ABONE OL!



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 789

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 19 Temmuz 2005 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Tesadüfen buradayım!..


Merhabalar,

Şırıngayla suyu çekilmiş portakal gibiyim. Dışı olgun ve dolgun içi sünger gibi bir portakal. Elimi kımıldatmak istemiyorum. Bana inat dışarıda da yaprak kımıldamıyor. Şairin dediği gibi işte "Beni bu güzel havalar mahvetti.." Tesadüfen Newton'un kafasına düşmüş elma farzedin beni bugün. Tasadüfen buradaymışım, geçerken uğramışım gibi yapın. Görüşmek üzere, hoşçakalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

4 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Café Azur : Suna Keleşoğlu


Daha Geç Olmadan...

Sıcaktı. Ya da sıradan bir Temmuz Pazarı diye başlamalı. Aslında anlatacak çok şey yoktu. Herkes bir tatil gününün keyfini çıkartmaya çalışıyordu.
Yan komşumun bahçe balkon kapısında duran kocaman tahta sebze kasasını gördüğümde şaşırdım. İçinde ne olduğunu anlayamamıştım ama iki gündür evde olmayan ve bahçe kapıları da kilitli olan komşumun balkon kapısında bu kasanın işi neydi?
Siz merak deyin, ben endişe...

Bir kasa taze kabak.

Gereksiz bir dedektiflik olacaktı benimkisi, ama komşumun bahçesine onlar yokken gireni de görseydim en azından o kocaman kasanın sırrını çözecektim.
Akşam olduğunda, komşularımın eve döndüğünü, bahçelerinde güle eğlene yemeklerini yediklerini görünce gizemli kasayı unutmuştum. Ta ki komşum bayan elinde taze açık yeşil kabaklardan(bu renktekilere sakız kabağı deniliyor diye hatırlıyorum.Bu tanım önemli zira buradaki marketlerde ve manavlarda bizim oralarda yediğimiz gibi açık yeşillerini bulmam pek mümkün olmuyor) uzatınca beynim bağlantıları çözmeye başladı. Geçen sene de bu kabaklardan yeme şansımız olmuştu. Sebze bahçesi olan İspanyol bir arkadaşları bırakmıştı kasayı bahçedeki balkon kapısının önüne. Telefon etmeden gelmiş, bizimkileri evde bulamamış, sonra bizim de evde olmadığımızı fark edince, kabakları geri götürmek istememiş ve bahçe kapısının üzerinden atlayıp, kendince en güvenilir yere kabak kasasını bırakmış. Komşumun bana da ikram ettiği ve güneşin altında saatlerce duran kabakları elime aldığımda en çok kızım için sevindim. Taze, güzel ve hormonsuz bir sebze yiyebilecek diye...
Sonra aklımdan kabak yemekleri geçti. Sonra burnuma taze dere otu kokusu geldi, zeytinyağlı kabak yemeğinin üzerine ne çok yakışır dedim. Hayalimde taze sebzeler ve baharatlı otların kokusunu içime çekerken geçenlerde bir internet sayfasında* okuduğum kitap tanıtım haberi geldi aklıma.
Kitap Almanya'da yayınlanan bir yemek kitabıydı. Adını Schroeder'in reform paketinin beyni olan Peter Hartz'dan alıyormuş. Hartz IV - Zor Zamanlar için Yemek Kitabı, Hazırlayanlar: Nicole Schlier ve Sigrid Ormeloh.
Okuduğum internet sayfasında,
"Kitap, et yerine sebze tüketimini tavsiye ediyor ve günlük yeşillik ihtiyacını karşılamak için de ucuz bir yöntem olarak yol kenarlarından yabani otların toplanmasını öneriyor.
Kitapta bu yabani otların nasıl yemeğe hazırlanacağı da ayrıntılarıyla tarif ediliyor."

diye kitabın içeriğinden bahsedilmiş.

Bir sebzesever olarak kitap hayli ilgimi çekse de, uzun bir süre düşünceler alemine dalıp gelecekle ilgili kötümser haberleri hatırlamaktan geri kalmadım.

WWF Türkçe web sayfalarındaki haber hiç iç açıcı değildi.
"WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı)'nin yayınladığı rapora göre, küresel ısınma Akdeniz'i de tehdit edecek. Özellikle turizm endüstrisi bu durumdan olumsuz etkilenecek.
diye başlayıp, tarımla ilgili şu bilgiyi de ekleyerek devam ediyordu.

"WWF, tarım sektörünün genel durumu için de endişeli. Yüksek sıcaklık ve uzun süreli kuraklık tarımda verimin düşmesine neden olacak. Sıcaklıklar artıp yaz yağmurları ortadan kalktıkça, fasulye, mercimek, ayçiçeği gibi düzenli sulama gerektiren ürünler azalacak. Sulama gerektiren ekinlerin veriminin %40 oranında düşmesi bekleniyor."

Ve son olarak okuduğum haberde şunlar yazıyordu.
"WWF'nin İklim Değişikliği Programı Yöneticisi Jennifer Morgan, yaptığı açıklamada "İklim değişikliğinin Akdeniz ekonomisine yapacağı tamir edilemez zararlardan kaçınmak için küresel ısınmayı önlemeli ve şimdi harekete geçmeliyiz. Önümüzdeki hafta İskoçya'da G8 zirvesi bir araya gelecek olan dünya liderleri, CO2 salınımlarını azaltmak ve iklim değişikliği tehlikesini önlemek için somut çözümler ve eylem planıyla ortaya çıkmalılar." dedi."

İskoçya'da ki G-8 zirvesi İngiltere'de yaşanan terör saldırılarının şoku ile yapıldı. İngiltere'nin Başbakanı Tony Blair'in yaptığı açıklamaya gore liderler küresel ısınma konusunda, sera gazlarının salımının azaltılmasını öngören bir eylem planı üzerinde anlaştılar. Kasım ayının başında İngiltere'de yapılacak bir toplantıda bu planın başlatılması düşünülüyor.
Yine WWF'nin Türkçe web sayfasında, G8 ülkelerinin hiçbirinin sera gazı salınımlarını azaltma, yenilenebilir enerji kullanımı ve enerji verimliliği konusunda yeterli performansı gösteremediği belirtiliyor.
Zirve boyunca bu konuda ABD, küresel ısınmanın insan eliyle gerçekleştiğinin bilimsel olarak kanıtlanamadığını ve bu kanıtlanana dek Kyoto Protokolü'ne imza atmayacaklarını ifade eden tavrıyla çevrecilerin büyük tepkisini topladı.

İnsan eliyle gerçekleşen katliamlarda ise,
Artık daha çok susuyoruz...
Geçen hafta Irak'ta, 27 çocuk öldü. Kendilerine dağıtılan şekerleri bile yiyemeden, yaşları 10-13 arası değişen çocuklar...Kaç haber bülteninde yayınlandı? Yaz geldi diye, plaj manzaraları veren haber bültenlerinde kaç saniyelik bir haberdi?
"...
Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler."**

diyen Nâzım şiiri geliyor aklıma. Sonra bu yazıya başladığım yeri düşünüyorum.
Sıcak bir Pazar gününü, haddinden fazla sıcak bir günü.
Buzdolabına koyduğum kabakları, taze kabak yesin diye sevindiğim kızımı,
En çok da ona bırakacağım geleceği düşünüyorum. Hem kendi adıma, hem dünya adına...

Daha geç olmadan... Keşke bir şeyler değişse...

* NTVMSNBC'nin haberi, http://www.ntvmsnbc.com/news/328029.asp
** Nâzım Hikmet'in "Kız Çocuğu" şiirinden


SunA.K. Grasse
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              6 Kahveci oy vermiş.
7 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Ersan Erçelik

 Kahveci : Ersan Erçelik


  UZAK MESAFELER TELEFONDA YOK OLUR...

1960'lara değin telgraf ve telefon sinyalleri, verici ile alıcı arasına çekilen yalıtılmış bakır kablolar aracılığıyla taşınır...

19. yüzyılın ikinci yarısında telgraf ağının yaygınlaşması çok daha uzun menzilli haberleşme olanaklarının aranmasına yol açar. Karada, direklerin arasına çekilen kabloların yardımıyla bağlantı kurulabilmektedir, ama birbirinden denizle ayrılmış iki yer arasında bağlantı kurmak çok zordur. Sualtına döşenecek olan kabloların çok iyi yalıtılması, suyun büyük basıncına ve kablo üzerindeki gerilim etkilerine karşı çok dayanıklı olması gerekir.

İlk denizaltı kabloları 1850'lerde döşenmeye başlanır. Avrupa ile Amerika arasındaki ilk denizaltı telefon kablosu 1858'de İrlanda ile Newfoundland arasında döşenir...

Telgraf ve telefon mühendislerinin uzak mesafelere kablo döşerken karşılaştıkları en önemli sorun, sinyallerin kat ettikleri yol boyunca zayıflamalarıdır. Bu güç kaybını önlemek için kablo hattı boyunca belirli aralıklarla 'yineleyici' denilen yükselteçler yerleştirilir. Bunun sayesinde uzun menzilli iletişim olanaklı duruma gelir! Arada parazitlerden, elektrik akımı kaybından ve başka bir takım nedenlerden dolayı sinyaller gene bozulsa da...

Bu sorunlar 20. yüzyılın ikinci yarısında, geleneksel kablo sistemi ile radyo ve mikrodalga kanallarının uygun bir biçimde birleştirilmesiyle çözümlenir. Bugün telefon ve benzeri aygıtlarda iletişimin bir bölümünde hâlâ kablolardan yararlanılır, ama mesajları taşıyan sinyaller yolculuklarının büyük bölümünü uzayda gerçekleştirir.

Ülkemizde halen telefon direkleri kalabalığı olsa da birçok ülkede teller toprak altından geçirilmektedir.

Sunay Akın, 'Serçe ve Kedi' şiirinde buna değinir:

Toprağın altından bağlanıyor
artık telefon telleri
ve bir telaş
yüreğini sarıyor serçelerin
gördükçe kedileri

UZAKLARDA BİR TELEFON ÇALAR DURUR

Uzaklarda çalan telefonlardan biri de, ''Sarhoş Çal Piyanoyu / Vurmalı Çalgı Gibi / Parmaklar Biraz Kanamaya Başlayan Dek'' gibi çok iyi bir şiir kitabının da şairi olan Charles Bukowski'ye aittir:

...
ve radyodaki müzik bitti
ve telefon çalıyor ve kadın
''Bu gece serbestim'' diyor, iyi bir
parça olduğu söylenemez ama
ya bana ne demeli;
bir zamanlar gençlik ateşiyle
hiçbir yerin sokaklarında
at koşturacağımı sanmıştım,
ama hemen vurdular altımdaki atı,
''Sigaran var mı?'' diye soruyor
hatun. ''Evet,'' diyorum,
''Sigaram var.'' ''Kibritin?'' diye
soruyor. ''Roma'yı yakmaya yetecek
kadar.'' ''Viskin?'' ''Acıların
Mississipi Nehri'ni doldurmaya
yetecek kadar viskim var.''
''Sarhoş musun?'' ''Henüz değil.''
gelecek: mükemmel: incir
yaprağı ve küçük bir asa, ve
yamamaya çalıştığım şiire bakıyorum:

öğlen Salinas'lı rençberlerin
üstüne çöktüğünde
arka sokaklar da
kanlı berduşların
üstüne çökecek
derim...

2000 yılında Om Yayınları'ndan çıkan kitaplarındaki biyografisinin son cümlesi ''Bukowski ile aralarındaki tek fark, yatak odaları'' yazan küçük İskender'in, iki yıl sonra görüşleri tamamen değişmiştir.

Bir söyleşide ''Insectisid adlı kitabınızın çıkışı şerefine insanlara şarap göndermeniz bir mesaj mıydı?'' sorusuna şöyle yanıt vermiştir: ''Ben mesaj olarak görmüyorum. Öyle algılayan da algılasın. Gocunmam yani. Şampanya, viski ya da benzeri lüks ürünleri insanlarla paylaşmak isteyen bir kitlenin asla altkültürle ilişkisi olamaz. Bu yüzden de Bukowski'yi reddediyorum. Adam bir roman yazmak için arabasına benzini çekip otel odasına kapanıyor, altı koli viski, yirmi kutu puro alıyor ve altkültürden bahsediyor!!! Murathan'da da bu bir parça var.

Okurunu aldatmayan yazar önemlidir. Altkültüre ait olup da, üstkültüre ait görünmek, tırnak içinde söylersek bu travesti kişilikler, politikada da sanatta da toplumun dokusuna zararlı. Ortadoğu'nun temel sıkıntısı da bana göre bu zaten. Neysek öyle gözükmeye cüret etmeliyiz. Ben mesela şiirlerimi yazmak için çalışıyorum ve akşamları gay kulüplerde dolaşıyorum ya da uyuşturucu kullanıyorum. Madem kullanıyorum o zaman söylemekte hiç de sakınca görmüyorum. Çünkü bu benim yaşam biçimim. Çünkü bu yaşam biçimim benim o ürünleri yazmamı sağlıyor. O ürünler sayesinde de okurum diyemeyeceğim, çete arkadaşlarım dediğim o kitleye ulaşıyorum. Çünkü ben büyük bir soyguna hazırlanıyorum. Eski çete arkadaşlarımı toplamak zorundayım. Çok büyük bir vurgun, son soygunum olacak. Bu ülkenin değil tüm Ortadoğu'nun, dünyanın altkültür edebiyatını değiştirebilecek bir soygun bu! Ben hayattan anlam çalmaya gidiyorum.''

''Size Bukowski'nin olanakları yayınevleri tarafından sunulacak olsa direnecek güçte misiniz?'' sorusuna ise şu karşılığı verir: ''Bukowskivari bir şey ya da onun purosu olmaktansa Burroughs'un arkadaşı ya da karısının kafasına koyduğu tekila bardağı olmayı, kurşun bana değsin değmesin her zaman tercih ederdim. Kendisi Beat kuşağının en önemli insanlarından biridir ve onun yapmak istediği şeyi ben de Türk edebiyatında, Ortadoğu kültürü içinde yapmaya çalışıyorum. Biraz eğlenceli, biraz hüzünlü ve her ikisinin barındırdığı tehlikeyle ayakta kalmaya çalışıyorum. Travestilerle arkadaşım. Torbacılarla arkadaşım. Sıradan insanlarla arkadaşım. Ama kendilerini ve içinde bulunduğum kültürü burjuvaziye peşkeş çeken insanlarla arkadaş olmamaya çalışıyorum. Çünkü beni de kendi aralarına almaya çalışacaklardır.''

Şu an 41 yaşında ve 41 tane kitabı olan küçük İskender, söyleşinde, şiirlerinde olduğu gibi 'Evarkadaşı' olarak sokakları seçtiğini söyler gibidir:

Ölü kuşlara attığın yem
suladığın kırık dal
hatırlayamadığın telefon numarası


Sonrasında 'Bis' yapıp dönecektir:

Gelmeyeceksin..
beklemiyorum da..
telefon etme sakın..


TELEFON KULÜBESİNDEN...

Telefonun başlı başına bir tema olduğu filmler son zamanlarda hızla artmaya başladı... Bu artışta, cep telefonu kullanımındaki artışın esas etken olduğunu belirtmek gerek.

Ama eskilerden öyle bir film vardır ki, telefon kulübesi sahnesi benim için çok önemlidir. Çocukken izlediğim filmde, gazeteci kılığındaki Clark Kent, birinin yardıma ihtiyacı olduğunu görür görmez telefon kulübesinde jet hızıyla Superman kıyafetlerine bürünürdü!

Cemal Süreya'nın 'öpüşmek için' dediği telefon kulübeleri, Superman'de bir soyunma kabinine dönüveriyordu!...

Superman filmlerinin unutulmaz yıldızı Christopher Reeve'in, 9 yıldır felçli olarak sürdürdüğü yaşam mücadelesi, geçtiğimiz günlerde kalp kriziyle noktalandı. Şu şansa bakın ki, dünyayı kurtaran 'uçan' adam Superman'i canlandıran Reeve'in, 9 yıl önce attan düşerek boynundan aşağısı felç olmuştur...

Gazeteci bir anne ile İngilizce öğretmeni bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Reeve, 10 yaşında sahneye çıkar. Cornell Üniversitesi'nden mezun olan Reeve, 1976 yılında Broadway'de 'A Matter of Gravity' oyununda rol alır ve 1978 yılında 200 aday arasından 1.93'lük boyuyla ilk ''Superman'' rolü için seçilir...

Beyazperdede tam 4 kez canlandırdığı ''Superman'' ile zihinlere kazınır.

Felçlilerin tedavisi için kök hücre araştırmalarına verdiği destekle gündeme gelen Reeve, bu alanda bir vakıf kurarak uzun süre mücadele eder. "Herkesin kök hücrenin kendisini nasıl iyileştireceğini sorduğunu" belirten Reeve, "Mesele kök hücrenin bir birey için ne yapacağı değil, asıl önemli olan yasayı çıkartmak ve bilimsel araştırmaların önünü açmak" demiştir.

Reeve'in desteklediği kök hücre araştırmaları, Bush ile Demokrat Parti adayı John Kerry arasında, Kasım 2004'de yapılan başkanlık seçimlerinin kampanyasında başlıca tartışma konularından biri olmuştur. Kök hücre araştırmalarına, cenine ait dokunun kullanılması nedeniyle kürtaj karşıtı gruplar ve Katolik kilisesi şiddetle karşı çıkarken, ABD Başkanı George W. Bush da etik kaygıları nedeniyle bu araştırmalara parasal desteği kısmıştır.

İnsanları kurtaracak bir bilimsel araştırma için ''para muslukları''nı sıkan Bush, ''petrol musluklarını'' açmak için Irak'a savaş açmakta hiç tereddüt etmez! Ne de olsa masum insanların kanıyla sulanan topraklardan çıkan petrol, çok para getirmektedir!...

ABD'nin '41.' Başkanı olan Baba Bush, 1990 yılının Ağustos ayında da Irak üzerine kara ve hava harekâtı kararı almıştır... Dört gün içinde Irak'ın işgal ettiği Kuveyt kurtarılınca, Bush, en kısa zamanda savaş kazanan (!) lider olmuştur!

Askeri başarısını (!) ekonomide gösteremeyen Bush, 1991 Başkanlık Seçimini Bill Clinton'a karşı kaybetmiştir.

Onlar baba-oğul 'İki Başkan' olurlarken, aynı yıl bir radyoda sürekli çalınan 'İki Prens' (Two Princes) adlı şarkıları nedeniyle bir anda ünlenen bir grup vardır! Bu şarkıyı sürekli çalan dj, sonunda dinleyicinin dikkatini çekmiş ve ardından MTV'nin de gazıyla Spin Doctors adlı grup bir anda yıldız oluvermiştir!...

İşin ilginci albümün kapak fotoğrafıdır: Fotoğrafta gece yarısı bir sokakta boş bir telefon kulübesi ve kulübenin önüne tebeşirle yazılmış 'Kriptonitle Dolu Cep' (Pocket Full Of Kryptonite) yazısı vardır!

Albümün ilk şarkısı olan ''Jimmy Olsen's Blues''daki mevzu ise Superman'dir! Şarkıda 'Clark Kent' ve Kent'in âşık olduğu halde bir türlü duygularını açıklayamadığı gazeteci 'Lois Lane' anlatılmaktadır:

Ha! Dokunabileceğimi sanmıyorum böylesine
Metropolis'te bulutlu bir gün
Galiba psikiyatrımla konuşacağım
O küçük gazeteci yüzünden bu denli kötü oldum
(Bu) durum duvarlar üstüne sürüklüyor beni, çatının bir yanından öbür yanına
Lois ile Clark bir telefon kulübesinde
Galiba aklımı yitiriyorum
O küçük gazeteci yüzünden bu denli kötü oldum


KORO

Lois Lane! Beni planına kat lütfen
Evet Lois Lane! İhtiyacın yok hiçbir süperman'e
Hadi şehir merkezine gel, benimle kal bu gece
Bir cep dolusu kriptonitim var

O, binalar aşıyor tek bir hamlede
Ben şehir merkezindeki mekânımda Shakespeare okuyorum
Hadi şehir merkezine gel, seviş benimle
Ben Jimmy Olsen'ım biliyorsun, bir titan değil
O, bir kurşundan hızlı, trenden daha güçlü
O, peleriniyle bayan Lois Lane'i saracak kadar şanslı biri
İkilemimin gerçek olduğuna inanamıyorum
Çelikten (bir) adamla yarışıyorum

SUPERMAN KOSTÜMLÜ ÇOCUK DOKTORU

''Adam Sanat'ın ilk sayısı eline geçtiğinde büyük bir olasılıkla başarısız geçmiş bir farmakoloji sınavından çıkmış, Hisar'daki Ali Baba'nın çay bahçesine doğru giden bir otobüsteydi. Evet, son teorik dersti bu. Bir verebilse, artık pratisyen doktor olacak, klinik koridorlarında beyaz önlüğünü gururla savura savura yürürken, seçeceği uzmanlık alanını düşünmeye başlayacaktı: Cerrahi, çocuk ya da psikiatri. Solaktı, elleri küçüktü: Cerrahiye yatkındı. Çocukları seviyordu, çocuklarla ilgilenir, belki ilerde Süperman kostümleri giyen bir çocuk doktoru olurdu. Muayenehanesi hayvanat bahçesini andıran bir çocuk doktoru. Şüphesiz, akıl hastalarıyla da uğraşabilirdi; çünkü seviyordu onları. Bir katlanış biçimi olarak da değil, bir varoluş tarzı bakımından. İster istemez tedavisini bozduğu insanlar vardı klinikte. Ölmek isteyenler, bütün gün şarkı söyleyenler, bütün gün mutluluk ifadesiyle dolaşanlar, bütün gün yalnızca cinselliğiyle ilgilenenler, bütün gün hiç konuşmadan oturanlar. Bu bir kaostu ve kaosun dumanı ardında biçimi arayan biri vardı.

Bir Mektup yazdı 'Adam Sanat'a; şiiri çok sevdiğini, şiirlerini yayımlamasalar bile inatla bu uğraşı sürdüreceğini, biraz da sitemle ifade eden. Edip Cansever'in masasında iskemlesi olabilir miydi?! Cemal Süreya'nın kısrağına binebilir miydi?! İlhan Berk'in ormanından ağaç çalabilir miydi?! Hayır.

Evet. Hemen bir yanıt geldi Maslak'tan. Paşabahçe'nin üstünden. Okulları tamamen kapatacak bir kış arifesinde. 1985 Aralık ayında. Yazdıklarımla ilgilenmişler. Tanışmak isterlermiş. Altında bir imza: Memet Fuat.

Aylarca bir köşede durdu o zarf. Korktu genç şair. Arayamadı, gidemedi. Yeniden aşağılanmak, yeniden kendini o usta tahtına çıkartmış kişilerce ikaz ışıkları altında yargılanmak çekincesinden kurtulamadı. Geçti zaman. Mart oldu. Annesinin temizlik yaptığı bir gün, yere düşen zarf!... Annesinin, insanlar sana değer vermiş, bir ara, hem de şimdi ara!., ısrarları karşısında telefonun numaralarını çevirdi genç şair. Nereden bilebilirdi ki, M. Fuat yalnızca çarşambaları gelirdi Adam Yayınları'na ve o gün büyük Çarşamba'ydı.

Telefondaki ses tatlı tatlı kükredi: Nerdesin sen, derhal çıkıp geliyorsun!

O güzel yayınevinin kapısından girip Memet Fuat'ın odasını sorduğumda dizlerim titriyordu; Memet Hoca, ayağa kalktı, ceketinin önünü ilikleyip elini uzattı: Hoş geldin, dedi. Yer gösterdi, iliştim. Sen önemli bir şair olacaksın. Ama karar ver. İskender Över mi, küçük İskender mi? Bana kalırsa küçük İskender. Çünkü herşeyle dalga geçiyorsun, kendinle bile.''

Bazen bir telefon, insanın hayatını değiştirir... Memet Fuat'ı geçen yıl yitirdik. Ama yüzü aşkın kitabı, edebiyatımız kazandırdığı onlarca şairle, hep varolmaya devam edecek...

Superman ve telefon kulübesi mi? ''Her şey için İskender Över'e'' adanan ve 41 bölümden oluşan (evet, yine 41!!!) ''Güldüşü Tabirleri''nde şöyle diyecektir küçük İskender:

ömrüm, kefaleti dudaklarının, demiştin. ve atının
bordo yelelerinde süperman'in telefon kulübesi.

Bu yazı Kasım'ın 14'ünde yazıldı... Rakamı ters çevir sevgili okur...

Keşifçe: *Larousse des Juenes, Telefon, Cilt 13, Sayfa 3949-50, 1993 *Temel Britannica, Cilt 17, Telekomünikasyon, Sayfa 125-129, 1992 *Charles Bukowski, Sarhoş Çal Piyanoyu.., Çeviren Avi Pardo, Parantez Yay., Ocak 2001 *küçük İskender'le söyleşi, Milliyet Sanat, Temmuz 2002 *küçük İskender, Adam Sanat dergisi, Şubat 2003, Sayı 205 *Spin Doctors, Yazan S.D., Çeviren Ersan Erçelik, Sony Music, 1991 *küçük İskender, Erotika, Adam Yay., Kasım 1991

Ersan Erçelik
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              5 Kahveci oy vermiş.
4 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Müjgan Yalız


AY ÇARPMASI!

Bir filmin çağrıştırdıkları ile MERNUŞ'a.... Kader denilen şey; bütün iradi seçimlerimize karşın birbirinden habersiz pek çok insanın başka birilerinin hayat anlarının / anılarının bir diğerine karışıp her birininkini rengârenk birer kaleydoskopa çeviren zaman örgüsünden başka ne olabilir ki?

Anlık kararlar ve hissetmelerle, aslında çoktan çizilmeye başlamış bir dairenin içinde bir yer tutuyoruz. Kimi zaman her noktaya aynı uzaklıkta, kimi zaman çemberin tam üstünde oluyoruz. Çemberin dışına çıktığımız bir an var ki, işte o an bütün yaşanmışlıklarımız birkaç saniyede gözlerimiz önünden bir film şeridi gibi geçiveriyor.

Aragon'un dediği gibi;

Düşünüyorum düşünüyorum düşünüyorum ben
Henüz kendi mezarıma girmeden
Gözden geçiriyorum tüm yaşamımı
Bir iki saniye yetişir derken
Bütün bir dünya kafamın içinden
Geçiyor nasıl yaşamışsam onu.

Nasıl yaşadıysak nasıl algıladıysak bütün dünyayı yine öyle görüyoruz. Ondan en son ayrılış anımızda da. Sona gelindiği anda, birkaç saniye bütün bir yaşanmışlığı algılamada yeterli olur mu? Bilemedim. Ama bildiğim o ki; burada durduğum noktadan henüz bu durumu kavrayamayacağım.
Yine bildiğim o ki; nasıl yaşadıysam öyle öleceğim. Artık bu gün, bu yaşta iradenin kadere yenikliğini kabul etmeliyim ve kendimi hayata bırakmalıyım. Ne gelirse ya da getirirse kabulüm.

Bir taraftan da hemen hemen her şeyin, bütün bir hayatın bir yanılsama olabileceğini düşünmeliyim. Çünkü gün geliyor yaşadığımız, yaşamayı hayal ettiğimiz her şeye karşın hep aynı yerde kaldığımızı görüyoruz. Uzunca bir arayışın beklenmedik bir yerinde insanın aniden bir başına kalabileceği boşluk anlarını da gözden geçirmeliyim.

Bu aşamada; Mario Levi'nin dediği gibi, yitirilmiş onca sevince karşın yeni bir ilişkiye doğmak istemenin hüznünü de anlatabilmeliyim. Şimdi çok geçmişte kalan, o günlerdeki küçük umutların ya da bir başkasında yaşanılabilecek kadük sevinçlerin kokusunu hatırlamalıyım. Geçmişten bu güne zaman aralığından süzülüp gelen anılardan, anı iskeletlerinden söz etmeliyim. Ve biraz kendimi yoklayıp, kendime söylemeyi başarıp yıllar öncesinden bu günlere tek bir insanı taşıdığımı itiraf etmeliyim. Her güne uyanışımda, içiçe geçmiş oyuncak matruştalar gibi her yeni günde yeni bir hayat bulduğum çocukluk günlerime dönmeli ve çizilmeye daha o günlerde başlamış kader döngümü anlatmalıyım.

...

Kentin kenar mahallelerinden birinde geçen sürgün günlerimizden, annemin bizi o çarpık çevreden korumaya çalışmak için bahçeyi yüksek duvarlarla çevirtip, demir bir kapı ile kilitli tutuğu zamanlardan başlamalıyım. Bedenimiz esaret içindeyken ruhumuzun özgürce dolaştığı o yıllarda, benim yaşlarımda olan herkesin çok net hatırlayacağı bir çizgi filmi, o sanal kurgunun bütün bir hayatıma nasıl yön verdiğini hatırlatmalıyım kendime. Her Cuma akşam saat altı oldu mu mahallenin bütün çocukları ile mahallenin tek olan televizyonu karşısında yani bizim evimizde toplanıp Şeker Kız Candy yi içinde kaybolurcasına, nefes bile almaksızın izlediğimiz günlere dönmeliyim. (Demek ki, Cumaları sevişim o günlerden kalma! Bir de kapalı yer korkum.)
...

O yıllarda, pek çoğumuzun yakından bildiği bahçeli iki katlı bir evimiz ve bahçesinde daha sonraları kapalı garaj yapılmak için kesilen bir erik ağacı ile o evden ayrılana kadar dallarında günümüzü geçirdiğimiz bir vişne ağacımız vardı. Bahçeyi kış günleri kardan adam yapıp kartopu oynamak, yazın ise ağaçların yanı başında kurulmuş bir salıncakta salınıp, bahçeye annemizle ektiğimiz, çiçekleri, taze soğanları, domates fidelerini sulayarak geçirirdik. O bahçe duvarından (olur olmaz zamanlarda görüşmemiz engellenen) arkadaşlara üzerinde küçük notlar yazılı şeytan uçurtmaları yapıp atarken özgürlüğün ve gizli bir şey yapmanın tatlı şehvetini yaşardık.

Kendimle özdeşleştirdiğimden midir, yoksa o yıllarda bize sunulanın o kadar oluşundan mıdır? bilmiyorum, ama daha o günlerde başlayan ve bütün hayatıma yön veren bir kişilik öykünmesi idi şeker kız Candy'nin çizdiği karakter. Onun gibi özgürlüğüne düşkün ve bir sevdanın ömür boyu peşinden gitmeyi ahdettim kendime. Yine onun gibi ağaçların tepelerinde geçirdim en mutlu ve hüzünlü günlerimi. O günlerde nelere hüzünleniyorduysak?! Belki tatile giden arkadaşların dönüp dönmeyeceğinin endişesi, belki bayramda yeni bir ayakkabı alınamayacağını öğrenmiş olmak, ya da kentin lüks semtlerinden birinde gayri menkul zengini bahanemizin ayda bir ipek elbiselerini toz olmasın diye ayaklarından yukarı çeke çeke gelip, evin yalnızca o geldiği zamanlarda kullanımına açılan temizlik kokan salonunun bizim için değil de onun için açılmış olmasına... kim bilir? En net hatırladığım şey ise o ağacın tepesine tırmanıp bir gün Teri gibi birini bulup sevdalanıp sevdalanamayacağımı düşünüşümdür.

Şimdi fark ediyorum ki Şeker Kız'ın bütün kişilik izlerini taşımışım hayatım boyunca: Başıma gelen her şeyi tatlı bir serserilikle kabullenmeyi, hayatın en kötü yönlerini güzelliğe, yoklukları varlığa dönüştürmeyi, iyimserlikle değil belki de umutla geleceğe uzanmayı seçtim. Hayata direnmeyi, var olmayı. Ve de yine şeker kızı, şeker kız yapan en önemli şey olan, bir aşkı aşk yapan kendiliğindenliğini bulmuşum Tery karekterinde. Ve her (sevgide demiyorum) sevdada: O'nun, o tatlı buruk hüznünün, isyankâr halinin ve sevdiği kız için beslediği derin sevdanın peşinden koştum kendi adıma her sevdada da.

Duygularımın zamanın doğal akışında kendi gerçek yataklarını bulacağına inanarak.

Yıllar, yıllar sonra yanımda platoniklikten çıkmış bir ilişkide, elinden tuttuğum, paylaşımları sınırlı biri oldu. Bana, hep hastalıklarından söz açtı; ümitsizliklerinden, anlaşılamamaktan, iletişimsizlikten. Elinden tutarken aniden bırakıp, çığlıklar atarak yalınayak koşmak geldi içimden uçsuz bucaksız tarlalarda. İstediğim, aradığım bu değildi! "bir suskunluğu ya da yalnızca birkaç sözcüğü gerçekten paylaşabilmek" bütün istediğim bu idi.

Günlerden bir gün, daha yeni ezberlerken Nazım'ı, Neruda'yı, Ritsos'u, daha yeni yeni anlarken, severken Beatles'ı ve Pink Floyd'u ve daha henüz yeşillenmeye başlarken ruhum... Fakültede, insanı ezdikçe ezen çalışma salonlarının birinin köşesinde siyah kazağı ile küskün bir şekilde oturmuş, bir şeyler okuyan, birini gördüm.

O gün beni fark etti mi, halen bilmem. Benim için onu gördüğüm an kader çizgimin kırıldığı andır. Onu görünce hayatımın her geçen gün biraz daha fazla renk kazanacağını anlamıştım. Hiçbir zaman bitmeyen düşlerle daha uzun yıllar bir arada yaşanılacağını hissetmiştim.

Ama hangimiz hemen bir gerçeğin farkına varabiliyor ki? Ve açıkça itiraf edebiliyor ki yüreğindekileri?

Onu gördüğüm anda bir ses yükseldi içimden; Tery'nin gözleri... Tery'nin gözleri... Dünya durdu, bütün sesler bir uğultuya dönüştü, renkler eridi, zaman yalnızca benim için aktı. Tery'nin gözleri... Fısıldadım durmaksızın "Tery'nin gözleri". Yıllar sonra şu birkaç dizeyi Mungan'ın onun için yazıldığına inandım.

...
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yüzündeki küskün kedere, gür kirpiklerinin altından
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
Çerçevesine sığmayan
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
...

Ve anlamak ya da olup biteni kabul etmek bugün olduğu gibi o günlerde de en müthiş ortak çıkmazımdı. Derken zaman ilerledi... Tery'nin gözlerini fısıldamamın üstünden aylar geçmiş, o gözlere sahip olandan, yokluğunda ince, zarif mektuplar almış, her birini hediye ettiği kitabın içinde saklamıştım. Mektuplarında; bana geçmişindeki burukluklardan bahsetmiş, Ritsos'dan şiirler göndermişti. Ama mektuplardan birinde öyle gizli saklı bir şey vardı ki! " işte bu... duymak istediğim bu" diye haykırmıştım. Benden uzakta yaşadığı kentte gördüğü birinin üzerindeki paltonun benimkinin aynısı olduğunu ve hayatında yerimin vazgeçilmezliğini anladığını yazıyordu.

Zaman içinde mektupların arası açılmıştı. Dehşet verici korkular yaşıyordum. Derken okul açıldı... Bir gün yanı başımda sözde sevgilim, karşımda 'O' ortaklaştırılmış harçlıklarımızla, okulun paralı öğrencilerinin yemek yediği kafede oturmuş siparişlerimizi vermiştik. O ise yine küskün, kederli, kocaman açılmış kara gözlerinden başka bir şey görmediğim bir anda bir şeyler anlatıyor, ben ise yanımda elimi tutan biri varken -ki karşımızda oturan her ikimizin de en yakın arkadaşıyken- duyduğum heyecan ve söylemek istediğim halde boğazıma düğümlenen kelimelerle ve ihanet ediyormuş hissiyle, içimde çarpışan duygularımla başa çıkmaya çalışıyordum. O ise ara tatilde yaşadıklarını teker teker gizli bir hüzünle anlatmaya devam ediyordu. Annesinin kendisini tanıdıklarının kızı ile ısmarlama bir ilişki yaşatılmak üzere tanıştırmak istediğinden bahsettiğinde, içimi boğazımdan başlayıp mideme kadar inen kızgın bir yağ dağladı. Ve dedim ki kendime . "Demek buraya kadarmış!"

Ama insan bir kez yüreğinin sesini dinledi mi nasıl da değişir her şey, tabi tek başına yeterli olamıyor bu; Tuttuğunuz eli bir daha tutmamacasına bırakırken, gelecekteki tüm ödeşmelere hazır da olmanız gerekiyor, kendinizi ani bir ölüme, ameliyata yada işkenceye çekilmeye hazırlar gibi ... Ama hayat bu ya, bakıyorsunuz bir gün ansızın elinizi tuttuğunuz, sizin elinizi bırakıp gidiveriyor. Yıllar sonra kendisine edilecek bir 'teşekkürü' borç bırakarak.

Ve öğreniyorsunuz ki sebep aynı: yani yüreğinizin sesinin o kafede otururken yükselişi ve göğsünüzü aşmış olmasını o da duymuş da yenilgiye uğrayan olmaktansa, terk eden olmayı tercih etmiştir. Bana ise bu günlerden o terk edene sonsuz minnetlerimi göndermek kalıyor.

Peki bunlar da bir yanılsama mı?. Belki öyledir ama bugünden o güne bakınca gördüğüm ve hissettiğim sadece bu. Elbette bütün bunlar biraz ödleklik, biraz çıkarcılık biraz da kendini savunma olabilir. Belki bencillik ve yalan ve belki de bir beyin ve vicdan rahatlatması?

Zaman sizi öyle bir noktaya taşır ki; artık her şey için çok geç ve çok erken hepsi bir arada. Bir ayrılığın ve yalnızlığın ilk günkü şaşkınlıklarından, sızılarından kurtulmaya çabalarsınız önceleri. Yeni bir ilişkiye başlayıp başlamamanın sorularını taşırsınız. Haklılıklarınızı, haksızlıklarınızı önünüze serersiniz. Bütün öğretilerinizden kurtulup kurtulamayacağınızın hesaplarını yaparsınız. Bütün bunlar olurken içinizden yükselen kalp çarpıntılarını da kontrol altına almaya çalışırsınız. Bilirsiniz işte Yeni bir sevdanın -hatta biri yaşanırken başlamış olanın- çekim alanına çoktan girmişsinizdir. Ve her duygu çığ gibi büyürken anlık bir kararla; o küskün kederli yüzün, aylarca istediği bir kitabın üzerine, dostluğundan ve sıcaklığından aldığınız cesaretle birkaç dizeyi iliştirip kucağına bırakırsınız..."seni dinlemek, dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey, ama ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum" içinde tek kurşun bulunan silahı kafanıza dayamışsınızdır. Hayatın ruletini oynuyorsunuzdur. Ya kazanırsınız, ya tamamen kaybedersiniz! Ama ikisine de razı iseniz...

Derken yepyeni bir sevgi denizine pupa yelken süzülmeye başlarsınız. Paylaşımlar, dayanışmalar, yokluğun bir ekmek gibi ortadan bölünüp yenmesi, özleyişler, direnişler, sonunda sizi bir çağıl ırmağa taşır. Her günü bin bir renge boyarsınız. Gece kokusunu özler, sabahı iple çekersiniz. Aynı dersleri alıp yan yana oturmak için kılıktan kılığa girersiniz... Önüne ne geldiyse yıkan bu sel ileriye dönük korkuları da aktığı yataktan ruhunuza getirir. Çocukluğunuzun Tery'si yaşamın öznesi olmuştur. O isyankar ve küskün gözlerdeki ışığı parlatmanın peşinde yıllarca koşmuşsunuzdur. Hayatının kaybetmişliklerini, yitirilmişliklerini ve kendi değişi ile "düşmüşlük"lerini doldurmaya çalışmışsınızdır. Gençliğinizin en güzel yıllarını adamışsınızdır bu birlikteliğe. Ama her şeye iyi gelen zaman bu sefer sizi kanatmaya başlamıştır Mungan'ın dediği gibi. Evliliğe adım atmanın korkularını yaşarsınız bu defa ve bu korkudan mıdır yoksa medeni halin değişikliğine ilişkin şüpheye düşülmesi midir bilemezsiniz ama yine bir gün, bir Haziran sabahında içinizi kıpırdatan yalancı baharın şerri ile yeni bir yürek çarpıntısına düşersiz. O'na ise uzak, soğuk bir iklimden ılıman özlemler döşeli satırlar düşer. O günlerdeki küçük umutların ya da bir başkasında yaşanılabilecek kadük sevinçlerin kokusunu genzinizi yakar. Ve yıllar süren bir aşkla vedalaşırsınız.

Ama bu defa öyle bir eli bırakmak değildir önünüze gelen hesaplar. Çok daha derindir. İçinde çok daha yaşanmışlıklar vardır. Çok daha büyük korkuları barındırıyordur. Kaçmak ve unutmak için küçük bir sahil kasabasına aldığınız yolculuk biletine yüklersiniz hayatın bütün ağırlığını yeni bir yanılsamayla. Büyük düşler ile büyük yola çıkışların pek de konuşulmadığı bir dünyada yaşarsınız. Ta ki otobüste, yanınıza o vedalaştığınız gelip oturuncaya kadar.

Bütün bir yolculuk boyu yıllardır biriktirilmiş olan iç döküşler, itiraflar, istenilenlerin ne olduğu ağızlardan dökülür. Bir hayatı aynı yastıkta geçirip geçirmemenin sorgulaması yapılır. İlerleyen günlerde yaraları sarmaya ve küçük bir sahil kasabasında yeni bir kader yazgısını bilmeden çizmeye koyulacaksınızdır.

Düzenin bozulup bozulmaması arasındaki ince sınırda dolaşırsınız. Yolculuğun yorgunluğu ve anıların taşınmazlığı, yeni bir hayata ilişkin kandırmacalı şüphe soruları ile yatağa bırakırsınız kendinizi. Gün batmaktadır...

Uyandığınızda ise sizi otel odasının geniş yüzeyli camında bir dolunay beklemektedir. Hayatınızda hiç görmediğiniz kadar büyük, kırmızı, ufuk çizgisini kaparcasına... Anlarsınız; yorgun argın yaşadığınız mahremiyetinizi seyretmiştir.

O gün, o yolculuk, o gece, o ay... ahh minel aşk!

Tüm bir hayat yıkandı o gece, o ayın şavkında, bütün yaşanmışlıklarım temize çekildi. Ay beni çarptı. Ve bir daha ayı hiç öyle görmedim. Böyle büyük, böyle beni yalayıp yutarcasına... Sabaha kadar, onun ufuk çizgisinde yok olmasına kadar, onu izledim, yanımda yatanın sıcaklığında.

Gün ışımadan fırladım yataktan, uyuyanı küskün saadetinde bırakarak. Hemen önümde uzanan denize bırakmak için kendimi. Bir çift de kumsalda sabahlamıştı. Onlarla göz göze geldim,.. erkek olanı şaşkınlıkla seslendi gördüğünün gerçek olduğuna kendini inandırmak istercesine; "Bu gece ayı gördünüz mü?" Tebessümle başımı salladım. Ve dedim ki: "Ardından gidiyorum... Gelsenize"

İşte ben tanrıyı içinde bulan, ne yıldızlara inanırım, ne kehanete, iradeye olan inancımı da kaybettim... şimdi inanıyorum sadece; kadere ve pek tabi AY ÇARPMASINA!
Ve Turgut Uyar'ın sesiyle diyorum ki;

en sevdiğim temmuzdu aylardan
hazirana benzediği için biraz
biraz da kendiliğinden
belki de müşteriye iyi davranan
efendi bir bakkal kimliğinde

nasıl mutlu oldum iki yaz
nasıl mutlu kardeşler
salkımsöğüt bir ben iki
bir üçüncü var mıydı bilmiyorum


Gökten üç elma düştü biri dolunay'a, biri aşka, biri kadere....Bir başka gün bir başka masalda buluşmak dileğimle....

Müjgan Yalız
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              6 Kahveci oy vermiş.
12 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Kemal Türkmen

 Soluk'lu Sohbetler : Kemal Türkmen


  Thermesos yıkıntıları

Felsefenin 'sorgulamadır' şeklinde yapılan tanımını çok seviyorum.
Sorgulamalar bireye bilgi sağlarken onun kişiliğini ve yaşamını özgünleştirebiliyor.
Felsefenin giderek yok olduğu günümüz dünyasında yaşam şablonlarımız genelde başkalarının gerçekleri tarafından şekillendirilmektedir.
Benzer arzuların, benzer endişelerin yarattığı topluluklar giderek sürüleşir.
Ama ilginç olan, kendimizi sorgulamayı unuttuğumuz için arzularımızı endişelerimizi tüm içtenliğimizle benimserken, onların bize dışarıdan empoze edildiğini bile fark edemeyiz.
Bundan kurtulamamanın en büyük nedenlerinden birisi ise sanırım toplumun yarattığı ve sadece insan ırkına ait olan kendini beğenme, başkalarınca onaylanma ve gurur gibi kimi beklentilerimizdir.
Yaşam, bir endişeyi kenara bırakıp ötekine koştuğumuz, bir arzudan sıyrılıp kendimizi bir başka arzunun kollarında bulduğumuz bir süreçtir.
Zaman dediğimiz sonsuzluk ise günü geldiğinde yaşamı ve varolan her şeyi yıkıp yok eder.
Antik yıkıntılar ve hele yabanıl doğa içerisinde yer alanlar, zaman ve mekanın sonsuzluğu karşısında insanoğlunun acizliğini gösteren kanıtlardır .
Böylesi yerlerde , tutku hırs gibi duyguların, mükemmellik arayışımızın ve tatmin olma çabalarının ne denli anlamsız olduğu hissedilir.

Ben bu duyguyla ilk kez Thermesos harabelerinde tanıştım.
Büyük İskendere'e bile baş eğmeyen topluluktan artakalanlar, çevrede sonsuzu soluyan güçlü, muhteşem bir doğa tarafından yok edilmek üzere sanki.
Yıkıntılar arasında yeniden yükselen, giderek onları örten ağaçlar, otlar, çiçekler arasında şaşkınca gezinen insanlar dikkatimi çekti.

Neden böylesi yerlerde gezinmekten zevk alırlar ?

Acaba başarılarının, zenginliklerinin hırslarının, büyük projelerin ve en önemlisi kendilerinin ne denli önemsiz olduklarının ayırdına mı varıyorlar ?

Kemal Türkmen
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,509,509,509,509,509,509,509,509,509,50
              4 Kahveci oy vermiş.
4 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Erol Şahin


YORGUN AYNALAR KENTİ

Yüksek sesle çağırıyorum içimdeki labirentlerin birinde kaybettiğim yitik düşünce kırıntılarını. Tanrım neler unuttuğumu bilmek istiyorum. Bu duayı yüksek sesle ediyorum şimdi. İçimde ne varsa onu dışarıda bir sese dönüştürmek istiyorum belki de. Bir ses, sonsuza kadar sürecek bir yankı.. Unutmak büyük sorumluluk gerektiriyor. Bir yolun ortasında uyanıvermek gibi unuttuğunu fark etmek. Ne yöne gidiyordum az önce? Niçin gidiyordum? Unuttuğum hangi şehir ve ben hangi şehirden geldim buraya? Unutmak bir içsel devrim gibi. Soru işaretleri bütün ülkeyi ele geçiriyor. Ve bütün ülke senin hafızana mahkum. Ya hatırlayacaksın, ya da yerle bir olacak her şey. Bu sorumluluğun ağır yükü, yoruyor. En son hatırladığın şeyi düşünüyorsun. Bir kare öncesi, bir kare daha. Bir aynaya bakıyormuş gibi, ama gördüklerin aynanın ardı. Ayna seni göstermiyor. Unutan belki de ayna. Unutulansa yüzün. Aynanın önünde sen varsan nasıl olur da ayna başka bir ülkeyi gösterir anlayamıyorsun.

Gördüğün ve sana doğru yaklaşan her yüzü daha önce tanımış olma ihtimaline karşı yalancı bir tebessümle karşılıyorsun. Aradığın işaretler içinde. Çok derinlerde gömülü ve onları çıkarmaya yetmiyor gücün. Bunu fark etmek arayış demek. Unutuşun yanında arayış. Nasıl tezat bir ilişki. Ne aradığını bilmeden nasıl ararsın? Gözünün önüne gelen karelerin verdiği güçlü mesajların anlamını kavramaya çalışıyorsun. Bulduğun koca bir karanlık. Böyle bir açmazın farkında olmak ne acı. Unutsan, unuttuğunu da unutsan. Yaşadığını da unutsan. Kim olduğunu. Dilini. Zamanı. Ama hafıza ihanet edecekse bunu haince yapıyor. Ne alacağını ve nelerin kalacağını biliyor.

Ve unutuş, kendine ihanet etmek gibi ağır bir ünlemle ağrıtıyor başını. Zorluyorsun kendini. Adını tekrarlıyorsun günler boyunca. İnsanların seni çağırdığı ismi. Nüfus cüzdanında yazan ismi. Ve adın, en çok duyduğun sözcük, bir ipucu bile vermiyor. Acıyorsun kendine. Kötü şeyler yapmak istiyorsun. Kafanı duvarlara vurmak. Arabaların altına atlamak. İntihar etmek. Her kötü şeyden, unuttuğun iyi şeyler olabileceğini düşününce vazgeçiyorsun. Amacın bulmak.. İntihar kaçmak olur. Neden kaçıyorsun ki? Bilmediği bir şeyden kaçmak kadar küçültücü ne olabilir?

...

İnsanlara dikkat ediyorsun. Her şeyin farkındalar mı acaba. Nasıl bakıyorlar bir garabete bakıyormuşçasına. Evet biliyorlar kim olduğunu. Söylemiyorlar. Hissediyorsun. “Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” diyorsun. Soruların onları uzaklaştırıyor.
Yapayalnız kalıyorsun.

...

Yalnızlık; yanlış kelime. Bir başına kalmaktır yalnızlık. Tekilliği hissetmek. Oysa, sen yok gibisin, insanların hiçbirine ait bildiğin bir hikaye yok. Onlar da yoklar nazarında. Yalnızlıkta en az bir kişinin var olması gerekiyor. Bu yalnızlık değil. İçten içe büyüyen bir yokluk hissi. Yokluk bir virüs gibi bütün dünyanı ele geçiriyor. Önce hafızanı aldı, bu dünyaya tekabül ediyordu, anlamadın. An geçtikçe azalıyorsun. Var olan ve fark edemediğin tüm işaretler bir bir silinip yok oluyorlar. Dünyaya önem veriyor olsaydın, gittiğin yolda işaretler koyardın, geriye dönebilmek için. Ve şimdi, kendini bıraktığın o kente geri dönebilmek için elinde haritan yok. Yön yok, iz yok, işaret yok.

Derin düşünceler ülkesine iltica ediyorsun. Gezdiğin caddeler terk edilmiş çoktan. Tabelalar silinmiş, isimler birbirine girmiş. Yollar tenha. Evlerin ışıkları yanmıyor. Bütün sokakların adı aynı. Bütün evlerin numaraları. Zaman durmuş gecede. Karanlık, yolarını kesiyor. Bir köşeden mucizevi bir rüzgarın sürükleyeceği bir hatıranın çıkıp seni bulacağına dair yalancı bir ümidin var. Derin düşünceler ülkesinin sana verdiği tek şey: ümit. Ümit azabı artırıyor işte. Yokluğu derinlemesine hissediyorsun. Aynalar yüzünü göstermiyorlar artık.

Derin düşünceler ülkesi, yorgun aynalar kenti, silinmiş hafızalar caddesi, yalancı ümitler sokak, yokluk apartmanı. Numara yok. Sen de yoksun. Yok bir odada, yokluğunun sonunu bekliyorsun. Ümitle.

Erol Şahin
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,759,759,759,759,759,759,759,759,759,75
              4 Kahveci oy vermiş.
4 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,578,578,578,578,578,578,578,578,57
              445 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Işık Etkin

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
Kahve Molası bugün 5.906 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 

 Tadımlık Şiirler


Sevebilir misin?

Dokunmamışsan doya doya
Bir gül yaprağını okşar gibi
Çekmemişsen kokusunu içine
Yeni toplanmış bir sepet çileği koklar gibi
Dolanmamışsa saçları parmaklarına
Gecenin karanlığında
Gözünü almamışsa gözlerindeki ışık
Güneş kamaştırırcasına
Uyanmamışsan yanında
Bir sabah mutlulukla

Seviyorum diyebilir misin gerçekten?
Neyi sevdiğini bilebilir misin?

Taner Yenidoğan

Yukarı

 

 Biraz Gülümseyin




Çizen: Hüseyin Alparslan

Yukarı

 

 Kıraathane Panosu


İstanbul için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Ankara için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
İzmir için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Kaynak: http://www.meteor.gov.tr

Yukarı

 

Akın Ceylan

 İşe Yarar Kısayollar


  Şef Garson : Akın Ceylan       Yamağı : Cem Özbatur

Bir çok insan Türkiye haritası üzerinde illeri tek tek tanıdığını ve hatta gözleri kapalı bile olsa yerini anında gösterebileceğini söyler. http://www.teknolojitelevizyonu.com/index.php?s=oyun&oid=33 kısayolundaki harita ise bunu ispat edebilmeniz için iyi bir fırsat. Hadi bakalım hodri meydan.

İnternet üzerinden online kahve falı baktırmak istermisiniz http://www.falim.com.tr/start.asp?id=falci kısayolunda kahve falınıza baktırabileceğiniz gibi ayrıca isimoloji başlığında isminizle ilgili fal baktırmanız veya kendiniz ve sevdiğiniz kişiyle ilgili aşk falı baktırmanızda mümkün.

Diyelimki siz bir işletme sahibisiniz veya bir işletmede sorumlu yönetici konumundasınız. Senelerdir kullanmakta olduğunuz markanız size rakip olmaya çalışan başka bir firma tarafından taklit edilmeye ve hatta sizden daha fazla tanınmaya başladı. Bu durumda ne yaparsınız? Eğer markanız tescilli değilse hiç bir şey yapamazsınız. http://www.marmarapatent.com.tr/marka_bilgi.htm kısayolunda markanızı nasıl tescil ettireceğinize dair bilgiler bulunmakta. Siz siz olun sonradan zor durumda kalmamak için en kısa zamanda önleminizi alın.

Bisürü bişey'in olduğu ve sürekli kaşındıran bir web sayfası http://www.uyuzum.com . Arkadaşlar içeriği biraz abartmışlar, yani ne ararsan var gibi bir web sayfası yapmışlar.

KAHVE MOLASI DERGiSiNi ON-LINE SATIN ALABiLiRSiNiZDergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün.
http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1

Yukarı

 

 Damak tadınıza uygun kahveler


miniKeys 2.2 [2.59 MB] 98/ME/NT/2000/XP Free
http://www.axiomx.com/downloads/miniKeys.zip
İlginç bir program daha. Bilgisarınızda piyano çalmaya ne dersiniz? Basit ama çok eğlenceli. Deneyin görün.

Yukarı





Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM













Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20050719.asp
ISSN: 1303-8923
19 Temmuz 2005 - ©2002/05-kmarsiv.com
istanbullife.com