmeli.

Evine gelen temizlikçi iki kadına sormuş okuma yazma biliyor musunuz diye. Bilmediklerini öğrenince saat ücretlerini ödeyip, hiç bir iş yaptırmadan okuma yazma öğretmiş onlara.

-Parası var yapar tabi, niye yapmasın. Herkesin gücü var mı? Dert etme her şeyi. Görüyorsun işte ancak kendi ihtiyaçlarımızı karşılıyor, kendi çocuklarımıza parayı da, zamanı da, zor yetiştiriyoruz. Ne mutlu en azından kendi ayaklarımız üstünde durabilip, sorunlu tabakanın artmamasına katkıda bulunuyoruz.

Kendi çocuklarımıza? Kemal'ler... Onlar kimlerin çocukları?

Bu da parasız bir hikaye. Dershaneye gidemeyen fakir bir çocuğun üniversite'yi kazanması için önce öğretmenleriyle konuşup destek istemiş. Programlar çıkarmış. Günlerce oturup birlikte sınavlara çalışmışlar, sorular çözmüşler. Çocuğa hayal gibi görüneni başarmışlar.

-Onu kuaförde tanıdım. Çok istiyordu okumayı ama umutsuzluklar o denli sarmıştı ki çevresini, o da kaderine boyun eğmekte bulmuştu çareyi. Üniversiteyi kazandığında ilk beni aradı. İşte bu da benim ödülüm dedi Aslı.

(Aslı evli ve çocuklu bir kadın. Şu anda Batı Avustralya'nın büyük üniversitelerinden birinde dersler veriyor. İs ve aile hayatını yürütürken, kendine ayırması gereken zamanını yukarıda sizlerle paylaştığım türden işler için kullanıyor. Anlattıklarım hikayelerinin sadece iki tanesi. Ve bunları Türkiye'de kaldığı 4 yıllık süre içine sığdırmış. Aslında yaptıklarını anlatmaktan o kadar hoşlanmıyor. Şurdan burdan laflarken konu açıldı.)

Sorgulamaya başlıyorum en başta kendimi. Hayat dediğini her haliyle yaşayacaksın. Çalışacaksın, dinleneceksin, eğleneceksin ve bazen boş boş gezineceksin. Koskoca bir ömür içinde, tüm bunların yanına, gücümüzün yettiği en azından bir anlamlı hikaye sığdırmak zor mu?

O anlatırken bir Aslı'yı düşündüm, bir Kemal'i. Aslı'ları ve sayısı binlerce olan Kemal'leri. Aslı gibi bir şansın olsaydı Kemal, eminim sen de başkaları için bir şans olurdun. Parlak gözlerin çok şeyler vaad ediyordu çünkü. Belki o gemiye binip kara mendilini sallayarak gitmezdin. Gitmezdin değil mi? Gittiğin seferlerden dönebilecek misin? Döndüğünde parlak gözlerini, temiz ve masum yüzünü görebilecek miyim? Burnu yırtık olmayacak belki ayakkabılarının, içindeki volkanlar sönmüş olacak belki de? Senin için yarım bir Aslı olabildim ancak, yarım bir Aslı olarak kaldım ardında. Merak ediyorum. Gittiğin yerde kaç tane Aslı var acaba Kemal? Söyle kaç tane?

Filiz Mercanköşk
fmercankosk@yahoo.com.au
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,679,679,679,679,679,679,679,679,679,67
              3 Kahveci oy vermiş.
2 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Ersan Erçelik


KEŞFEDENLER İÇİN ATLAS

TELEFON İCAD OLDU... Zırrrr... Zırrrr... -Alo.

İşte sevgili okur, telefonu açmanızla yakalandınız!

Günlük hayatımızda sıkça kullandığımız alet... Özellikle son senelerde artan cep telefonları nedeniyle hemen her sokakta bir cep telefonu dükkânına, hemen her televizyon kanalında bir cep telefonu sunucusu reklamına rastlar olduk.

Peki gömlek ya da kotumuzun cebine girecek kadar küçülen cep telefonlarına gelene dek telefonun serüveni neydi? Hangi aşamalardan geçildi?!

Telefonu 1876'da Alexander Graham Bell'in icat ettiğiniz biliyoruz. Ancak Bell, bu iş için yaratılmış gibidir.

Bell ailesi, iki kuşak boyunca konuşma düzeltimi ve hitabet alanında önde gelen otoriteler yetiştirmekle tanınmış, Alexander Melville Bell'in, 'Standart Hatip' adlı yapıtı ise İngilizce'de yaklaşık 200 kez basılmıştır... Bell, 3 Mart 1847 yılında İskoçya'da doğar. Genç Bell ve iki kardeşi, aile mesleğini sürdürmek üzere eğitim görürler. Bell'in işitme özürlüler için gençlik yıllarında çeşitli buluşlar yapması ve daha 30'una varmadan telefonu bulması, aldığı eğitimin ne denli sağlam olduğunu gösterir.

Bell büyük ölçüde aile içinde yetiştirilir ve kendi kendini eğitir. İlk resmî görevi, Elgin'de ilkokul çocuklarına müzik ve güzel konuşma dersleri vermek olur! 1864'te Elgin'deki Weston House Akademisi'nde yatılı öğretmen olarak çalışmaya başlayan ve burada ses üzerindeki ilk çalışmalarına girişen Bell, böylece başlattığı meslek yaşamını, bir bilim adamı ve öğretmen olarak yaşamının sonuna değin sürdürecektir.

1868'de Londra'ya geçerek ses eğitimi ve sağırlara konuşma öğretmek üzere babasının yanında çalışmaya başlar. Babası Amerika'da ders verdiği dönemlerde de onun bütün görevlerini üstlenir. Önce kardeşinin, ardından da ağabeyinin veremden ölmesiyle geçirdiği şok ve mesleki görevlerinin yarattığı gerginlik, genç Bell'in sağlığını bozar. Bunun üzerine ailesi 1870'te Kanada'ya göç ederek Ontario'ya yerleşir, Alexander burada kısa sürede iyileşir.

1871'de birkaç haftalığına Boston'a geçen Bell, burada dersler verir ve babasını sağırlara konuşma öğretmeye yönelik olarak geliştirdiği ve 1866'da 'Görülebilir Konuşma' adlı kitabında yayımladığı yöntemi tanıtır. Her fonetik simgenin dudaklar, dil ve damak gerisi gibi konuşma organlarının belirli bir konumuna karşılık düşmesinden yararlanan bu yöntemde, konuşma seslerini çıkarabilmeleri için sağırlara bu organların hareketleri öğretilir. 'Graham' adını bu dönemde alan genç Bell, babasının sistemini kullanarak, sağırlara konuşma öğretebileceğini kanıtlar. Ulaştığı şaşırtıcı sonuçlar sayesinde birçok yerden konferans çağrıları alır.

Bell, ailesinin yanında tatilini geçirdiği dönemlerde bile ses üzerindeki deneyimlerini sürdürür. 1872'de Boston'da işitme özürlülerin öğretmenlerini yetiştirmek üzere bir okul kurar, 'Görülebilir Konuşma Öncesi' adlı broşürü hazırlar, çalışmalarını ve derslerini sürdürür. 1873'te de Boston Üniversitesi ses fizyolojisi profesörü olur!

Ellerini kullanmada hiçbir zaman usta olmayan Bell'in, usta bir makine tamircisi ve tasarımcısı olan Thomas Watson'la tanışması büyük bir şanstır. Genç Thomas Watson, Bell'in 1873-76 arasında, sesi elektrik aracılığıyla iletecek bir cihazın geliştirilmesine yönelik olarak sürdürdüğü çalışmalarında ona coşkuyla yardımcı olur. Bell ile Watson'ın uzun gece çalışmaları, atık elle tutulur sonuçlar vermeye başlar. Bell'in yardımcı olduğu iki sağır çocuğun babaları, Bell'e mali açıdan yardımcı olacak kadar etkilenirler.

Bell, 6 Nisan 1875'te aynı anda birkaç mesajı iletebilen telgraf sisteminin patentini alır. Ancak bunu izleyen yorucu altı ay boyunca yaptığı uzun çalışmalar sonucu sağlığı gittikçe kötüleşir, Kanada'ya ailesinin yanına gider. Eylül 1875'te Boston'a dönerek telefonla ilgili patent hazırlıklarına girişir ve 8 Mart 1876'da ABD Patent Dairesi'nden 174.465 numaralı patentini alır. Patent belgesinde buluşa ilişkin olarak şu sözler yer alır: ''...ağızdan çıkan seslere ya da başka seslere eşlik eden, hava titreşimlerine benzeyen elektrik titreşimleri yaratarak, ağızdan çıkan sesleri ya da başka sesleri telegrafik olarak iletmeye yönelik bir yöntem ve aygıt...''

Bunu izleyen bir yıl içinde aygıt üretilerek piyasaya sürülür, ama aynı günlerde, ilerde sayısı 100'ü bulacak hukuk davaları da açılmaya başlar! O güne değin hep bir oyuncak olarak görülen ve yaratıcısına da garip bir insan olarak bakılmasına neden olan telefon, tarihin en karmaşık patent davalarının konusu olur! Bu davalarda, yeni güçlenmekte olan Bell Telephone Company, patent hakları ihlalinden kalkarak, dev Western Union Telegraph Company'nin iki yan kuruluşuyla başarılı bir şekilde mücadele eder. Bell'in patentlerinin geçerlilik sürecinde sürüp giden bu davaların sonunda, 'dalgalı akım ilkesi'nin ilk olarak Bell tarafından düşünüldüğü ve uygulandığı kabul edilir.

İşte böyle bir serüvenden cep telefonuna kadar gelmiş olduk.

Ancak bir söz vardır: ''Silah bulundu, mertlik bozuldu'' diye... Telefon için de şunu söyleyebilirim: ''Telefon bulundu, huzur bozuldu!''

ALE LOL OS

Bell, 1877'de kendisinden on yaş küçük olan Mabel Hubbard'la evlenir.

Ancak Bell'in telefonu icadı sırasında, dillerden düşmeyen bir aşk yaşadığı söylenir. Graham Bell, mucidi olduğu ilk telefon hattını sevgilisinin evine çeker. Zaten Bell'in esas derdi mucitlik değil, sevgilisinin sesini duymaktır!... Ancak her telefon açışta sevgilisinin adını söylemek de zorlanır. Çünkü kadının oldukça uzun bir ismi vardır: ''Alessandra Lolita Oswaldo''...

Graham Bell zamanla, sevgilisinin adının ilk hecelerini söylemeye başlar: ''Ale Lol Os''...

Ve bu söylem bir süre sonra daha da kısalır: ''Alo''...

Siz bu yazıyı okurken kim bilir kaç kişinin telefonu çalıyordur... Hiç şüphe yok ki, o kadar insanın içinde şairler de vardır. Şairlerin konuşmaları genellikle aşkla ilgilidir:

alo?!... canım?!... hayrola böyle geç saatte...
ben... yani neden, nerden çıktı şimdi bu...
sıkılma bir terkedilme biçimi midir ki...
bi' tanem, seni seviyorum ve ayrılmak da istemiyorum...
ısrarlısın, galiba vazgeçiremeyeceğim...
üç dakikalık telefondan mı arıyorsun?!...
peki tamam, tamam bitti, tamam anladım...
sen
susuyorsun...
ama içim inan ki inim inim inliyor...

kısa keselim...
polis telefonlarımı dinliyor...

Bu şiiri yazan ve ''telefon seks hatlarında yazarlık'' yaptığını da belirten Küçük İskender'in, her şairin şiir kitabına ilişkin renkli anlatımıyla bize telefonlar çektiği Şiirlideğnek adlı kitabının sayfalarını aralayalım: ''Cemal Süreya ile hiç biraraya gelmedik. O'nu bir tek kez aradım, telefonla. Konuştuk, gülüştük; alkolden, hastalıktan söz ettik ve birkaç gün sonra da öldü. Telefon ahizesindeki numaraları çeviren / tuşlayan parmaklarıma dikkatle bakmış, o evde çalan telefona, buralardan, daima kulak kabartmışımdır. Mektupları, telgrafları, trenleri seçmiştir şairlerimiz önemsedikleri yerlere, insanlara bir an önce ulaşmak için. Oysa bin bir gece hisleriyle, dayanıp bir geceyarısı telefon kulübesine, bir jetonla, o bir 'üç dakika'ya sığdırılması zorunlu bir hülyayla, bir ihanetle titremenin coşkusu, törpüsü unutulabilir mi?''

Cemal Süreya ise, 'Sıcak Nal' adlı kitabında bize 'Dilekçe'sini uzatmaktadır:

Adresimsen,
Mektuplarım doğru dürüst gelsin;
İki kişi telefonla konuşurken
Olmayalım hemen üç kişi.

İki sayfa sonra, kitapla aynı adı taşıyan şiirde şöyle diyecektir:

Ağzına ağzına dolu telefonlardan
Gözleri bozuk paralardan

Saplantılı duvar saatlerinden
İçkilerin giderek küçülmesinden

Belli, iyi şeyler olmayacak.

Cemal Süreya, 'Kehanet'in şairi, o günlerden bugünleri mi görmüştür? Çünkü paralardan atılacak sıfırlarla gözleri bozulan yalnız paralar değildir! Zaten yanıbaşımızda yaşanan Irak işgali, onlarca ölen insan nedeniyle de 'hiç iyi şeyler olmamaktadır!...'

Bu sırada, birçok şiirinde saatlere yer veren Akgün Akova, 'Barış Nedir Sevgilim?' diye sormaktadır:

Einstein'ın Roosvelt'e yazdığı mektup mudur barış
Lozan'dan gelen telefon mu Mustafa Kemal'e
çöplerini bilimin süpürdüğü bir sokak mıdır barış

Küçük İskender, bir sokak'taki telefon kulübesinden ayrılık telefonu alan bir kişiyi anlatırken, bir başka telefon kulübesinde Akgün Akova vardır. 'İzin Verirsen Artık Bize Taşınmak İstiyor'da şöyle bir konuşma geçer:

alev almış yıldız sesiyle çalınca herhangi bir telefon
sanadır
durma aç
alooo'na karşılık bir tanıdık koku duyarsan,
gönül borcu var gibi
hani mummutluymuş, sevinçten dili tutulmuş gibi
anla sevdiğim
o'dur
telefon kulübesine ektiğimiz karanfil
büyümüş de, evlendik mi onu soruyor

''PARDON, ORASI 425 14 26 DEĞİL Mİ?''

Bazen aniden bir telefon sesiyle yerinden sıçrar insan. Attilâ İlhan şiirlerinde, sıkça vardır bu durum; bazen gece çalar telefon, bazen ''Salı Sabaha Karşı'':

salı sabaha karşı telefonla sıçradım
ay batıyor / aynalarda giyotin aydınlığı
gecenin bu saatinde beni kim arayabilir
dizimi uyku sersemi bir iskemleye çarptım
kıvılcımlar dizi dizi her yanıma dağılıyor

doktor sabiha desem yıllar var konuşmuyoruz
kanser diye duymuştum sol göğsünü almışlar
şu anda izmir'de midir ne yapıyor kimbilir
son defa hastahanenin avlusunda konuşmuştuk
steteskobu / beyaz gömleği / soğuk ecza kokusu
sesi dargın söyledikleri yorgun ve umutsuz

sakın mırç olmasın parmaklarıyla oynayan
yerli yersiz aramak onun marifetidir
...

Bir söyleşisinde ''Benim kitabım T.S. Elliot'un kitabının yanında, onun kadar dik durabiliyorsa, çıksın. Cemal Süreya'nın Oktay Rifat'ın kitaplarının olduğu bir kütüphanede kendine bir yer açabiliyorsa çıksın. Aksi takdirde okunacak çok kitap var'' diyen Orhan Alkaya, ''benim şiirim dediğin ilk şiir?'' sorusunu da şöyle yanıtlar: ''Art arda çıkan iki şiir. Ama bunların ilginç yanı çıktıktan bir süre sonra berbat şeyler yazmayı sürdürdüm. O iki şiir bir erken mesaj verdiler. Sonra bir süre daha acemi ve sarsak yazmaya devam ettim. İkisini de 'Parçalanmış Divan'a aldım: 'Bir Telefon Konuşması' ve 'Tarla Kuşu Neden Uçmasın'. İkisi de 1981 yılının Eylül ayı civarında çıktı.''

'Bir Telefon Konuşması'nın sonunu şöyle getirir Orhan Alkaya:

hangi ufka yaslandınız gene
sesinizi tanıyamadım telefonda
biraz çarpıntılı, çokça ürkek
ocakta yemeğiniz vardı galiba
- söylemeliyim, istemesem de üzülmenizi -
kocanız her şeyi biliyor aslında

Bu gibi durumlarda insanın 'cinleri tepesinde toplanır'! Bir aldatma, 'cinayet'lere de neden olabilir!... Hem ne diyordu 'cin gibi zeki' olan Oğuzhan Akay, 'CinAyetler' kitabında:

Cinlerim tepemde
Votka yerlerde
CinAyetler var
Kavmim bilmesin
Telef olmadan
Bir telefon çekerim...

küçük İskender'in söylediği gibi ''bir ihanetle titremenin coşkusu'' bazen ''dost telefonlarında'' ortaya çıkar... Yine de çok dikkat etmek gerekir. Çünkü telefondaki konuşmalar bazen büyük yanlışlıklara da neden olabilir...

Adam evine telefon etmiş, karşısına yabancı bir kadın çıkmış:

-Kimsiniz?

-Ben yeni temizlikçiyim, bugün işe başladım.

-Haa tamam. Karımı telefona çağırır mısınız?

-Özür dilerim ama karınız, kocası sandığım bir adamla şu anda yatak odasında.

Adam çıldıracak gibi olmuş, hiddetle:

-Şu anda elli bin dolar kazanmak ister misin?

-Tabii

-Git onları öldür.

Hizmetçi on dakika sonra nefes nefese dönmüş:

-Öldürdüm beyefendi, şimdi ne yapayım?

-İkisini arka bahçedeki havuza at!

-Ama bu evin arka bahçesi yok ki!

Bir sessizlik olmuş. Adam:

-Pardon, orası 425 14 26 değil mi? demiş.

Telefonu kapatmadan sevgili okur, çok iyi bir görüşme oldu, sesinizi çok özlemişim. Görüşmek üzere...

Trınkk... Dıııt, dıııt, dıııt...

Keşifçe: *Ana Britannica, Bell, Alexander Graham, Cilt 5, Sayfa 99-100, 1994 *Sunay Akın, İstanbul'da Bir Zürafa, Çınar Yay., Aralık 2001 *küçük İskender, İpucu Bırakma Sanatı, Om Yay., Kasım 2000 *küçük İskender, Şiirlideğnek, YKY, Mayıs 1995 *Cemal Süreya, Sevda Sözleri, Bütün Şiirleri, YKY, Şubat 2001 *Akgün Akova, Aşk ve Kuyruklu Yıldız, Çınar Yay., 1997 * Posta Şiirleri, Hazırlayan Gültekin Emre, Dünya Yay., Eylül 2003 *Orhan Alkaya ile söyleşi, E dergisi, Haziran 2002, Sayı 39 *Oğuzhan Akay, CinAyetler, Şiir Atı Yay., 1989 *A. Ş. İzgören, Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır, Academyplus Yay., 2002 *www.antoloji.com

Ersan Erçelik
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              3 Kahveci oy vermiş.
4 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Sütlü Kahveci : Deniz Marmasan


IŞIK TUTTUĞUN YOLDA, AYDINLIK YARINLARA...

Sular kararıyordu yeni doğan günlerde... Sıkıntı, sessizlik... Susturulanlar ve vazgeçenler konuşmaktan... Yeşerdikleri toprağı ürünleriyle bereketlendirmek yerine başka yerlere, başka memleketlere gidip rahat bir hayat kurma çabasındaki insanlar... Birlik için değil birey olarak ayakta kalma çabası... Tarihin bizlere yazdıklarından artık umut edinemeyen bir nesil... Ya da umutlu, dinç, şevkli beyinlerin yer edinememesi, ezilmesi, susturulması...

Her karışı binlerce cana bedel, özgürlüğü mavi göklerde dalgalanan alev rengi bayrağıyla, gençlerin yeniden cumhuriyet coşkusuna ulaşması gereken topraklar. Ulu önder Atatürk’ün mirası, Türkiye’nin gerçeği genç nüfus...

Özgürlüğümüz, hak ve adalet düzenimiz, toplum bilincimiz ve vatan topraklarına sevgimizle cumhuriyetin ilk yıllarındaki Türkiyemiz...

Gazetelerin manşetleri öfkeyle bağırırken her sabah, televizyonlar büyük bir haber diye koyarken devleti dağıtanların davetlerini ve susarken halk...

Din için, mevkii için, çıkar için feda edebilmek vatan topraklarını. Çocuğu olduğumuz memleketi. Dağıyla, bayırıyla, gökte dalgalanan bayrağıyla ve söylenen özgürlüğümüzün marşıyla...

Türkiye’nin kurucusu yüce önder Atatürk temelini attığı cumhuriyeti, çalışkan insanlarla bezeli memleketi emanet etmişti gençlere; yüreğini, en büyük eserini... Ne olursa olsun korunacak ve ilerilere doğru yol alacaktı, aydınlık yarınlara doğru, bu millet...

“Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir...” demişti Mustafa Kemal ATATÜRK.

En büyük umudu, en büyük gururu gençlikti! İlimle ve akılla yol alan gençlik... Yokluğunda dağıtılmak istenecek, bölünme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak milletin yılmaz savunucuları, çocukları, Türk gençliği olacaktı... Milletine çok güveniyor, bulundukları topraklara gelecek en küçük haksızlıkta, zararda seslerini duyuracaklarına inanıyordu ve Bursa Nutku’nda demişti ki;

“Türk genci, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkum edecektir. Yine düşünecek: “ Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım!” Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; bana, İsmet Paşa’ya, Meclis’e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “Ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir!” İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!”

2005 yılı... Türkiye’nin yöneticileri Avrupa Birliği’ne girmek için herşeyi yapıyorlar, ülkede bayraklar yırtılıyor, bütünlüğümüz sarsılıyor ama devleti yönetenler sistemi düzeltmek, cumhuriyet ilkelerine sarılmak, vatandaşına sahip çıkmak yerine; kişisel servet peşinde koşmayı yeğliyorlar. Laik topluma değil, ayetlere, hadislere inanıyorlar. Atatürk Türkiyesi’ni yok etmeye çabalıyorlar. Yöneticiler sanattan ve bilimden uzak durup, sanat ürünlerine savaş açıyorlar. Ülkemize başka ülkelerin askerleri yerleşmeyi planlıyor. Ama kimsenin sesi çıkmıyor... Güneş batıyor, yıldızlar sönüyor, Türkiye suskun...

Sönmekte olan aydınlığımızı yeniden alevlendirmeye ihtiyacımız var. Devletin halk için, halkın huzuru için çalıştığı, saplantıları olmayan yöneticilere, demokrasiye ihtiyacı var.

“ Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen erişemediğimizi onaylayacaklardır.

Zaman süratle ilerliyor: Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilimin gelişimini inkar etmek olur.

Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır.

Benden sonra, beni benimsemek isteyenler bir temel eksen üzerinde, akıl ve ilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar...” (M. Kemal ATATÜRK)


Atam çelik gözlerinle dalgalandır bir kez daha denizleri, görsünler. O, vatan aşkıyla çarpan kalbin bir kez daha atsın Türkiye için... Biliyoruz buradasın. Gösterdiğin yolda ilerledikçe bizimle daima gurur duyacaksın. Güven Atam, senin ve ilkelerinin yılmaz savunucuları olacağız. Türk gençliği bilinçlenip sana ve ülkeye yaraşır bir biçimde çalışacak. İnan Atam, hiçbir şey boşa gitmeyecek. Biz seninle varız, var olacağız. Türk gençliği ve Atatürk çocukları olarak Türk istiklal ve cumhuriyetini ilelebet koruyacak ve devam ettireceğiz. Söz veriyorum Atam! Ve her yeni doğan günde göğsümü gere gere Türk’üm diyorum.

Ne mutlu Türk’üm diyene!

Deniz Marmasan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,679,679,679,679,679,679,679,679,679,67
              6 Kahveci oy vermiş.
7 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : İzzet Bıyıkbeyoğlu


Bir Yaz Gecesi Rüyası

Oyunun verdiği yorgunluk muydu? Yoksa gecenin,bir şeylerin bitişin, insana anımsatan hüznümü bimiyorum.Kim bilir belki de temiz hava,şehirli çocukların bünyesine ağır geliyordu. Bundan olmalı ki, yaylada geçen yaz akşamları insan daha bir yorgun divana çöküyor. Annemin, ya da teyzemin getirdiği battaniyenin altında daha bir kedi gibi mayışasım geliyordu.

Özellikle yol manzaralı divanın köşesi için verdiğimiz kuzenler arası mücadeleleri düşünürsek, bu duyguyu tek başıma yaşadığım söylenemez.

Çocuklar arası küçük bir taht mücadelesi ,herkes yerine yerleştikten sonra ,mücadelenin yerini demli çay eşliğinde,doğanın çıplak bedenine kurulmuş,ahşap çardağımızda sonsuz maviliğin, spot etkisi yapan yıldızlarının altında ,florasan lambanın verdiği beyaz ışıkla masumiyetini koruyan bakire bir geceyi daha, anılarla sonsuzlaştırmak üzerine kurulmuş, tatlı güzel sohbetler.

Saatler ilerledikçe, florasanın yaydığı ışıkla birçok böcek etrafına toplanırdı, yeşil kocaman çekirgelerden, kanatlı karıncaya, çeşit çeşit kelebekler ve sivri hareketleriyle insanın canını acıtan diğer ısırgan sinekler.

Çocuk aklı mıdır, yoksa karşındakinin ne olduğunu bilmemenin verdiği cesaret mi? Yerleşilen yerleri kaybetme pahasına da olsa böcekleri dürtmeden, kelebekleri yakalamadan rahat edemezdik.

O zamanlar öğrenmiştim, kelebeklerin kanatlarının bir dengesi olduğunu,insan tarafından kolayca yok edileceğini,bir daha uçamayacağını. Oysa o, beyaz ışığın etrafında saatlerce çırpınıp durması, bir şeyler yakalayacakmış gibi çılgınca dönmesi, onu kontrol etme isteğimizi daha çok arttırıyordu.

Zaman geçtikçe insan davranışlarını kontrol etmeye başlıyor, mantık mı gelişiyor,daha çok şey mi görmüş öğrenmiş oluyor, yoksa ad koymaya mı alışmış orası hiiiiççç bilinmez...

Artık güzel kelebekleri, kanatlarının desenleri güzel olanları, yakalamaya çalışmıyordum. Onlara sahip olamadan,korumaya çalışmak, bazen dokunmadan da sevebilmeyi öğretiyor.Sabah olduğunda tabi ki hiçbiri olmuyordu.Bir gecelik aşktı bizimkisi. O gece görebileceğim en zarif,en güzel renklere sahip biri florasanın beyaz ışığının saflığına kanıp konuk olmuştu bize.Kimseye elletmedim,uzun uzun izledim, belki konuşsaydı, çok iyi arkadaşta olabilirdik. Sabah olduğunda o da gidecekti,bunu biliyordum,ama umut belki ertesi akşam yine gelirdi.Daha önce ikikez karşılaştığımı hatırlamıyordum, ama farklıydı o tekrar seçebilirdim.

Sabah erkenden kalkıp hala yerinde mi diye kontrol edecektim ki, teyzemin süpürgeyle sofayı süpürdüğünü gördüm.Birçok ceset,gözlerime inanamıyordum. Bir gecelik dediğim aşk onların bir ömrüymüş, benim kıyamadığım,seyrederken doyamadığım zarif kızım faraşla birlikte,toplu mezara doğru gitti.

Teyzemin günaydın nidaları bile beni uyandırmaya yetmiyordu, uyurken farkına varamadığım günlük rutinler fazlasıyla sarsmıştı, onun ertesi sabah öleceğini bilmediğim için kendimi suçluyordum.

Tutamamıştım, öleceğini ona söylemeye kıyamadan sevmek için; konuşamamıştım, ne çok sevdiğimi söylemek için; beklemiştim, ölüp de yanına gitmek için...

Ben onu severken kendimi sevmeyi öğrenmiştim... Oysa ne öleceğinden haberim vardı, ne kendimi sevdiğimden, ta ki anımsayıp hayal edinceye kadar; bu yazıyı yazana kadar...

İzzet Bıyıkbeyoğlu
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 6,006,006,006,006,006,00
              1 Kahveci oy vermiş.
1 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Ahmet Erbay


IRAK: "DİRENİŞ" Mİ, "ÇILGINLIK" MI?

Bazı konularda fikir beyan etmek gerçekten ateşte yürümek gibidir; çünkü, olayın öyle bir tabiatı var ki, ister istemez bu konudaki düşüncelerinizi açıkça ortaya koymanız gerekir; böyle olunca da, ne kadar iyi niyetli olursanız olun, şöyle veya böyle suçlanmaktan kendinizi kurtarmanız pek mümkün olmaz...Irak'ta olup-bitenler üzerinde konuşmak da sanırım bu dikenli alanlardan biri...

Mâlumu ilama gerek yok: ABD -adeta- elini kolunu sallaya sallaya Irak'ı işgal etti...Şu ana kadar toplam 100.000'den fazla insan hayatını kaybetmiş durumda...İşgalin başladığı günden bu yana da her gün on'larca (bazen yüzlerce) insan hayatını kaybetmekte; onlarcası yaralanmakta, sakat kalmaktadır...

İşgalin neticelenmesinden sonra, hayatını kaybedenlerin bir kısmı da, hatta belki büyük çoğunluğu da, sözümona "direniş" adı altında, genellikle intihar eylemleri tarzındaki çılgınca bazı eylemlerin sonucudur...

ABD, yönetimi fiilen Irak'lılara devrettiği halde, her gün onlarca insanın hayatını kaybettiği, sakat kaldığı çılgınca eylemler devam etmekte ve bu eylemleri yapıp ortalığı kan gölüne ve bir cehenneme çevirenler, kendilerini sözümona "direnişçi" diye nitelendirmektedirler...

Gelinen bu noktadan sonra, özellikle yönetimin Irak halkına devrinden sonra, amacı ve yöntemi ne olursa olsun, bu tür eylemlere girişen insanların akıldan mahrum olduklarını düşünüyorum... Eylem sahiplerinin hala sorunu çözümsüzlüğe mahkum etmek için giriştiği saldırılar, intihar eylemleri, bu insanların kör, sağır, basiretsiz ve ferasetsiz olduklarının tescilinden başka bir şey olamaz...Onları şu ya bu gerekçe ile destekleyen, eylemlerini onaylayan insanların da, bu sorun üzerinde yeteri kadar kafa yormadıklarını düşünüyorum.. Çünkü, bazı konularda "geriye dönük" olarak yapılan tartışmaların, ortaya atılan fikirlerin, akıl yürütmelerin, iddiaların, eylemlerin... vs. hiçbir kıymeti de yok, anlamı da...

ABD, şu anda fiilen Irak'ı işgal edip, zaten meşru olmayan, yıllarca halka bin bir zulmü ve caniliği reva gören ve Irak halkının büyük çoğunluğunun aslında istemediği bir diktatörlük rejimini ortadan kaldırmış bulunmaktadır... Bu rejim, başka yollarla yıkılacağına bu yolla yıkılmış oldu...Gelinen bu noktadan sonra, sözümona "işgal güçlerine karşı direniyoruz" diye, her gün bir çok masum insanın canına mal olan eylemlere girişip ortalığı cehenneme çevirmenin ve sorunu daha da çözümsüzlüğe mahkum etmenin anlamı yok... Biri çıkıp şunu sorar en basitinden: Bu "işgal gücü" de, daha önceki Saddam yönetimi, halkın demokratik yolla seçtiği, milletin temsilcisi olan bir yönetim miydi?

ABD, zaten, yönetimi Irak halkına bırakarak burada kalıcı olmadığını ortaya koymuştur...Irak halkına veya durumdan kendilerine vazife çıkaranlara düşen, sadece ve sadece bu süreci hızlandırmak, buna engel olmamak ve yeni devletin ileride Irak halkına huzur ve barış getirecek bir yapıya kavuşmasını sağlamak için çaba harcamaktır...

Buraya kadar yazdıklarım ABD'nin hem genel anlamdaki emperyalist politikalarını ve sabıkalarını ve hem de bu olaydaki emellerini, estirdiği devlet terörünü, sergilediği vahşeti gözardı ettiğim veya onayladığım anlamına elbette ki gelmiyor... Birisinin, ABD'nin bu konuda yaptıklarını görmemesi veya onaylaması için, insanlıktan nasibinin kalmamış olması lazım... ABD'nin Felluce'de çoluk-cocuk, yaşlı-kadın demeden masum insanların üzerine bomba yağdırıp, onları, çocuklarının cesetlerini evlerinin bahçesine gömmeye mecbur eden, kimi yerde cesetlerini kurda kuşa yem eden barbarca katliamını; Ebu Gureyb hapishanesindeki işkence ve tecavüzleri; direnişçi-sivil gözetmeden insanları katletmesini; yaralı olarak camiye sığınmış çaresiz insanları infaz etmesini vs. onaylamak için hiçbir insani değere sahip olmamak lazım... Fakat, sorun bu değil; daha doğrusu, sorunu buradan tartışarak doğru anlayamayız; en azından yapacağımız tüm tahliller malul olur... Başka bir ifadeyle, ABD'nin ne olduğu ortada; önemli olan bunun karşısında bizim, yani tüm Ortadoğu halkının ne yaptığı ve olan-bitendeki payıdır...

"Hafıza-i beşer nisyan ile maluldur" biye bir deyim var...O yüzden, sorunu daha iyi anlayabilmek ve hafızlarımızı tazeleyebilmek için biraz geriye, ilk Körfez Krizi'ne gitmemiz gerektiğini düşünüyorum...

Bilinenleri tekrarlamaktan sarf-ı nazar ederek ifade etmek gerekirse, bence, İslam dünyası (bunu "halkı Müslüman olan ülkeler" anlamında kullanıyorum), ABD'ye Irak'ı işgal etmek için ilk açık çeki, 1991 yılındaki Körfez Krizinde, "Amerika'nın varlığına fetva" anlamına gelen "Mekke Bildirisi" ile vermişti... İslam dünyasının önde gelen liderlerinin imzasını taşıyan bu bildiri, görünürde, Saddam'ın yeni bir çılgınlık yaparak Kutsal Toprakları da işgal edebileceği ihtimalinden yola çıkarak bunu önlemeye yönelikti; ama, bu bildirinin ABD'ye her istediğini yapma hakkı veren bir açık çek olduğunu anlamak için kahin olmaya gerek yok...

Diğer taraftan, koşulsuz olarak Kuveyt'ten çekilmesi, aksi taktirde müdahale edileceği ve bunun için bir takvim verildiği zaman; keza,daha sonra işgal öncesinde, Saddam ve ailesinin Irak'ı terk etmesi için süre verildiğinde, "Canımız, Kanımız sana feda olsun Ey Saddam!" diye sokaklarda zil takıp oynayan insanlar ve onları üstülü örtülü veya açıkça destekleyenler, Allah akıl dağıtırken nerdeydiler!

Peki, bu söylediklerim, "Madem ki Ortadoğu halkı ve Irak'lılar bunca yanlışı yaptılar, oh olsun!" anlamına mı gelir?
Elbette ki hayır!
Ne söylemek istediğimi, yazımın başlığına yeniden atıfta bulunarak devam etmek istiyorum:Bütün olan-bitenden sonra şu anda Irak'taki eylemler "direniş" değil, tam bir çılgınlıktır! Çünkü, tekrar belirteyim ki, bazen geriye dönük olarak ortay atılan fikirlerin, iddiaların, eylemlerin hiçbir anlamı da yok, faydası da...Ayrıca, "mümkün olmayan şey için direnmek, sadece ve sadece sürüklenmek"tir... Başka bir ifadeyle "mümkün olabileceklerin de kaybedilmesi" demektir...
Ne demektir bu?
Kısaca şu demek: "Ülkemiz işgal edilmiş, ABD'nin başımıza yerleştirdiği kukla hükûmeti kabul etmiyoruz, kanımızın son damlasına kadar mücadele edeceğiz, işgalcileri ve işbirlikçilerini ülkemizden kovacağız!" türü sözler, iyi bir slogan; ayrıca, düşünce zahmetini ortadan kaldırdığı için de kullanışlı ve cazip; ama, ne yazık ki, toplumsal bir şeye tekabül etmiyor...

Ne, ABD, gelinen bu noktadan sonra, Irak halkından ve dünyadan özür dileyip, mevcut iktidarı uzaklaştırıp Saddam'ı yeniden eski yerine iade eder; ve ne de, direnişçiler, ABD'nin desteğini arkasına alan mevcut hükûmeti, ne kısa ve ne de uzun vadede, gerilla savaşı veya intihar eylemleriyle dize getirebilir!Buradaki durumu, başarılı olmuş diğer direnişlerle veya bağımsızlık mücadeleleriyle karşılaştırmak da sapla samanı karıştırmak demektir!

Eğer intihar veya terör eylemleriyle ülkeyi hem kendileri ve hem de öteki insanlar için cehenneme çevirenler için, birilerinin ülkelerini işgali veya kukla bir yönetimin devlete egemen olması, kendi canlarını haraç-mezat ortaya atacak kadar önemli ve canları da bu kadar "değersiz" idiyse (bunlar pek hoşlandığım şık ifadeler değil ama, başka nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum), Saddam, yıllarca ABD'den çok daha ağır, zalimane ve hiçbir ölçüsü olmayan binbir türlü zulmü ve caniliği Irak halkına reva gördüğünde sokaklara dökülmeli ve halkın egemenliğini zorla eline alan o diktatörden kurtulmanın yollarını aramalıydılar... Keza; Kuveyt'i işgal ettiği ve ABD, Irak'a müdahale için bir takvim verdiğinde, bunun sonuçlarını tahmin edip sokaklara dökülmeliydiler...Yine,en son işgal öncesinde Saddam ve ailesinin ülkeyi terki istendiğinde, bu insanlar, sonucu görerek Saddam ve ailesini buna zorlayacak yollara başvurmalıydılar...
Yapmadılar, yapamadılar, yapamazdılar!...
Neden?
Çünkü (burada çok eleştirileceğini tahmin ederek) biraz şeytanın avukatlığını yapıyormuş gibi bir pozisyona düşeceğim ama başka çaresi yok), ABD'nin zalimliğinin de vahşetinin de, işgalinin de, hatta katliamının da -kendine göre- bir mantığı var; ama Saddam'ın caniliğinin ve yapacağı vahşetin hiçbir ölçüsü olamaz! Başka bir ifadeyle, ABD, şu anda bizzat işgale karşı direnen ve fiilen savaşçı durumunda olan insanları cezalandırmaktadır; ama böyle bir durumda Saddam, o kişilerin yedi sülalesini en gaddar ve acımasız yöntemlerle cezalandıran eli kanlı bir katil, vampir bir diktatördü...(ABD'nin hem daha önceki krizde ve hem de şimdi, uluslar arası savaş hukuku kurallarını ihlal etmediğini elbette söylemek istemiyorum, ama, Saddam'la karşılaştırıldığında yine böyle bir ayırım yapmak gerekir, diye düşünüyorum.) Bu itibarla Irak halkının Saddam zamanında, daha çok kaybeden taraf olmamak adına, bu tür eylemlere girişmemesini bir yere kadar da makul karşılamamız lazım...İşte tam da taşı gediğine koyabileceğimiz nokta: Saddam'a karşı ayaklanmak veya direnmek, nasıl ki mevcut şartlar altında anlamsız ve faydasız, hatta Irak halkına daha pahalıya mal olacak bir teşebbüs ise; gelinen bu noktadan sonra, Irak'ta kurulan yönetime karşı eylemlerde bulunmak da aynıdır...

Olayın başka bir boyutuna geçelim...
Irak halkı bu konuda sınıfta kaldı da İslam dünyası çok mu iyi bir performans gösterdi?
Elbette ki hayır!
Örnek olarak Türkiye'nin bu olayda takındığı tavrı özetleyelim...Sorunu doğru anlamak için yine 1.Körfez Krizinden başlayalım... Bu krizde, Türkiye'nin, Musul-Kerkük petrollerine konmak için Irak'a girmeyi planladığı ve zamanın Genelkurmay Başkanı Org.Necip Torumtay'ın bu yüzden istifa ettiğini bilmek için belgeye filan ihtiyaç var mı? Dahası, stratejik açıdan "Türkiye destek vermese ABD bu operasyona kalkışabilir miydi?" sorusunu da ciddi olarak tartışmak lazım...

Bu konuda kesin bir şey söylemek mümkün olmayabilir ama, şunu diyebilirim kendi adıma: Türkiye isteseydi, o savaşı engelleyebilirdi. Yahut şöyle diyelim: Türkiye'nin desteği olmasaydı ABD böyle bir harekâta kalkışamazdı. Bunu, daha sonra Uğur Dündar'la yaptığı bir röportajda, o zamanki ABD başkanının çok açık olarak ifade ettiğini iyi hatırlıyorum.Dolayısıyla, o savaşta o zaman Türkiye'yi yönetenlerin büyük vebali olduğunu düşünüyorum....

İşgal sürecine gelince... Yine hatırlayalım: 58 hükümet, başından beri bu konuya şöyle yaklaştı: "Problemin barışçı yollardan çözümü için her şeyi yapalım ama, BM kararları ve uluslararası anlaşmalar bizi mecbur bırakırsa -yani gerekirse- savaşa da hazır olalım" ...Ne diyordu hükümet:...Silah denetçilerinin raporu beklenecek;BM kararı çerçevesinde uluslararası meşruiyet durumu ortaya çıkarsa...savaşa girilecekti. Bu durumda bile, hükümetin rezervleri vardı:Irak'ın toprak bütünlüğü sağlanacak; Irak'ın yer altı zenginlikleri yine Irak halkına kalacak; bölgede bir bölücü devlet oluşumuna engel olunacak...Dahası:Türkiye'nin zararları yazılı olarak teminat altına alınacak vs...

Bu tavrın ve yaklaşımın ne kadar yanlış olduğunu zaman gösterdi...Çünkü, ABD, BM kararına gerek görmeden, hatta silah denetçilerinin görevlerini tamamlamalarına fırsat bile vermeden, bu denetçilerin nihai olarak vereceği raporu beklemeden Irak'ı işgal edeceğini ilan etti. Bu durum, akl-ı selim insanlar için hükümetin o güne kadar bu meselede ortaya attığı bütün argümanların iflasından başka bir şey değildi...

Dahası, iktidarda olan partinin genel başkanı, sanki dünyada Saddam'dan başka diktatör yokmuş gibi, bu savaşa destek vermenin gerekçesi olarak, "Biz, dünyadaki tüm diktatörlere karşıyız!" türünden söylemleri dillendiriyordu.... Yine hükümetin Dışişleri bakanı Yaşar Yakış, o sevimsiz (ve kekeme gibi) üslubuyla, "....ilk kurşun atıldığı gün,Türkiye'ye şu kadar milyar dolar sıcak para girişi olacaktır," türünden, insan kanı üzerinden pazarlık yapmanın apaçık ifadesi olan talihsiz beyanlarda bulunuyordu...

Sonra ne oldu?

ABD, Irak'ı işgal etti...Fakat daha sonra hem ABD'nin ve hem de, başta Türkiye'deki iktidar olmak üzere, tüm destekçilerin iddiaları ve gerekçeleri boş çıktı...

Peki, bu iddiaların boş olduğunu ve ABD'nin gerçek niyetinin dünyanın jandarmalığına soyunmak olduğunu görebilmek için, 100.000'in üzerinde insanın hayatını kaybetmesine, bir o kadar insanın sakatlanmasına ve çocukların yetim kalmasına gerek var mıydı?
Elbette ki hayır!

Zira, kendini "anadan doğma lider(!)" olarak gören iktidar partisinin genel başkanı, elinde açıkça kimyasal silah olduğunu açıklayan devletlere kayıtsız kalan ABD'nin gerçek amacını görebilir ve buna göre bir tavır koyabilirdi...
Bütün bunları niçin anlatıyorum: Yok birbirimizden farkımız; biz Osmanlı bankasıyız!
Ayrıca, kendilerini ümmetin koruyucusu, sözcüsü ve haklarının savunucusu olarak kabul edip, hem Irak içinde ve hem de dünyada güya ümmetin sorunlarını dünyanın gündemine taşıyıp çözmek veya belli adreslere gözdağı verip korkutup yola getirmek için, akla ziyan eylemlere girişen insanların veya Taliban ve el-Kaide gibi örgütlerin de bunu böyle kabul etmeleri gerekir... Gerçi doğrudan konumuzla ilgili değil ama geniş anlamda bağlantı kurulabilir: Onların, çözülmesini istediklerini iddia ettikleri Filistin Sorunu açısından bile durum budur...Yani, Filistin Sorunu'nda da, bir asır geriye dönüp, oradan yola çıkarak fikir yürütmenin, tavır belirlemenin ve güya bu sorunu çözmeye çalışmanın hiçbir faydası yok...

Elbette, her toplumsal olayı kendi şartları içinde değerlendirmek gerekir ama, "ortak akıl" diye bir şey var ve buna göre, kanaatimce, eğer yetkili konumda olan kişiler, realiteyi doğru okuyabilselerdi, bu sorunun çözümü için, 1948 yılında BM'nin, Filistin topraklarının İsrail'le Filistinliler arasında iki ayrı devlet olarak bölüşümünü öngören kararıyla büyük bir fırsat doğmuştu...Fakat,bu fırsat kabul edilmedi ve gelinen nokta ortada...Şu anda, Filistinliler, o şartlardan çok daha kötüsünü kabule de razıdırlar... Eğer o karar kabul edilmiş olsaydı, bugün İsrail'in yanında varlığını sürdüren yarım asırlık bir devlet var olacaktı...Fakat bugün hatırlayalım, yakın zamanda, vefat eden efsanevi liderin gömülmesi için bile İsrail'in izni gerekmişti...

İsrail, sun'i, işgalci, devlet terörü uygulayan, bir asırdan beri bu hedefe ulaşmak için en acımasız yöntemlere başvuran, dünyanın dört bir yanından Yahudileri toplayıp oradaki Filistin'lilerin topraklarını çeşitli yolarla ele geçiren, uluslararası kuruluşları kale almayan...bir devlet. Bunların hepsi doğru...Fazlası bile var...Fakat, artık bunları konuşmanın ve bunun üzerinden felsefi(!) tahlillere girişmenin hiçbir anlamı da yok, faydası da...

Ortada, yarım asırlık bir devlet var artık ve bu devlet 1,5 milyarlık İslam dünyasına kafa tutacak gücü kendisinde görebilecek bir güvenlik şemsiyesi altında... İslam dünyasından da çok daha fazla dünya kamu oyunda hesaba katılıyor...Biraz komplo teorisi gibi olacak ama, neredeyse, bütün stratejiler İsrail'in çıkarları gözetilerek oluşturulmakta... En azından, dünyanın patronlarının bakışının bu yönde olduğu tartışma götürmez...Dolayısıyla, gelinen bu noktadan hareketle bu sorunun çözümü için projeler üretmek lazım...İsrail, yarım asırlık bir devlet olarak kendi kendini fesh edip, dünyanın dört bir yanından topladığı yerleşimcileri, geldikleri yere geri mi gönderecek? Hiç hoşumuza gitmeyebilir ama, dünya tersine dönmez ve malumu, ilama gerek yok: Tarih, iki kere yaşanmaz! Yine, sağduyu galip gelmeli ve Filistinliler, hatta İslam dünyası, İsrail'i şiddet yoluyla dize getiremeyeceğini, daha doğrusu bu sorunun şiddet yoluyla çözülmesinin mümkün olmadığını artık anlamalıdırlar... Yapılan "intihar eylemleri"nin de, "çaresizlik" vs. gibi gerekçelerle mazur gösterilmesinin veya bazen bunlara İslam tarihinden dayanak bulunmasının doğru olmadığını bilmelidirler...

Eğer Filistin sorunu çözülecekse, öncelikle şiddetin bir çözüm yolu olmadığı kabul edilmeli ve her türlü şiddet eylemine kesin olarak karşı çıkılıp son verilmelidir...Kısa vadede, ne kadar kötü olursa olsun, Filistin devletinin kurulmasını hızlandıracak sürecin yolları aranmalı, bu yöndeki projelere/planlara destek verilmelidir... Fakat şu anda yapılacak her eylem,sadece, İsrail'i daha da katı ve acımasız bir tutuma sevk edip, dünyanın desteğini de arkasına almasından, Filistin halkının her gün acı çekip gözyaşı dökmesinden ve yürek parçalayan durumlara düşmesinden başka bir sonuç vermez...

Ayrıca, güya bu gibi sorunları dünya kamuoyuna taşımayı/duyurmayı amaçlayan uluslar arası bazı şiddet eylemlerinden sonra, genellikle yapıldığı gibi, komplo teorilerine sığınıp suçu başkalarının üzerine atmak da bizi kurtarmaz...Örneğin, 11 Eylül saldırılarını, Amerika'nın şu veya bu hesaba binaen kendisinin planladığı, Türkiye'deki intihar saldırılarını İsrail'in yine farklı amaçlarla tertip ettiği, hatta ve hatta, (üzerinde bazı kuşkular ve karanlık noktalar bulunduğu söylenebilmesine rağmen) daha önce Türkiye'deki "Hizbullah cinayetleri"nin derin devletin işi olduğu...vs. yolundaki komplo teorileriyle sadece kendimizi aldatmış ve avutmuş oluruz... Profillerinden de açıkça anlaşılacağı gibi, bunu yapanlar, dini hassasiyeti olan insanlardır ve bunu da "din adına" yapmışlardır...Fakat, elbette ki, hiçbir şekilde mazeret kabul etmeyen ve kesinlikle ret edilmesi gereken eylemlerdir...

Kaldı ki, tekrar belirtmek gerekirse, Filistin Sorunu da dahil olmak üzere, İslam dünyasının, bugün karşı karşıya bulunduğu sorunları çözmesi için, "ötekini" şu veya bu şekilde suçlayıp mazeret üretmek yerine, öncelikle dönüp kendine bakması gerektiğini düşünüyorum.

Sonuç olarak; eski bir Tapınak Kitabesinde şunlar yazılıymış: Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla; çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir.

Irak'ta yaşayan insanlar Filistin sorunundan yeteri kadar dersler çıkarmalı ve yaşanan onca kötü şeye, ödenen ağır bedellere rağmen, yarım asır sonra onların bugün bulunduğu pozisyona düşmemek için akl-ı selimle hareket etmelidirler... Unutmasınlar ki, dünyanın 2. bir Filistin'e tahammülü yok; var olanı bile fazla geliyor!

Ahmet Erbay
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 3,573,573,573,57
              7 Kahveci oy vermiş.
4 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,578,578,578,578,578,578,578,578,57
              445 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Gülendam Z.Oğuz

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
Kahve Molası bugün 5.835 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 

 Tadımlık Şiirler


Üşüdüm

yalnızlığımla
kar yağıyor
düşüncelerime
düşündüklerimle
üşüdüm

sarıl bana
sarıl
sokup da
göğsünün ta içine

ısıt
ısıt beni
sıcacık avuçların
vardı senin
kavrar mı
gece karanlığı
yalnızlığımı
ince uzun parmakların

ağlarsam
üzülme
sarıl bana
sımsıkı sarıl
yalnızlığım
düşündüklerime
düşündüklerimle
üşüdüm

Şule Aydemir

Yukarı

 

 Biraz Gülümseyin




Çizen: Hüseyin Alparslan

Yukarı

 

 Kıraathane Panosu


İstanbul için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Ankara için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
İzmir için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Kaynak: http://www.meteor.gov.tr

Yukarı

 

Akın Ceylan

 İşe Yarar Kısayollar


  Şef Garson : Akın Ceylan       Yamağı : Cem Özbatur

...Sen, kaçak ve ürkek ceylansın dağda, Ben, peşine düşmüş bir canavarım! İstersen dünyayı çağır imdada; Sen varsın dünyada, bir de ben varım! Seni korkutacak geçtiğin yollar, Arkandan gelecek hep ayak sesim. Sarıp vücudunu belirsiz kollar, Enseni yakacak ateş nefesim. Kimsesiz odanda kış geceleri, İcin ürperdiği demler beni an! De ki Odur sarsan pencereleri, De ki Rüzgar değil, odur haykıran!.. Necip F. Kısakürek http://www.berzah.com/ meraklısına şiir portalı.

En keyiflisinden ve en eğlencelisinden, her yaşa hitab edebilecek oyunlar için http://www.kraloyun.com kısayolunu tavsiye edebilirim. İster online oyun oynayın ya da bilgisayarınıza indirip internet'e bağlanmadan oynamaya devam edin.

... Kapınız veya telefonunuz çalmadan önce çalacağını söylüyorsanız, canınızın çektiği ve keşke olsaydı dediğiniz şeylere biraz sonra tesadüf ediyorsanız, hissettikleriniz bir bir çıkıyorsa, siz de psişik denilen özel yeteneğe sahip olanlardansınız... Yazının devamı için http://www.astroloji.org/

Her gün posta kutunuzda güne neşeyle başlamanızı sağlayacak bir fıkra istiyorsanız hemen üye olun :) http://www.chekirdek.com/ Bir paket çekirdek ve bir bardak su ile iyi gider.

KAHVE MOLASI DERGiSiNi ON-LINE SATIN ALABiLiRSiNiZDergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz adreslere bir yenisi eklendi. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün.
http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1

http://www.buybye.com/detail.asp?PRODUCT_ID=F102A9K935M714ID1
"ALIŞVERİŞİN GÜLER YÜZÜ". Kahve Molası Dergimiz artık Buybye.com'da. Kredi kartınızla derhal satın alıp adresinize gönderilmesini sağlayabilirsiniz. Hatta dergiyi taksitle almanız bile mümkün. Tabi hepsi bu kadar değil. Dergi için gitmişken tüm reyonları dolaşmakta yarar var. Pekçok ürünün yanında hormonsuz doğal domatese özellikle dikkatinizi çekerim.

Yukarı

 

 Damak tadınıza uygun kahveler


Alarm 1.0.9 [680 KB] All Windows Free
http://bluefive.pair.com/Alarm.zip
İyi çalışan bir alarm programı. Saati kuruyor, isteklerinizi belirliyor ve bırakıyorsunuz. Zamanı geldiğinde, polis sireni ya da sizin seçtiğiniz bir şarkı ile sizi uyarıyor. Mesajınızı tam ekran ya da pencere olarak gösteriyor. Bir alarm dan başka ne isteyebilirsiniz ki?

Yukarı





Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM













Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20050628.asp
ISSN: 1303-8923
28 Haziran 2005 - ©2002/05-kmarsiv.com
istanbullife.com