 |
 |
|
9 Ağustos 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Gerçekler bazen acıtır!... |
Merhabalar,
Hakikaten hasret kalmışız birbirimize. Epeyce "Şükür kavuşturana" mesajı almam bunun kanıtı. Sağolun varolun ama arada birbirini özlemek iyidir öyle değil mi? Hatta çok bilenler evliliklerin bile özlemle daha sağlam yürüyeceğini savunurlar. Hayda nereden geldi şimdi bu aklıma? İşte insan aklı bazen böyle oyunlar oynuyor insana. Neyse... Birlikte olmadığımız 2 hafta boyunca bir başka polemik daha vardı hatırlayacaksınız. Hoş bazı köşelerde hala da devam ediyor. Efendim Mine Kırıkkanat hanımefendi, dün bizim de ucundan kenarından eğlendiğimiz bir kısım halkımızı kastederek, " Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yellemekte, çay demlemekte ve ayaklarında ve salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her 10 metrekarede, bu manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı! " demişti. Yani şimdi buradan bakınca "vay bakın hele şunun dediğine" demek geliyor insanın içinden değil mi? Hoş bazılarının sadece içinden de gelmedi, sayıp sövdüler de Mine Hanım'a. Ne faşistliği, ne ırkçılığı kaldı kadıncağızın. Ama sizce kazın ayağı öyle mi gerçekten? Yazım uslubunu bir kenara bırakırsanız, yanlış olan ne var bu cümlelerde? Hiçbirşey yok. Hepsi aynıyla vaki. Ve bu öyle bir gerçek ki, zaman zaman istisnasız her Türk vatandaşının içinde bilfiil bulunabileceği ve bundan sonsuz hoşnut kalabileceği bir gerçek. Ama Mine Hanım baltayı taşa vurmuş. Bizim kendi kendimize bile söylemeyeceğimiz bir uslup kullanmış. Fena mı etmiş. Hayır, çokta iyi etmiş.
Buna benzer lafları ben de ediyorum zaman zaman. Hangimiz etmiyoruz ki Allah aşkına? Yukarıda tasvir edilen manzaraya uymayan herkesin bundan çok daha berbat laflarla o insanları aşağıladığına şahit olmuyor muyuz? Hatta uzaklara bile gitmeye gerek yok. Aynı piknik alanında 10 metre arayla bağdaş kuranlara şöyle bir mikrofon uzatıp sorun bakalım ne diyecekler. "Ahaa bu ayılar İstanbul'u mahvettiler abey. Ben 2 sene önce ilk geldiğimde burada 5-10 kişi ancak toplaşırdık. Aha bak şimdi sürü sepet, danayı kapan koşmuş ormana. Yok abey ben bir daha gelmem buralara. Parkorman mı neyin varmış, ben artık oralara giderim." demezler mi sanıyorsunuz? Derler derler, diyorlar da.
Atladığımız nokta ise konunun en can alıcı yeri aslında. BİZ BUYUZ. Evet biz böyleyiz işte. Onlar da bizim insanımız. Hep birlikte Türkiye'de yaşıyoruz. Birlikte çizdiğimiz minik minik resimler tabloyu tamamlıyor. Beğensekte, beğenmesekte biz buyuz. Haşa bunu hiçte aşağılık kompleksine kapılmış seçkinci tayfa gibi söylemiyorum. Ben bu gerçeği görüyor, biliyor ve hayatımı ona göre planlamaya çalışıyorum. Ve hep birlikte bu cennet memlekette yaşadığım için de mutlu oluyorum. Ancak, kayıtsız şartsız kabullenmek değil bu. Olabildiğince düzeltmeye çalışmak ama aşağılamak yerine kabullenmek, zevkini sürmek. Çaresiz kaldığın yerde de İbo'nun "Urfa'da Oxford vardı da biz mi gitmedik?" özdeyişini hatırlayıp gülümsemek.
Haftasonu bir ihtiyar delikanlı göçtü bu diyardan. Buena Vista Social Club grubunun solisti İbrahim Ferrer öldü. Ardından sevgili Suna güzel bir yazı yazmış. Bana da o yazıyı Ferrer'den bir güzel şarkıyla süslemek düştü tabi ki. İbrahim Ferrer söylüyor, Murmullo. Hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
Café Azur : Suna Keleşoğlu |
Sevdiğim Kübalı Adamın Ardından...
Müzik bittiğinde,
İbrahim Ferrer sessizce kasketini masaya koydu ve artık buradan ayrıldı.
Bir anda sessiz kaldı; dünya, ev, oda, ...
Bu boşluğu alabildiğince doldur.
Ve müzik bitti.
Başka cümlelerle buluşmuyor anlatacaklarım. Bir yaşlı adam vardı. Bundan bir ay bile öncesinde değil, konserine gitmeyi çok istediğim. Ve şimdi, bugün yok.
Güney Fransa'nın Juan-Les-Pins isimli küçük sahil şehri, yaklaşık 45 yıldır kıyılarına vuran caz melodilerine bir festivalde ev sahipliği yapar. Bu bölgede yaşamaya başladığımdan beri, denizin sesi ve gecenin sessizliği ile müziği buluşturan bu yaz-caz festivalini fırsat buldukça takip etmeye çalışırım.
Denize düşen ayın parıltısı,
Deniz kokusu,
Ve açık hava çarpar çarpar
Müzik olur.
O zaman en sınırsız düşlerimi kurarım.
Bu sene çok gitmek istedim. Gidemedim. En çok da O yaşlı adamın sahnedeki duruşunu merak etmiştim.
Wim Wenders'in "Buena Vista Social Club" filminden sonra tanıma fırsatını bulduğum, yaşlarını yüzlerinde saklayan adamlar bir bir yıldız olup gökyüzüne kavuşuyorlar.
Ölümü bu şekilde açıklama şeklimi birden sevmedim. Ama ben şimdi içimdeki çocukluğa müzik bitti diyemem ki.
Bir daha seyretmeliyim diye çok aradım o filmi bugün. O gülüşleri, o müziği bir daha dinlemeli. Sonra o havaya yayılan puro kokusunu yaşamak bu diyerek bir daha içime çekmeliydim. Evdeki DVD'yi bir arkadaşımıza ödünç verdiğimizi hatırladım. Keşke bugün bir daha seyredebilseydim.
Compay Segundo purosunu tütürmüş,
Rubén González piyanosunun başında,
Şimdi yanlarına İbrahim Ferrer'i de çağırdılar.
Ve o gece, o gidemediğim konserde Ferrer'le birlikte sahnede olacak kadın Omara Portuondo bugün, bu üç adama yas şarkıları söylüyor…
Küba sokaklarında dolaşan ise benim gölgem. Gitmediğim, görmediğim bir ülkeyi ve müziğini bana bu kadar çok sevdiren yaşlı adamlar ise yok artık. Hepsinin gözlerinin içine dolmuş acılarında, dudak çizgilerinde saklı sevinçlerinde ve havaya savurdukları bir ülkenin, bir yaşamın en keskin puro kokusunda hayat ne kadar güzel ve yaşanılası demiştim.
Şimdi yineliyorum, açın müziğin sesini ve tüm yaşamı doldurun dünyanıza, evinize, odanıza…
Boşluk alabildiğince doldu.
Ve müzik hep yeniden başlayacak…
SunA.K. Grasse
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          11 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : Ersan Erçelik RÜZGÂR KANATLI BİSİKLETİM |
|
Bir şehrin sırtlarındayım, bilmediğim sokaklarda. Altımda beyaz bir bisiklet var. Ne nerede olduğumu biliyorum, ne de bisikletin kime ait olduğunu... Arkadaşım da bisikletiyle beliriyor yanımda. Derken, bir çete yaklaşıyor bize. Daha doğrusu bir bisiklet çetesi. Bizi öldürmeye çalışıyorlar. Hızla asılıyorum pedallara. Arkadaşım farklı bir yoldan ilerliyor, ben basketbol sahası etrafındaki yoldan kaçıyorum. Bir polis durduruyor beni, ne olduğunu soruyor. Anlatıp anlatmamakta tereddüt yaşıyor, arkama bakıyorum. ''Size anlatmamam lazım ama bizi öldürmeye çalışıyorlar'' diyorum. Büyük bir suçlulukla ekliyorum: ''Biz bir suç işledik...''
''Bu kadar mı?'' diye sorduğunuzu görür gibiyim. Bu kadar! Çünkü ben ne suç işlemediğimizi polise söyleyemeden uyanıyorum heyecanla... İnsan neden böyle bir rüya görür? Dün gece bisikleti düşündüğüm için mi? Freud'a göz kırpıyorum. Bilinçaltı okyanusumdan taşan bir avuç suyla yıkanmışım yine...
İlk bisikletimi hatırlıyorum. İlkokuldaydım. Sınıfı yeni geçmiştim, yazdı... Arabayla İzmir Üçyol'a gelmiştik. Derken babam beğendiğim bisikleti alıp, arabamıza koydu ve eve geldik. Bulunduğumuz site hem çok geniş hem de bir tepede... Abim, çok güzel bir 'bisiklet ehliyeti' hazırlıyor bana, bayılıyorum. Arkadaşımın da yeni bir bisikleti var. Sonrası sıcak yaz gününde üç tekerlekten iki tekerleğe geçmem için babamın beni çalıştırması.
Toprak bir alandayız. Bisikletimin yanındaki iki tekerleğini sökmüş babam. Seleden tutarak bisikleti sürdürüyor bana. Hayatımda ilk defa 'denge' kavramını bu kadar iyi anlıyorum. Düşeceğim diye korksam da, babamın güvenilir sesi beni rahatlatıyor: ''Merak etme, bir şey olmaz.'' İşte belki de ömür boyu kaygılarımıza, korkularımıza son verecek, onları başımızdan kovacak sesi, ben o gün, orada duyuyorum: ''Korkma, ben tutuyorum.''
İnsan büyüdükçe bu sesi duymaya daha fazla ihtiyaç duyuyor bence. Gençlik kaygıları, ilk aşk, ilk kavga derken hep o bisikleti sürerken güven veren sesi bekliyor: ''Merak etme, bir şey olmaz''...
Yeryüzüne çakılmış bir saat gibi hep o ana döndürüyor seni. Yüzleşmekten korkmamanı sağlıyor. Yoksa sustukça büyütüyor insan çığlıkları, isyanları...
Belki de o güven veren sesi ararken en çok kendimizle karşılaşıyoruz. Kendimizi korkutan yine biziz...
Nev adlı şarkıcı, 'Benmişim' adlı şarkısında şöyle diyor:
Benmişim kendimden bir korkak yaratmışım
Kendimi korurken en çok ben ürkütmüşüm
Benmişim kendini savunurken en çok hançerleyen
Bir meçhul olmuşum failim ben
Ama beni bana küstüren beni bana kırdıran
Kalpsizin hiç suçu yok mu?
Belki sizi sakinleştiren, cesaret veren, bu güzel sesin sahibi dünyadan ayrılıyor ama siz bir yolunu buluyorsunuz korunmak için. Ancak neyden korunmak, hayattan mı?! Her küstüğünde kaçıp kendine saklansan da, kırılmamak adına içinde kaleler inşa etsen de aradığın o ses değil mi?!
İnsan korkar ama korku yaşamdan daha tehlikelidir. Korkulması gereken yaşanacaklar değil, korku'nun kendisidir! İnsan kendine rağmen, yarattığı kabuslara, korkulara rağmen yaşamayı bilmeli...
İşte o zaman, sana güven veren sese güvenip ilerlersin...
Çocukken babamın sesine güvendim. Arkama bakıp babamın bisikleti tutup tutmadığını kontrol ediyordum. Birkaç defa beni tutarken bırakmış, bisikletimi bir süre yalnız başıma sürmüştüm. Yaklaşık yarım saatlik çalışmanın sonunda bir an geldi; bir de baktım ki, ben sürerken arkamda babam yok. İşte o an güvenim geldi, babamın sesi, benim sesim oldu!
Artık iki tekerlekliydi ama rüzgâr kanatlıydı bisikletim! Uçuyordum... Büyüdükçe kendine güvenmeyi öğreniyor insan. Şimdi ne zaman dengemi yitirsem o cümleyi mırıldanıyorum:
''Merak etme, bir şey olmaz... Korkma, ben tutuyorum...''
VELESPİT TEKERİNDEN DÜNYA YOLLARINA
Bisiklet... Hafif, iki tekerlekli, sürücüsü tarafından hareket ettirilen ve yönlendirilen araç! İnsan enerjisini, itme gücünü dönüştürmek amacıyla bugüne değin geliştirilen araçların en verimlisi!
19. yüzyıl başlarında ortaya çıkan bisiklet, kısa sürede önemli bir ulaşım aracı durumuna gelerek tüm dünyada spor amacıyla kullanılmaya ve üretilmeye başlanır. 1870'te, Londra'daki Pickwick Bisiklet Kulübü tarafından başlatılan ve 'bisiklet turları' olarak adlandırılan bisikletli uzun geziler, bir spor etkinliği olarak öbür Avrupa ülkelerinde de yaygınlaşmıştır. Ayrıca başta Fransa, Almanya ve Belçika olmak üzere birçok ülkede bisiklet yarışı en sevilen spor dallarından biri durumuna gelmiştir.
Peki ilk bisikletler nasıldı? Bisiklete benzetilebilecek ilk aracın patentini 4 Şubat 1645'te Fontainebleau'da Jean Theson alır ve 'atlar yerine, oturan iki kişi tarafından sürülen dört tekerlekli küçük bir aleti kullanıma koymak' üzere 30 yıl süreli bir imtiyaz elde eder!
1779'da Paris'te François Blancard ve M. Masurier dört tekerlekli benzer bir araç geliştirseler de, buluşları çok ağır ve büyük olduğundan yaygınlık kazanamaz.
Bilinen ilk iki tekerlekli araç, Baron Karl de Drais de Sauerbrun tarafından geliştirilen ve 6 Nisan 1818'de Paris'te sergilenen 'drezin' olmuştur! Tahtadan yapılmış olan bu aracı, sürücüsü oturduğu yerden ayaklarıyla yeri iterek hareket ettiriyor ve bir gidon (direksiyon) yardımıyla yönlendiriyormuş! Kaba, hantal olmasına ve oldukça zor kullanılmasına karşın drezin'in benzeri, Denis Johnson tarafından İngiltere'de ve ayrıca Amerika'da da üretilmiş ve bir süre ilgi görmüştür... Ta ki, İskoçya'da Dumfriesshire'da demircilik yapan Kirkpatrick Macmillian, dört yıldır sürdürdüğü denemelerini 1839'da tamamlayıp, özitmeli bisiklet türünü ortaya çıkarana dek.
Macmillian'ın aracının tekerlekleri demir çember (jant) biçimindedir. 75 cm çapındaki ön tekerlek bir gidonla yönlendirilirken, 100 cm çapındaki arka tekerlek ise itmeyi sağlamaktadır. Görünümü drezin'den hafif olmasına rağmen yine de ağır olan bu araç, oldukça hızla gidebilmektedir. O kadar ki, 1842'de Macmillan, bisikletiyle bir posta arabasıyla yaraşır ve başarılı olur!
Fazlaca ilgi görmeyen bu araç, çeşitli biçimlerde üretilse de bir süre sonra üretimden kalkar. Bu nedenle bisikletin mucidi Macmillan kabul edilse de, temel ilkesi günümüze değin değişmeden kalan ilk kullanışlı mekanizmayı bulanlar Fransız Pierre Michaux ile oğlu Ernest olur. Michauxlar'ın 1861'de Paris'e getirdikleri araç, tahta ve demirden oluşan şasisi nedeniyle 'kemik titreten' adıyla anılmaya başlar! Buna karşın kısa sürede yaygınlaşır. Michauxlar, ilk yıl içinde buluşlarından yalnızca iki adet üretseler de, 1862'de 'velosipet' adını alan araçtan 142 tanesini piyasaya sürerler! Türkçe'ye Fransızca'dan giren 'velespit' sözcüğünün aslı, bu markanın adıdır aslında! 1865'te üretim 400'e ulaşır... Ailenin makine ustası Pierre Lallement, 1866'da ABD'ye göç ederek, James Carroll'la birlikte aracın ABD'deki ilk patentini alır.
Takvimler 31 Mayıs 1868'i işaret ettiği gün, ilk resmî bisiklet yarışı yapılır! Saint-Cloud Parkı'nda yapılan yarışı İngiliz James Moore kazanır. Ayrıca, Kasım 1869'da Rounen-Paris arasında düzenlenen ilk yol yarışını da kazanan Moore, bu yarışta dolgu kauçuk tekerlekli ve bilyalı rulman düzenekli, 72.5 kg ağırlığındaki bir aracı kullanarak 134 km'lik uzaklığı 10 saat 25 dakikada almış ve 200 bisikletin katıldığı yarışmayı, ikincinin 45 dakika önünde bitirmiştir!
İngiltere'de bir dikiş makinesi şirketi olan Coventry Sewing Machine Company'de çalışan Rowley B. Turner, bir Michaux bisikletini Coventry tren istasyonundan fabrikasına kadar sürerek şirket yöneticilerini bu araçtan üretmeye ikna eder. İhracata elverişli miktarda olmayan 400 adetlik ilk parti Fransa'da satılmak amacıyla üretilse de, Fransız-Alman Savaşı'nın başlaması üzerine işler değişir. Turner bunları İngiltere'de piyasaya sürer. Ancak İngiltere'de bisiklet sanayisinin kurucusu sayılan kişi, Coventry şirketinin yaratıcı genç ustabaşılarından James Starley'dir.
Starley, işe hantal velosipet'in ağırlığını azaltmakla başlar. 1870'te kocaman ön tekerleğine karşılık küçük bir arka tekerliği bulunan bir bisiklet yapar. Araca, dönemin en büyük ve en küçük bakır sikkelerine benzetme yapılarak, 'peni-çeyrek peni' adı takılır!
Starley bisikleti üzerinde birçok değişiklik yapar. Bir grup sürücü, bu yüksek bisikletlerle Londra ile John O'Groats arasındaki yaklaşık 1.110 km'lik yolu 15 günde alır. Normalde 22.5 kg olan bisikletlerin ağırlığı, pist yarışları için yapılan özel modellerde 9.5 kg'a kadar düşürülmektedir. İtmeyi sağlayan tekerliğin çapı ise, sürücünün bacak uzunluğunu bağlı olarak 100 ile 150 cm arasında değiştirilir!
1874'te H.J.Lawson, tahrik dişlisindeki hareketin sonsuz bir zincir yardımıyla arka tekerleğe aktarıldığı arkadan itmeli bir bisiklet geliştirir. Aracın orta boydaki tekerleklerinin çapı eşittir. 'Güvenli Bisiklet' adını alan bu araç denge, fren ve binme kolaylığı açısından, büyük ön tekerlekli alışılmış bisikletlere oranla belirgin üstünlüklere sahiptir. Dolgu kauçuk lastiklerin yardımıyla dengesi arttırılan Starley bisikletleri birkaç yıl kullanımda kaldıysa da yerini Lawson'ın 'güvenli bisiklet'lerine bırakır...
1888'de bisiklet yarışmalarının şampiyonu James Moore'la birlikte çalışmakta olan Belfastlı bir veteriner, 'havayla şişirilen' bir lastik geliştirir. Veterinerin şişme lastiği, 'güvenli bisiklete' büyük üstünlük kazandırır ve böylece 'alışılmış' bisikletlerin yaşamına tümüyle son verir. Bu veteriner, 19. yüzyıldan bu yana kauçuk ve otomobil lastiği üretimiyle uğraşan ve bugün bütün dünyada etkinlik gösteren Dunlop şirketinin kurucusu John Boyd Dunlop'dan başkası değildir! Dunlop, 'velespit tekerinden dünya yollarına' böyle çıkar...
Bundan sonraki gelişme, vites düzeneğinin 1901-1906 arasında H.Sturmey ve J.Archer tarafından kullanıma sokulması olur.
Ancak esas değişiklik, 1962'de İngiliz mühendis Alexander Moulton tarafından yapılır. Kadınların etekleri için boşluk bırakılmış kadroların dışında, temel olarak birbirlerinden oldukça farklı eşkenar dörtgen ve çapraz biçimlerde çatılan kadroları değiştiren Moulton, günümüzde kullanılan bisikletlerin ilk örneği'ni vermiş olur. Moulton aracına 66-67 cm çapındaki normal tekerlekler yerine 40,6 cm çapında tekerlekler takar ve tekerlekler ile sert lastiklerin yarattığı sarsıntıyı azaltmak amacıyla lastik süspansiyon kullanır. Birkaç yıl içinde tüm yapımcılar küçük tekerlekli bisikletler üretmeye başlasalar da, Moulton'un süspansiyon sisteminin patentini elinde bulundurması nedeniyle, hiçbiri onun başarısına ulaşamaz!
İşte bisiklet, böyle uzun ve yorucu bir yolculuktan, pedallarına asılmaktan vazgeçmeyenler sayesinde bugünkü haline ulaşmıştır! Bisikletin günümüzde birçok ülkede en yaygın kullanılan yol aracı olmasının serüveni de budur...
''BİSİKLET RÜYASINDA ÇOCUKLARI GÖRÜYOR''
Avrupa'da, özellikle Fransa, Belçika, İtalya ve İngiltere'de günümüzde çok sayıda bisiklet ve tur kulübü vardır. Günümüzde dünyada yaklaşık 50 milyon kişi düzenli olarak bisiklet kullanmaktadır.
Peki en çok kim ister bisikleti? Bisiklet çoğu zaman, babalar tarafından erkek çocuklarına sınıf geçmenin ödülü olarak alınır... Bisikleti rüyalarında en çok çocuklar görür. Peki ya bisiklet rüyasında kimleri görür? Tabii ki çocukları!... İşte böyle bir düşü anlatır Abdülkadir Budak, 'Sana Bakmak' adlı son kitabının 'Sağlama' adlı şiirinde:
Yalnızlık sessizlikte yapıyor sağlamasını
Zehir sağlamasını yılanın çatal dilinde
Bisiklet rüyasında çocukları görüyor
Bisikletin sağlaması çocuk sevinçleriyle
(...)
Sevgiliye özlem bir bisiklettir
Öte yandan yoksul çocuk düşünde
O kadar özledim ki sevgilim seni
Bütün yoksul çocuklar bisikletlerde
Sevgili o kadar özlenmiştir ki, bütün çocuklar bisikletlerdedir artık. İşte size bir aşkın sağlaması! Bisikletsiz geçen bir çocukluk, bir bakıma 'ezik' geçirilmiş bir çocukluktur, sanki yarım kalmıştır... Bunu anlatır 'Aile Boyu' adlı şiirinde Sunay Akın:
Ezilmiş bir çocukluk benimkisi
bir iskelenin
vapurların yanaştığı yüzüne asılıdır
üç tekerlekli bisikletimin
lastikleri
Annesiz büyüdüm çünkü
yani serçeydim
kar üstündeki
ve arka bahçesinde
kasabın beslediği kuzu
Dudaklarımı, işte bu yüzden
aile boyu
bir şişeye değdirip
içmeyi severim
gazozu.
Denemeleri ve şiirleriyle bizi uçan bir bisiklete bindirip, masal ülkesinde bir yolculuğa çıkaran Sunay Akın, bugünlerde İstanbul Göztepe'de 'Beyaz Köşk'te, Oyuncak Müzesi'ni açtı! Bu müzeyi oluşturan ilk oyuncağın öyküsünü şöyle anlatıyor Sunay Akın: ''Yaklaşık on yıl önce, Berlin'de, bir antikacıda beyaz bir at gördüm. Onu o kadar çok sevdim ki. O oyuncağı satın alarak bugün müzeyi oluşturan dört bin oyuncağa ulaştım. O oyuncağa dedim ki, 'gel ben senin süvarin olayım ve İstanbul'da bir oyuncak müzesi düşüne doğru yola çıkalım'. Asla bir koleksiyoncu değilim. Koleksiyoncular belli konuda ve belli malzemede yoğunlaşırlar. Örneğin kâğıt bebek, teneke uçak ya da porselen bebek. Hayır, ben her konuda, her malzemede oyuncak biriktirdim. Çünkü amacım o ilk oyuncağı, beyaz atı satın aldığımda müze kurmaktı. Oyuncak at koleksiyonu yapmak ya da oyuncak koleksiyonu yapmak değildi. Böyle böyle yurt dışında ve yurt içinde, ama daha çok dışarıda, antikacılardan, eskicilerden, bit pazarlarından, mezatlardan dört bine yakın oyuncak aldım. 'Bu oyuncakları alırken parayı nereden buldun?' diyeceksin. Kitaplarımdan, tek kişilik sahne oyunumdan kazandığım ne varsa hepsiyle oyuncak aldım. Bankada üst üste koyduğum bir kuruşum hiçbir zaman olmadı. Ama üst üste koyduğum oyuncaklarım oldu. Kendi mutluluğum için yaptım, ben böyle mutlu oluyorum.''
''Hayata dair her şeyin bir oyuncağı var'' diyen Sunay Akın, ekliyor: ''Oyuncak bilimin bir adım önündedir. Hep önünde olmuş. Sence ilk insan tekerleği niye buldu? Kaldırmadığı bir eşyayı bir yerden başka bir yere götürmek için mi? Tekerlek ilk oyuncaklardan biridir. İnsan oynamak için buldu tekerleği. Yıllar yıllar sonra onun taşıma gücünü keşfetti. Kültürler oyunlardan doğar. Wright Kardeşler ilk uçağı yapmadan önce neyden esinlendiler? Bisiklet. Bisiklet yapımcısıdır onlar. Sonra sinema. Sinema da oyuncak olarak doğmuştur.''
''BEYAZ BİSİKLET ve SİNEMA''
''Sinema da oyuncak olarak doğmuştur'' diyen Sunay Akın, sanırım 'Bisiklet Hırsızı' ve 'Beyaz Bisiklet' adlı filmleri de izlemiştir. 1980-1990 yılları arasında film çekebilmiş iki kadın yönetmenimizden birisi olan Nisan Akman'ın ilk filmidir 'Beyaz Bisiklet'. Goretta'nın Dantelci Kız (La Dantelliere) filminden bir uyarlama olan film, seksenlerin getirdiği liberalleşme ile birlikte, gittikçe birbirinden uzaklaşan bireylere, toplumsal ve kültürel ayrılıkların açığa çıktığı döneme, bir ilişki üzerinden yaklaşır. Akman, toplumsal düzen içinden hareketle, kadın ve erkeği bildik ölçülerle tanımlarken, iki cinsi bir ilişkinin iki yanı olarak göstermeyi hedeflemiştir. Filmdeki beyaz bisiklet, bir bakıma mutluluğun simgesidir.
Sunay Akın, 'beyaz bir at'tan yola çıkıp bir oyuncak müzesi kurarken, her zaman güler yüzüyle karşımıza çıkan ve son şiir kitabının adı 'Beyaz Atların Yelesinde' olan şair Halim Yazıcı, 'Düştü Gamzeli Bisikletim 'Derya Arbaş'a' diyerek kurar şiirini:
esen rüzgâra es dedim. dinlemedi kimse
esmeyene ses oldum. yürüdüm sessizce
çam ağaçları sarı kıvırcık dudakları
ali kaşlı sığırtmaçları ebemkuşakları
anlamadılar. anlamıyorlar
sabahtılar
yol kenarındaki gül
gül kenarındaki aşk
incecik toplandılar
durmadan soruyordum. dedim ki; yeniden doğdum
hep aynı kumruydum aynı yuvadaki
bir türlü anlatamadım. dur dedim
ana tanrıça ebemkuşağına
ama su. ama ateş. ama toprak
ama ömrüm. gamzeli bisikletim
devrildi.
üzgünüm. düştünüz. pembeydiniz
halelerle uçuşuyordunuz. suçtunuz
elimden geleni yaptım. durmadım. su taşıdım
su taşıdım. parmaklarımdan akan kana bakmadım
görmedim. kimse şimdi dur demedi. ölüler gördüm
melektiler. kalplerinde büyülerle büyüdüm.
Derya Arbaş, gerçekten de o melek kalbi ve melek yüzüyle ayrıldı aramızdan... Havalanmasıyla beyaz kanatlarından geriye birkaç tüy bırakan güvercinler gibi, güzel filmler bırakarak gitti. 'Beyaz Bisiklet'i bize kaldı, hayallerimizi 'beyaz bisiklete' bindirmek de...
Yazar-şair arkadaşım Sevil Çağlar da, 'Beyaz Bisiklet ve Sinema' adlı güzel yazısında bakın neler aktarıyor bize:
''1986 yılı bahar aylarından biri, ama, ilkbahar mı sonbahar mı anımsamıyorum. Arkadaşlarımdan biri aradı ve 'sinemaya gidiyoruz, biz biletleri aldık, hazırlan' dedi. Bana da itiraz etmeden hazırlanmak düştü. Ne de olsa ben ve sinema iyi bir ikiliydik.
Yaklaşık iki saat sonra, İzmir Konak'ta olan ünlü Çınar Sineması'nın önündeyiz. Sohbet ederken gözüm gireceğimiz filmin afişine takılıyor. Bisiklet ve flu olarak görünen bir genç kız, afişi oluşturuyor. Nasıl bir şey anlamadım ama, filmin, ne oyuncularının adını ne de yönetmenin adını okumuyorum. Kim oynuyor, kim yönetmiş bilmiyorum. Sadece afişe bakarken çok etkilendiğimi anımsıyorum.
Seans saati geldi, karanlık sinemada yer göstericileri yerlerimizi gösterdi. Oturduk, film etkileyici bir müzik ile başladı. O da ne?
Beyaz Bisiklet
Derya ARBAŞ
Yaşar ALPTEKİN
Yönetmen Nisan AKMAN
Bunları açılan gözlerimle okudum ve ayağa kalktım. 'Ben sinemada asla Türk filmi izlemem.' Arkadaşım elimden tuttu ve yerime oturmamı söyledi. Bilete para vermiştik, öğrenci halimizle tabi, en azından ona kıymamamız gerekirdi. Nasıl bir can sıkıntısı ile yerime oturduğumu bugün bile hâlâ çok net anımsıyorum. O güne kadar, sinemada hep yabancı film izlemiştim. O zamanlarda Türk filmini sinemada izlemek gibi bir yaşam tarzı yok. Zaten Türk filmi ve izleyicisi sinemada olacak kadar açılmamıştı.
Filmin afişi ve müziği beni sarmıştı. Psikolojik yanı ağır basan anlatımlardan hoşlandığım için olsa gerek, film yavaş yavaş beni içine aldı. Derya ARBAŞ'ın oyunculuğundan öylesine etkilendim ki…
Film bitti ve ben oturduğum yerden kalkamıyorum. Beyaz bisikletle bütünleşen kızın dünyası beni de kendine dahil etti. Arkadaşlarım, sadece bir film izlemenin rahatlığı içinde, bana seslendiler: 'Hadi çıkıyoruz'. Onlar için bu söz sinemadan çıkmayı anlatıyordu. Ama benim için, girdiğim dünyadan çıkmakla ilgiliydi. Çıkabildiğimden şüpheliyim. Kalkmam için bana bakan arkadaşlarıma seslendim:
'Bana beyaz bisikletimi getirin.' ''
Sevgili okur, siz de bu yazıyı okuduktan sonra atlayın bisikletinize, rüzgâr gibi kanatlanın! Uçun... Ben uçuyorum! Çünkü büyüdükçe kendine güvenmeyi öğrendim, kanatlarım açıldı. Şimdi ne zaman dengemi yitirsem babamın cümlesini tekrar mırıldanıyorum:
''Merak etme, bir şey olmaz... Korkma, ben tutuyorum...''
Keşifçe: *Ana Britannica, 1994, Cilt 5, Sayfa 433-437 *Nev, Sen Gibi, Pasaj Müzik, 2004 *Abdülkadir Budak, Sana Bakmak, Can Yayınları, 2004 *Sunay Akın, 62 Tavşanı, Çınar Yayınları, 1998 *Sunay Akın'la söyleşi, Adam Sanat dergisi, Ekim 2004, sayı 225 *Sevil Çağlar, Kalemin Aktığı Yer adlı dosyasından *www.antoloji.com
Ersan Erçelik
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          8 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
HAYAT ENERJİNİ KUCAKLA...
Günde en az bir kere kollarını aç dedi bana. "Evrendeki tüm güzelliklere, bolluğa açığım, tüm iyi enerji vücuduma doluyor" demelisin .. Günde en az bir kere kolların açık, hayat enerjisini kucaklamalısın... Burnundan nefes al ve burnundan ver.. Bebekler ilk doğduklarında böyle nefes alır. Onların nefes alışları en doğru nefestir... Zamanla bu nefes tekniğini unuturuz diye de ekledi.
Peki olur dedim... Bu egzersizi yapmaya başladim.. Ne kadar inanılırdı bilmiyorum. Elle tutulur bir sonucu algılamam zor oluyordu.Halbuki bir aspirin yeterdi başımın ağrısını almaya demeden de edemiyordu iskanyar tarafım.. Asprin alırım, zaten psikolojik olarak geçerdi bir süre sonra ağrılarım...
Sonra "evren sınırsız bir kaynak" dedi.. "Kendini gürül gürül akan bir şelalenin yanı başında görmeye çalış .... Elinde suyu yakalamak için bir nesne var... Onun büyüklüğü sende olanlar, içine sığdırabildiğin kadarıdır ancak hayat kaynağından aldığın.... Eğer elindeki minik bir kap ve sende yeteri kadar hayatın sana insaflı davranmadığını düşünüyorsan suç senin. Hayatı ve kaderini suçlama.... Kabını büyütmeyi dene... Hayatın bolluğu herkese yeter... Su hiç bitmez.. Çevrende büyük büyük kaplarla su taşıyanlara bakıp hayıflanma.."
İyi dedim..Şansımın açılmasını mı beklesem acaba dedi öbür yanım.. Su ve büyük kap hayalini sürdürdüm.. Ne kadar inanarak düşlediğimi bilmiyordum..Yapmam gerekiyordu belki de .. Mucizevi bir beklentiydi ya da.... O gün olan pozitif gelişmeleri aslında şelalenin başında kabımı bol bol doldurduğumla bağdaştıramadım belkide..
"Pozitif olmalısın" dedi sonra.. "Hayatı ne kadar pozitif algılarsan o kadar pozitif besler hayat seni dedi... Her acının , her mutsuzluğunda bir öğretisi vardır... Bunların senin hayat yolunda öğretilerin olduğunu düşünerek yargıla... Neyi öğrenmen gerektiğini bul... Bir daha, bir daha çıkmaz yoluna aynı sorunlar, eğer ki doğru görebilirsen öğretiyi.. Eğer ki bu doğruları hayatına doğru uygulayabilirsen.. Her ölümün, her düşkırıklığının bile hayatta öğrettiği şeyler vardır.. Bunları sevgi ile karşıla... Kendini ve yaşadığını suçlama, karalama..."
Peki dedim.Arkadaşlarıma yaşadıklarımı lanetler okuyarak, 'hep benim başıma mı gelir' diye sitem ederek anlattığım geldi aklıma... Biriktirdiğim ne çok öğretim olabileceğini, nasıl karalayıp bilinçaltıma itmiş olabileceğimi düşünüp korktum sonra.. Yine aynı şey, yine aynı sorun bıktım dediklerim... Sonra vurdumduymaz insanlar gözümün önüne geldi... Sıkıntıyı nasıl vurdumduymazlıklarıyla yok ettikleri... Ediyorlar mıydı acaba?
"Hastaneye gittiğinde sana doktor hastalığın için gerekli ilacı yazar" dedi. " Ama neden hasta olduğunu sormaz sana.Kendini nasıl hasta ettiğinin farkına var. Düşüncelerin, hayata bakışın, olaylara olan öfken seni hastalandırır. İçine attığın her sıkıntı midene vurur. Eğer mantığın ve duyguların arasında gidip geliyorsan ve gün içinde pişmanlık yaşıyorsan başın zonklamaya başlar.Kendini rahat bırak, yaşadığın herşeyin sana verdiği birşey vardır. Unutma ki, hayata nasıl sevgiyle yaklaşabildiğin, yaşadıklarınla ne kadar barışık olduğun ve neyi öğrenmen gerektiğidir önemli olan..
Anladım dedim. Başıma ağrı saplanmaya başladı. Bunca içtiğim asprin, talcidler geldi aklıma.Bende vucudum artık bu ilaçlara bağımlılık yapıyor diye düşünmeye başlamıştım oysa...
"Aslında sinirlendiğin kendindir" dedi. "Kime kızıyorsan o senin aynandır aslında...Karşındakinin yada yaşadığının bilinçaltına attığın hangi şeye takıldığını sorgula, öfkelenmek yerine..Unutma ki insan egosu olan bir canlıdır. Zaafların ve korktularınla barış...Seni sinirlendiren patronun, arkadaşın, sevgilin değildir. İçindeki korkuların, insanların farkına varmalarından korktuklarındır. Onlarla barış, göreceksin herşey daha kolay olacak"
İyi de dedim içimden.... Patronun bana yetiştiremediğim bir iş için bağırması gereksizdi diye aklımdan geçti... Bu kadar çalışıyorum bir kere geciktirsem ne olur, böyle bir hakkım yok mu bunca emeğimin karşılığında diye düşünmeden edemiyordum. Öfkeliydim çünkü bana gereksiz sitem etmişti.
"Kendini sev" dedi. "Kendini sevebildiğin kadar sevilirsin.. Kendini güzel bulduğun kadar güzel, mutlu hissettiği kadar ,mutlu görünürsün. Başarılı bulduğu kadar başarırsın.. Hepimiz çok güçlüyüz... Kendimizi anlamaya başladığımızda hayatın bunca karmaşık olmadığını göreceksin.. Neye inanmayı seçersen, o senin için gerçek olur unutma. Her sabah kalktığında aynaya bak ve 'kendimi seviyor ve olduğum gibi kabul edebiliyorum' diyerek güne başla... Göreceksin buna inandığın zaman herşey farklılaşacak.
Başarısız değilim demek seni başarılı değil başarısızlıkla başarı arasında gel-gitte bırakır. Her 'Başarılıyım' olumlaması sana güç verir, başarmaya adım atarsın. Sözcüklerin sihrine inan..Kendine söylediklerinde olumsuzluk eklerini kaldır...hayatımızda ne çok olumsuz onaylama yapıyoruz farkında mısın?.. Başarısız değilim, hasta değilim, hep beni mi bulur, nasılsın sorusuna fena değil-idare ediyoruz... Bunları gözlemlediğin zaman farkına varacaksın ne demek istediğimi..
Hayat hepimize sunulmuş özel bir hediye.. hepimiz kendi deneyimimizi yaşıyoruz... Öğrendiğimiz kadar içsel yolculuğumuzda adımlar atıyoruz.. Hayata güven, evren bolluk içinde ve herkese ihtiyacı olanı verir. Buna inan.
Şimdi kendin için iyi bir başlangıç yap.
Gözlerini kapa... kollarını kocaman aç ve derin bir nefes al...
" Evrendeki tüm güzelliklere ve bolluğa açığım, tüm iyi enerji vücuduma doluyor"
Burcu Çağlayan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
İZMİR YANGINI
Ne büyük bir acı başka bir kentte uyanmak yeni güne... Günü aydınlatacak en küçük bir detayın olmayışı büyük ıstırap... Yangın yerine dönüşürken İzmir özlemi, ne büyük felaket olur yaşanan her an bilir misiniz? Kordon’da bir bira... Öyle eski Kordon, yeni Kordon gibi tartışmalara kulak asmadan; yaşayabilmek o muhteşem yolu, sadece bir bira ama Kordon’da...
Veyahut Alsancak’ta Kıbrıs Şehitleri'nde keyifli bir yürüyüş, adımlarını güvenle ve keyifle basacaksın. Önce topuklar sonra ayak ucu ahenkle basacak yürüdüğün yola. İzmir’de yürümenin tadını alacaksın öyle özensiz yürümeyeceksin yani... Eğer İzmir’deysen Konak’ta saat kulesine saatlerce bakmayı becerebileceksin. Ama bakışlar boş olmayacak, tarihi hissedeceksin damarlarına kadar ve gurur duyacaksın... Hafifçe dönüp selamlaşacaksın Hasan TAHSİN’le, gülümseyeceksin ve minnetini haykıracaksın sessizce, sesin çığlık gibi çıkacak ama...
Kemeraltı’na doğru uzanmadan önce hemen girişteki camiinin çinilerine bakıp tanrıya şükredeceksin böyle bir kentte nefes almana izin verildiği için... Kemeraltı'nda çocukluğunu hatırlayacaksın, oyuncak satıcıları önünde 3.5 numara gözlüklerle derin hayallere dalıp kurduğun dünyayı anacaksın, seni orda kaybeden annene kızmayacaksın... Kemeraltı annen kadar özenlidir çünkü, sana asla zarar gelmemiştir o coğrafyada... Havra sokağında İzmir tulumu, yeşil zeytin ve kornişon tadacaksın, domatesin telaffuzunun domat olduğunu duyacaksın bir kez daha ve mutlu olacaksın. Fuarın her kapısına ayrı bir hayranlıkla bakacaksın. Ve aslında BAHADIR’ın ne kadar şanslı olduğunu düşüneceksin, yıllarca İzmir’de nefes alabildiği için... Kadifekale’nin mağrur duruşunu izleyeceksin aşağılardan...
Güzelyalı’dan denize bakacaksın... Asansöre binip ağır ağır yükseleceksin arş-a doğru, ruhani bir havaya bürüneceksin İzmir’in muhteşemliği karşısında. Vapurla Karşıyaka’ya geçeceksin. Geçerken denizin üzerinden bir sigara yakıp Ege türküleri mırıldanacaksın. Balçova’da teleferiğe binip bir kez daha yükseleceksin... Bornova’ya gidip bilimin ve eğitimin yüceliğini pekiştireceksin bir kez daha içinde... Buca’yı kırmadan incitmeden turlayacaksın... Zarif ve kristal misali hassas bir semttir çünkü Buca...
Ah Hatay güzel Hatay... İzmir’in ne güzel bir mekanısın sen... Doymak ne mümkün sende dolaşmaya... Sokak sokak cadde cadde keyifle... Oradan Varyant’a uzanıp döne döne göreceksin İzmir’i... Ama başını döndüren sadece ve sadece İzmir’in güzelliği olacak... Palmiyelere bakarken İzmir’deyim diyeceksin İzmir benim her şeyim diyeceksin... Denizi göreceksin bir kez daha ve HÜRRİYET’i hissedeceksin, bağımsızlığın meşalesinin o denizde yandığını, Mustafa Kemal’in gözlerini mavi mavi o denizin yangınında göreceksin... İzmir’in orta yerinde SENİ SEVİYORUM İZMİİİİİR diye ağız dolusu bağırabileceksin... İşte bunları yapamıyorsan, bencileyin acılar içinde kıvranacaksın.
İZMİR’DEN UZAK VE İZMİR’E HASRETLE...
Fırat Yılmaz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          8 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
SONSÖZ YERİNE...
GECELERİN eskisinden daha uzun olmaya başlaması mıdır bilmiyorum beni durup durup geçmişi düşünmeye iten. Sırılsıklam, ter içinde bir gece yarısı uyanışının ardından içilen su ve helezonik şekilde onun mideye inişine müteakiben bende başlayan bir içe dalma olayı. Bugün denen kuyu başından, geçmiş zaman çukuruna döne döne düşüveriyorum. İlk gençlik, delikanlılık dönemlerimi hatırlıyorum. Yaptığım acemilikleri, yanlışları gülümseyerek anımsıyorum.
ÇOCUKLUĞUM..oynadığım oyunlar ve üstlendiğim roller.. evet bütün bunlar gece yarıları uyanışımla bir tören edasıyla sırayla birbirini takip ederek oluveriyor. Ve çocukluğuma gelince yeniden uykuya dalıyorum. Ben zaten çocukken de uykuyu çok severdim. Çocukluğumda kahvaltı sofralarında nasıl uyuyakaldığımı hatırlıyorum mesela.. ilk okul dönemini.. eski evimizin bahçesindeki dut ağacını..yan komşumuzun yüksek evinden nasıl korktuğumu.. zeytin ağaçlarının gölgesini..ve zeytinliğin sınırında akan tertemiz pınarı. Arkadaşlarımı hatırlıyorum. Hastalanışımı, okula gidemeyişimi ve bütün sınıfın beni nasıl özlediğini. Arkadaşlık belki hala benim için bu kadar önemliyse bu o günlerden kalma olmalı..
“BUGÜN” denilen beni tekrar çağırıyor olmalı.. bugüne doğru başlıyorum seyretmeye akan film şeridinde kendimi.. bugünden geriye doğru ilk akla gelenler güzel hatıralar oluyorken, bugüne doğru düşününce bir lodos esiyor önce düşüncemde. Sonrası kızıl kıyamet. Kabuslarımı hatırlıyorum. Gece yarıları karanlık ve ıssız bir sokağa düşmüş bir çocuk oluşumu.. ağlamamı.. geçmiş zamanı ağlamayla dolu olan birinin yüzüne gülmeye dair bir mimik nasıl yakışabilir ki. Yüzümün asıklığını.. mide kramplarımın başrolleri kaptığı günleri. Birdenbire erircesine verdiğim kiloları. Değişen ya da yorulan aynaları hatırlıyorum..
BUGÜN ne de zor geliyor şöyle bir düşünmeye başlayınca. İlk aşkımı birden bire hatırlayamıyorum. Unuttuğumdan değil. Bilmiyorum. O birden bire hatırlanmayacak kadar, kırılgan, sevecen, şefkatli, naif.. şimdi fark ediyorum aşkın bendeki halini.. kırılgan, sevecen, şefkatli, naif.. bunları söylüyorsa biri ilk aşk hakkında o ben olmalıyım. Bu bir çimdik gibi getiriyor kendime. Kendim dediğimse bugünde yaşayan ben. Nasıl da yanılıyorum kelimelerle düşününce.. kendim olabilecek o kişiyi ben ilk aşkımın yanı başında bıraktımdı oysa. İlk aşkım.. çocuktum ve bir çocuk sevdimdi..o kadar.. ben aşkı bir çocukla hatırlarım. Bir çocuk belki bir gün bana ilk aşkı hatırlatır diye.. ilk aşk demeye görsün kalem, içimde bir rüzgar eser, içimi deli eder o rüzgar.. aşk bir delilik..ben de bir zamanlar deliydim. Bir kere delirmek benim gibi birine yeter dedim..aşk oldum bir aşkla..sonsuz oldum aşk olunca. İnsan sonsuz olunca bugün denen şey ne de küçük görünüyor gözüne..bugüne ait ne varsa küçülüveriyor birden. Bugünün her anını kapsayan bir kabus sonsuzluğumda bir rüya kadar kısa.
DÖNÜYORUM yarına yüzümü.. bir tümsek aynada kendi yüzünü görmeye çalışmak gibi yarını düşünmek.. müsait uzaklığa ulaşmadan yüzünü göremezsin. Görsen bile o seni olduğun gibi yansıtamaz. Ya bacaklarının üzerindedir kafan ya çok şişmansındır ya da iki ayrı yerdedir vücudun. Ve yarını düşünmek sağının ve solunun tümsek aynalarla dolu olduğu bir koridorda koşmak gibi ürkütücü.. sonsuz tane sen olma ihtimali olan görüntüler hızla akıp gider iki yanından. Hiçbirisi sen değilsindir ama korkarsın. Ayakların dolanır düşersin. Yüzün değer aynaya ve sır bulaşır bugüne. Yarın denen aynadan bir sır bulaşmasaydı yüzümüze yaşamanın ne anlamı olurdu ki
Erol Şahin
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Gülümse'nin Dilinden : Gülcan Talay Karanlık Tepedeki Uğultu -2- |
|
II. Bölüm:
Sara anneannesinin yanağına kondurduğu öpücükle yattığı yerde çığlık atarak uyandı.Bayan Loren şaşkınlıkla yüzünde korku ve dehşet olan torununa baktı.
- Kötü bir rüya mı gördün kızım? Çok kötü görünüyorsun.
- Evet...diye geçiştirdi Sara.
Bayan Loren üzerini giyinmek isteyen torununu yalnız bırakıp, hazırlanmış olduğu kahvaltıda "eksik var mı" diye bakmak için alt kata indi. Bir yandan giyinen Sara şimdi nasıl davranacağını düşünürken, gördüklerini sorup sormamak arasında çok tereddüt etti. Düşündükçe bir süre takip etmeyi ve olayları yalanlar ile gölgelemeden, kendi kendine çözmesi gerektiğine karar verdi. Bu süre zarfında elinden geldiği kadar eski sıcaklığını korumaya çalışacaktı anneannesine karşı. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve kuşkularını açığa çıkartmadan da rahat etmeyecekti.
Bayan Loren birkaç gündür kendisine yapmacık gülücükler atsa da, gözlerinin içinde derin bir bulanıklık olan torununa neler olduğunu çok merak etmeye başladı. Buna rağmen sebebini soramadı. Ona göre Sara'nın kendisinin anlatması daha doğru olacaktı. O pazar birlikte gittikleri kilisede Sara, anneannesinden uzakta kendi kendine dualar ediyordu ki, gitmeleri gerektiğini söylemek için arkasına gelip omzuna dokunan anneannesine döndüğünde korkuyla sıçradı. Bayan Loren sonunda torununun kendisinden korktuğunu ve bu garip davranışlarının tek nedeninin bu olduğuna karar verdi. "Acaba beni görmüş olabilir mi?" diye geçirdi içinden. Henüz hiçbir açıklama yapamayacak kadar erkendi.
Ertesi gün olduğunda Sara, şehre ineceğini bahane ederek evden ayrılmak ve çevrede araştırma yapmak istemişti. Ancak, anneannesinin kendisini şehre götürmesi için çağırdığı James' i görünce mecburen şehre inmek için arabaya binmek zorunda kaldı.
James ve ailesi Berry Çiftliğinin iki kilometre uzağındaki Dorsey Çiftliğinde oturuyorlardı. Kara Tepedeki Berry ailesinin yüz yıllardır yaşadığı çiftlik evleri hakkında değişik efsaneler ve rivayetler olsa da, Loren Berry herkes tarafından olduğu gibi, James'in ailesi Dorseyler tarafından da sevilen ve saygı duyulan biriydi. Sırf bu sebeple en ufak ricasında oğulları James koşa koşa gelirdi yanına. James, başı sürekli dik ve mağrur olduğu kadar gözlerinde şefkat olan bu asil kadına büyük bir hayranlık besliyordu. Sara' ya bu hislerini söylediğinde, Sara bir an anneannesi hakkında endişeye kapıldığı için kendinden utandı. Belki gördüğü kişi o değildi. Pekala evlerinde temizlik işlerini yapan Bayan Doro ya da ahırla ilgilenen o soğuk Bay Harry olabilir ve karanlık da gözlerini yanıltmış olabilirdi.Niye daha önce böyle düşünmemişti ki.
- James sen anneannemi iyi tanıyorsun değil mi?
- Evet... Çok iyi biridir. Annem kendisini çok sever. Bende dediğim gibi kendisine hayranım. Bu civarlarda böylesine büyük ve yalnız bir evi tek başına idare edebilen, herkesin yardımına koşan, fakirleri yedirip içiren ve bir çiftliği, tarlalarda çalışan bu kadar ırgatı yönetebilen yalnız bir kadın olmak zordur. Bayan Loren bunu çok iyi yapıyor.
- İnan çok şaşırdım. Ben bile anneannemi senin kadar tanımıyormuşum demek. Hep yatılı okullarda okuduğumdan, ben yokken neler yaptığını hiç bilemedim.
- Aslında Sara...Size Sara diyebilirim değil mi?
- Elbette.
- Ben küçükken sizin çiftliğe geldiğimde çok korkardım. Bizim oradaki çocuklar geceleri sizin çiftlikten sürekli çığlıklar yükseldiğini söylerlerdi. Bir kadının sürekli bağırdığını duyanlar çokmuş. Ben hiç duymadım. Rivayete göre, baban anneni terk ettikten sonra annen çıldırmış. Anneannende onu ahırların altındaki bodruma kapatmış ve ona orada işkence ediyormuş. Ben şahsen böyle bir şeyin doğruluğuna inanmıyorum tabi.
- Annem ben üç yaşımda iken öldü. Böyle bir rivayet nasıl olur. Hatta çiftliğin arka tarafındaki aile mezarlığımızda gömülü...diyebildi Sara. Yinede duydukları kafasını karıştırmıştı. Annesi ölmemiş olabilir miydi? O ahırın altında kapalı mı tutuluyordu? Kuşkuları birden geri dönmüştü. Sonra birden James' e dönüp "beni geri, eve götürür müsün?" dedi. James şaşırdı ama itiraz etmedi. Sara çiftliğe bir kilometre mesafede indi.
- James anneanneme erkenden geri döndüğümüzden bahsetmezsen memnun olurum.
- Bunu neden gizlemek istiyorsun Sara?
- Söylediklerin çok kafamı karıştırdı James. O ahırın altına bakmadan rahat
edemeyeceğim. Bende geldiğim gün garip bir şey gördüm. Bu kuşkularımdan kurtulmam gerek.
- Seninle gelmemi ister misin?
- Hayır James... Kuşkularımla tek başıma yüzleşmeliyim.
Sara, Çiftliğin St. Lawrence Nehrine bakan arka yamacında bulunan çalıklıklara gizlenerek ahırın arka kısmına tırmandı. Bay Harry ortalıklarda görünmüyordu. Bu iyiydi. Yoksa içeri gizlice girmesine imkan yoktu. Atları ve inekleri alıp çiftliğin yukarısında bulunan meraya gitmiş olmalıydı. Her gün öğlen saatlerinde hayvanları dolaştırırdı. Sara ses çıkartmadan ahırın kapısını araladı. Yerlerde bahsedilen bodrumun kapısını bulmaya çalıştı, bir türlü göremedi. Belki de böyle gizli bir bodrum bile yoktu. Atların bulunduğu bölmelere bakındı. Tam o sırada bir inilti duydu. Çok derinden ve çok alçak bir sesti duyduğu. Tekrar duymaya çalıştı. Sağına soluna bakınırken ayağı takılıp düştü. Ayağının altındaki samanları temizlediğinde, ayağının takıldığı, bodruma açılan kapının demirini gördü. Kapıyı kaldırırken yüreği yerinden çıkacak gibiydi. Gerçekten o inleyen annesi olabilir miydi? Midesine acı bir kramp girdi ve başı döndü. İlk merdivene basarken derin bir nefes aldı. Sendeleyerek indiği dar merdivenin önünden kapalı bir odaya dar bir koridor ilerliyordu. Yaklaştıkça iniltiler daha net duyulabiliyordu. Sara her tarafı kalın tahtalarla kalınlaştırılmış eski ahşap kapının asma kilit ile kilitlendiğini gördüğünde, anahtarı bulabilir miyim diye çevresine bakındı. Tam o sırada duvardaki bir çiviye asılı anahtarı gördü. Kilidi açıp yavaşça kapıyı araladı ve gördüğü karşısında olduğu yerde dondu kaldı.
Devam edecek...
Gülcan Talay
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Gülendam Z.Oğuz <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 6.031 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
İNSAN
Labirentte peynirini arayan fare değildi onlar.
Ne açlık çekiyorlardı, ne özgürlük istiyorlardı.
Bir öfkeyi paylaşıyorlardı sadece,
Kendi varlıklarına
Ellerinden kan akıtıp,
Kin kusuyorlardı.
Kimi yere mayın döşediler,
Kimi yere bomba koydular,
Bunlarda yetmeyince kendilerini patlattılar...
Etraf kan ve gözyaşıyla doldukça,
Zafer kazanmışçasına ortaya çıkıp
Caniliği kabullendiler...
Ne kadar farklı da olsalar,
Dinleri, dilleri, kültürleri, ırkları ayrı da olsa
Bu dünyayı paylaştılar,
Adem ve Havva'dan olma kardeşlerini parçaladılar...
Ne acı vardı kalplerinde ne bir pişmanlık,
Sevgiyi öğrenmemişlerdi ama, terörü yaşattılar,
Yaptıklarını kalıplara sokup savundular...
Bütün dünya onlara terörist dedi,
Oysa onlar da görüntüde İNSAN'dı...!
Fatma ÖZTÜRK
Yukarı
|
 Çizen: Hüseyin Alparslan
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan |
|
Telgrafın tellerine konan kuşlar gitar çalıp şarkı söylemeye başlarsa ne olur? http://www.irlmeier.de/bird.swf Kısayoluna tıklarsanız neler olacağını görürsünüz. Kuşun sevimliliğine güvenip sesini sonuna kadar açmayınız. Rezil olursanız ben karışmam.
Peki çiftlikteki atlar koro kurup orijinal sesleriyle vokal yapmaya başlarlarsa ne olur http://svt.se/hogafflahage/hogafflaHage_site/Kor/hestekor.swf aha da işte bu olur. Sevimli atların üzerine sırasıyla tıkladığınız takdirde, duygu yüklü bestelerini dinleyebilirsiniz. Sesini istediğiniz kadar açabilirsiniz. Hatta üzerine söz yazmanız bile mümkün.
Flash animasyonlarla başladığımıza göre, aynı şekilde devam edelim. http://193.151.73.87/games/bubbels.swf kısayolunda baloncuklarla oynanan şirin ve basit bir oyun var. Vakit geçirmek için birebir.
İşte size uçuk bir oyun. Amacını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. http://www.albinoblacksheep.com/flash/planarity web sayfasına girince ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Karmaşık şeyleri seven ya da arkadaşlarına şaka yapmak isteyenler için birebir.
Kahve Molası'nda bir dönem yorumlarını beğeni ile okuduğumuz sevgili dostumuz Hasan Taşkın yönetiminde iyi bir haber sitesi açıldı. Henüz çiçeği burnunda olan bu portalın kısa zamanda hakkettiği yere ulaşacağını söylemek müneccimlik olmasa gerek. http://www.haberyedi24.com
Dergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün. http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
Internet Download Accelerator 4.2 [2.3 MB] 98/ME/NT/2000/XP Deneme (24.95$)
http://www.westbyte.com/ida/download/idasetup.exe Şu ana kadar kullandığım en kullanışlı, en hızlı ve en randımanlı download hızlandırıcısı. Özellikle ADSL kullanıpta tam randıman alamayanlara şiddetle tavsiye ederim. Tarayıcı ile entegrasyonu, arama bulma fonksiyonları programa ayrı bir güzellik katıyor. Eğer sık sık bilgisayarınıza birşeyler yüklemeye çalışıyorsanız bu programı mutlaka denemelisiniz. Ful fonksiyona ulaşmak 24.95$, ama ne demiş atalarımız; "Benim memurum işini bilir.":-))
Yukarı
|
|
|
|
 |
|