ABONE OL!



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 784

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 12 Temmuz 2005 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Gerçekten adam gibi adammış!..


Merhabalar,

Kahve Yanında Dergi!Hani bazen kendinizi çok kötü hissedersiniz, bir hiç olduğunuzu düşünür hayıflanırsınız. İşte o anlarda hep aklıma gelen garip bir şey vardır. Şu canına yandığımın Dünyasından geçip gittiğimde arkamdan kaç kişi ağlar acaba diye düşünürüm. Uzaklarda bir yerlerde, hiç tanımadığım, hiç duymadığım biri benim için tek bir damla gözyaşı döker mi derim kendi kendime. Bilmem, belki. Ama dün ben, beni hiç tanımamış hiç duymamış biri için, bir değil bir çok damla gözyaşı döktüm biliyor musunuz? Duyduğumda sarsıldım. Beklenendi belki ama zamansızdı. En dibinizdekini kaybetmek gibi değil bu, bu başka birşey. Sevmek bile değil belki. Bu sağlam bir ortaklık. Yaşamdan tat aldığınız anların eksik kalacağını düşünmek sanki. Ve belki de, o oradayken farkında olmadığınız ama bir daha orada olmayacağını öğrendiğinizde yaşadığınız derin bir boşluk.

Meğer çok severmişim Kenan Onuk'u. Yıllardır kulaklarıma yerleşmiş ses tonunu, tane tane konuştuğu güzel Türkçesini çok severmişim. Haksız değilmişim. Spor adamı olmanın ötesinde, gerçek bir sanatsever, iyi bir lider, sevgi dolu bir eş ve babaymış, velhasıl adam gibi adammış Kenan Onuk. Tüm sevenlerine başsağlığı, ona gani gani rahmet diliyorum. Görüşmek üzere Kenan Onuk.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

9 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Café Azur : Suna Keleşoğlu


Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak

Ertelemeden anlatmalı sevinçleri.
Ertelemeden ağlamalı gidenlerin ardından...

"Dün bir film seyrettim. Sinema umut oldu bana. Sinema çocukluğum oldu."
diye yazıma başladığımda devamını getirememenin sancısı vardı. Günler öncesiydi.

Gördüklerimi, duyduklarımı ve okuduklarımı yastık altında biriktirenlerdenim.
Hiç çeyiz sandığım olmadı, sandığa koyacağım dantellerim de...
Ben geçmişimden getirdiklerimi hep yastığımın altına saklarım. Dün gece dışarısı serinlediğinde kendi sıcağımla uyandım. Gözlerimin önünde ertelediklerim...

Fırından ekmek almanın, ekmek pişene kadar o sıcakta beklemenin kokusu geldi burnuma. Fırıncının akan terleri, benim çocuk sevinçlerim. Orada, o fırının sıcağında hayali bir kaleme sığardı cümlelerim. Ben ekmek almayı beklerken, ekmeğini ateşten çıkaran bir fırıncıyı öykülerdi gözlerim...
Çocukken hayalleri olmalı insanın. Bir de kitapları...

Dışarıda gece. Dışarıda belli belirsiz yasemin kokusu. Dışarıda yıldızlar.
Gözlerimi kapatıyorum.
Hala gece. Yasemin kokusu gittikçe belirginleşiyor. Yıldızlar sinemada...

Gözlerimi açtığımda,

İki genç çocuğun sinema sevdasının peşindeyim artık. Kütahya'nın Tavşanlı kasabasına bağlı Tepecik köyünde doğan yönetmen Ahmet Uluçay'ın öyküsünün izini sürüyorum. İki genç oyuncu İsmail Hakkı Taslak, Kadir Kaymaz. İki köy delikanlısı Recep ve Mehmet. En yalın Ege şivesiyle "saniyede 24 kare geçiriyoz ama yine de resimler gımıldamıyo didee" diye evlerindeki yatıra dert yanan karpuzcu çırağı Recep ve kasabanın berberinde meslek öğrenen arkadaşı Mehmet'in sinema düşünü izlerken kendi çocukluğum geliyor aklıma...

"Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" mümkün mü?
Sizi bilmem ama kendi adıma bu gemilerden birinin güvertesindeyim şimdi.
İlkokuldayken köylerine gelen seyyar sinemayla yeni düşlere yelken açan Tepecikli Ahmet Uluçay hem düşünü, hem kendini beyazperdeye taşımış bu ilk uzun metrajlı filminde. "Olmayacak Şeylere Umut Bağlamak" a denk düşen bir anlamı var filmin adının, "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak". Yazları biri berberin, biri karpuzcunun yanında çırak olarak çalışan iki köy delikanlısının sinema tutkusunun işlendiği filmi izlerken aynı zamanda yönetmenin benzer yaşam öyküsünü de öğreniyorum.

Uzun zaman sonra sinemada olmanın heyecanını yaşayamasam da, evdeki DVD'de izlediğim bu Türk filmi beni çok eskilere götürdü.
Çocukluk hayalleri sinema olan bir yönetmenin tahtadan bir sinema makinesi yapan çocukluğunu izlerken, kendi sinema perdemde kara gözlü bir çocuk annesinin defterine düşlerini karalıyordu...
Çocuktum, yazabilmeye dair hayallerim vardı.
Büyüdüm, hâlâ yazabilmek adına hayaller kuruyorum.

Dışarıda gece nefesini sabaha devrediyor,
Gözlerim açık. Uykumun en derin yerinde uyanmışım.
Yastığımın altında hayallerim. Açık olan pencereden çiçek kokuları giriyor odama.
Gece yasemin kokuyor.

SunA.K. Grasse
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              7 Kahveci oy vermiş.
9 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Ersan Erçelik

 Kahveci : Ersan Erçelik


  BENİ SANA BAĞLAYAN YOLLAR

Alexander Graham Bell'in 1876'da telefonu icat etmesiyle hayatımız değişti... Eğer Bell, verem nedeniyle ölen iki kardeşi nedeniyle geçirdiği hastalıktan kurtulamasaydı, bugün belki de cep telefonları olmayacaktı!

Bell'in yaptığı aygıtın esası şudur: Birbirinin eşi olan iki kutu, kutulardan her birinin içinde de bir elektrik devresiyle birbirine bağlanmış bir elektromıknatıs ve bir zar vardır. Kutulardan birindeki zarın aldığı her ses titreşimi, o kutudaki elektromıknatıstan geçen elektrik akımında değişikliğe yol açar. Bu akım değişikliği, elektrik devresi aracılığıyla öbür kutudaki elektromıknatısa iletilir, elektromıknatıs da kendi önündeki zarı ilk titreşimlere benzer titreşimlerle sarsar. Böylece, birinci zarın aldığı sesi ikinci zar olduğu gibi yeniden verebilmektedir.

Bu ilke, o günden bu yana pek değişmez! Tek değişiklik, telefonların alıcı (kulaklık) ile verici'yi (mikrofon) bir araya getiren bir ahize ile donatılması olur.

Her telefonda, milyonlarca abonenin numarası arasından, konuşmak istediğimiz kişinin numarasını seçme olanağı veren bir numara kadranı bulunur.

İlk telefon hizmetleri başladığında, bütün aramalar ve bağlantılar, önünde anahtarlar ve fişlerden oluşan bir sistem bulunan santral görevlisi tarafından elle gerçekleştirilmektedir. İlk otomatik bağlantı sistemi 1889'da ortaya çıkar! Bu sistemde numaratör denen bir aygıt vardır ve arayıcı, gerekli numarayla bağlantı kurmak için numaratörün üzerindeki bir dizi düğmenin her birine aramak istediği rakam kadar basmak zorundadır.

Santralde ise, bütün abonelerin telefonlarıyla ilişkili elektrik bağlantı noktaları bir silinirin üstünde sıra halinde dizilmiştir. Numara çevrildiğinde, bu silindirin içinden geçen mile bağlı bir kol arayıcının bastığı numaralara uygun olarak hareket eder ve işlem tamamlandığında iki telefon arasında bağlantı kurulmasını sağlar.

Daha sonraları bu sistem geliştirilir ve numaratörlerde numaraların döner bir kadranın yardımıyla çevrilmesi sağlanır. Mekanik aletler kullanılarak 'oluşturulan ilk tam otomatik telefon santrali', 1921'de ABD'de, Nebraska eyaletinin Omaha kentinde kullanıma girer!

Bir telefon şebekesi, büyük otoyollarını ve köy yollarını kapsayan gerçek bir yol şebekesine benzer. Nasıl ki büyük kavşaklarda yolların birbirini kesmeden alttan ve üstten geçmesini sağlayan geçit yollar varsa, aboneler arasındaki her telefon bağlantısının doğru olarak kurulmasını sağlayan telefon santrali de aynı görevi yapar.

Yol üzerindeki arabaların sayısı çok fazla olduğu ve normal trafik akışı sağlanamadığı zaman nasıl tıkanıklık meydana gelirse, santraller de yeterli olmadığı zaman tıpkı bunun gibi telefon tıkanıklığı baş gösterir.

Telefon Santralleri'nin en güzel kullanımı, hiç şüphe yok ki, şairler tarafından yapılır. Bir Sunay Akın şiirinde olduğu gibi:

Telefon santralleri
beni sana bağlar sevgilim
nükleer santraller ölüme
gökyüzünün nerede olduğunu soran
bir vapur dumanına
yanıt veremiyor hiç kimse

''ÖPÜŞMEK İÇİN TELEFON KULÜBELERİ''

Benim en sevdiğim Cemal Süreya şiiri, 'Var' ismini taşır ve şu dizelerle başlar:

Şu senin bulutsu sesin var ya
Uçtan uca tersyüz ediyor geceyi

Yataklar var konuşmak için
Öpüşmek için telefon kulübeleri

Telefon yaygınlaştıkça, telefon kulübeleri de kent merkezlerinden caddelere, otoyollarına yayılmıştır. Bu telefonlar bazı ülkelerde jetonla ya da kartla çalışırken bazılarında bozuk para ile çalışmaktaysa da, Cemal Süreya farklı kullanır telefonları:

Deniz seyrelir ayaklarında
Şehir kaçağı çocukların
Tükenir askerlerden kışla
Söner Kış sapar telefon
Unutur otomobiller.

Uzun saatler konuşulur telefonda sevgiliyle:

Sonra o gider sesini yıkardı
Telefonda saatlerce seviştiğinden
O diye biri vardı galiba
Ağzı da iyice vardı galiba
Gece çiçeklerinden bir orman

Gece çiçeklerinden, 'Gece Bitkilerinden' geçeriz bir anda:

Gece bitkilerinden korkuyorum,
Hayır, geceleri bitkilerden!
Gizlenirken vurulmuş ulaklara ağıttır
Bana açtığın her telefon.

İki kalp arasında en kısa yol:
Bir birine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla birbirine değebilen
İki kol.

An ki fıskiyesi sonsuzluğun
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Cemal Süreya'nın 'Edip Cansever' adını taşıyan bir şiiri de vardır. Cemal Süreya'ya göre ''Her şeyin fazlası zararlıdır ya, / Fazla şiirden öldü Edip Cansever.''

Edip Cansever asıl şiir çizgisini Yerçekimli Karanfil'le (1957) yakalamıştır ama bunu geliştirmesi Umutsuzlar Parkı (1958) ve Petrol'le olmuştur. Bu kitaplarla yeni bir şiir alanı yaratan Cansever, İkinci Yeni'nin de özgün örneklerini vermiştir. Şiirinde zamanla sevinç silinir, yerini bir 'sıkıntı' hali almaya başlar. Toplumsal hayatın içindeki dengesizlikleri eleştirirken umutsuz duruma düşmüştür. Ama şiirindeki düşünceler çarpıcıdır, okurun algısından bir ışık gibi sızmaktadır... Cansever'in beni asıl heyecanlandıran çıkışı 'Dize işlevini yitirdi' diyerek şiirde yeni dokular yaratmaya başladığı zamandır ki; şiirde tiyatrodan esinlenen diyaloglar kullanmaya başlamıştır. Nerde Antigone (1961), Tragedyalar (1964), Çağrılmayan Yakup (1964)'ta bu anlayış ve kişinin kendindeki 'ötekiyle' konuşmasıyla karşılaşırız.

Uzun uzun mektuplar yazmaya başlar bize sonrasında:

Dur biraz
Kapı çalındı, hayır, telefon
Telefon kapı telefon
İkisi birden mi yoksa
Yoksa
Ne telefon ne kapı
Bir şimşek sesi hiç olmazsa

Bazen 'telefonlar kesildi evrendeyiz' diyerek dile getirdiği yalnızlık, rastgele bir telefon da çevirebilir:

Ve benim hiçbir şeye aldırdığım yok, kurallara da
Ama var ya, bir kadeh tutma biçimi gibi
Ya da bir telefon açınca
Ne diyorsam örneğin
Kurtarmak için bir durumu
İşte ilk cümlede, her zaman
Buna benzer bir şeyler söylemeliyim

''HASTALIĞI KAPMIŞ OLURSANIZ...''

Bir kere 'şiir hastalığına' yakalandınız mı dönüş yok! Şiir yavaş yavaş zihninize, yüreğinize sızacak, sizi içten içe ele geçiren bir hastalık gibi büyüyecektir!

Ama benim sizlere bahsetmek istediğim normal bir hastalık şimdi. İzmit'te yaşayan, evli ve bir çocuk sahibi Gülay Yenilmez bir gün Kenya'daki arkadaşından oraya gelmesi için bir davet alır. Bu daveti kabul eden Yenilmez, hummalı bir hazırlık dönemine girer.
İklimi, insanları, yemekleri, doğasıyla bambaşka bir ülke olan Kenya hakkında birkaç ansiklopedik bilgi toplar. Sonrasında:

''Pasaport çıktı, vize sorunum yok. Hatta Kenya'nın Türkiye'de bir ataşeliği, konsolosluğu ya da temsilciliği bile yoktu, varsa da ben bulamadım. Yaptırmam gereken aşılar vardı, bu aşılar neler ve onları nerelerde yaptırabilirim araştırması on gün sürdü. Hele bir malarya tableti bulma maceram var ki akıllara ziyan... Bu ilacı kitaptan araştırıp öğrenen eczacılar bile çıktı karşıma. Onlar da haklı, Türkiye'de sarı humma, malarya hastalıkları neden olsun? Bir ara sıtmaya karşı alacağım ilacın İl Sağlık Müdürlüğü'nde bulunduğu söylendi. Yetkili yeri hemen aradım, çıkan memur ile aramızda geçen konuşma unutulmayacak bir kara mizahtı.

-''Afrika'ya gideceğim için sıtmaya karşı malarya tableti almak istiyorum, elinizde var mı?''

-''Var ama veremeyiz.''

-''Neden?''

-''Biz sadece hasta olanlara veriyoruz.''

-''Bu tableti almadan gidersem zaten hastalığa yakalanacağım, o zaman ne kıymeti var?''

-''Prosedür bu... Dönüşte hastalığı kapmış olursanız bize başvurun, veririz.''

Bazı eczacılar da suratıma tuhaf tuhaf bakıyorlardı, eminim 'Bu kadına birkaç da yeşil reçete hapı lazım' diye düşünmüşlerdir. Sonuçta her zamanki taktik ile, yani eş dost aracılığı ile ilacı karaborsada yüksek bir bedel ödeyerek satın aldım.''

Alexander Graham Bell, kendinden yıllar sonra böyle bir telefon konuşmasındaki prosedürümüzü öğrense herhalde telefonu icat etmekten vazgeçerdi!...

Bazen telefon konuşmaları sinirlendirir insanı. Bir kere ben kimi arasam 'Müsait misiniz?' diye sorarım ilk önce! Gelgelim bu cümleyi hiç bilmeyen bizler, pat diye giriyoruz konuşmaya. Aradığımız bir toplantıda mı, sevgilisiyle elele tutuşmuş bülbüller gibi şakırdıyorlar mı, hiç düşünmeyiz!

Oysa insanlık hâli... Ters bir durumda da olabilirseniz, meşgul olabilirsiniz, yorgun olabilirsiniz... Birden çalan telefon sinirlerinizi ayağa kaldırabilir.

Refik Durbaş da kızgındır telefona:

Yüreğim
kırlangıç karası öfkede
Yüzüm
bembeyaz uçurumunda anıların
Açarsam aşkımı
yalnız aşkımı söylersin
Açarsam bir daha seni: Telefon

Attilâ İlhan'ın öfkesi, Durbaş'tan az değildir doğrusu. Çünkü uykudadır şair, belki bütün gün çok çalışıp yorulmuş, rahat bir uyku çekmektedir ki, tam o sırada:

gece bir yerde yeşil
cinayet yeşili
koyu mu koyu
içim rahat değil
telefonun zili
piç etti uykuyu

Telefon polislere 'ihbar' yoluyla ulaşır en çok. Ancak ihbarın doğru zamanda açılması, ekiplerin yetişmesi açısından önemlidir:

dün gece kayboldu beni bıraktı
bir cigara yaktım telefon ettim
ekipler on bir buçukta geldiler
gemisi on bir yirmi beşte kalktı

Attilâ İlhan şiirlerinde telefon, kötü bir haberi de iletmek için kullanılır:

cinayeti otele duyurdum
telefonlar üstüste çalıyor
sabaha karşı başladı sorgun
polis öleni ben sanıyor

''KENDİMİ ARADIM TELEFONLA, HASTA LA VİSTA!''

Şu an ben bu yazıyı yazarken Eric Pryclz'ın 'Call On Me' adlı parçası çalmaya başladı Radyo 3'te. (Saat 18.37) Klibi kadar güzel olan şarkı (klibini izleyenler ne demek istediğimi anlarlar!) dinlediğim en iyi tekno parçalardan biri. Şarkının sözleri ise sadece iki sözcükten ibaret: ''ARA BENİ''

Yazdığı fıkra türündeki yazıları ve şiirleriyle bize keyifli telefonlar açan Oğuzhan Akay, telefonu en ironik şekilde ele alan şairimizdir. Onun şiirlerinde tekno da vardır, rock da; Kurt Cobain de vardır, Patrick Suskind de... Dizeler arasında bir yandan kraliyet kartalı süzülürken, bir yandan telefon çalar!

Her dizesinin anlamı için derinlikli, uzun incelemeler yapılabilecek şiirlerinden biri olan
'Baba Bir Mektup'ta, telefon hat'larını en keyifli şekilde anlatır:

...
Tek no diyebileceğimiz müzikle sızıyoruz topluma
Miloseviç listeleri yıkıyor baba, topumuzun teni inceliyor
Bilgi bilemeyeceğimiz kadar çoğalıyor, habis bilgi çağı bu

Şu anda bir filmin içinden geçiyorum kusura bakma
Erkekler kadın, kadınlar erkek, bilgisayar ikisinin kılığında
Yukarıdaki dizeyi hizaya getiriyorum aa! bak bu hata
Hatta kalmanın bedelini ödüyorum belki hatta

Potansiyel nedeniyle pot kırıyorum
Aşk öldürünce koparacak kıyameti galiba dünya
Baba'lanma bana

Oğuzhan Akay, birçoğumuzun konuşurken 'sıradan bulup kullandığı' kelimelere derinlemesine bakar, onların gizini ortaya çıkarır. Yazar-şair arkadaşım Sevil Çağlar'la sorduğumuz bir soruya şöyle yanıt vermişti Oğuzhan Akay: ''Bildiğimiz şeylerden yeni bir şey yaratmaya çalışıyorum ben. İki bilinenden yeni bir bilinen ya da bilinmeyen bir kavram yaratıyorum. Sözcüklerin hepsi tanıdık, ama giysileri farklı. Çeşitli göndermeler var. Bunların hepsinin ötesinde ortaya yeni bir söylem çıkıyor.''

Bir başka sorumuz ise şöyleydi: ''Yaklaşık dokuz yıldır Salı ve Cuma günleri Posta gazetesinde, diğer gazetecilerden farklı makaleler yazıyorsunuz. Sizce gazetede sürekli yazmanın bir şair/yazar için avantajları ve dezavantajları neler? Özellikle esas mesleğiniz olan reklamcılık ile yazdığınız şiirler arasında bir bağ var bizce. Sözcükleri kurcalamak, anlamları irdelemek gibi açılardan... Siz ne dersiniz?''

''Ayrı vagonları ve kompartmanları olan bir trende yaşamak gibi bu. Bağ, bu. Bağcı da benim. Beni zorlamıyor. Gazete yazısı dışında TV programı da yapıyorum. Reklamcılık ise mesleğim. İletişim eğitimi aldım. Özgün işler çıkardığım için bu meslekte en iyilerden biri olduğum kabul ediliyor. Köşe yazılarım ise 550 bin ortalama okuru olan Posta'da yayımlanıyor. Orada da makaleden çok fıkra türünü deniyorum. Anlaşılır, sade bir dil kullanıyorum. Farklı bakış açımı okurlarım da fark ediyor. Reklamcı olmadan önce de şairdim ben. Diğer işleri yapmadan önce de.

Dedem, babam şair. Peki şairliğim reklamcılığımı etkiliyor mu?

Ben hepsini etkiliyorum. Yani her şeyin ortak noktası, hep aynı Oğuzhan olmam. Sözcükleri, anlamları irdelemek işin görünen yüzü. Görünmeyen yüzü aslında yaşamı irdelemek. Gördüğümüz, bildiğimiz, bilmediğimiz her şeyi bir çocuk saflığıyla sorgulamak. Benim hüznüm, gülen yüzümdür. Sonuçta yaşamımı kalemimle kazanıyorum. Deneyimlerimi, bilgimi, görgümü, dünya görüşümü kitle iletişim araçlarında paylaşıyorum. Kendimi mutlu ediyorum. Kendini mutlu edemeyen insan kimseyi edemez. Kendim gibi olmayı önemsiyorum. Kimsenin yerinde gözüm yok. Olmak da istemem.

Güzel, adil, kaynakların eşit ve hakça dağıtıldığı, insan olmanın yüceltildiği bir dünya için çalışıyorum. Ülkemi kusurlarıyla birlikte kabul ediyor ve düzeltme savaşımını veriyorum. Sonuçta bütün yazılarımın, yaşamımın özü, İçtenlik. Benim bir sloganım vardı, bir zamanlar Sümerbank Mağazaları için kullandığımız. Şimdi Posta da benzerini kullanıyor: 'Türkiye'yi ve insanları çok seviyorum.' ''

İnsanları, ülkesini, şiiri bu kadar çok seven Oğuzhan Akay, 'Sıradaki Adamın Şarkısı'nı da çok iyi bilir:

"Bugün yine gönlümün bahçesinde gezindim" tek yeşil alan
Kahve içtim, dilek tuttum, kısmet aradım
Bugün yine geçim derdine düştüm, polislere küstüm
Haberlere çıktım, vücudumu topladım yoldan

Bugün yine seni hayal ettim, sinemaya gitmedim
Yastığımla nikah tazeledim, elimi aldattım
Bugün yine kavağa çıktım balıkla, rakıyı yeniledim
Ağzımla kuş tuttum meşhur oldum, ruhum duymadı

Bugün yine kendimle barıştım, üstüme geçirdim
Yüzümü boyadım, tribünde coştum, evimde yoruldum
Bugün yine hayatımı düşündüm, kitapsızlık yaptım
Fikrimi değiştirdim komple, bir beden büyük

Bugün yine borcum vardı baykuşa, güvercine
Yiğitim ben dedim, yitiğim, kendimi aradım telefonla
Bugün yine karışık duygularla tost yedim, ayran içtim
Televizyonlara kumandan oldum, zapingledim milleti

Bugün yine hasta oldum sana
Hasta la vista

Sevgili okur, sizi bilmem ama ben bu yazıdan sonra telefonda hiç konuşmadığım Oğuzhan Akay'la mutlaka konuşurum! Ama önce şairin dediği gibi yapacağım bir iş var: ''Kendimi telefonla aramak!...''

Keşifçe: *Larousse des Juenes, Telefon, Cilt 13, Sayfa 3949-3950, 1993 *Temel Britannica, Cilt 17, Telekomünikasyon, Sayfa 125-129, 1992 *Sunay Akın, 62 Tavşanı, Çınar Yay., 1998 *Cemal Süreya, Sevda Sözleri, Bütün Şiirleri, YKY, Şubat 2001 *Edip Cansever, Toplu Şiirler, 3 Cilt, Adam Yay., 1998 *Gülay Yenilmez, Alaba-Kenya Hatıraları, Timaş Yay., Şubat 2004 *küçük İskender, Şiirlideğnek, YKY, Mayıs 1995 *Oğuzhan Akay'la söyleşi, Ersan Erçelik ve Sevil Çağlar *Oğuzhan Akay, Ürk Şiirleri, Altıkırkbeş Yay., Mayıs 2003

Ersan Erçelik
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,839,839,839,839,839,839,839,839,839,83
              6 Kahveci oy vermiş.
6 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Gönülden Kahveci : Aylin Çukur


BİLMEMEK DEĞİL...

İnsanlar neden bilmedikleri konularda konuşmaktan çekinmezler?! Yani normalde rahatsız edici bir durumdur değil mi? Bilgisiz olmak, tamam, kötü bir şey;ama eğer onu kapatmak için çaba gösterilirse ''zır cahil'' tabirinden soyutlanmış olur, öyle değil mi?Hayır yani, yanlışsam düzeltin lütfen..!

Örneğin sohbet ortamındasınız, gayet kalabalık bir topluluk! Bir kitap hakkında yorum yapılıyor mesela.... Aaaahh!Çok şahane bir ortam, keyifler süper herkes tatlı tatlı konuşuyor, enteresan fikirler havada uçuşuyor, herkesin üretkenliği üzerinde sanki... Amma!Her zaman sohbetler tadında devam etmiyor,edemiyor maalesef!!!''Çokbilmiş''in biri kendini ortaya atıyor ve barım barım bağırıyor!!! ''Heeey!Millet! Ben haklıyım bu konuda, kesin artık! Bu çok göreceli bir konu ama fazla kurcalamayın işte haklıyım! Anlaşıldı mı? NOKTA!!! ''Bu ne şimdi?! Yahu olabilir, hatalısındır, konuyu yanlış anlamışsındır ya da kitabı okumamış dahi olabilirsin; ama neden insanların düşüncelerine mühür vuruyorsun, kendini kanıtlama çabasına giriyorsun, nereye kadar yani?! Sus bir,dinle! En azından yakalamaya çalış ucundan ve daha sonra keşfet! Herkes aynı kitabı okuyacak,bilecek diye bir kural yok ki! Öyle okullardaki gibi-hani eskiden yapılırdı, gerçi bilmiyorum hala müfredatta var mı öğrenciyi bu denli okumaktan soğutan bir sistem- ''herkes tatilde bu kitabı okuyacak, kitaptan sınav yapılacak!'' gibi bir uygulama yok!

Bir de işin en kötü kısmı gerçekten komik duruma düşüyorlar! O bakışmalar, bıyık altı gülüşmeler, kinayeli söylemler...vs. Değmez kendini küçük düşürdüğüne! Sen cahil değilsin ki güzelim,sadece eksiklerin var ki bu çok normal! Sakin ol! Öğrenirsin, kaparsın olayı hemen!...

Açıkçası bir itirafta bulunayım size ki zaten yazının geneli bu ama olsun:=) Ben feci ''kıl''ım bu tiplere; çünkü anlamadan dinlemeden, bilmeden, sormaya bile gerek duymadan bıcır bıcır yorum yaparlar! Ben mizacımdan(!) olsa gerek tutamam kendimi ve gereken en uygun cevabı bulur gediğine koyarım,söylemezsem o ''cuk'' sesini duymazsam içimde patlar maazallah!!! Bir insanın olduğu yerde sayıklaması acı bir görüntü nihayetinde! En azından uyarıyım da düzeltsin yanlışlarını, araştırsın, öğrensin!

Çocukluğumdan beri hiç ''lop'' bilgiler edinmedim... Edinemedim!Bu konuda çok ezik olduğumu düşünürdüm; ama hiçte öyle değilmiş! Hatta çok değerli bir nitelik kazandırmış ailem bana.. Şikayetlerime rağmen ''araştırmacı ruh''umun oluşmasının ilerde bana çok şey kazandıracağını söylemişlerdi... Şimdi önlerinde saygıyla eğiliyorum! Teşekkürler...

AYLİN ÇUKUR
acukur@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 7,507,507,507,507,507,507,507,50
              6 Kahveci oy vermiş.
4 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Ediz İlhan


ANILAR

Anılar ve hayaller olmasaydı dünya hayatı ne kadar çekilmez olurdu, hiç düşündünüz mü ? Düşünce hızı, ışık hızından dahi yüksek. Böylece dünyanın öbür ucundaki fenere hemen gidebiliyoruz. Bilim insanları araştıra dursun, biz çoktan zaman içinde yolculuk edebiliyoruz. Düşüncelerimizle suç işleyebiliyor, iyilikler yapabiliyoruz. Düşünmekten yorulmuyor, düşünceden çoğu kez mutlu oluyoruz.

Ay çiçeği tarlalarının yanı başından kıvrılan asfaltın erimiş kokusuyla başlayan yaz tatillerinin çocuksu susamışlığı kah serin deniz sularında, kah arkadaş oyunlarında yakalıyor bizi. Uzaktan el sallayan anneannemiz değil mi ? Yemeği annemizle beraber pişirip bir de salata yapmışlar. Akşama kadar sokakta, arsada, kum havuzlarında, ağaç altlarında oynamış, derinden derine acıkmışız. Hele o zamanın tarla domateslerinin mis kokulu tadı yok mu.

Kaç bin kez olduğunu henüz dahi tam sayamadığımız okul yolculuklarının uykusuzluğu ve haşarılığı yakalıyor bizi, bazen gecenin bir vakti. Beğendiğimiz kızları, çocukları anımsayınca bir gülümseme alıyor benliğimizi. Yüzümüz asılıyor hemen arkasından, hatırlayınca en yakın arkadaşımızla kavga ettiğimizi.

İstanbul'un iki kıyısı arasındaki vapur yolculukları, üniversitede çay - simit - sigaralı kantin muhabbetleri, çocukluğumuzda uykudan uyandığımızda susuzluğun ya da açlığın dayanılmaz gelen sabırsızlığı... Daha nice anılar ve bir de ulaşılmazlara ait düşler... Hepsi hemen yanımızda, içimizde, benliğimizde.

Nasıl bazen sadece düşüncelerden uzakta, şimdiki zamanda ve gerçeklerle iç içe yaşamak istiyorsak doyasıya, bazen de sadece anılarda kalmak rahatlatıyor bizi. Geçmişimizi yeniden yaşıyor, yeniden duyuyoruz. Yeniden içiyoruz zamanın kadehinden... Pişmanlıklar duyuyoruz bazen, bazen sevinç ve gurur yeniden. Bazen kendimizi affedebiliyoruz ve hayatı. Ama bazen de geçmişin günahları vicdanımızı hançerleyiveriyor. Hiç olmazsa diyoruz böyle durumlarda, hayat bizi affetsin, insanlar ve Allah da.

İnsan belleği yaşanılan kötü anıları silmeye eğilimliymiş. İyilikleri, ziyafetleri, gezileri, sevgileri, mutlulukları ise unutmaz, her fırsatta dile getirirmiş. Sanki bu durum, evrenin ağırlıkla barışçı ve sevgi dolu özünün biz insanlara yansıyan çehresiymiş.

Ağustos böceklerinin rapsodilerine yeniden başladığı sıcak temmuz günleri hararetini yavaşça yükseltirken, zamanın akışı her daim olduğu gibi bu kez de yaşanılanları birer anı haline dönüştürmeye devam ediyor. Hepimiz bir yandan bu günlere tanık olmaya, kendimize ait hayatları yaşamaya büyük bir istekle heves ederken, diğer yandan hayatın bizlere güzellikler ve hayırlar getirmesini temenni ediyoruz.

Elde ettiğimiz kazançlarımızı, mallarımızı ve gücümüzü sadece düşlerde değil de gerçek hayatta da paylaşmayı öğrendikçe ve bunu uyguladıkça, anılarımızın daha da zenginleştiğine ve güzelleştiğine tanık olacağımızı unutmamamız gerekli diye düşünüyoruz.

İnsan düşününce yeniden kavrıyor; kefene girdiğimizde geride bıraktıklarımız arasında hangisi insanların belleklerinde yaşayan bizimle yoğrulmuş anılar, bizimle ilgili düşünceler ve bizim için kurulan düşlerden daha anlamlı ve kalıcı olabilir ki ?

Ediz İlhan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,609,609,609,609,609,609,609,609,609,60
              5 Kahveci oy vermiş.
1 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Erol Şahin


7. VE SON

Durup durup odamın duvarındaki yeni çizdiğim resme bakıyorum. Sanki bana söyleyecek bir sözü var.. Bir bakışa benziyor diye yakalamıştım o bakışı. Oysa şimdi beni bir yakaladı ki anlamını çözmeden rahat değilim. Bir nefes alışı süre yetiyor da sorulan soruyu fark etmek için, cevaba koca bir gece neden yetmiyor? Bilmiyorum..Neden kendi çizdiğim yüz, her bakışımda farklı bir soru sorabiliyorken, hiç cevaba sahip değilim?. Bilmiyorum.

Resmin adı “bir eylül gecesi”. Bakıştan ve yağmurdan alıyor olmalı adını..Bir gecede geçiyor içindeki hikaye..Lacivert. Bakış ve gece yağmurlu, yani eylül…Köşeden dönmek üzereyken gözlerime çeviriyor yüzünü..Resmime düşüyor. Resme düşen o bakış anı.. İşte bir eksiklik ve soruların sebebi..Bir bakışın anlamını çözemeden resme hapsetmek hiç akıl kârı değil.. Resim lacivert bir soruyu her gece bana o duvardan soruyor. Cevapsız gelen her gece içimde bir yanardağı alevlendiriyor.. Kan yerine alevler dolaşıyor damarlarımdan. Her eser bir parçaysa sahibinden, sorular sormama sebep olan ve cevapları bilemediğim hangi parçam?.. Bilmiyorum.. Neden hala kendimi bilemiyorum?

Evet yine gece ve ben yine gecenin laciverdinden içime çektiğim hüzne denk bir duyguyla kapıldım bu kendimi aynada görme telaşına .. Halbuki ne gerek var ki bir gören yoksa kendini şehrin en yüksek tepesinde rüzgara karşı bir özgürlük heykeli misali ortaya çıkarmaya. Ya yıkılıyorsun, ya bir gören olmuyor, ya da kırık seni gösteren her ayna..Âşikar olmak biraz unutulmayı göze almak demek..Gizlen..Hiç bilinmeyince unutulmuyor insan. Sen kendine âşikar eyle kendini, unutuşlara inat. İçinde kendine dair iyi bir cümle kur. Bir şehri keşfedeceksen bu içinde kurulu olan olsun. Kendini bilemediysen öğrendiklerinin anlamı yok. Geri dön yüreğim, geri dön.. Hiçbir şehre sen kendin olarak gelemedin daha.. Oysa nasıl da bir seyyah edasına kapılmıştın değil mi? Hala aynada gördüğün yüz sana yabancı geliyorsa yanından gelip geçenlerin hikayelerini fark edişinin ne anlamı var. Yüzündeki bulamadığın hikayeni öğrenmelisin. Daha değil özgürlük şarkılarını söyleme vakti. Kendini içine hapsedemeyen neyin özgürü. Ve her özgürlük bir esarete gebeyse neden özgürlüğün peşinde, beyhude geçen ömrün.

İşte gece bütün çağrıştırdıklarıyla kendi kentime bir mektup gibi yanı başımda duruyor. Okunmamış, açılmaya cesaret edilmeyen bir lacivert zarfın içinde..Ben gecenin sofasında bağdaş kurmuşum ve gelmiş geçmiş tüm gecelerimi düşünüyorum. Yenik biten.. Yitirilmiş..Unutulması gereklilik kipine mahkum. Oysa akla gelen neden başa gelmiyor bu kadar isteğe rağmen bilemiyorum.. Bir ihanet gibi acıtıyor andıkça… Her anı içimde bir kazıya sebep oluyor.. Kaybettiğim bir kimliği arıyorum kendi antik kentimde. Arayan hangi ben, hangi ben ya kaybeden..Yenilen kim? Aradığım mı? Arayan mı? Soran mı? Yoksa bir yaz gecesi beni unutup böyle şerre yoran mı? Bilmiyorum. İçinde yüzüm saklı bir zarfı açmaktan neden böyle korkuyorum?.Bilmiyorum.. Neden “uzakta olmak” sevdiklerimin ilk özelliği ve neden yanlarında değilim hala? Bilmiyorum.. Ve neden kendime sorduğum bütün “nedenlerin” cevabı aynı sokağında gizli bu şehrin? Bilmiyorum..

Durup durup odamın duvarında asılı bir resimdeki yüzü, yüzüne benzetiyorum.. Seni unuttum sanıyordum. Unutmuşum, unutulamayacağını..Gece laciverdi bir bakışın düşüveriyor gecelerime... Ve yangın. Vuslata kaç yangın daha var, bilmiyorum. Durup durup neden seni düşünüyorum, bilmiyorum. Bildiğim bir şey vardı. Unuttuğum.

İki kişisi var gecenin.. Biri benim sessiz bir odada “sen” diye birini düşünen. Diğeri bir yabancı, şehrin yağmurlu bir sokağında yürürken, beni bir bakışın sonsuzluğuna hapseden. İyi geceler dedikleri bu olsa gerek.

Erol Şahin
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,839,839,839,839,839,839,839,839,839,83
              6 Kahveci oy vermiş.
2 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,578,578,578,578,578,578,578,578,57
              445 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Leyla Ayyıldız

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
Kahve Molası bugün 5.869 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 

 Tadımlık Şiirler


HAYAT SANA DOKUNMAMA İZİN VER!

Çaydanlıktaki çayı döktüm bugün yine,
Bir türlü az demlemeyi öğrenemedim.
Evde kendi kendime abarttığım bir konuda gülücükler hatta kahkahalar attım.
Kahkaha seslerimi kayıt cihazına kaydettim.
Çok güzel olduğunu düşündüğüm, ama bilmediğim sesimle şarkılar söyledim.
Kaydettim.
Dinledim.
Komşuların kapıya dayanmasından korktum.
Hayaller kurdum.
Evde olmasını istediğim yakışıklı adamla konuştum.
Güldük eğlendik.
Sevişmedik bugün.
Daha derin birşeyler vardı.
Tv de süper bir babanın reklamını izledik.
Öyle bir babası olmasını diledim henüz doğması hiç muhtemel olmayan çocuklarıma.
Adamın birinin bana yazdığı güzel cümleleri okudum.
İnanmadığımı birkez daha fark ettim.
Ama inanmak istediğimi de.
Ne olurdu doğru olsaydı dedim?
Bir hastamdan dualar aldım.
Kendimi kahraman gibi hissettim, ama o ölmüştü.
Ölseler bile dua eden insanların yüceliğini hissettim.
Tanrıdan başka kimsenin bilmediği iyiliklerimi sevdim birkez daha.
Annemle onun istediği kadar uzun bir telefon konuşması yaptım.
Ve şimdi yazmanı istediğim satırları yazıyorum.
Hayat sana dokunmama izin ver.

Sevil Duha ERKEN

Yukarı

 

 Biraz Gülümseyin




Çizen: Hüseyin Alparslan

Yukarı

 

 Kıraathane Panosu


İstanbul için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Ankara için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
İzmir için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Kaynak: http://www.meteor.gov.tr

Yukarı

 

Akın Ceylan

 İşe Yarar Kısayollar


  Şef Garson : Akın Ceylan       Yamağı : Cem Özbatur

...Arslani dibadereûu do avepe var aöopeûu. Emuşeni, dubarace pskidaya do nisimadu: Mağara muşis komeşaxtu do iri üele âabuni vareya do ambari uncğonu. Avepek arslani moüitxus kogööües. Mara mitik var uüunikteûu. Arslanik, mağara muşişa na amulun mteli avepe oöoôuôûu do ar üayi imxorûu... Bu masalın Türkçesi ve Lazca devamı için http://www.lazuri.com/lazuri_paramitepe/aslani_do_meli.html kısayolunu tıklayın.

Kuşadasının güzel yerlerini internet ortamında, hem de üç boyutlu olarak seyretmek isterseniz http://www.kusadasi.biz/gallery.asp kısayoluna bakabilirsiniz. Gerçekten hoş görüntüler.

...Cep telefonlarıyla ilgili her türlü uygulamayı tam sürüm şeklinde bulabileceginiz bir site. Sitede program, oyun, müzik, video tema her türlü telefon uygulamasını bulabilirsiniz. Site her gecen gün güncellenmektedir. En yeni müzikler en yeni oyun ve programlar siteye gün gün koyulmaktadır... http://www.mmcdepo.com/

Resim düzenleyici program ...602Album, dijital resimlerinizi kolayca görüntülemeniz ve biçimlendirmeniz için sanal görsel resim albümleri içine yerleştirmeniz için tasarlanmıştır. Ayarlanabilir küçük resim özelliği, resim albümünüzün tamamını bir arada görme imkanı sunuyor. Resimleri değişik dosya formatlarına çevirin, birden fazla dosyayı tek bir seferde... http://www.602.com.tr Shareware bir program olduğunu bilmenizde fayda var.

KAHVE MOLASI DERGiSiNi ON-LINE SATIN ALABiLiRSiNiZDergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz adreslere bir yenisi eklendi. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün.
http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1

Yukarı

 

 Damak tadınıza uygun kahveler



PicTexter 3.2 [2.17 MB] 98/ME/NT/2000/XP Free
http://www.axiomx.com/downloads/PicTexter.zip
İlginç bir program. Seçtiğiniz resimleri harf ve kelimelerden oluşan bir tablo haline getiriyor ve size istediğiniz formatta saklama hakkı veriyor. Oldukça etkileyici sonuçlara ulaşmak mümkün. Bizzat test edilmiştir. İspatı yandadır:-))

Yukarı





Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM













Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20050712.asp
ISSN: 1303-8923
12 Temmuz 2005 - ©2002/05-kmarsiv.com
istanbullife.com