ABONE OL!



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 779

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 5 Temmuz 2005 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Herşeyin sorumlusu benim!..


Merhabalar,

Kahve Yanında Dergi!Allah'tan başka bir şey dileseymişim ya!.. Pişman mıyım? Hayır değilim. Deniz kenarında olanlar, tatil planları yapanlar için 2-3 günlüğüne yalancıktan üzgünüm ama kendi adıma zil takıp oynuyorum. Yağmur yağıyor yağmur. Arap kızı da benimle beraber camdan yağmuru seyrediyor. İş tavan yapınca, zaten var olmayan tatil umudu hepten suya düşünce yağmur duasına çıktım. Tutmaz dediler ama tuttu işte. Dışarıda yağmur yağıyor ben masa başında hasetimden çatlamadan çalışıyorum. Sağolasın İzocam. Şöyle helalinden 1-2 hafta sürse değmeyin keyfime. Ama siz güneş duasına çıkanların üfürüğü daha fazla olacağından birkaç güne kalmaz gene çöle döner burası. Olsun o zaman için tedbirlerimi aldım. Karşıma koyacağım tek kanadı çatlak vantilatörüm, ayaklarımı sokup serinleyeceğim leğenim, leğenin içine atmak üzere istiflenmiş buz küplerim, terimi silmek için kullanacağım Bursa işi havlum, şıpıdık terliklerim ve şortum hazır. İlk alarmla birlikte pozisyonumuzu alacağız.

Bugünkü yazılarımız biraz uzunca. Kesmeye gönlüm elvermediğinden sayıyı az tuttum. Sevgili Suna'nın yazısını da o güzel dizi Çemberimde Gül Oya'nın müzikleri eşliğinde okuyun istiyorum. Şimdilik hoşçakalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

7 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Café Azur : Suna Keleşoğlu


İki Kitap ve Bir Dizi Eşliğinde Geçmişe Yolculuk

Zamanı gelince konuşurmuş bebekler. Ben bir bebeğin konuşmasını beklerken, en çok da kendi geçmişimle konuşuyorum...

Zaman ve ben peş peşe duruyoruz. Bazen o, bazen ben öne geçme çabasında.
Zaman gece yarısı. Ben zamanın peşinde.
Elimde bezden bir bebek, tüm çocukluk düşlerimi bir bir bağlıyorum rüzgârı bekleyen uçurtmamın kuyruğuna...

Affan Dede'ye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var, ne adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiçbir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.

Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim
*

Okuduğum şiirlerin peşinden giderdim, zamana takılmadan önce.

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellal iken, pireler berberken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir milyon tane kitap basılmış.

Kitap, başkasının "sev" demesiyle sevilmez. Bu yüzden size yalnızca "kitabı sevin" demiyorum. İşte size üç kitap, Başkent'te okuyan her çocuğa 3 kitap. Bu kitaplar belki evinizde bir kitaplığın temelini atacak. Eğer varsa kitaplığınızın ve sizin yeni arkadaşlarınız olacak bu kitaplar. Ve yanlarına mutlaka yenilerini ekleyin. Göreceksiniz, okuduğunuz kitaplar sizin "Değişen Dünyanız" olacak. **

Diye yazmış ilk sayfasına kitapların, o bir milyon kitabın bastırılmasını sağlayan bastıran zamanın Ankara Belediye Başkanı.

Yıllar sonra o kitaplardan ikisini ana-baba evimin kütüphanesinde yeniden görünce, kalbim o kitapları ilk elime aldığım heyecanla atmaya başladı.
Yüz Paralık Bulut ve Bu Memleket Bizim.
Sanki yıllar sonra yeniden kavuşmuştum iki eski dostuma. Hikaye bir bir gözümün önüne geldi.

Yıl 1979.
Unesco Dünya Çocuk yılı ilan etmiş.
Çocuklar için bu yılda özel bir şeyler yapılmalı.
Ankara Belediyesi 10 gün süreyle "Okunmuş Gazete Toplama Kampanyası" başlatır. Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Eğitim Müdürlüğü ve Belediye işbirliği ile öğrencilerin çabalarıyla toplanan eski gazeteler, SEKA'da işlenip kitapların basılacağı beyaz kağıtlar haline gelir, sonra büyük bir işbirliği ile yazardan, çizere, basımevinden, reklam verene kadar bu kampanyaya katılan herkesin emeği 1 Milyon Çocuk Kitabı***yla kütüphanelerinde yeni arkadaşlar kazanan çocukların gülümsemelerine dönüşür...

O çocuklardan biri olduğum, o kitapların yanına yeni kitaplar koyduğum için şanslıydım.

Çünkü ertesi yıl darbe yaşandı ve 12 Eylül yönetimi kitap dağıtımını yasakladı.

Affan Dede'ye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var, ne adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiçbir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
*

Çocuktuk, çoktuk. Çocukken çok çocuktuk.
Ama hep haberimiz oldu olup bitenden.

Aynı sokaklarda seksek oynardık, aynı duvarlarda ebe olurduk saklambaç için. Biz çocuktuk, büyükler bizden çok çocuk. Farklı görüşleri seçmiş abilerimiz ablalarımızın kavgasıyla bozuldu tüm çocukluk oyunlarımız.

Oyunu sever bütün çocuklar
Birdirbir, uzun eşek, körebe
Bu yüzden anlamı aynıdır, değişmez
Oyun sözcüğünün halkların dilinde

(Oyun koyun çocukların adını)

Savaşa karşıdır bütün çocuklar
Kışın:kar altında her sabah
Tükenip erise de solgun nefesi
Yazın: göğsü sırmalı fabrikalarda
Çarkları döndürse de yoksul alevi
Savaşa karşıdır bütün çocuklar
Nice ölümlerden geçmişlerdir
Nice rüzgârlar içimişlerdir
Gelincik tarlası çocuklar...
****

Oyun oynadığımız sokak aralarında büyüklerimizin kavgalarını gördükçe çocukluğum büyüdü. Büyüklerimizin bizden farklı oyunları sevdiklerini, geceyarıları duvarlara yazdıkları karşıt sloganlarda öğrendim. Sonra bir sabah, sınıfımın penceresinin önünden bir tabut geçti. Arkasında bağıran,ağlayan insanlar...
Kin ve nefretin sesli yankısı...
Kara önlüklü, güleryüzlü çocuklardandım.
Memleket için, memleket uğruna kavgaların sonunda ölüm olduğunu o gün öğrendim.

Yıllar geçti. Biz büyüdük. Eski günleri konuşmaz olduk, eski fotoğraflara bakmaz, anımsamaz olduk.
Yıllar sonra bir adam bize, Samed Behrengi'nin Küçük Kara Bir Balığının hikayesini hatırlattı.
Kimi sevdi, kimi eleştirdi, kimi kızdı.
O Adam, kimimizin sevdiği, kimimizin eleştirdiği, kimimizin kızdığı renkli camda o rengi soldurulmuş yılların hikayesini anlattı bizlere.

Çemberimde Gül Oya
Hikaye ve Yönetmen Çağan Irmak

Ve ben de bir kere daha zamandan ödünç saatler dilendim. Bu diziyi izlemek için.

Televizyonla ilişkisini bulunduğu yer, zaman ve bulunduğu ruh haline göre asla tanımlayamayan kendim adına, özellikle son dönemlerde izlediğim diziler için özlediklerimi hatırlattıklarından seyrediyorum ifadesini kullanabilirim.
Hatırlamadan, hatırlatmadan geçmek istemem.
TRT'nin vazgeçilmez dizisi Şaşıfelek Çıkmazı'nda, bir çıkmaz yokuşa sakladığım çocukluk oyunlarımken,
Şener Şen ve Türkan Şoray'lı İkinci Bahar'da da
Yeditepe İstanbulda'da kimi zaman aşk, kimi zaman dostluktu kapımı çalan.
Unutamayacaklarım arasında yer alan Şapkadan Babam Çıktı'da tesadüflerdi peşinden koştuğum...

Tesadüfen bir Cuma akşamı ekran karşısında tanıdık yüzleri gördüğümde biraz geç kalmıştım. Dizi başlamış ve bir kaç bölüm yol almıştı.Yönetmenini ve oyuncularını yaptıkları eski çalışmalarından tanıyordum. Ama daha da tanıdık olan dizinin geçtiği yıllar, mahalle, belki de kahramanlarının yaşadığı o konaktı. Geçmişi, toplumsal ve siyasi olayların hayli içinden geçen bir aşk ve bu aşkın yeşerdiği konakta yaşanan dostluklar gözünden anlatırken beni çoktan çocukluğuma götürmüştü.

Unutmuş muydum? Yoksa suçlu zaman mıydı? Bir zaman tünelinden geçtim. Dizi anlatacaklarını bitirdiğinde, aslında konuşacak çok şey vardı...

Renkli camımdan siyah-beyaz bir tarih geçmişti.
Vur, kır, kap kaç, mafya, al,sat, ağa, zengin, fakir, aldat, yalanlarla dolu seyretmediğim ama adını her yerden duyduğum dizilerden sonra, seyrettiğim bu dizide, her bölümde hapsolan gözyaşlarımı çıkarıp çocukluğumla beraber ağladım.
Ağladım, çocukluğumla, çocukça...
Hatırladım, çocukluğumu, çocukça...

Şimdi tam karşımda iki eski dost kitap. Taa o zamanlardan kalmış.
Zamanın önüne geçiyorum. İşte gözümün önünde diziden bir sahne.

Kadın kahramanın öğretmen olarak çalıştığı okulun müdürü yazarı anarşist diye bazı kitapları yaktırır. İçlerinden bir çocuk yakılan kitabın aynısını saklar, kitapların yakılmasına çok üzülen öğretmenine yakılmaktan kurtardığı kitabını gösteririr. Yıllar sonra birisi hayatını roman haline getirip anlatan, bir diğeri bu kitabın filmini çeken olarak karşılaştıklarında yine aynı kitabın sayfalarını çevirirler. Kitap Samed Behrengi'nin Küçük Kara Balık isimli kitabıdır.

Belki, ben de çocukluğumda Küçük Kara Balık'ın yazarının anlattığı öyküleri sevdiğim için takılmıştım onların peşine...

Aklımda, o günler,
Karşımda, o eski dost kitaplar,
Kendi cılız çocuk sesim yine bir şiir okuyor o kitaplardan birinden.

Çocuklar, şiir
Sevmektir.
Sizleri sever, kuşları, çiçekleri sever
İncedir bu yüzden, soğuklarda üşür
Ama bir mermidir de yeri gelince
Düşmanı vurup geri döner
Ve öpünce güle dönüşür.
*****

O daha bilmiyor, daha çok küçük bir bebek ama yıllar sonra ben kızıma çocukluğumdan kalan bu kitapları okuyup, çocukluğumun geçtiği dizileri anlatayacağım.

Zaman benim peşimde...

*Cahit Sıtkı Tarancı- Çocukluk Şiiri;1979 yılı basımı Bir Milyon Çocuk Kitabı Serisinin Yüz Paralık Bulut Kitabından
**1979 yılı Ankara Belediye Başkanı Ali Dinçer'in Bir Milyon Çocuk Kitabı Serisi kitapların ilk sayfalarında yer alan Merhaba Sevgili Çocuklar diye başlayan giriş yazısından alıntıdır
***1979 yılında Ankara Belediyesi tarafından bastırılan Çocuk Kitapları Serisi. Günümüzde aynı seri Boyut Yayıncılık tarafından yeniden basılmıştır. Ayrıntı http://www.boyut.com.tr/urundetay.asp?urunID=921
****Refik Durbaş -Barış Koyun Çocukların Adını; 1979 yılı basımı Bir Milyon Çocuk Kitabı Serisinin Yüz Paralık Bulut Kitabından
*****İsmail Uyaroğlu-İlk Ders; ; 1979 yılı basımı Bir Milyon Çocuk Kitabı Serisinin Bu Memleket Bizim Kitabından


SunA.K. Grasse
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,899,899,899,899,899,899,899,899,899,89
              9 Kahveci oy vermiş.
5 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Ersan Erçelik

 Kahveci : Ersan Erçelik


  TÜRKİYE'DE TELEFON KULLANIMI

Türkiye'de ilk telefon konuşmaları 1908'de, İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'da başlamıştır.

Balkan Savaşları'ndan önce bir İngiliz firmasıyla anlaşan hükümet, İstanbul, Beyoğlu ve Kadıköy'de arasantraller kurulmasını sağlar. Daha sonra İsveçli bir firmayla yapılan anlaşma sonucu İzmir'de de santraller kurulur. Bunlar elle çalışan, fişli ve merkezi bataryalı ilkel sistemlerdir. Sistemleri kuran ise, bugün cep telefonu pazarında önemli bir paya sahip olan Ericson'dur!

Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı nedeniyle, cumhuriyetin ilanına kadar şebekelerde önemli bir gelişme gözlenmez. 1926'ya kadar kentlerarası acele iletişim telgraf aracılığıyla sağlanmaktadır. 1926'da yürürlüğe giren 876 sayılı yasayla önce Ankara'da, ardından diğer il merkezlerinde telefon santralleri kurulmaya başlar. Bir süre sonra da santraller aracılığıyla kentlerarası bağlantı gerçekleştirilir.

1945'e doğru Türkiye'nin tüm il merkezleriyle, önemli ilçe merkezlerinde yaygınlaştırılan telefon tesisleri, 1980'li yıllarda en son teknolojiye göre yeniden düzenlenir. Gerek ülke çapında, gerekse uluslararası otomatik sisteme bağlanır.

Büyük kentlerde ayrıca 'yangın ihbarı', 'polis imdat', 'hızır acil servis' gibi ücretsiz aramaların dışında, 'çağrı servisi', 'masal ve müzik dinleme', 'haber servisi' gibi ücretli ek hizmetler de devreye sokulur...

Bütün bu hizmetler devreye sokulur sokulmasına da, bazılarımız bu ücretsiz servisleri çok kötü kullanıyoruz!

Geçen yıl bir haberde izlemiştim. Bu servislerde çalışanların çoğu kadın olduğu için, bazı adamlar kadınları sözle taciz etmek için arıyorlardı.

Düştüğünü söyleyen bir çocuk ambulans istiyordu. Sesinden hiçbir şeyi olmadığı anlaşılan kişiye, görevli kadın yine de soruyordu: ''Nereden düştünüz?'' Genç gülerek cevap veriyordu: ''Bisikletten''...

Bu olaylar arasında kayda alınan bir olay vardı ki, tüyler ürpertici! Olay aynen şöyle gelişiyordu:

-''İyi geceler yavrum, n'apıyorsun?''

-''Beyefendi, burası Hızır Acil Servis. Ne istiyorsunuz?''

-''Birlikte gezsek diyorum.''

-''Nerede gezeceğiz?!''

-''Senin üstünde!''

Adam bu zevzekliği yaparken, belki de gerçekten yardıma ihtiyacı olan biri, hatların dolu olması nedeniyle 112 Hızır Acil Servise ulaşamıyordu!

Toplumumuz bilinçlenmedikçe sanırım bu tür kötü olaylar hep yaşanmaya devam edecek!...

''BİR TELEFON UĞRUNA KAÇ GÜN GEÇİYOR''

Çoğu zaman sevgiliden beklenen bir telefon beklenir durur...

Böyle zamanlarda, dakikalar uzadıkça uzar, yalnızlıksa arttıkça artar.

Kitaplarını yüreğiyle imzalama inceliğine sahip Aziz Kemal Hızıroğlu, bana imzaladığı kitabının başına da şunu yazmıştır: ''Sevmek, ağız kapalı çığlık atmak denli olağandışı bir olgu... Tersi aptalca bir oyun...''

Bazen içine düştüğünüz yalnızlığın karanlığı arttıkça, bir kapı sesi, bir telefon bekler durursunuz:

usul usul uçuruma dönüşüyor gök
bir kapı sesi, bir telefon uğruna kaç gün geçiyor

Aziz Kemal Hızıroğlu'nun da dediği gibi 'Beyaz da Bitti' dersiniz; 'Düş(s)es'lere yuvalanır kalırsınız:

kimsesizliğin kiracılarına
ben'in varoşlarına
hepsi bu dediğim aşksız akşamlarıma
karanfil sıçratan yağmurkuşağı
posta koyuyor kabadayı karanlığıma

masa lambalarının boş sokaklarında
hiç açılmayacak bir telefon bekliyorum

Böyle zamanlar, Attilâ İlhan'ı anımsar birden insan. Çünkü 'Sevmek İçin Geç Ölmek İçin Erken'dir:

akşamın acı su karanlığı içinden
soğuk kadife teması yalnızlığın
şuh bir kahkaha balkonun birinden
gizli işareti midir bir başlangıcın

sevmek için geç ölmek için erken

başbaşa çay elele yürümek derken
boğaz vapurları mı iskele sancak
telefonda kaybolmak sesini beklerken

Bu sırada Nevzat Çelik, 'On Bir Cümle' kurmaktadır:

hiç durmadan alışverişe gidiyorsun bu bir
teğellenmiş bir kumaş gibi dönüyorsun bu iki
mutfakla banyonun yerini sık sık karıştırıyorsun bu üç
ya nemfomanyaksın yatakta ya başın ağrıyor bu dört
yanıtsız telefonların sayısı giderek çoğalıyor bu beş
şiirlerimde başka kadınları arıyorsun son günlerde bu altı
giderek zorlanıyorsun kavgaya bahane bulmakta bu yedi
kediyle köpeği aynı anda kucağına alıyorsun bu sekiz
koltuklara kapılara en olmadık yerlerini çarpıyorsun bu dokuz
her cinayet bir ipucu bırakır arkasında unutuyorsun bu on
tashihli yürüyorsun arazöz geçmiş jilet gibi yollarda bu on bir
ve üstelik bir kadının tashihi gözlerinden bellidir -bu ayrı

'Yanıtsız telefonların sayısı arttıkça', cinayet için nedenler artar. Bu nedenle 'her cinayet bir ipucu bırakır' arkasında. Belki de yasalara uymak âşıklara ve şairlere göre değildir! Bunu da en iyi Salih Bolat söyler bize, 'Sen' adlı şiirinde:

yasalara uymak en çok manavlara yakışıyor
bir elleriyle kiraz tartarken diğeriyle susuyorlar
avuçlarında uğultuyla uyanıyor bazı çocuklar
kamunun alnına sıçramış intihardı seneca
onu söylüyorlar, sonra jilet atıyorlar düşlerine
rüzgarla açılan bir sayfa gibi tevrat'ta
ölünün cebinde çalan telefon gibi
bilmiyoruz nasıl yorumlasak bu boşluğu.

sen, gecikmiş açıklanması ilkbaharın
bilseydim başlamazdım ikimize.

CEP TELEFONU ÇALINCA...

Bir kafede ya da alışveriş merkezindesiniz. Bir anda cep telefonunuz çalıyor.

Bir de bakıyorsunuz ki, sizinle birlikte cep telefonlarına davranan bir sürü kişi! Benim en çok güldüğüm anlardan biri...

Bazen cep telefonu insanı 'Acil Servis'e de yollayabilir, tıpkı yazar, şair Altay Öktem'in anlattığı gibi:

''Cep telefonu çalınca çevredeki herkesin elini beline, cebine, çantasına atması, aralarında birinin telefonu kulağına götürmesiyle birlikte diğerlerinin kendi telefonlarının çalmadığını anlayarak ellerini bu muhtelif bölgelerden çekerek günülük hayatın içine dönmesi sık sık karşılaştığımız bir görüntü.

Bu görüntü, teknolojinin gelişmesiyle toplum genelinin zekâ seviyesi arasında bir ilişki olduğunun güzel bir kanıtı aynı zamanda.

Keşke çevremdekilerin birkaçının telefon numarasını bilsem de zırt pırt arayıp bu Pavlov'un insanlarıyla biraz oyalansam diye düşünmeden edemiyor insan.

Eh, böyle küçük eğlenceler de bulmasak hayat çekilir gibi değil. Allahtan cep telefonu icat oldu.

Oldu ama, insanlık tarihinin en saçma kazası da benim başıma geldi. (...) mümkün olduğunca insan içine çıkmıyor, kalabalık yerlere gitmemeye özen gösteriyorum. Çünkü en olmadık zamanda çalıveriyor bu cep telefonu. Herkes elini beline, cebine, çantasına falan atıp telefonunu çıkartıyor, çalanın kendi telefonu olmadığını anlayınca geri yerine yerleştiriyor. Kahretsin, telefon çalmaya devam ediyor. Herkes önce birbirine bakıyor, sonra da hepsi birden dönüp bakışlarını benim pancar gibi kızarmış suratıma odaklıyor. Telefon çalıyor, ben havalara bakıyorum... sonra yere, sonra tekrar havaya... hiçbir şey olmamış gibi ellerimi cebime sokuyorum, ıslık çalıyorum, içimden ona kadar sayıyorum... telefon çalıyor da çalıyor...

Gerçi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nden randevu aldım. 26 Temmuz'da bu beladan kurtulacağım.

İkinci kere ameliyat olma fikri önceleri epey korkuttu beni. Ama başıma gelenlerden sonra fazla narkoz alıp ameliyat masasında kalma riskini bile göze alıyorum. Yeter ki şu cep telefonundan bir an önce kurtulayım.

Apandistim patlamasa bunlar başıma gelmeyecekti. Aslında ameliyat çok başarılı geçti. Hastanın karnında makas, neşter, gazlı bez unutulmasına zaten alışmıştık. Ben de neşter falan unutsalar hiç sorun etmeyecek, bir ara gidip çıkarttıracaktım. Ama alınan apandistimin yerine bir adet Nokia 3210 yerleştirilmesini bir türlü kabullenemedim.

En azından ameliyat sırasında cep telefonuyla konuşmasalar olmaz mı? İnsanlık hali işte, dalgınlıkla unutuluveriyor bağırsakların arasında.

Rumuz: Kapsama Alanı, Kasımpaşa''

Bir doktora onlarca hastanın düştüğü ülkemizde, doktorların yorgunluğu dalgınlığa, dalgınlıkları da bazen feci kazalara neden olabiliyor!

Peki hastasından cep telefonu çıkaracak olan doktor ne düşünceler içindedir?! Bunu anlamak için, aynı zamanda 'bir doktor olan' Altay Öktem'in yazısına dönelim:

''Acil servisteki patlıcan vakasından oturup bir bardak çay içecek zaman bile bulamadım. Sanki orasına patlıcan kaçıran kadın ayağını sürterek gelmişti. 'Patlıcanın sapı koptu' dedi ağlamaklı bir sesle. 'Elimle tutmaya çalıştım ama parmaklarımın arasından kaydı.' Saat sabahın sekiziydi. Patlıcanı küçük bir operasyonla çıkarıp eline verirken 'sabah sabah rüyanda mı gördün' diye soramadım tabii. Arkasından tuvalet pompası kazası, onun peşinden de makatına tansiyon aleti kaçıran bir hasta geldi. Küçük çocuk nereden bilsin annesinin fare çıkmasın diye tuvalet deliğine pompa koyduğunu. Bari tuvalete girerken lambayı yaksaydın be çocuğum, dedim. Ama ne yaparsın, uyku mahmurluğu. Oturmuş üstüne.

Hadi bu kazayla olmuş, koskoca adamın tansiyon aletini makatına sokup da pompayı şişirmesinin ne alemi vardı. Tansiyon aletini dışarı çıkarmak da bize kaldı. Bunca yıl okuyup üstüne bir de hipokrat yeminini bunun için mi ettim ben.

Op. Dr. S.K. İstanbul

Normal bir trafik kazası, apandisit, kızamık, bağırsak düğümlenmesi falan gelmeyecek mi bu hastaneye?

En azından ameliyat sırasında cep telefonuyla konuşulmasa olmaz mı? İnsanlık hali işte, dalgınlıkla unutuluveriyor bağırsakların arasında.''

''CEMAL !!! KIZLAR NASIL OR'DA?''

Çılgınca aradığım 'Nehir' adlı kitabını bulduktan sonra, e-postasına hemen mektup yazdığım Özkan Mert, ertesi gün arar beni. Ama ben yazar-şair arkadaşım Sevil Çağlar'la dışarıda olduğum için, bu haberi, eve telefon ederek öğrenirim!...

Takvimler 27 Mart 2003'ünü gösterdiğinde ilk telefon görüşmemizi yaparız Özkan Mert'le. Kolay mı, birimiz İzmir'de, birimiz Stockholm'deyiz! Bu görüşme şöyle geçer günlüğüme: ''Saat 18.30'da sevgili Özkan Mert'i aradım. Telefonu bir başkası açar diye İngilizce konuşmaya hazırlanırken Özkan Bey açtı! Yaklaşık 15-20 dakika konuştuk.

Çok içten ve sıcak bir sesi var. Önce kendimi tanıttım, sonra şiir üzerine konuştuk. 'Ben Ağzında Dinamitle Öpüşecek Kadar Usta Değilim'in öyküsünü anlattı, şair diye geçinen pek çok kişinin Türk Şiiri'ni nasıl kirlettiğini söyledi. Ben 'eleştirmen' yokluğundan, şiir dosyamdan söz ettim. O da 'Önce şiirin kilit noktaları hakkında konuşmalıyız' dedi.

Telefonu kapatmadan önce ekledim: ''Siz 'Benim şiirden başka kimsem yoktur' diyorsunuz ama var'' dedim. 'Biz varız!'

Daha sonra Sevil'e telefon edip anlattım konuşmamızı...''

İçtiği, bulut renkli rakı; adresi 'Dünya' olan Özkan Mert, 'Mayıs Çalkantıları'nda şöyle der:

Telefon et kalbine. Ve kuşlara sor!
Kanlı sakallarımdan taşan yıldız kümeleri
Renkli bir haberdir televizyonlara.

Kimyasal bir patlamaydı
Karanfillerle
Ve kızlarla ilk tanışıklığım.

''Türkçe'nin abisi Cemal Süreya'dır'' diyen şair, bunun nedenini şöyle açıklar: ''Bunu Cemal'e olan dostluğumun, sevgimin belirtisi olarak yazdım. İkinci Yeni ve '60 kuşağı çatışması içerisinde, toplumun gerisinde kalmış ozanlar olarak onunda adını saymıştım. O yaptığım en büyük hataydı. İçerik olarak aynı yoğunlukta yazdığımızı sonradan anlayacaktım. Samimi olunca, 'Cemal, senin İkinci Yeniciler arasında ne işin vardı?' diye sordum. Yanıtı güzeldi: 'Özkancığım İkinci Yeni benim evim'.

İsveç'teyken de sık sık telefonlaşırdık. Cemal'le bir çok kez meyhanelerde buluştuk. En son yazdığı şiiri de ilk bana gösterdi. Kısa bir süre sonra öldüğünü bildirdiler. Yıkıldım.''

Ekşi Sözlük'teki birine göre, ''En önemli Türk şairlerinden bahsederken 'Cemal', 'Fazıl' diye hitap ederek anılarını aktarabilecek muhabbete sahip, geride kalan birkaç kişiden biri, dünya tatlısı bir şair'' olan Özkan Mert, Cemal Süreya'yı da anlatmıştır şiirlerinde:

Cemal Süreya ki,
      şiire, rakıya ve kadınlara doğru
            yanmakla meşhurdur: Ne saatini
almıştır yanına
            ne de gömleğini.

Kuş sesleriyle ırmakların firarından başka
nedir ki zaten bir şairin ölümü?

Zaten, Cemal Süreya'yı en iyi anlayan ve anlatan kişidir bence Özkan Mert:

Hayat dönme bir dolap sanki Lunapark'ta
Cennet dediğin ne? Satılık bir arsa çocuk!
Bir kesekâğıdı dolusu
            kırmızı gazoz kapağı toplasak
Allah amca sever belki de bizi
            bindirir bisikletine

-CEMAL !!! Kızlar nasıl or'da?

Keşifçe: *Larousse des Juenes, Telefon, Cilt 13, Sayfa 3949-3950, 1993 *Aziz Kemal Hızıroğlu, Seçme Şiirler, Tüm Zamanlar Yay., Haziran 2003 *Nevzat Çelik, Sevgili Yoldaş Kurbağalar, Om Yay., Ekim 2000 *Salih Bolat, Açılmış Kanat, Papirüs Yay., Nisan 2004 *Altay Öktem, Hayat Bazen Çentiklidir, İthaki Yay., 2002 *Ersan Erçelik, ''Kalbiyle Konuşan; Günlükler'' dosyasından *Özkan Mert, Allah ve Tango, Cem Yay., 1990 *Işıklı Bir Sürgün, Özkan Mert'le söyleşi, Orhan Tüleylioğlu *Özkan Mert, Van Gölü Savunması, Gölcük Rotary Kulübü Yay., Mayıs 2001 *Özkan Mert, Bir Irmakla Düello Ediyorum, Oğlak Yay., Nisan 1995

Ersan Erçelik
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              5 Kahveci oy vermiş.
0 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Özge Kaya


Hain ben miyim, dilim mi?

Benim için ve senin için zaman farklı hızlarda ilerliyor olmalı.
Hain ben miyim, dilim mi? Söylesene!

Sevgili anne,

Sana buz gibi soğuk, nemli, aşılmaz taş duvarlar arasından yazıyorum. Yıllardır ilk kez...

"Neden?" diye sorma ne olursun.

Durup, öylece ; sessiz, öylece; hareketsiz, gelip birinin beni anlamasını beklemiştim. Yıllar önceydi.

Şimdi, beni anlayan tek bir canavar olabileceğinin farkındayım artık. Dilim bana ihanet etti, anne! "Meydanlarda avaz avaz bağırdın!" dediler, "Dilini hiç tutmadın, asıl şimdi konuş bakalım!" Dilimin yaptıklarının acısını bedenim çekti...

Kimsesizlik öylesine işledi ki nefesime, uyku ile uyanıklık bile karıştı zamanla.

Ben, yalnızca, düşünmüştüm oysa... Hala da düşünüyorum. Ama; günlerdir, aylardır, yıllardır susturulan sesimle birlikte.

Öyle çok, öyle çok bekledim ki bu halde anne, çaresizliğim karanlıklardan çıkıp gelen ilk kişinin beni anladığını sandı sanırım... Ve öylece, yıllar geçti. Anlamayan, anlayamayanlarla paylaşılan koskoca yıllar... geçti... gitti...

Benim için ve senin için zaman farklı hızlarda ilerliyor olmalı. Aynı hızda olamaz kesinlikle!

İşte o yıllar boyunca, bir sürü şey biriktirdim ben. Öfkeler, kırgınlıklar, kıskançlıklar, umutsuzluklar, nefretler... hepsi karanlıktan çıkıp gelen ve beni yalnız koymamak için direnen düşüncelerimeydi sanırım, ve o hain dilime.

Böylelikle, hep benimle ama hep yalnız odı düşüncelerim ve çıkış kapısı dilim. Hep benimle... Hep yalnız...

Değiştik. İkimiz de değiştik bu arada... hırçın atlar gibi bir o yana, bir bu yana koştuk durduk artık yalnızca ikimizin olan haranın içinde. Ve biliyor musun, ben artık hiç yalnız kalamaz oldum. Yalnızlıktan kurtulmak için verdiğimiz kurbanlara rağmen, yalnızlığı arar oldum. Şimdi, bu hücrede, deliler gibi konuşuyorum, kendi kendime. Dilim hiç durmuyor. Celladım hep başucumda, anlayacağın.

Şu an dilim, kalemim olduğunda, kendince bir metamorfoz yaşadığında bile bu böyle. Yazılan her kelime, ses olup yankılanıyor bu hücrede emin ol. Bir bakıma seslerin resmini çiziyorum... Dilimin zehri, mürekkep olmuş, akıp gidiyor beyazlıklara...

Haksızlıklara huzur veremezdik ki anne. Anla ne olursun... teslim olamazdım! O hara, arenaya döndü zaman zaman, ben ise tırnaklarının içi kanla dolmuş korkunç bir amazona!

Dilimden akan, sözler; keskin bıçaklar gibi kanattı, yaraladı, ağlattı bir zamanlar seni biliyorum.

Şimdi ise yaralarını tımar etmeye, okşamaya, şefkat göstermeye çalışıyor aynı kahrolası dilim. Bir kedinin kendi yaralarına yaptığı gibi, ne garip değil mi ?

Ama daha iyileri de olmuştur eminim, hatırlamaya çalış...

Beni sorarsan eğer... Hiç vazgeçmedim anne. Bunu duymak seni üzecek bile olsa, söylemeden edemiyorum, ne yzak... Hiç vazgeçmedim. Beni, benimleyken yalnızlıktan kurtarmayı bir türlü beceremeyen bu dilime olan kinim ise hiç mi hiç bitmedi.

Yıllardır; hiç onsuz, hiç onunla olamadım. Beni, -bana rağmen- seven dilimi hiç ödüllendirmedim. (O, beni; bana yaklaşan herkesten koruyan sadık bir aşık olup yalnızlığımı daha da büyüttü sadece)

Oysa bundan yıllar önce, dilimden dökülen ilk kelimeleri kim bilir nasıl sabırsızca ve nasıl coşkuyla karşılamıştı herkes!

Belki de babamla "İlk kez anne mi, baba mı dedi?" kavgalarınız bile olmuştu.

Sonra; bana ilk öğrettiğin şarkı, kim bilir nasıl da mutlu etmişti seni dilimden yarım yamalak dökülürken.

Neden böyle olduk, anne?

Hatırlıyor musun, çocukken sokakta kendimizce uydurduğumuz bir dil konuşur adına kuş dili derdim. Nasıl da eğlenirdik, sonra biraz daha büyüdüğümde başka kültürlerin dillerini öğrenebilmek için nasıl da çabalamıştım. Kendiminki için cezalıyım şimdi!

Kurtuluş nerededir anne?

Bunca yıllık yaşanmışlığında, ve benden ayrı geçen bu kadar zaman içinde bulabildim mi?

Yaşam boyunca düşüneceğim, biliyorum. Ama şu haini kesip atsam ağzımın içinden, koyverirler mi beni ne dersin?

Şimdi, baharları özledim, kışları ve yazları da... Yemeklerini özledim -bamyaya koyduğun şekere rağmen-... Seni özledim. Kokunu, yumuşak sesinle dilinden dökülen ve yalnızca mutfaktayken söylediğin huzur veren türkülerini, çocukluğumun ninnilerini, çaresizce; "Sigara içme artık!" diye söylenmelerini... Bir annenin, yavrusunu kendi kendini zehirlerken görmesi ne katlanılmaz bir şeydir kim bilir...

Ama sigara değilse bile yaşam; mağrur ve naif bahar günlerine ihanet eden kuzey rüzgarları gibi ihanet etti bana işte görüyorsun. Bunu izliyor olmak nasıl bir his uyandırıyor içinde?

Evet, sigara delilse bile, dilim ihanet etti bana anne, düşüncelerim ihanet etti. Onların olduğu yerde vücudum hep acı çekti. Hain ben miyim, dilim mi? Söylesene!

Özge Kaya
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              1 Kahveci oy vermiş.
0 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Ahmet Erbay


''BİLGİ-DÜŞÜNCE-EYLEM DENKLEMİ'' SORUNU

Gerek insanlığın ve gerekse, genelde İslam dünyasının, özelde Türkiye'nin günümüzde karşı karşıya bulunduğu sorunların temelinde, "Bilgi-Düşünce-Eylem Denklemi" kuramama probleminin yattığını düşünüyorum. Ve maalesef bu coğrafyanın insanları olarak, sorunları, insani, makul bir düzlemde algılamamız ve ona göre çözmeye çalışmamız gerekirken, ya komplo teorilerine sığınıyoruz veya olan-biteni akılla bağdaştıramayınca akıl üstü sebepler arıyoruz. Çünkü, bugün karşı karşıya olduğumuz herhangi bir olgu/sorun (kişisel gözlem, hatıra ve deneyimleri konumuzun dışında kabul edecek olursak), ya "din"in (ve inancın) konusudur veya "bilim"in alanına girmektedir. Tarih boyunca olduğu gibi, günümüzde de asla olmaması gerektiği halde, kendi yanlış algılama ve yorumlamamız sonucunda toplumda gerilim alanı oluşmasına sebep olan dinamiklerden biri de "din"dir; daha doğrusu, dinin yanlış anlaşılması ve yorumlanmasıdır; kısmen de, "din" ile "bilim"in, sahası, sınırları ve ilişkilerinin doğru bir zemine oturtulamamasıdır.

Başka şekilde ifade edecek olursak, hem din ile bilim, müdahale etmemeleri gereken alanlara müdahale ettirilerek bir gerilim alanı oluşturulmakta ve hem de bizzat dinin kendisi, kimi konularda yanlış anlaşıldığı ve yorumlandığı için gerilim nedeni olmaktadır. Bilindiği gibi din; bir "inanç" konusudur, temeli peygamberler vasıtasıyla gelen kutsal kitaplara, yani vahye dayanır. Dinin talimatlarının/konularının -deyim yerindeyse- deneysel olarak "test" edilmesi, laboratuvarda doğruluğunun araştırmalara konu olması mümkün değildir. Halbuki, bilim; tam tersine, gözlem ve deneye, laboratuvarda doğruluğu test edilmeye açık bir olgudur. Bu iki dinamiğin, aslında birbirlerinin sahasına müdahale etmemesi gerekirken, ne yazık ki, tarih boyunca insanlık bu yüzden çok ağır bedeller ödemiştir. İslam tarihinde Batı'daki kadar olmasa da, özellikle, Batı karşısında teknolojik açıdan geri kalındığının fark edilmeye başlandığı dönemlerde bir takım olumsuzlukların yaşandığı bir gerçektir.Daha doğrusu, ya yönetimi ellerinde tutanların kendi yorumları sebebiyle veyahut da, kendi dönemlerinde egemen olan bilimsel verileri çıkış noktası yaparak bazı fikirler üreten bilginlerin kuramlarının -ümmetin, onlara beslediği büyük ve haklı hürmet yüzünden- "mutlak"laştırılması sebebiyle, yeni bilimsel ve teknolojik buluş ve kuramlara karşı çıkılmış ve bu da, ne yazık ki, "din adına" yapılmıştır.

Burada, önemli bir sorun daha kalıyor: Bir şeyin "din"den oluşu veya "bilimsel" oluşunun ölçüsü nedir?

Kısaca belirtmek gerekirse, bir şeyin "din"den olduğunun söylenebilmesi için, dinin temel kaynaklarında, tersi hiçbir yoruma yer bırakmayacak kesinlikte ve açıklıkta yer alması gerekmektedir. Ancak, bir şeyin kutsal kaynaklarda yer alıp almadığını ortaya koyabilmek için en önemli nokta, dinin kutsal ve temel kaynaklarının "doğru bir yöntem"le okunması ve yorumlanmasıdır... Ne yazık ki, bu konuda tarih boyunca yaşanan sorunlar var; kutsal kaynakları anlamak ve yorumlamak için sonraki nesillere aktarılabilecek ve her çağda işleyebilir bir "metodoloji" ortaya konabildiğini söylemek zordur...

Pratik kolaylık açısından İslam dininin temel kaynağı Kur'an üzerinden devam edecek olursak, örneğin Kur'an, nasıl bir kitaptır; nasıl okunmalı ve yorumlanmalıdır?

Klasik anlayış ve yaklaşım, yaklaşık olarak şöyledir: Kur'an, Allah'ın ilahça indirdiği, onda kendi büyüklüğünü,sonsuz ilmini ve kudretini ortaya koyduğu, onunla geçmiş ve gelecek bütün toplumların sorunlarını çözmek için ilkeler koyduğu ve orada kendi ilahlığını ortaya koyarak tüm insanlara meydan okuduğu, tüm çağlara hitap eden, tarihüstü/aşkın evrensel bir kitaptır...

Halbuki, Kurânın, "ilahi" bir kitap oluşu elbette tartışma dışıdır; ancak, onun "ilahça" mı, yoksa "insanca" (insan için/insana göre) mi bir kitap olup olmadığını doğru olarak anlamak ve yorumlamak lazım...

Gerçek şu ki, Kur'anın bir konu hakkındaki hükmünü anlamak için ayetleri, "tarihsel bağlam"larından ve siyak-sibaktan kopararak, onlara ilk muhataplarının zihinlerinde yer almayan çeşitli manalar vermek doğru değil... Çünkü, böyle yaparsak, Kur'anı, dil de dahil olmak üzere her konuda ilahça kaideler koyan bir kitap olarak, tarihüstü/aşkın bir yere koymuş oluruz... Halbuki, durum hiç de böyle değildir... Daha doğrusu Kur'an, Kelam-ı Kadim değil, Allah'ın iradesinin, "mümkün bir tarih için" indirdiği bir kitaptır...

Burada söylemek istediğim şu: İslam tarihi, "zorunlu" değil, "mümkün" bir tarihtir... Yani, durum farklı da olabilirdi...Kur'an ve Hz.Peygamberin daveti karşısında Mekke'lilerin ve diğer toplumların tepkileri farklı da olabilirdi...Uhut, Hendek yaşanmayabilirdi...Ve diğer bir çok olay daha farklı gelişebilirdi...O zaman, şu an elimizdeki Kur'an da daha farklı olurdu, farklı hükümleri içerirdi...

Kur'an, ilahi mesajı, belli bir tarih ve toplum üzerinden vermekte, onların dillerini kullanmaktadır...Hatta bazı yerlerde, ilk muhatap toplumun "yanlış dil kullanım"larını bile içine almıştır...Buna, "Zülkarneyn, güneşin battığın yere kadar gitti", ayetini örnek verebiliriz... Burada Yüce Allah, insanlara "güneşin battığı bir yer" olduğunu mu söylüyor, yoksa bir toplumun yerleşik dilini mi kullanıyor? Elbette, ikincisi...Çünkü, Araplar, uzakdoğuyu, "güneşin battığı yer" olarak tanımlıyorlardı... (Başka örnekler de var...)

İslam tarihinde bunun yaygın olarak yapıldığını ve Kur'anın, neredeyse her şeyi şifreli olarak içinde taşıyan bir kitap olarak mütalaa edildiğini elbette biliyorum...

Yine gözden kaçan önemli bir nokta olarak şunu da vurgulamak istiyorum: Kur'an, her ne kadar bugün elimizde bir kitap olarak duruyorsa, yani bir metin ise de, herkesin bildiği gibi O aslında sözlü bir hitaptır...

Yazılı bir metinle sözlü hitap arasındaki fark şu:Yazılı metin, kendi bağlamını kendi içinde taşır; kendi içinde bir bütündür. Sözlü hitapta ise, bağlam, sözün dışında bulunmaktadır ve sözü anlamak için bu söz dışı bağlama ulaşmak, onu okuyacak olanlara kalmaktadır...Kur'anın ilk muhatapları için bu "bağlam" sözün (Kur'anın) içinde zaten vardır, sonraki muhataplar içinse, bu bağlamı kurmak, (daha doğrusu ilgili ayeti tarihsel bağlama yerleştirmek) bize kalmaktadır... (Bu noktada, Kur'anın, bir insan tarafından yazılmış veya söylenmiş bir hitap olmaması, İlahi olması sonucu etkilememektedir, çünkü, O, kaynağı itibariyle İlahi olsa da, muhatap insandır ve O, "insana göre" bir hitaptır.)

Ne yazık ki, tarih boyunca bu hususun gözardı edilmesinin epeyce yaygın olduğu söylenebilir...Örneğin, biz, bir şeyin İslami olup olmamasını, hakkında bir ayet ya da hadis olup olmaması olarak anlıyoruz.... Halbuki, İslam'ın bir konudaki hükmünü öğrenebilmek için yapılması gereken, açıp o konuyla ilgili bir ayet ya da hadis aramak değildir... Çünkü, İslam'ın bugün bize "ne dediğini" doğru olarak anlayabilmek ve onun mesajını bugüne taşıyabilmek için, öncelikle, ilk "özgün muhatap"ları olan Miladi VII.yy.daki Arap toplumuna "ne dediğini", onları "nereden alıp nereye götürdüğünü" ve onlar için "nasıl bir hedef çizdiğini" doğru olarak ortaya koymak gerekmektedir... Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak, Kur'an ve Sünnet'teki bir metni, aynen "lafız" olarak ele almak ve buna göre yorumlamak, bazen o ayetin "ruhu" ve "vermek istediği mesaj"a tam aykırı da olabilmektedir... Yani kutsal metinlerde "bir şeyden sözeden bir ayet ya da hadis bulunması" ile, o şeyin "bir olgu" olarak varlığı oldukça farklı şeylerdir...

Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta da şu: Kur'anın ilk muhatap aldığı sosyal yapı (Ortaçağ sosyal yapısı) uzun asırlar boyunca devam ettiği için, İslami ilimlerin tedvin/teşekkül dönemindeki (ilk üç asır) bilginlerin, ayetlere bugün bizim baktığımız gibi bakmaları ve yorumlarda bulunmaları beklenemezdi... Onlar tabii ki, ayetleri, ilk/özgün muhataplarının anladığı şekilde anlayıp buna aykırı olan tüm yorumları red edeceklerdi...Başka bir şekilde ifade edecek olursak, "peki, bu tür yorumlara İslami gelenek içinde neden hiç rastlanmıyor?" tarzındaki bir sorunun cevabı burada: Çünkü, İslam'ın ilk asrındaki sosyal yapı, neredeyse bütün Ortaçağ boyunca ana hatlarıyla aynı kalmakta devam etmiş ve bizim bugün karşı karşıya kaldığımız gibi köklü değişiklikler ve gelişmeler meydana gelmemişti... Kur'anı, belli bir tarih ve toplum üzerinden hitap eden bir kitap olarak okumak, O'nun vereceği mesajın evrenselliğiyle alakalı bir durum değil...Daha doğrusu, yukarıdan beri açıkladığım şeylerden, "Kur'anın hitapları tarihseldir, bugünkü topluma hitap etmiyor" gibi bir sonuç elbette çıkmaz... Bu sadece ve sadece, Kitap ve Sünnet'in (nass'ların) yapısına ilişkin bir tespittir... Çünkü, eğer, nass'ları, kendi tarihselliği içinde doğru olarak anlayıp yorumlamazsak, onlarla verilen mesajı da bugüne doğru olarak taşıyamayız...

Başka bir ifadeyle, Kutsal kaynakları tarihsel-toplumsal bağlamları içine yerleştirmek, onları doğru anlamanın ve verecekleri mesajı bugüne taşımanın yegane teminatıdır...Bugün yorum farklılığı adı altında ortalıkta dolaşan, eyyamcı/günü kurtarmaya yönelik ya da İslami geleneği yok sayan ve nass'ların lafzını bazen tahrif eden, bazen, onlara Arap dilinin asla kaldırmayacağı anlamlar yükleyen tüm düşünceler/istinbatlar, bu tarihsel bağlamdan kaçışın bir ürünüdürler...

Bu yazı çerçevesinde bazı örnekler verirsem konuyu daha anlaşılır hale getireceğimi düşünüyorum:

Eğer, biz, Kur'andaki hükümlerin tümü üzerinde, istisnasız olarak hiçbir yorum yapmayarak "lafız"dan farklı anlamlar çıkarmaktan kaçınmış olsaydık, belki bu bakış açısının kesinlikle yanlış olduğunu kabul etmek durumunda kalabilirdik...Halbuki, örneğin, "Allah yolunda bağlanıp beslenen atlar" hazırlanmasını emreden ayeti (mealen), çok rahatlıkla "günün silah teknolojisi ve askeri donanım" olarak "lafızdan farklı" anlayabiliyoruz...Keza, bugün, en dindar bir kadın dahi, kimseye 2.eş olarak gitmeyi açıkça kabul edememektedir; hiçbir aile de, kızının 2.veya 3-4. eş olmasını tartışma konusu dahi yapmamaktadır... Keza; kadın dövmeyi erkeğin bir hakkı olarak gören bir ebeveyn veya müslüman kadına rastlamak da neredeyse imkansızdır.... Yine, hiç kimse, faraza, bir savaşta esir düşse, kendisinin "köle", kızının veya ailesinin (evli de olsalar) "cariye" statüsünde olarak değerlendirilmesini değil, kendisine "uluslar arası savaş esirleri statüsü"nün uygulanmasını talep edecektir... Halbuki, elimizdeki kutsal metinler (yani ayet ve hadisler) böyle bir sosyal yapının var olduğu bir dünyada inmiştir ve bütün bunlar asırlarca İslami gelenekte tartışmasız olarak "lafızla uyumlu" bir şekilde anlaşılmış, yorumlanmış ve uygulama da böyle olmuştur...Biz, bütün bunlarda "lafza aykırı" davranabiliyoruz....

Başka örnekler de verilebilir... Mesela, Hz.Peygamberin, bundan sonra herhangi bir kadınla evlenmesini yasaklayan ayet, cariyeler konusunda herhangi bir yasaklama getirmemektedir... Bunun anlamı, Allah'ın kendi kulları (hür-köle) arasında bir ayırım yapması ve hür'ü köle'ye üstün tutması olmayacağına göre, bu, sözkonusu ayetlerin üzerine indiği sosyal-kültürel yapıyı ve realiteyi baz aldığının en açık kanıtıdır...Keza, bir suç işlemeleri halinde, cariyelere ve kölelere verilen ½ ceza tarihsellikten ve sosyo-kültürel yapının belirleyiciliğinden başka ne anlama gelir?

Eğer biz, bu gibi konularda tartışmasız olarak, lafza aykırı bir yorumu benimseyebiliyorsak, demek ki, bir yöntem ve bakış açısı olarak bunu başka hükümlerde uygulamak da mümkün olabilecektir...

Kur'andaki tedric (hükümlerin aşama aşama gelmesi) ve nesh (daha önce konan bir hükmün sonradan kaldırılması) olgusunun bunun en açık kanıtları olduğunu düşünüyorum öncelikle...

Ayrıca, Kur'anda, Hz.Peygamberin, Kur'an ayetlerini "dinamik" olarak yorumladığının da kanıtları olduğu kanaatindeyim... Bunun en çarpıcı örneği Mut'a (geçici evlenme) konusudur... Çünkü, bilindiği gibi, belli şartlarda (Hayber savaşından önce ve Mekke Fethinde) Kur'an ve Hz.Peygamber tarafından uygun görülen bir durum, daha sonra, onu nesheden (ortadan kaldıran)bir ayet olmamasına rağmen bizzat Hz.Peygamber tarafından yasaklanmıştır...

Burada belki şu husus tedirginlik yaratabilir ilk bakışta: Kur'an, sosyal alanla ilgili hükümlerin bazısını vaz'ederken sözkonusu ayetlerde, "hududullah" (Allah'ın sınırları) deyimini kullanmakta, bazı yerlerde bunları çiğneyenleri, "kafirler/zalimler" vb. olarak tavsif etmektedir...

Şimdi buradaki problem şu: Kur'an, bu gibi hitaplarla bize, mutlaka "lafza uygun" bir sosyal yapı öngörüp bunlara uymamızı mı istiyor; yoksa, bu hitaplar, Kur'anın, tüm kutsal metinler gibi, Allah merkezli bir kitap oluşuyla ilgili doğal bir durum mu? Bunların içinde yine hem İslami gelenekte ve hem de bugün "tarihsel" kabul edebileceğimiz (zıhar gibi) veya kendiliğinden ortadan kalkan (Cizye,Haraç, Fey, Kölelik'le ilgili hükümler gibi) hükümler var mı?

Buraya kadar verdiğim örneklerin genellikle sosyal alanla, yani muamelatla ilgili olduğunun farkındayım...Zaten, Kur'anın belli bir tarih ve toplum üzerinden mesajını verdiğini söylerken, bunun belli bir konuyla sınırlı olmadığını, kutsal metinlerin yapısıyla ilgili olduğunu söylemiştim...Başka bir ifadeyle, Kur'anın tamamında bütün insanlık durumları göz önünde bulundurulmamış ve bütün insanlığa hitap edilmemiş; sadece evrensel mesaj, belli bir tarihte, belli bir kitleye, onların anlayacağı dil ve şekilde verilmiştir...O mesajı bugüne taşımak bize düşmektedir....Demek ki, Kur'anın yalnızca bir kısmında değil, tamamında hitap ettiği insanların, onların koşullarının, kültürlerinin vs. göz önünde bulundurulduğu;yani Kur'anın bütünüyle verili bir durumu baz alan 'tarihsel' bir hitap olduğunu göz önüne almak durumundayız...

Bunu şöyle daha da basitleştirebiliriz: Örneğin, Kur'anın ilk muhatapları olan Arap müşriklerinin "Allah inancı" tam olarak bilinmeden, daha doğrusu, onların Allah hakkında ne kadar yanlış inançlara sahip oldukları, onu hakkıyla idrak edemedikleri, elleriyle yaptıkları putlara taptıkları ya da bunları, kendileriyle Allah arasında bir şefaatçi olarak gördükleri vs. gibi realite tam olarak bilinmeden, Kur'anda "aşırı" derecede ve ısrarla Allahın isim ve sıfatlarına, kudretine, büyüklüğüne yapılan vurguları anlamakta zorluk çekilebilir... Sözgelimi Kur'an bugün nazil olmuş olsaydı, Allah hakkında ortalama sahih bir fikir sahibi olan bu insanlara indireceği kitabında da bu hususları aynı şekilde vurgulama gereği görecek miydi? Bu tarihsel durumu bilmeyen ve göz önüne almayan bir insan, Allahın, Kur'andaki kendi isim ve sıfatlarına olan aşırı vurgu karşısında, (teşbihte hata olmaz) "Ne o, ortada komplesli biri mi var?" diyebilir.

Yukarıdan beri vurgulamaya çalıştığım noktaların gözardı edilmesi sebebiyle çoğu zaman yanlış anlaşılan ve gündemden de hiç düşmeyen çarpıcı bir örnekle, konunun ne kadar hassas olduğuna işaret etmek istiyorum:

Örneğin, şöyle bir soru soralım: "Kur'anda kadının dövülmesinin hükmü nedir?"

Bu soruya klasik olarak verilecek cevap belli: Evet, Kur'anda bununla ilgili şu ayet var ve bu yüzden Kur'an kadınların dövülmesini onaylamaktadır...(Mealen)

"(...)Serkeşliklerinden (sorumsuzluklarından) korktuğunuz kadınlara, önce öğüt verin, sonra onları yataklarında yalnız bırakın/ilişkiyi kesin, (bu da fayda etmezse) dövün!") (Nisa, 34)

İlk bakışta, konuyla ilgili bu ayet gereği, soruya verilen cevap "doğru" gibi görünüyor...Gerçekte ise, bu ayeti, kendi tarihsel-toplumsal bağlamı içine yerleştirip öylece okuduğumuzda, yukarıda da ifade ettiğim gibi, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kur'anda kadının dövülmesi ile ilgili bir "ayet" var; ama, "kadını dövme olgusu" yok... Çünkü bu ayet, kadının hiçbir hakkının olmadığı, hatta (kız çocuğu olarak) kendisinden utanıldığı için diri diri toprağa gömüldüğü bir ortamda, evlilik içinde, karısıyla olan bir sorununda ilk tedbir olarak dayağa başvuran o günkü Arap erkeklerine, daha "insani" yöntemler önermekte, dayağa başvurmalarına ancak en son çare olarak izin vermektedir...Yani, bu o toplumdaki erkekleri "mevcut olan"dan "daha insani olan"a sevkeden bir öneridir...Kur'andaki sosyal alanla ilgili hükümlerin çoğu için bu söylenebilir...

Sonuç olarak, dinle ilişkisi ne olursa olsun, herkes şu veya bu şekilde toplumsal dinamiklerden en önemlilerinden biri olan dinle veya dindar insanlarla doğrudan veya dolaylı olarak bir ilişki ve iletişim içindedir...Bu itibarla, öncelikle bu dine mensup olanların kendilerine sorup cevaplandırmaları gereken şu gibi sorulara doğru cevap bulmak için sözkonusu dini doğru anlamak ve yorumlamak zorunda olduklarını düşünüyorum...Soru kısaca şudur:

İslam dünyası, sahip olduğu nüfus, coğrafya ve tabii zenginlikler, en önemlisi de ilahi kaynağa dayanan bir "değerler sistemi" ile orantılı bir konuma niçin sahip değildir? Niçin, bütünüyle, Batı'nın kültürel değerlerini, dünya görüşünü, yaşam tarzını benimsemiş durumdadır? Dahası, İslam dünyasının her tarafında niçin, yine Batı'da gelişen yönetim sistemleri hakim durumda bulunuyor?

Teknolojik açıdan geri kalmışlığın, Haçlı Seferleri, Moğol İstilası, Coğrafi Keşifler, Ticaret Yollarının Değişmesi... gibi bazı dış etkenleri olduğu söylenebilir ama, toplumsal düzen ve siyaset düşüncesi konusunda İslam dünyasını mazur gösterecek hiç bir harici sebep ileri sürülemez.

İslam dünyasının, kendi kaynaklarına dayanarak Batı'da ortaya konanlardan her yönüyle daha mükemmel, hatta onlarla karşılaştırılamayacak derecede iyi bir toplumsal düzen ve yönetim sistemi geliştirmesi ve ortaya koyması gerekirken, maalesef, bunu başaramamış; başaramadığı gibi, Batı'yı taklit ettiğini iddia ederek, ama asla Batı'da rastlanmayacak kadar kötü sistemler ortaya koymuştur. Başka bir şekilde ifade edecek olursak, Batı'daki, insan hak ve hürriyetlerini teminat altına alan, iktidarların kansız ve devrimsiz el değiştirmesini te'min eden, herkese eşit oy hakkı tanıyan demokratik sistemlere karşı, İslam dünyasının hâlâ, diktatörlük, askeri rejimler, sokakta bile başörtüsünü yasaklayan baskı rejimleriyle idare edilmelerinin hiçbir makul ve tutarlı izahı olamaz.

Bu yazının üzerine bina edildiği ve daha sonra genişçe ortaya koymaya çalışacağı tez/düşünce şudur:
İslam dünyasının, hem tarih boyunca ve hem de bugün karşılaştığı bireysel ve toplumsal sorunların/İslam dışılıkların (bazen vahşetin), hatta "öteki" insanlarla yaşadıkları problemlerin, kendilerinden kaynaklanan temel sebebi, İslam'ın "yanlış anlaşılması ve yorumlanması"dır...(Şöyle demek de mümkün: Doğru anlaşılamaması ve yorumlanamamasıdır.) Bu aynı zamanda "değişim olgusu"nun da doğru kavranamaması ve gerektiğinde "içtihat kurumu"nun çalıştırılmaması demektir... Daha doğrusu, "değişim olgusu"nu doğru kavramakla, İslam'ı (özellikle Kitap ve Sünnet'i) doğru anlamak ve yorumlamak arasında doğru bir orantı vardır. İslam, ne kadar doğru anlaşılır ve yorumlanırsa, değişim problemi de o kadar doğru kavranır.

Başka bir şekilde ifade edecek olursak;İslam dini, temelde Allah'ın gönderdiği veya bir kısmını, görevlendirdiği peygamberler vasıtasıyla ortaya koyduğu bir din... Bu dinin, şu veya bu şekilde insanların ihtiyaçlarına cevap vermekte yetersiz kalması, onlara yetmemesi, onları mutsuz edecek unsurlar/dinamikler barındırması söz konusu olamaz! Böyle bir şey, eşyanın tabiatına aykırı, akıl ve mantığa zıttır...Bu olamayacağına göre, demek ki, sorun, gönderilen bu ilahi mesajın "doğru anlaşılması ve yorumlanması"nda...Yine, daha sonra genişçe argümanlarımı ortaya koyacağım bir evrensel sorun olarak terör örneğini verecek olursak, şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Şayet, İslam'ın Uluslar arası İlişkiler Kuramı, doğru olarak anlaşılabilseydi ve o konuda kutsal metinlerdeki öğretiler tarihsel/toplumsal bağlamı içine yerleştirilerek doğru okunabilseydi, dünya, el-Kaide ve Taliban gibi bir olguyla karşı karşıya kalmayacaktı.

Bu konudaki düşüncelerimi örnekler/olgular üzerinden temellendirip ortaya koymak başka yazıların konusudur...

Ahmet Erbay
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 7,007,007,007,007,007,007,00
              3 Kahveci oy vermiş.
0 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,578,578,578,578,578,578,578,578,57
              445 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Işık Etkin

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
Kahve Molası bugün 5.855 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 

 Tadımlık Şiirler


EŞİME

Unutmuşum.
Sana aşık olduğumu,
Sana içimin titrediğini,
Seni düşünmeyi,
Unutmuşum meğer seni.

Ayrılık hatırlattı seni bana
Zormuş sensizlik,
Güçmüş sevgisizlik,
Sabırmış hasretlik,
Acıymış ayrılık.

Yoksun.
Yastığımda,
Kollarımda,
Bebeğimizin koynunda
Yoksun yanımda.

Seni özlediğimi,
Seni sevdiğimi,
Sensiz asla yapamayacağı,
Sensiz olamayacağını,
Anladım sensiz yaşayamayacağımı.

Hilal İlgin

Yukarı

 

 Biraz Gülümseyin




Çizen: Hüseyin Alparslan

Yukarı

 

 Kıraathane Panosu


İstanbul için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Ankara için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
İzmir için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Kaynak: http://www.meteor.gov.tr

Yukarı

 

Akın Ceylan

 İşe Yarar Kısayollar


  Şef Garson : Akın Ceylan       Yamağı : Cem Özbatur

...Arslani dibadereûu do avepe var aöopeûu. Emuşeni, dubarace pskidaya do nisimadu: Mağara muşis komeşaxtu do iri üele âabuni vareya do ambari uncğonu. Avepek arslani moüitxus kogööües. Mara mitik var uüunikteûu. Arslanik, mağara muşişa na amulun mteli avepe oöoôuôûu do ar üayi imxorûu... Bu masalın Türkçesi ve Lazca devamı için http://www.lazuri.com/lazuri_paramitepe/aslani_do_meli.html kısayolunu tıklayın.

Kuşadasının güzel yerlerini internet ortamında, hem de üç boyutlu olarak seyretmek isterseniz http://www.kusadasi.biz/gallery.asp kısayoluna bakabilirsiniz. Gerçekten hoş görüntüler.

...Cep telefonlarıyla ilgili her türlü uygulamayı tam sürüm şeklinde bulabileceginiz bir site. Sitede program, oyun, müzik, video tema her türlü telefon uygulamasını bulabilirsiniz. Site her gecen gün güncellenmektedir. En yeni müzikler en yeni oyun ve programlar siteye gün gün koyulmaktadır... http://www.mmcdepo.com/

Resim düzenleyici program ...602Album, dijital resimlerinizi kolayca görüntülemeniz ve biçimlendirmeniz için sanal görsel resim albümleri içine yerleştirmeniz için tasarlanmıştır. Ayarlanabilir küçük resim özelliği, resim albümünüzün tamamını bir arada görme imkanı sunuyor. Resimleri değişik dosya formatlarına çevirin, birden fazla dosyayı tek bir seferde... http://www.602.com.tr Shareware bir program olduğunu bilmenizde fayda var.

KAHVE MOLASI DERGiSiNi ON-LINE SATIN ALABiLiRSiNiZDergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz adreslere bir yenisi eklendi. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün.
http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1

Yukarı

 

 Damak tadınıza uygun kahveler


Google Earth 1.0 [200 MB] W2000 ve XP Free
http://earth.google.com/index.html
Google'dan harika bir ürün daha. Uydu ve yer fotoğraflarından üç boyutlu haritalara kadar herşey var. Uzaydan yan komşunuzu gözetlemeniz bile mümkün. Üç boyutlu detaylı şehir görüntülerinin arasında İstanbul ve Ankara da var. Yükleyip denemek henüz kısmet olmadı ama ilk uygun zamanda yapacağım. Deneyen dostlar görüşlerini bildirirlerse sevinirim.

Yukarı





Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM













Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20050705.asp
ISSN: 1303-8923
5 Temmuz 2005 - ©2002/05-kmarsiv.com
istanbullife.com