UNIVERSIADE 2005 İZMİR



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 799

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 16 Ağustos 2005 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Birikimin ne kardeşim?!..


Merhabalar,

UNIVERSIADE 2005 İZMİRİletişim sayfamızda bir formumuz var biliyorsunuz. Bana iyi laf etmek isteyen de, üstü açılmadık ne varsa sıralamak isteyen de onu kullanır genellikle. Bir nevi serbest kürsü gibi çalışır orası. Yanlışlar eksikler gırla gider. Mesela çok hayati bir soru sorar ama email adresini yazmamıştır cevap veremem ya da şiirini yazısını illa oraya sıkıştırıp yollamaya çalışır, beceremez. Gene anlatamamışım der hayıflanırım böyle durumlarda. Bazen de çok aklı başında notlar düşülür oraya. Dün o formdan bir mesaj geldi posta kutuma. "yazı yazabilmek için ne lazım (birikim olarak) bilen varmı?" demiş bir kahveci dostumuz. Çok güzel bir soru değil mi gerçekten? Bilen varsa beri gelsin. Hepimiz birşeyler karalıyoruz, hele Kahve Molası müdavimiysek okumak yetmiyor, yazmaya çalışıyoruz. Bunların hepsi iyi güzel de, herkes yazabilir mi? Ya da herkes yazmalı mı? Yazı yazmak için ne birikimi olmalı insanın? Buyrun size on puanlık ÖSS sorusu. Cevap vermemezlik edemezdim. Madem beni adam yerine koyup soru sormuş bir arkadaşım, hem de cevaplaması hayli zor bir soru, elimizden geldiğince, sezgimiz elverdiğince birşeyler karalayıp yolladım.

"Bildiğim kadarıyla demek istemiyorum ama sezinlediğim kadarıyla aşağıya sıralamaya çalışayım istersen." diye başlamışım cevabi mesajıma. Sonra da devam etmişim. "Öncelikle okumak gerek, öyle az buz değil epeyce okumak gerek. Okuduğunu anlamak ve yorumlayabilmek gerek." Eh bu olmazsa olmazlardan biri. Okumadan yazmak herhalde Allaha mahsustur ancak değil mi? "Türkçeye hakim olmak gerek. Ortalama kelime haznesinden fazlasına ihtiyaç olduğunu bilmek gerek." Bunda da haksız sayılmam. Ortalama 200-400 kelime ile yaşamını sürdüren bir vatandaşın ancak "Bahçelerde can can, öpsün seni amcan" şeklinde bir vecizeye imza atabileceğini söylemek müneccimlik olmasa gerek. Bunun da çözümü okumaktan geçiyor işte. "İlla güzel konuşmak gerekmez ama kelimeleri ardarda getirdiğinde rahat okunabileceğini melodisinden anlayabilmek gerek." Bu da çok önemli. Her yazının bir melodisi vardır. Kolay okunabilir ve anlaşılabilir her yazının bir de bestesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirm. "Kalemle ya da klavyeyle dost olmak gerek. Yazmayı bir angarya değil, sevilen bir uğraş olarak görmek gerek." Sevilmeden yapılan her iş ya baş ağrıtır ya da diş, ben bunu bilir bunu söylerim. "Paylaşmayı sevmek gerek." İşte bir can alıcı nokta daha. Sadece kendi için yazanlara saygı duyuyorum ama hepsi o kadar. Yazdıklarını paylaşmadıktan sonra onca çabaya ne gerek var? Öyleyse paylaşmaya da hazır olmalı. "İyiye ulaşmak için eleştiriye açık olmak, eleştiriden ders çıkarmak gerek." Yazarak paylaşmanın mihenk noktası işte tam burası. Özel olmaktan çıkmış her yazı onlarca belki binlerce değişik beynin algılamasına da açılmış demektir. Algılayış farklı olunca da eleştiri ya da yorumun farklı farklı olacağı kesindir. Burada önemli olan yazdıklarının yüzde yüz doğru ve eksiksiz olduğuna inansan bile savunmaya geçmeden önce durup düşünebilmektir. Çünkü yazı yazmak ve paylaşmak, bir münazarada fikir savunmaktan çok çok farklı bir uğraştır. Bir yazı için yapılan eleştiri en erken bir sonraki yazı da değerlendirilmelidir. Bitmiş bir eseri yeniden yorumlamak, tekrar tekrar kaleme almak olanaksız olduğu için de eleştirilere kulak tıkamadan ama hoşgörüyü de elden bırakmadan her görüşe saygılı olmak, dersler çıkarmak gerek. Ve son olarak, yazılarınızı layıkıyla değerlendirecek Kahve Molası gibi mecralar bulmanız gerek. Haksız mıyım ama?:-)))

Yukarıda sözü edilenler zaman içinde geliştirilebilecek özellikler. Bir de Allah vergisi diyebileceğimiz yetenek var ki, işte onun cevabı bende yok. O ya vardır ya da yoktur. Olup olmadığını öğrenmek ise sizin elinizdedir.

Bugün biraz ders verir gibi oldum farkındayım. Beni affetmeniz için size muhteşem bir şarkı koyup köşeme çekileyim isterseniz. Moody Blues çalıp çığırıyor, Night's in white satin. Hoşçakalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

11 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Elif Eser

 Cemreler Düşerken : Elif Eser (Zeycan Irmak)


  KAYIPLARA İSYAN YAKISI

Sonra? Sonrası yokluk. Acılaşma, burukluk, algısız duruş. Saydamlığın yanısıra bir kendinden vazgeçiş hali. Büyük sıkıntılardan ve kayıplardan geriye duran; isimsiz, sıfatsız, soluksuz o sessizlik. Dipsiz sessizlik.

Ağır ve yapışkan, ağır ve durgun, ağır ve yakıcı, ağır ve ağdalı bir zamanın upuzun, geçmek bilmeyen ölgün sessizliği.

Sonra? Başlangıcın sonrasında gelen bitiş. Bazı sayrılı süreçlerin geçip giderken kişide bıraktığı, saygınlığını koruyan derin kırbaç izleri. Cılk yaraların kapanması ise o upuzun zamana bırakılmış.

.............

"Sonsuzluğun da sonu vardır." Yaralar iyileşedursun, kendimde sabitlediğim belli başlı yargılar da, zaman tünelinde başkalaşıma uğrayabiliyor. Sonsuzlukta sonlanır. Oysa herşeyin sonsuz olduğuna inanırdım. Misâl; can'ın bedeni terk etmesiyle hayatın sona ermediğini, sadece ruhun bedenin hapsinden kurtulduğunu savunurdum. Böylelikle bilinmeyen bir âleme geçişe inanma güdüsü, us'umun algoritmasını sağlama alırdı.

Taa ki yakın geçmişe kadar. Yakın geçmişte arka arkaya verdiğim ağır kayıplar, kurduğum dengenin yerle bir olmasına yetti ve belki de arttı.

O çok sevdiğim kadını; ben onu terk etsem de, beni asla bırakmayacağına sonsuz inandığım kadını kazaya kurban verişim. Aldığım ilk darbe. Ölümünün bende bıraktığı şok, şaşkınlık, yeri dolmaz boşluk, özlem ve katıksız sevgi. Onsuzluğu o gidene dek hiç düşünmemiştim. Derken; hani nerede olursanız olun, sizi gözeten, kollayan, düşseniz kaldıran ve bir gün huysuz bir ihtiyar olsanız dahi kaprisinizi çekeceğine kalıbınızı basacağınız, uykuda bile omzunuzda hissettiğiniz o dost elini bir itirafa (komik ama aptalca bir dürüstlüğe) kurban verişim. Evlere şenlik o halim doğrusu görülmeye değerdi. Daha önce de dostlarını yitirmiş bir yürektim, alışmış olmalıyım. Demek ki yaş ilerledikçe kabullenemiyor insan. Yanında hep sağlam birilerini istiyor. Geriye kalan hayret, matlaşmış bakışlar, burukluk, içlerde bir yerin ani üşüme nöbetleri.

Akabinde, bir önceki kayıpla girift zamanlara eş; apansız ve birden bastıran, nereden geldiği belli olmayan sağanak yağmura teslimiyet. Yeniden yaşama umudu. İçimde beliren tek şey, onu, inandığım sonsuzluğa yayma arzusu. Ruhu arındırır gibi, içimdeki ölüleri yıkayıp defneder gibi, yeniden biraz olsun nefes alır gibi. Yağmura aldanış, inanış. Böğrümün orta yerine inen son vurgun; yağmuru yalan'a kurban verişim. Yani bir insanın, başka bir insana sonsuz inancının doğaya aykırı gerçekliği: Yıkım. Talan. Güvensizlik.

Ve buradayım. Boş, anlamsız, duyarsız. Hiç. Hiçbir şey sonsuz değildir. İçimizde büyütüp yeşerttiğimiz aşklar da biter, kurur, sürgün vermez olur. Bense bunca zaman en büyük yanılgıyı herşeyin sonsuz olduğuna inanmakla yaşamıştım.

Belki de bu yüzden acımıyor artık kalbim. Peşisıra yaşadığım kayıplar ve düş kırıklarının ruhumda yarattığı hasar; duygularımı yeşerttiğim, binbir renk çiçekle bezediğim kalbimi kalın ve geçirimsiz bir toprakla sıvamış bugün.

Bana "sence kötülük nedir?" diye soran çocuğun haylaz/haşarı gözlerine uzun uzun bakıp susuşum ve yanıt verememem hep bu sebepten. Kötülük; elinde güvenle tuttuğun ve asla sana zarar vermeyeceğini düşündüğün silahın geri tepmesidir çocuk. İşte şimdi söylüyorum.

Başka bir çocuğun gözlerinde o söylemese de gördüğüm hayata dair umut parıltıları. Yanısıra naif, kırılgan yüreğinin, bilmediği bir hayata karşı, yeni başlayan hayatına karşı dudaklarından patır patır dökülen çakıl taşları "korkuyorum anne..."

Sonra?... Sonrası sözlerin yetişemediği, yetkinliğini yitirdiği kayıp zaman. Pürtelâş bir perçemin sıkıştırıldığı yerden beklentisiz yüze dökülümü gibi, sûreti gölgeleyen, ikiye bölen keskin sustalı darbesi... zamanın façası.

"Zaman"la alıp veremediğim o iç hesaplaşma. Kalbimin üzerini sıvalayan o geçirimsiz toprak. Bütün yalnızlıkların hüzün koktuğu, sabaha varamayan cinnet sessizliği geceleri.

Sonra? Sonrası Zaman geçtikçe aşılması beklenen nihilistlik. Buna rağmen farkındalık hali. Ve bir bilinmeyenli denklemine, geleceğine inilen yolculuk.

Yolculuğun yoruculuğuna dayanamayıp verilen moladayım şimdi.

Kaçınız daha önce bu yoldan geçti? Kaçınız zaman'ı bekletmeye almayı başarabildi? Daha kaç kişi gelecek peşimden? Bilmiyorum. Bildiğim, şimdiye dek öğrendiklerimin çok da gerekli olmadığı.

Oysa kayıpların ardından -ki bana göre geçmiş uzun yıllara bakılırsa kısa sayılabilecek bir süreçti- öğrendiklerim; tek başıma, yardım almadan, el yordamıyla tutunarak, karanlıkta kaybolmadan öğrendiklerim, azımsanmayacak kadar doygun ve verimliydi.

Öyle ki daha önce arsızca bir öğrenme açlığıyla doluyken ve bencilce öğrendiklerimi öğretmekten nefret ederken; üstüne bir de öğretme çabasına girişiyorum. Şu duraksadığım mola yerinde adımları adımlarıma yetişenlerle bildiklerimi paylaşmak için sabırsızlanıyorum. Şuncacık zamanda ne öğrendiysem, bu yolda benden sonrakilere ışık tutsun istiyorum.

Kendine yetebilmeyi, kendinle yetinebilmeyi, ruhunu tımar etmeyi, bedenine hükmedebilmeyi, en önemlisi acıyan yanlarınla kendini sevebilmeyi; alfabeyi yeni öğrenen çocuk saflığında sil baştan yeniden öğreniyor ve öğretiyorum.

Kendini, verdiğin ağır kayıplardan sonra yeniden yaratmak, faniliğini bilerek sana biçilmiş tek bir ömrün üzerinde yeni benlikler yaşatmak sanıldığından daha zor, daha çileli, daha vefasızdır.

Bütün bu yorucu ve yıpratıcı yolculuğa gerek duymayabilirdim. Bana sunulmuş hayata razı olabilirdim. Kendi girizgâhımda, ufak çaplı tamahkâr komplekslerle ömrümü bir pencere kenarında da geçirebilirdim. Eğer kaderciliği kabullenebilseydim.

Fakat yazgısını elleriyle kesip biçen benden öncekilerin izi peşinden sürümeyi tercih ettim. Şimdi burda oturmuş kayıplara isyan yakısı yakıyorsam, dağlıyorsam yüreğimi, Havva'dan olma nankörlüğümün geriye baktığında unutmaması içindir. Bu yüzden yaşadığım her an'ın farkındaysam ve bir gün kazaya kurban edeceksem geçici bedenimi "yaşadım ve öğrettim" diyebilmektir tüm çabam.

.............

"Ya sonra?" diye sordu çocuk. "Sonrası kayıplara karışan" dedi, azığını paylaştı. "Giz'i çözmek ve kendinde pekiştirmek.. sonrası senin işin..." Topladı heybesini, değneğine sarıldı. Ardında billur ışık süzmeleri, yürüdü gitti....

Elif Eser
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,579,579,579,579,579,579,579,579,579,57
              14 Kahveci oy vermiş.
18 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Ersan Erçelik

 Kahveci : Ersan Erçelik


  TELEFONDA ÂDÂB-I MU'ÂŞERET

İstanbul'da ilk telefon ağı "Dersaadet Telefon Anonim" şirketi tarafından 1913'te kurulur.

1919'da İstanbul'da 9600 telefon abonesi vardır.

Ankara-İstanbul arasında "ilk telefon görüşmesi" de, 1929'da yapılmıştır.

İlk telefon görüşmesiyle ilgili olarak, 27 Haziran 1929'daki Cumhuriyet gazetesinde bir haber-röportaj vardır.

"Ankara Telgraf ve Telefon Müdüriyeti Umumiyesi İşletmesi"nden Cumhuriyet Yazıişleri'ni ararlar. Bu, İstanbul'a Ankara'dan yapılan ilk telefon aramasıdır... Cumhuriyet muhabirine şu bilgi verilir: "Oturduğunuz yerden telefonu açacaksınız. Matmazelden, nasıl numara istiyorsanız, öylece 'Ankara ile konuşmak istiyorum' diyeceksiniz. Size verecekleri 3 dakikalık mükaleme 115 kuruştur..."

Yeni bir teknoloji karşısında, yeni kullanıcılara neler yapmaları gerektiği söylenir durur… Telefon kullanıcılarına hep, "Şöyle yapın-böyle yapın" denir.

Örneğin İstanbul'daki ilk telefonlar için, abonelere şu dersler verilir:

- Ağzınızı telefonun mikrofonuna yakın tutun… Konuşma bitmeden telefonu kapatmayın… Bağırarak konuşmayın... Santraldeki kızlarla muhabbete girmeyin.

İşte o zamanlardan 1980'lere kadar İstanbul'da şehirlerarası telefon etmek için, Tarabya santralındaki "matmazel" aranır ve istenilen numaraya öyle bağlanılır.

1980 sonrasındaki reformlara kadar da, şehirlerarası konuşmalar, santraldeki "memure"ler aracılığıyla yapılır.

Biz konuşmayı adamakıllı bir türlü öğrenemediğimizden olacak, 1988'de, PTT dergisinde "Telefon konuşmalarında nasıl hareket edilmeli?" diye bir ders verilir. İşte bazı noktalar:

- Konuşmadan önce kendinizi takdim edin... Mikrofonu dudak hizasında tutun... Konuşurken nazik olun... Nazik sese kapılıp, aşık olan, evlenenler vardır... Telefonda özel konulardan söz etmeyin, dedikodu yapmayın... Konuşacağınız konuları planlayıp, öyle konuşun...

Bu dersler, aslında gereklidir. Bazıları filme de aktarılmıştır… Amerika'da ilk trafik ışıkları konulduğunda, topluma "Kırmızı"nın dur, "Yeşil"in geç anlamına geldiği, filmlerle anlatılmıştır çünkü.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkelerine dönen Amerikalı askerlere de, "Kadınlı Toplum"da nasıl davranılması gerektiği, yine filmlerle hatırlatılmıştır. Örneğin, "Hep kendinizden bahsetmeyin" veya "Açık büfeden yemek alırken, kadınlara öncelik tanıyın" gibi…

Bizde de kafede, otobüste, işyerinde etrafımızı kuşatan cep telefonu sesleri, rahatsız edici uzun konuşmalardan kurtulmak için film hazırlansa nasıl olur?

Dersaadet'te verilen hayat ve görgü derslerine, "telefonda âdâb-ı muaşeret"e yeniden ihtiyacımız var galiba, siz ne dersiniz?

TELEFONUN UCUNDA BİR İSTANBUL BEYEFENDİSİ

Benim "telefon" aracılığıyla tanışma fırsatı bulduğum en beyefendi insanlardan biri A. Nevzad Odyakmaz, bilinen diğer adıyla Nevzad Sudi'dir!

Tam bir İstanbul beyefendisi olan Nevzad Bey, aynı zamanda telefonda da âdâb-ı mu'âşereti çok iyi bilir… Toplu şiirlerini "Zaman Ey Düş" adlı kitapta toplayan Nevzad Sudi'nin, kitapla aynı adı taşıyan şiiri şöyledir:

günler sayılı
dur durak yok
koşuşturma bitmiyor

geçmişte kaldı
aşklar anılar
onlar ki
başıboş küheylanlar

zaman
ey düş
ey boşlukta seken kuş

"Boşlukta seken kuş" 1957 yılında bir güne uçtuğunda, Nâzım Sılanoğlu adındaki arkadaşı, "Güzel ve Kolay Yazma Sanatı" adlı kitabının karalamalarını Nevzad Sudi'ye getirir. Ondan kitabı bir kez de kendisinin gözden geçirmesini, gerekiyorsa düzeltip yeniden yazmasını, eklemeler yapmasını ister.

Önerisinin yadırgandığını gören Sılanoğlu, bu sefer daha da şaşırtıcı bir öneride bulunur. Eğer Nevzad Sudi önerisini kabul ederse, bir kitapçıda toplamayı çok istediği şiirlerini yayımlamasını da üstlenecektir. Oldukça çekici olan bu öneriye karşın Sudi'nin karasızlığı bir hafta sürer. Kitabın yazı taslağı onda kalmıştır. Sonunda Sılanoğlu'nu arayarak teklifi kabul ettiğini söyler.

Kitabı gözden geçirip düzeltmek yerine, yeniden yazmayı yeğler. İşte şairin "Üç Yön" adını taşıyan ilk kitabı bu çalışmanın karşılığı olarak yayımlanabilir.

Sonrasında, Nâzım Sılanoğlu adını iyiden iyiye benimseyerek bu adla kitaplar yazmaya başlar. Nâzım Bey yayımcılardan iş alır, Nevzad Sudi de konuları belirlenmiş, ısmarlama kitaplar yazmaya başlar. Yayımcılar onu tanımaz bile! Takma adla yazdığı kitaplar arasında "görgü kitapları" ağırlıklıdır: "Modern Muaşeret - Görgü", "Görgü Ansiklopedisi", "Çocuklar İçin Resimli Görgü" kitapları…

"Görgü kitapları yaza yaza bu işin uzmanı olmuştum giderek" diyen Nevzad Sudi, bu kez kendi adıyla "Görgü Kuralları", "Çocuklar ve Gençler İçin Çağdaş Görgü" adlı kitaplarını yayımlar…

Nevzad Sudi, Vefa Lisesi'ni bitirdiği 1941 yılında, İstanbul Evrak Kalemi, yardımcı evrak memurluğuna atanır. Aylığı yardımcı memur olması nedeniyle, gerçek aylık tutarının üçte ikisi olan 33 liradır! Yine de çok paradır o dönemde…

O zamanların çok ünlü dans öğretmeni mösyö Panosyan'ı, bir dans yeri açmak için izin belgesi almak isteğiyle evrak kalemine başvurduğu gün tanır: "Ufak tefek, tıraşı sinekkaydı, şık giyimli, cana yakın, ince bir kişi. Gerçek bir mösyö. Ben, baş eğip bel kırarak selâmlamayı çıtkırıldımlara özgü bir davranış sayar, gülünç, üstelik kadınsı bulurdum. Oysa mösyö Panosyan'ın bu biçim selâmındaki inceliğe, uyuma hayran kalmıştım. O yıllarda elli yaşlarında vardı. Çapkınlara özgü biçimde bir yana yatık olarak giydiği siyah melon şapkasının altında bile saçları bozulmazdı; briyantinlenmiş bir tutamlık saçı, çıplak başının bir yanından öbür yanına tel tel, ama özdeş aralıklarla taralı dururdu hep. Size iki, üç adım kala kokusunu duyardınız sürdüğü kolonyanın, esansın. Türkçeyi, Fransız vurgusuyla konuşurdu.

Panosyan'ın Beyoğlu'nda açtığı dans salonuna haftanın bir iki günü, akşam üstleri uğrardım. Kapıda beni görünce yanıma koşar, elimden tutarak piste götürürdü. 'Asistanlarım' dediği üç genç, güzel bayandan birinin kollarında bulurdum kendimi. İncecik kaşlarını yaylandırıp gülümser, göz kırpar, 'Keyfinize bakınız monşer' derdi. Dansta toy olduğum için bu işin ustası olan bayanların yönetiminde, öğrendiğim dans figürlerini yapmaya çalışırdım kan ter içinde. Yine bir akşamüstü hızlı adımlarla dans salonuna giderken ozan Suphi Taşhan'la yüz yüze gelivermiştim. Mavi, acılı gözlerinde bir soru, iri gövdesiyle dikilivermişti önüme. Kocaman elleriyle omuzlarımdan tutup bastırarak, 'Sudi bu telâş ne, nereye böyle?' diye sormuştu kalın, buğulu sesiyle. Birlikte gitmeyi önermiştim. Dolgun dudaklarında alaylı bir gülümseme, 'Dans mı? Haydi eyvallah' demişti. İki adım uzaklaşmıştım ki dönüp koluma yapışmıştı. 'Dur, ben de geliyorum'.

Dans salonuna girince de çocuksu bir şaşkınlıkla kalıvermişti ortalıkta. Panoysan, koşup gelmişti her vakitki gibi. Bir devle bir cüce yan yanaydılar sanki. Suphi, başı omuzlarına gömük, kolları sarkık öylece durmuş, Panoysan bir ulu çınarı saran sarmaşık örneği dönmeye başlamıştı çevresinde. Panosyan'ın kolları arasında pistte bulmuştu kendini Suphi. Mavi gözlerine, şaşırmışlığın belirgin ürküsü yansımıştı. Gücünü uyumlu devinimlerden alan Panosyan'ın ustaca kol, ayak oyunları karşısında yitirmişti gövdesel denetimini. Bayağı sıkılmış, tedirgin olmuştum Suphi'nin tepkisi ne olur diye. Oysa müzik durunca, Panoysan onu eğilerek selâmladıktan sonra içten bir dost gibi koluna girerek pistin dışına çıkarmıştı; yanıma geldiklerinde ışıl ışıldı gözleri Suphi'nin. Mösyö, incecik ses titremiyle, 'Keyifleriniz bol olsun şeri' diyerek yanımızdan ayrılınca Suphi coşkulu bir sesle, 'Yahu Sudi çok sevdim burayı ben, bu adam da işinin ustası. Bana da dans verir mi dersin?' demişti."

Suphi Taşhan'ın dostu Mehmed Kemal'e göre, Suphi Taşhan'ın nesi varsa başkaları içindir. Yensin, içilsin, gülünsün, eğlenilsin o da parasını ödesin, başka bir şey düşünmez...

Cebinde kendinden çok parası olanlara bile ikram eder. Tez elden elindekini avucundakini tüketmek ister. Tüketir de...

Giyimden ziyade konuşması ile dikkati çeker. Konuşanın üstüne başına bakması, aklına bile gelmez. Çünkü bütün dikkatler ayrıntıdan çok, onun kişiliğine çevrilir... Alabildiğine sadedir...

Peki yukarıda sözü edilen şairimiz Suphi Taşhan, bilin bakalım şiirlerini nereye yazardı?

"Şiirlerini nasıl yazardı, ne zaman yazardı? Bilmiyorum. Yalnız birçok müsveddesini gördüm. Rastgele kâğıtlara ya da bir deftere yazılmıştı. Bu kâğıtlar telefon, su, elektrik makbuzu olduğu gibi, bir kesekâğıdı bile olurdu…"

BİR KİTAP, BİR TELEFON ETMEYİNCE…

Nevzad Sudi, 1940'lı yıllarda edebiyatçıların, aydınların bir araya geldikleri Küllük Kahvesi'ndedir…

Buradaki anılarını da aktardığı "Küllük Anıları" adlı kitabında, "Her şeyin bir yolu, yöntemi vardır" der: "Daha doğrusu yol, yöntem bilmelidir. Bilmeyenlerin sonu ya rezillik ya da sefilliktir. İkisi de bir anlamda özdeş sayılır ama yine de 'sefillik' rezilliğe yeğ tutulur sanırım. Sefil, bir ölçüde onurunu korur diyelim; rezil ise kesinlikle boş verir onura."

Nevzad Sudi'nin Salâh Birsel'le tanışması da bu Küllük kahvesinde olur… "Seyrelmiş saçlı, tombalak sarkıkça yanaklı, şaşakalmış eğikçe dudaklı, dolgun gerdanlı, boynu yeğnikçe öne eğik, sırtı etli olmasına karşın dik bedenli" biridir Birsel. Felsefe öğrencisidir, kendi deyişiyle henüz "palazlanmıştır".

Sudi'ye göre en çok denemeleriyle tanınan Salâh Birsel'in, bildiği, uyguladığı yol-yöntem kendine özgüdür…

Nevzad Sudi, "Gören ne der?" korkusuna dayalı denetimli, yapay incelik gösterisinin dört dörtlük uygulamasına ilişkin ilk dersi Sâlah Birsel'den aldığını belirtir ve ekler: "Görgü kitapları yazmamda, Salâh'ın bilinçaltıma işlemiş üzücü bir davranışının etkisi olmalı diye düşünürüm kimi kez. Az değil, kimi ikinci baskı yapmış Nâzım Sılanoğlu, N. Satuk, Nevzat Sudioğlu takma adlarıyla, sonra öz adımla yazdığım beş görgü kitabı… Salâh'a bir gönül borcum mu olmalı bu durumda?"

Nevzad Sudi, Salâh Birsel'le baş başa oldukları, özellikle Beyoğlu İstiklâl caddesinde bir aşağı bir yukarı dolaştıkları günlerde tutkularına, sevilerine, kişisel sorunlarına varıncaya dek her konuda içten gizdökümleri olduğunu söyler… "Yüz yüzeyken alkış tuttuğu, "dostum" dediği ozanların, yazarların karmaç benzeri diliyle suyunu çıkarırdı."

Salâh Birsel, şair-yazar arkadaşlarıyla yazıştığı mektuplarını "Geceyarısı Mektupları" adlı kitabında toplamıştır. Bu kitabındaki bir mektubunu, "Diyeceğim, bir yerden ayrılmadan o yerin değeri anlaşılmıyor. Ben 16 yıl gelip Ankara'ya çakılmasaydım belki Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu'nu yazmazdım.

Hoşça kal. Telefon çalıyor" diyerek sonlandırır…

"Salâh Bey Tarihi" beş kitaptan oluşur. "Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu" kitabından sonraki üçüncü kitap olan "Boğaziçi Şıngır Mıngır"ın da yayımlanması ilginçtir…

Birsel, tekrar İstanbul'a yerleşip, Enis Batur'a 19 Mayıs 1979'da yazdığı mektupta, kitabından alacağı parayı "telefona" yatıracağını belirtir:

"Sevgili Enis Batur,

Mektubum ay başından önce eline geçsin diye hemen makineye sarıldım.

Evet Kadro geldi. Sana da, Şiir Erkök'e de bin teşekkür.

Tercüme Bürosu (adı Çeviri Kurulu da olabilirdi) başına getirilişine çok memnun oldum. Oraya senden başkası pek yakışmazdı. Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu seçimine bin aferinbad.

Ama kurul dediğin kimler? Kim oldukları önemli değil de, onlarla anlaşabilecek misin, iş onda. Ben Türk Dili'ni çıkarırken, yazı kurulundan o kadar çok çektim ki, şimdi kurul lâfını işittikçe tüylerim diken diken oluyor. İnsan bu kurullarla yapacağını bile yapamıyor.

Şıngır Mıngır'ı İş Bankası basacak. Aldığım parayı da, burada bir telefon almak yolunda harcayacağım. Üstelik üstüne de 20 bin pap ekleyerek. Çünkü P.T.T. tercihli telefonlara 60 bin lira alıyor. Ben tercihli için Ankara'dan buyruk getirttiğim halde beş aydır sıra bekliyorum. Daha doğrusu beş aydır atlatılıyorum. Yani 60 bin lira almak için bile atlatıyorlar insanı. Bu arada işlerini daha ucuza yaptıranlar var mı yok mu bilmiyorum? Ama altmış bini kim verir? Herkes bir kulpunu buluyor."

O zamanlar ne yazık ki, bir kitap bir telefon etmemektedir! İşin acısı, şimdi eder mi, onu da bilmiyorum!

Salâh Birsel, "Kuzuname" adındaki şiirinde bakın ne der:

Telefonlar çalacak
Bu bir korkunun damıtılmasıdır
Ağır adlı bir lunaparkta
Ey kesikbaş çıkar hançerini
Bu bir kuzunun damıtılmasıdır

Belki hepimizin, her konuda ders almamız, damıtılmamız gerekiyor…

MODERN ÂDÂB-I MU'ÂŞERET

Yazımızın başında değindiğimiz Panoysan, her haliyle gerçek bir "mösyö"dür…

1982 yılında, 100 yaşında ölen ünlü "dans profesörü" Panosyan, askeri eczacıyken mesleğini bırakıp Avrupa'da dans dersleri almaya gider… Türkiye'ye döndükten sonra diplomalı "dans profesörü" olarak çalışan Panosyan, uzun hayatı boyunca bakanlardan milletvekillerine kadar birçok kişiye dans dersi verir. Balolarda dans etmek, erken Cumhuriyet yıllarının en önemli "asrilik" göstergelerinden biri olduğu için de hep gündemde kalır…

İnkilâp Kitabevi'nin 1940 basımı "Modern Adabı Muaşeret" kitabında, "Dansta uyulması gerekli kurallar" arasında şunlar yer almaktadır:

- Sıcak havalarda eldivenle dans edin... Dansa davet ederken, erkek önünü iliklemelidir... Kocalı kadınlarla, dans ederken manidar konuşulmaz... Gebe kadın dansa kaldırılmaz... Bilmediğiniz dansa kalkmayın... Dansı kadın istemez... Kadınlar dans ederken gözlerini kapatmamalı veya eşlerinden ayrılıp yalnız figürler yapmamalıdır… Aynı kavalye ile mütemadiyen dans etmeyin… Mayo ile dans etmeyin… Dans edenler temiz olmalıdır… Dansta sakız çiğnenmez, sigara içilmez…

Bir madde de benden: "Rahatsız edilmemek için telefonun fişi çekilir, cep telefonlarıysa kapatılır!"

Bu kurallara uymamak, bazen önemli kişileri dahi zor durumda bırakmış, gülünç konuma düşmelerine neden olmuştur:

Necmi Rıza Ahıskan da, 1950'lere kadar çok ünlü olan dans hocası Panosyan'a büyük bir para verip, dans dersi almıştır. Sonra bir gece, Taksim'deki Kristal'de, çok hoşlandığı bir hanımı dansa kaldırır. Orkestra İngiliz valsi çalmaktadır. Necmi Rıza, adımını atamayıp, donmuş kalmıştır. Dansa kaldırdığı hanım, onu bir-iki döndürmüştür. Mahcup, perişan, otururlar yerlerine.

Yanındaki arkadaşı Vasfi Rıza Zobu, şaşkın bir halde sorar:

- Neden dans edemedin?

- Panosyan beni aldattı. Kendisi hep kavalye oldu. Beni dam yerine koyup, dans ettirdi...

Vasfi Rıza da gülüp, patlatmış esprisini:

- O zaman sen de ipekli tuvaletini giyip gelseydin Kristal'e!...

Ersan Erçelik
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,609,609,609,609,609,609,609,609,609,60
              10 Kahveci oy vermiş.
5 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Gönülden Kahveci : Aylin Çukur


PAMUK İPLİĞİNDE YAŞANILANLAR

Çok tuhaf her şey... Bir yandan her şeyi yapabilirmişim duygusu bir yandan da yetersizlik duygusu! Bir yanım ''aslansın, kaplansın sen'', bir yanım ''bırak her şeyi, sus ve otur'' diyor... Böyle bir karmaşa içinde kendimi depresyonda hissetmem gayet normal herhalde; ama elimden geldiğince depresif tavırlarda bulunmamaya çalışıyorum, ki bunu ne kadar başarıyorum bilmiyorum!

İçimde yaşama arzusu da yok değil, mutluluktan ağlama dileği,kahkahalar atmak...vs. Yok hayır! Deli değilim henüz! Yaşama dört elle sarılma isteğim de bugün bir yakınımın, arkadaşının yaşadığı bir trajedi sayesinde oldu... Özetle; uzun bir süre ara verdiği bir ilişkiye yeniden başlıyor ve evlilik planları havada uçuşuyor, pür neşe bir çift... Kafalarını dinlemek için tatile çıkıyorlar;ama çocuk gece,ansızın uykusunda ölüyor... Çok acı gerçekten... Bu duyduğum olay beni hem çok sarstı hem de insanlara olan değer gücümü yüze katladı!Kendi kendime dedim ki ''Aylin,kızım kimseyi kırmaya, üzmeye değmez bu dünya; iyisimi affedici ol, hem sen mutlu ve rahat ol hem de karşı taraf seni bir kez daha tanısın iyice... İnsanlara şans vermek gerek!'' Bugün iyiyiz, hoşuz belki ama yarın ne olacağımızı kim bilebilir, değil mi?!

Bunu nereye bağlamak istediğimi bilmiyorum; belki de paylaşma isteğimdendir... Gözümüz kapalı hareket ettiğimiz bu yaşam karmaşasında belki gözlerimizi dört açarız...

Aslında yaşadığımız 24 saatlik zaman diliminde fark etmeden kaçırdığımız o kadar çok şey var ki, sürekli şikayet etmekten, daha fazlasını arzulama isteği ve kim bilir öncelikli olmak uğruna girdiğimiz yarış yüzünden, kaybediyoruz sunulan şansları...Herkesin hayatı, planları,umutları hepsi pamuk ipliğine bağlı! Belki de tüm bu çabalar haklı nedenlerden kaynaklanıyor,düşünün işte,ne zaman ne olacağımız belli değil, bu durumda sadece hayatımızı en iyi şekilde yaşamamız gerektiğini düşünüyoruz; evet, çok mantıklı ki zaten öyle olmalı;ama acaba tüm bu düşünceler içinde bireysel çıkarlarımız uğruna insanları ezip geçiyor, kırıyor; hatta telafisi mümkün olmayan kalp ağrılarını da beraberinde getiriyor olamaz mıyız?!

Gece başımızı yastığa koyduğumuzda içimizin acımasını aza indirgemek için ya da kim bilir içimiz acımaz çünkü ne yaptığımızın farkında olmayız; işte o anlarda bir ''flashback'' yapıp günün hesabını kendimize verip, yaşanılanların sadece ömrümüzden bir gün daha gittiği düşüncesi yerine ''yahu bu 24 saat bana verilen bir şanstı belki de,acaba ben hata yaptım mı hiç?'' diye kendimize sorsak acaba daha güzel bir dünyada,daha saf ve içtenliğin olduğu bir dünyada yaşıyor olamaz mıyız?! Belki de diyeceksiniz ki ''bunu sadece ben yapsam bir şey mi değişecek?'' Evet! Değişecek; çünkü siz de insanlara bir şeyler öğretebilirsiniz ve bundan tadına doyulmaz bir mutluluk yakalayabilirsiniz,kim bilir bunlar diğerlerini de tetikler,ne dersiniz?!:

AYLİN ÇUKUR
acukur@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,259,259,259,259,259,259,259,259,25
              8 Kahveci oy vermiş.
5 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Beltan Göksel


MASMAVİ BİR YOLCULUK

"PROF.DR.ATİLLA RAMAZANOĞLU'NA İTHAF OLUNUR"

Bu hikayenin bir kısmı gerçek, bir kısmı hastanede komada olan bir hastanın halüsülasyonları, bir kısmı da kendine gelme aşamalarında zihin bulanıklığı içinde yerli-yersiz kurgular olup, bu hikayeyi yazan ne bir veli ne de bir delidir. Ancak hikayeyi okumayıp da kenara koyanlar veya okuyup da gerekli dersi almayan, ne denilmek istenildiğini algılamıyanlar asıl deli onlardır... Bakalım kim daha iyi kavrayacak? Okuyanlar birbirlerine bu soruyu sorsunlar ve hayata daha çok yaklaşsınlar...

Yirmisekiz Mart 2005... İstanbul-Antalya akşam uçağındayız. Tüm aile mutlu olmaya çalışıyorduk, İstanbul maceramız istediğimiz gibi sonuçlanmamıştı... Bir takım soru işaretleriyle kafamın içinin dolu olduğu bir sırada, uçak çatırdamaya ve irtifa kaydetmeye başladı. Türbülansa yakalanmıştık.
Kafamın içindeki tüm sorular silindi, yerini korku ve endişe fobisinin yansımaları aldı.
Hostesin ince ve titrek sesi duyuldu; "Sayın yolcular, lütfen sakin olunuz, her şey yolunda, teşekkür ederim."

Sanki teşekkürün zamanı imiş gibi! Yolcular tınmadılar bile çünkü çatırtı bir daha oldu, bir daha boşluğa kaydık. Bir kaç saniye sonra düzeldi, anonsu yapan hostesimiz gülücüklerle uçağın koridorunda dolaşmaya başladı.

Başımı düz tutamıyor, adeta pompalanmış gibi şiştiğimi hissediyordum .Aklımdan herhalde tansiyonum düştü diye geçirirken hostesin sesi tekrar duyuldu; "Sayın yolcular, onbeş dakika sonra Antalya havalimanına varmış olacağız, uçağımız inişe geçmiştir."
Anonsu duyunca sevindim, kendimi bir an önce yatağıma atmak geçti içimden...

Evimize nasıl geldiğimizi çok az hatırlıyorum. Kendimden geçip geçip, tekrar uyanıyorum. Doktor yeğenimin gelişini ,boyun dobleri kontrolü yapışını siluet halinde anımsıyorum. Hastane kapısında eşimin "sedye getirin, sedye getirin! " deyişini duyar gibi oldum mu bilemiyorum ama, bir ambulansın gelişini ve insanların "çekilin, çekilin" diye bağırışlarını, birisinin kalabalığa; "sakin olun, sakin olun!" diye bet bir sesle seslendiğini hatırlar gibiyim.

O GELEN BELKİ DE BENDİM VE BU KONUDA SONRADAN HİÇBİR ŞEY ÖĞRENEMEDİM.

Artık bundan sonrasında, ne derseniz deyin, hayal deyin, uyduruyorsun deyin, senaryo yazıyorsun deyin...

AMA İNANIN BEN BÜTÜN BU YAZACAKLARIMI DERİN UYKU HALİNDE İKEN HEM DE 8 GÜN YAŞADIM... NE İSE YAŞADIM DEĞİL DE GÖRDÜM. HAYAL DÜNYAMA DOLU DOLUVERDİ OLAYLAR, BENİMLE BÜTÜNLEŞTİ...

---------

Hatırlayamadığım bir zaman dilimi içinde ve acı hissi ile gözlerimi hafifçe araladım ki KENDİMİ BİR GEMİNİN MAKİNA DAİRESİNDE SANDIM. Sadece göz aralaması değil sanki kulağıma da şöyle bir ses yankı halinde ulaşır gibi oldu; "sakin ol, sakin ol... geçtiii...bittiii..."

GEMİDEYİM... Gemideyim ve iki arkadaş edindim;Rizeli Remzi ve Aslan Osman. Senelerdir Atlantik ötesi gemilerde görev yapıyorlarmış... Gemiye önce Rizeli Remzi kaçak olarak binmiş, sonra da Aslan Osman'ı bir bağlama limanında acıyarak gemiye almış. Rizeli Remzi'nin gemide bayağı itibarı vardı. Beni de koruması altına aldı. Memleketlim diyordu bana, her ne kadar ben Antalya'lıysam da bozuntuya vermeden bende "hemşehrim" diye sesleniyordum. Bir gün gemide tayfalarda bazı ürkek hareketler başladı, "polis hüviyet ve pasaport taraması yapıyormuş. Beni bir telaş aldı ama Rizeli Remzi; "panik yapma! sakin ol, sakin ol, hallederiz" dedi ve dediği gibi de oldu. Polis bana hiçbir şey sormadan yanımdan geçti gitti...

Rizeli Remzi'ye o kadar kızacağını bilseydim sormazdım. Ona beni bu gemiye ne zaman aldınız diye sormuştum. Onu suçlarcasına hayret eden bir yüz ifadesiyle biraz şaşkın ve heyecan duyarak, sanki bıyığı varmışcasına şöyle bir burnunun altından ağzına doğru elinin ayasıyla çenesini tutup; "biraz sakin ol! nerede ne zaman gemiye bindiğini de elbet anlatacağız" diyerek tersledi. Özür dilemenin faydası olacağını düşünemedim bile, yürüdü kafasını sallayarak...

Ben yine de öğrenmek için çaba sarfetmeyi bırakmadım. Aslan Osman'a sormak üzere güverteye çıktım. Ne göreyim, Rizeli Remzi, Aslan Osman'ın yanında bağırıp duruyor; "Adama bak yahu! Neredeymiş, gemiye nerede binmiş, sen mustantikmisin? Deşeliyor da deşeliyor... Hastamı ne! Vallahi bir daha sorarsa atacağım onu denize."
Yaklaşmadım bile, uzaktan izledim, kendimi de göstermemeye gayret ettim. "Tabi canım" diye mırıldandım, "sakin olmalıyım, her şeyin bir zamanı var, sırası var."

Artık bekleyecektim, ne olursa olsun Rizeli Remzi'nin izinden yürüyecektim.Gemiden önceki hayatımı hatırlamıyordum ki, gemiye nereden ve ne zaman nasıl bindiğimi öğrenmek istemekteydim! Evet evet, sessiz ve sakin olmak bazı şeyleri kendiliğinden çözebilirdi. Şu var ki gemideki diğer kişilerle de tanışmamı istemiyordu, Rizeli Remzi'nin bu tutumuna da mana veremiyordum. Aslan Osmanı da diğer kişilere yanaştırmıyordu. Vardı herhalde bir bildiği... Kaptan ile çok yakındı, senli benli konuşuyordu. Geçenlerde konuşma sırasında Kaptanın adını söylemişti; Atilla dediğini anımsıyorum. Soyadı Müslümanlarda bir bayram adıydı, ama hangi bayramdı çıkaramıyordum. Yine sesleri derinlerden algılamaya beyinsel çaba harcadığım ve ışığı ellerimle yakalamaya çalıştığım sırada, Kaptanın adının fısıldaşılarak milletin panik olduğunu ve ortalığı düzeltmek ve toplamak için koşuştuklarını gördüm desem abartı olur, zannettim diyeyim. Meğer Kaptan teftişe gelmiş de benim haberim yokmuş, sonradan Aslan Osman bir bir anlattı. Benimle çok ilgilenmiş, hatırımı sormuş. Gemiye ilk biniğimde hastaymışım, onun için "iyisin, iyisin" demiş, diğerlerine bana iyi bakmalarını tembih etmiş...

Kafamda; hep tanıdık birilerini görmek, seslerini duyabilmek için karışık dalgalanmalar oluyordu. Ama sonradan teselli buluyor "Canım bu açık denizde, hem de gemide ne işleri var!"diyordum. Ancak geminin ne tarafa gittiğini, beni hangi limanda bırakacaklarını Kaptan bir daha gelirse ona soracaktım... Karar verdim, Rizeli Remzi kızarsa da kızsın, hem Kaptana sormama herhalde bir şey demezdi. O günden sonra boşuna beklemişim, Kaptan gelmedi...

Bilemiyordum niçin... Her tarafım ağrıyor, kesik kesik ağlamaklı oluyordum. Herkesten de saklıyordum ağladığımı. Bir ara, acılar içinde yattığım yerden kalkmak istediğimde "sakin olun, sakin olun, her şey düzelecek" gibi gaipten sesler yankılandı. Halbuki geminin yatakhanesinde o ara kimse yoktu... Allah Allah! Peki kimdi bana seslenen, benimle konuşan? Üzerinde duracak durumum yoktu, yorgundum, kendimden geçivermişim...

Çok ani bir hareketle sarsıldım, yine kalkmak istedim. Kalkamadım... Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne kaydımı yaptırmam gerekiyordu. Kayıt için çok az zaman kalmıştı. Bense Okyanus'ta bir gemideydim ve bu gemi Antalya'ya ne zaman varacaktı. Yine ağlamaya başladım için için. Bu sene de açıkta kalacaktım. Ne güzel imtihanı da kazanmıştım. Akdeniz Tıp Fakültesinde aile dostumuz bir çok doktor vardı. Fakülte hastanesine zaman zaman ziyarete giderdim. Bana iyi davranır, sevgi ile yaklaşırlardı, ben de bu yüzden doktorluğa karşı sempatiyle bakardım. Nitekim ÖSS' de yalnızca Akdeniz Tıp yazmıştım.

Bu durumlar beni iplere bağlı bir uçurtmanın sağa sola akışları gibi savurup duruyordu. Ne kimseye bir şey sorabiliyor, ne de bilgi alabiliyordum. Zaten sesim de çıkmıyordu. Hani insan kabus görür, bağırmak ister sesi çıkmaz ya; işte o durumdaydım. Kaptan'a sormaya kararlıydım ancak o da günlerdir uğramıyordu.

Bir kaç gün sonraydı. Garibime giden ve mana veremediğim bazı şeyler oluyordu gemide. İlk defa bu kadar kalabalık görüyordum güverteyi... Rizeli Remzi ile Aslan Osman ortalıkta görünmüyorlardı. Biraz sonra Kaptanla birlikte çıkageldiler. Kaptan göz ucuyla bana şöyle bir baktı; "yanıma gel"dedi. Biraz korkarak yanaştım. Güverte iyiden iyiye dolmuştu ki Kaptanın gür sesi kalabalığın vızıltısını kesti. "Sevgili tayfalarım; sakin olunuz, her şeyi yoluna koyacağım, yeter ki, siz bana güvenin ve sakin olun" dedi, devamla;"şimdi dağılın,sükunetinizi muhafaza edin"
Tam sırasıydı,Rizeli Remzi'nin suratına bakmadan bir çırpıda sordum. "Sayın kaptanım biz nereye gidiyoruz?" Cevabını hemen aldım; "Sen çok hastaydın, seni tedavi ettik, şimdi de deniz aşırı okyanus üzerinden Hindistan'a gidiyoruz, orada bir mabette bir süre kalacaksın... Öyle emir buyuruldu bana, ben de götürüyorum" dedi. Bu cevaba karşı sorulacak o kadar soru vardı ki sormama fırsat vermeden uzaklaştı, kayboldu...

O günün akşamı Rizeli Remzi'ye yalvardım,yakardım:"Nolursun, benim Antalya'ya gitmem gerek, ÖSS'de Akdeniz Tıp Fakültesini kazandım, Hindistana gitmek istemiyorum.Kaptana beni Akdeniz üzerinden Antalya güzergahına gidecek bir gemiye bindirmesini ricaet, seni kırmaz, hem bak gemide çıkabilecek isyanı bile senin yardımınla bastırdı"dedim.
"Daha başka bir şey sorma tamam mı...Gidip söyleyeceğim "dedi ve gitti..

Neden sonra geldi. Kaç zaman geçti bilemiyorum... "Afrika Kıtası'nın ta ucundan kıvrılmak üzereyiz"dedi. "Biraz sonra seni indirmeye ikna ettim, ama bana - siz de memleketi özlemişsinizdir, sizi de yani Aslan Osmanı da indireyim, hep beraber memlekete gidersiniz- dedi. Senin anlıyacağın üçümüz ineceğiz, yine beraberiz"dedi. Bayılacak gibi oldum sevincimden...

ARADAKİ GÜNLER BOMBOŞ... HİÇBİR ŞEY BİLMİYORUM.

-----------

Gemiyi değiştirmişiz... O hırçın dalgalı okyanustan kurtulduk. Akdenizdeyiz, İtalya'nın altından geçiyoruz. Bu geminin Kaptanı ile tanışamadık, sadece iki Kaptan Yardımcısı vardı.
Kaptan yardımcılarından biri geceleyin kamaramıza geldi. Bana hitaben; "sen çok sakin bir insansın, ben sana buradan bir Katedral vereceğim"dedi ve gitti.

Ben yine daldım hayal alemine. Olmuşum Kardinal, Roma'dayım... İnsanların taşıdığı tahtaravelliye bir kurulmuşum, görmeliydiniz. İnsanlar iki yana toplanmışlar, tahtaravellinin iki yanındaki insanları ellerinde kılıçlar olan diğerleri "çekilin, çekilin" diyerek yol açıyorlar, bir yandan da "sakin olun, sakin olun"diyerek gönül alıyorlar. Ben de topluluğa gülücükler göndererek elimle yavaş,yavaş olunuz işaretleri yapıyorum. "Kardinalimiz çok yaşa!" sesleri yeri göğü inletiyor.

YİNE DERİN BİR BOŞLUK... Çok yorgun düşmüştüm. Kendimi çok yaşlı hissettim, organlarım sanki yerlerinden çıkacaklardı. O kadar sancım vardı ki, ağrılarımı kimseye söylemeden uykuya daldım. Ne de olsa ben koskoca bir Kardinal'dim. Ama Kardinal olgusu fazla uzamadı. Zaten İtalya'dan da uzaklaşmıştık.

--------------

UYKUMDA UYKUDAN UYANDIM... BİR DE BAKTIM Kİ ; ANTALYA KÖRFEZİNİ GEÇMİŞİZ, KAHİRE LİMANINA YAKLAŞIYORUZ...
"Benim Kahire'de işim ne! "diye düşünürken kendimi bir mahkemenin önünde ifade verirken buldum.Cübbeli kara suratlı bir adam, herhalde Hakimdi; "Ne arıyorsun sen Kahire'de, anlat bakalım"dedi. Başladım anlatmaya...Hikayemi tekrarladım...Baktım ki tatmin olmadı, bağırarak anlatmaya başladım. "sakin ol, sakin ol"diye haşladı. Devamla; "sen Kardinalmisin?"diye sordu. "Evet"dedim aceleyle, belki çekinir de salıverir diye. Nerdeee...
Daha kötü oldu. "Yalancı!" diye kükredi, gözlüklerini kürsüye bırakarak.
Baktım ki olmuyor, sakin sakin tekrar anlatmaya başladım; "Ben Türk'üm, Kardinal filan değilim, o bir rüyaydı, ben Müslümanım, bak;" deyip kelimei şehadet getirdim... Azıcık inanası geldi ve "karar" dedi." Bir süre Kahire Üniversitesi Sükunet Fakültesi'nde öğretim görmesine"deyince dünyam yıkıldı omuzlarım çöktü ama gene de bağırdım. "Ben Antalya Tıp Fakültesini kazandım Kahire Üniversitesini değil". Ama hiç kimse beni dinlemedi. Salondaki İnsanlar da "sakin ol, sakin ol"diyerek salonu boşaltmaya başladılar..

--------------

İŞTE TAM BU SIRADA ÇOK AMA ÇOK UZUN BİR ZAMAN DİLİMİNDE GÖRMEDİĞİM SEVGİLİ KARIMI GÖRDÜM... AMA RÜYA DEĞİLDİ...
Şaşkın şaşkın bakarken konuşmak istedim, konuşamıyordum... Boğazımda hortum olduğunu farkettim. Yazı işareti yaparak kağıt kalem istedim. O kadar heyacanlanmıştım ki,yataktan fırlayıverecektim neredeyse... Ama ne mümkün! doğrulamıyordum bile. Eş,m de iki elini aşağıya ve yukarıya doğru sallayarak "sakin ol, sakin ol"diyordu... Çok şükür uyanmıştım ve konuşulanları duyuyordum. Verilen kağıda yazdım"ben neredeyim?" Eşim cevap verdi; "Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesindesin." Tekrar yazdım; "Kaç gündür buradayım? " "Altı gündür buradasın"... Ellerini tuttum, bu da bir rüya olmasın , sıktım, sıktım... Rüya değildi. Ve eşim hastane bahçesinde bekleyenlere; "uyandı, uyandıııı" diyerek sevinçle yanımdan ayrıldı.

Etrafıma bakındım,benim bir geminin makina dairesi gibi algıladığım ve sandığım yer hastanenin yoğun bakım ünitesiydi. Hemşireler etrafımı sardı, doktorlara haber verdiler ,hepsi geldi. Kurtuldun artık dediler. Bahçedekiler, içeriye girebilenler, yoğun bakımın kapısından el salladılar.

Tam boyun damarlarımın üzerinde incir yaprağına benzeyen bir aparat vardı ve iğnelerimi oradan vuruyorlardı. "Buna ne diyorsunuz"diye sorduğumda; "KATERAL" dediler.

Beltan Göksel
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,559,559,559,559,559,559,559,559,559,55
              11 Kahveci oy vermiş.
10 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Erol Şahin


SAHİBİNE İADE

Hayatım romantik bir mektup.. Pulu yok. Okunmadan daha, sahibine iade.

Uzun yollardan geçip geldimdi bu kente. Yabancılığın ürkekliğini unutup alıştımdı ve hazırdım. Olmadı. Üzerimde verilmiş bir sözün emanet kadar ağır yükü. Geri dönmek, boşu-boşunalık, değil hiç bana göre. Çal bir kapıyı diyor içimdeki ses, ve gir içeri. İşte ben geldim de. Ben sana yazılmış zaman üstü bir mektubum. Oku beni. Kendini bul bende. O’nu bul. Diyesim yok. Hevesim yok. Pulum da yok. Ben nasıl varım ki böyle yokluk dört başı mamur sarmışken ülkemi.. Yokum... Varım... Yokum... Bir var, bir yokum. Bir var da.. Ben yokum.

Kim var orada da beni yokluğa buladı. Geçmiş zamanlardan bir şarkı taşıyorum içimde. Sesim alabildiğine gür. Açılmayı bekliyorum. Bu yankı içimi kavuran deli bir tufan gibi aklımı başımdan alıyor. Üzerime hangi adres yazılmış bir okuyabilsem, bulurdum onu. Bulurdum şart olsun. Dolaşır dünyayı bulurdum. Kalırdım. Kim yazdı, ne zaman, niçin, nerede? Onlarca hikaye anlatırdım onun adıyla başlayan.

Yırtılıp atılayım sonra, gam yemem. Başucuna koymasın isterse. Kalbinin üstünde taşımasın, anlamasın kıymetimi. Okunmadan daha. Sahibine iade. Nasıl bakarım aynalarda gördüğüm o yabancı yüze. Ben olamadan daha. Sahibine, geriye...

Okunmamaya yazılmış bir romantik mektubum. Yokluğa yazılmış. Yokluğun ülkesi soğuk. Bulanık bir sis. Ağır, gri. Zor bir mevsim. Mevsimsizlik zor. Hiçbir mevsimi kabullenemeyiş yıkıcı.

Bilmediğim bir alfabe. Duymadığım bir isim. Pulsuzum, kıymetsizim. Dertliyim, çaresizim. Ümidi unutalı nice ülkeler gezdim. Yoruldum. Unutuldum.

...

Yazıldığın alfabeyi öğrenmeden çıkmasaydın yola. Varacağın adresi görmeden daha. Acemisin, bilgisizsin, acizsin. Yoldaşın cahil melekler, sen onlardan da cahilsin. Şarkı söylemek yetmez, kimse duymuyor ki sesini. Sesini duyan yoksa, sessizsin. Kıymetsizsin. Lacivert bir gecenin içindesin. Yankın usanmış aynı duvara çarpıp sana geri dönmekten. Azalıyorum sanıyorsun. Yoksun ki azalasın. Bir yol bulabilirsen dön geri, eksiğini tamamla ve yeniden düş yola. Yol düş olmadan yola düş.

Her harfin üzerinden geçmelisin. Anlamak için yeniden yazmalısın kendi hikayeni. Kendini okumalısın. Sen sana yazılmış bir mektuptan başka bir şey değilsin. Düşlere düşmeden düşünseydin neden pulsuz olduğunu. Kıymetsizim demeseydin. Anlayamadın. Anlamsızsın kendini anlayamadan.

...

Ah ben! Sen neye daldın da böyle yanıldın. Hangi ayna kendini görebilir ki başka bir ayna olmadan. Adres de sensin, mektup da, pul da sensin, yol da sen. Kendine varabilmek için çıktın yola. Ve bitti. Fark edemedin. Durup dinleseydin şarkını anlayıverecektin daha hikayen başlamadan. Düşmeden yola, yol daha düş olmadan. Ümit de sensin, tereddüt de sen. Ayna da sensin, aynadaki yüz de sen. Ah korkuyu bırakıp aynaya bakıversen... Sonsuz bir hikayeye düşüverecektin. “İki ayna bakıştı ve başladı sonsuzluk” diye yazacaktı melekler. Yoldaşın olan. Seni sana yazan.

Erol Şahin
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,509,509,509,509,509,509,509,509,509,50
              6 Kahveci oy vermiş.
4 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Betül Yegül


DOKUNMA

acılarıma dokunma. yapılacaksa ben yaparım. deştim, eşeledim, kanattım. bitti. sen dokunma.

kalbine sır vermeden yaşıyor insanlar.kalp de sonradan öğreniyor aslında neyi sevdiğini. neyi? "sevilmeyi ve ilgi görmeyi" bu sadece. bundan ibaret her şey.

şarkılarıma dokunma. "why does it allways rain on me?" belki de hep üzerimde kara bir bulutla geziyorum. kim bilir. göremem ki kendime uzaktan bakmadıkça.

yazılarıma dokunma. şiir de yazarım düz yazı da yazarım. istersem nokta da koymam virgül de. noktalamalarıma da işaretlerime de dokunma.

sabah kalkarım, kahvaltımı ederim tekrar başlarım hayata. sayfalar açarım sayfalar kaparım. istersem hiç kapatmam hep aynı sayfaya bakarım. sayfalarıma dokunma.

gözler sahipsiz dolaşıyorlar ortalıkta kimsenin gözü kimseninkiyle çarpışmıyor, yaralanmıyor, böylelikle pişman da olmuyor, zarar da görmüyor. gözlerini sermiyorlar göz önüne çünkü bakacak gözler bulamıyorlar ortalıkta. yok ki, herkes ya havaya ya yere bakıyor.

yalnız haklarını yememek lazım. sevgi sözcükleri var bir tek, o anda gözlere bakmak şart. e zaten sevgi de başlı başına risk değil mi(hele bu iletişim kopukluğunda kesinlikle risk), belki de bu yaratıklar tek gerçek yaralarını severken alıyorlar.

halet-i ruhiyelerine göre telefonlarında arkaplan değiştiriyorlar. tüketiyorlar, tüketiyorlar…. sevgili tüketiyorlar.ömür tüketiyorlar. herkesin ömründen zaman çalarak yapıyorlar bu işi. kendilerini tüketiyorlar. "tanrım beni baştan yarat" diye televizyon programlarına gidiyorlar. baştan yaratılıp eskisini tüketiyorlar. sonra başlıyor baştan yaratılmışı tüketmeye. diğerlerinden bana ne tabi, ben yalnızlığımı tüketiyorum sadece. yalnızlığıma dokunma.

kalkıyorsam ayağa,söyleyeceklerim var da o sebepten. sana değil. bir tek sana değil. bitmedi kelimelerim, ayağa da kalkarım, yürürüm hatta dünyayı da gezerim. dünyama dokunma.

yoktun, yoksun, yok olacaksın. bir rengin bile yok ve kokun. hırçındım, hırçınım, hırçın olacağım. bir sevgim bile yok ve adım. bulacağım elbet. kendimi, kendime ekleyeceğim, yaparım, elbette yaparım. eşyalarını atarım. evi havalandırırım, anıları da uçururum. ne var ki bunda. anılarıma dokunma.

geçmişi siler atarım. bırakırım,,

sigarayı da bırakırım, yaparım, bırakırım her şeyi, pamuk iplerini koparırım.. gezerim, yeni insanlar tanırım. aldırış etmem yağmura ıslanırım. yağmuruma dokunma.

"why does it allways rain on me" …

Betül Yegül
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              8 Kahveci oy vermiş.
5 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,578,578,578,578,578,578,578,578,57
              445 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Funda Güven Maviş

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
Kahve Molası bugün 6.060 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 

 Tadımlık Şiirler


Sorma Beni

Gün gelir de üşürse yüreğin,
Acımasız ağlarına düşersen hasretin,
Gölgen bile titrerse güneşin kucağında,
Sensizliğimi hatırla...

Ve aniden,
Sarsılırsan kavuşmalarımızı düşünüp,
Günbatımlarına suçlu karabasanlar doluşursa,
Gecelerini solgun rüyalar kaplarsa,
Hayallerden sorma beni...

Gün gelir de dolarsa gözlerin,
Hüzün bulutları sıvanıp yorgun bakışlarına,
Gözyaşlarını karıştırırsa yağmurlara,
Yalnızlığımı hatırla...

Ve birden,
Boğazına takılırsa hıçkırıkların,
Çaresiz haykırışlarına adımı sorarsan,
Ada ıssızlığında boğulursan,
Anılardan sorma beni...

Gün gelir de yanarsa ellerin,
Dokunmaktan bile ürkerse gitarın tellerine,
Maziye gömülürse sessiz şarkıların,
Aşkımı hatırla...

Ve o an,
Tenin çılgınca özlerse sevgimi,
Bensizlikten çatlayıp solarsa dudakların,
Kokumu yitirmekten acırsa canın,
Gecelerden sorma beni...

Feride Özmat

Yukarı

 

 Biraz Gülümseyin




Çizen: Hüseyin Alparslan

Yukarı

 

 Kıraathane Panosu


İstanbul için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Ankara için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
İzmir için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Kaynak: http://www.meteor.gov.tr

Yukarı

 

Akın Ceylan

 İşe Yarar Kısayollar


  Şef Garson : Akın Ceylan

Telgrafın tellerine konan kuşlar gitar çalıp şarkı söylemeye başlarsa ne olur? http://www.irlmeier.de/bird.swf Kısayoluna tıklarsanız neler olacağını görürsünüz. Kuşun sevimliliğine güvenip sesini sonuna kadar açmayınız. Rezil olursanız ben karışmam.

Peki çiftlikteki atlar koro kurup orijinal sesleriyle vokal yapmaya başlarlarsa ne olur http://svt.se/hogafflahage/hogafflaHage_site/Kor/hestekor.swf aha da işte bu olur. Sevimli atların üzerine sırasıyla tıkladığınız takdirde, duygu yüklü bestelerini dinleyebilirsiniz. Sesini istediğiniz kadar açabilirsiniz. Hatta üzerine söz yazmanız bile mümkün.

Flash animasyonlarla başladığımıza göre, aynı şekilde devam edelim. http://193.151.73.87/games/bubbels.swf kısayolunda baloncuklarla oynanan şirin ve basit bir oyun var. Vakit geçirmek için birebir.

İşte size uçuk bir oyun. Amacını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. http://www.albinoblacksheep.com/flash/planarity web sayfasına girince ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Karmaşık şeyleri seven ya da arkadaşlarına şaka yapmak isteyenler için birebir.

Kahve Molası'nda bir dönem yorumlarını beğeni ile okuduğumuz sevgili dostumuz Hasan Taşkın yönetiminde iyi bir haber sitesi açıldı. Henüz çiçeği burnunda olan bu portalın kısa zamanda hakkettiği yere ulaşacağını söylemek müneccimlik olmasa gerek. http://www.haberyedi24.com

KAHVE MOLASI DERGiSiNi ON-LINE SATIN ALABiLiRSiNiZDergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün.
http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1

Yukarı

 

 Damak tadınıza uygun kahveler


SoftPerfect Personal Firewall 1.4.1 [0.9 MB] 98/ME/NT/2000/XP Free
http://www.softperfect.com/download/firewall_setup.exe
Bilgisayar güvenliğinin önemli programlarından biri de firewall diye tanımlanan engelleyici programlar biliyorsunuz. Genellikle ücretli olan bu programlara, ücretsiz mükemmel bir alternatif. Evet biraz konuya aşina olmanız gerekiyor ama ne yaptığınızı ve neye ihtiyacınız olduğunu biliyorsanız işinize çok yarayacağını söyleyebilirim. Küçük ama çok kullanışlı akıllı bir program.

Yukarı





Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM













Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20050816.asp
ISSN: 1303-8923
16 Ağustos 2005 - ©2002/05-kmarsiv.com
istanbullife.com