 |
 |
|
17 Ağustos 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Hay senin yerleştirmemene!.. |
Merhabalar,
Şimdi tüm büyüklerimiz kalkıp nutuklar atacaklar. Deprem bilimcilerimiz ekranlarda boy gösterecekler. 2 gündür düşen uçakların Marmara fay hattına etkilerini irdeleyecekler. Hatta birileri kalkıp biz şunu ettik, bunu ettik diye yalanlar söyleyecekler. Ben sildim bile onu aklımdan. Az önce beynimi kurcaladım acaba birşeyler hatırlar mıyım diye, yok hiç bir şey kalmamış. Severim ben bu huyumu, gereksiz, karanlık, edepsiz ne varsa siler atar belleğimden. Eee silecek ki yeni garabetlere yer açılsın. Mesela dün OKS nin yerleştirme sonuçlarını aldık. Daha doğrusu alamadık. Görünen sadece koca harflerle yazılmış "KAZANAMADINIZ" oldu. Sürpriz değildi tabi ama insanoğlu işte burnu kuburda bile olsa gül kokusu arıyor. Bir tuhaflık olur da bizim kız Anadolu Lisesine girer diye bekleşiyordum günlerdir. Maalesef olmadı, şimdi yeni gariplikler bekliyor beni. İşin yoksa kesene uygun bir okul ara. Bulamayınca türlü hesap oyunlarıyla kendini avut ve gene umduğunu değil bulduğunu ye. Ne diyeyim? Bizleri bu özel okul girdabında boğanlar utansın. Yoksa bunlarla, deprem için önlem yerine laf üretenler aynı adamlar mıdır? Olur mu olur.
Buraya kadar yazdıklarımı okudum da size acıdım. Böyle saçmalıklarla vakit kaybedeceğinize varın gidin aşağıdaki yazıları okuyun. Bugün ben bir tuhafım işte. Yerleştirme sonucu bana fena yerleştirdi!..
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Rengarenk: Tuba Çiçek YA AB YA DA NE İŞ OLSA YAPARIM ABİ! |
|
Bir üniversite sınav maratonunun daha geride kaldığı şu günlerde, sınava giren yüz binlerce genç boş gözlerle duvarlara bakıp, makus talihini ve belirsiz geleceğini düşünüyor.
Hayatına yön vermeye çalışan yüz binlerce genç insan, en üretken, en coşkulu, en duyarlı, en uçarı günlerini ders çalışıp, test çözerek tüketti.. Hem kendileri, hem de aileleri bütün bir yılı stres ve sinir harbiyle geçirdi.. Yaşamlarındaki bütün renkleri, bütün hazları erteleyip tek bir hedefe kitlendi.. Ve sınav bitti, sonuçlar açıklandı, görev tamamlandı.
Peki rahata erdiler mi sizce?
Hiç sanmam! Zira sınava girip başarısız olanlar, aynı savaşı gelecek sene de vermek zorunda kalacak. Sınavı kazananların durumu da pek iç açıcı değil. Bir çoğu istemediği bölüme girmenin huzursuzluğuyla kıvranırken, bir kısmı da mezun olduktan sonra nasıl iş bulacağının telaşına düşecek.
Tablo bu kadar net ve hazinken, çözüm üretmek adına biz ne yapıyoruz?
'Üniversiteye türbanla girilsin mi, girilmesin mi' tartışmalarını temcit pilavına çevirip afiyetle yiyoruz!
Osman Altuğ'un da saptadığı gibi, aslında bu tartışmanın vardığı nokta: 'Üniversitelerin yetiştireceği işsizler türbanlı mı olsun; yoksa türbansız mı olsun?' noktasıdır. Malumdur ki varılan bu nokta, hem üniversitelerin sorunlarına, hem de işsizlik sorununa epeyce sapa kalmaktadır. Abestir.
Eskiden elimizde bir züğürt tesellimiz vardı. Diploması olsun ya da olmasın, zorda kalan herkes 'ne iş olsa yaparım abi' mesleğine göre ayar ediyordu kariyer planlamasını. Ancak kötü haber şu ki, Avrupa Birliği'ne uyum sürecinde bu meslek de tarihe karışacak gibi görünüyor.
AB ülkeleri sadece üretilen mallarda değil, üretimin her aşamasına katkıda bulunan meslek erbaplarında da bir takım standartlar gözetiyor. Hal böyle olunca, tezgahtarından taksi şoförüne, remayözcüsünden son ütücüsüne kadar herkesin bir ehliyete sahip olması gerekiyor.
Malumunuz, 3 Ekim 2005'te Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik müzakereleri başlayacak. AB uzmanlarına göre bu süreçte ara meslekler önem kazanacak, bazı üniversite diplomaları geçerliliklerini yitirecek.
Durum bu minvalde seyrederken, mesleki eğitime ve meslek liselerine gereken önemi vermeyen Türkiye epeyce çuvallayacak.
Haydi, 'çuvallamak' tabirini 'biraz ağır' bulanlar ve tabloyu daha net görmek isteyenler için bir de örnek vereyim:
Almanya'da 320 tür meslek okulu var. Türkiye'de ise, imam hatip liseleri dahil sadece 60 tür meslek okulu var.
Mahalle bakkalından daha kolay açılan ve kalitesi mezunlarından menkul olan üniversite sınavına bu yıl tam tamına 1 milyon 700 bin kişi girdi. Sınava girenlerin çoğu, sistem onlara başka bir alternatif sunmadığı için kerhen üniversiteli olmayı seçiyor.
İşgüzarlık edip, görünen köye kılavuz olacağım!
Artık ilköğretim çağındaki çocuklar ve hatta zihinsel engelliler bile biliyor ki, bu ülkede üniversite bitirmek meslek sahibi olup, para kazanmak için yeterli değil. Birçok üniversite mezunu, diplomasını 'ne iş olsa yaparım abi' mesleğinde kullanmak üzere çerçeveletiyor. Ve AB onu da elimizden alacak.
Hani AB'ye üye olunca birçok ekonomik sorunla birlikte işsizlik sorunu da çözülecekti?
Kimi kandırıyorsunuz!
* * *
Manzaraya nereden bakarsanız bakın, herkesi bir belirsizlik bekliyor.
AB'ye uyum sürecinde, Türkiye için çok önemli olmasına rağmen üzerinde fazla durulmayan bir konudan söz açmak istiyorum: Hizmetlerin serbest dolaşımı.
Son yıllarda meslek odaları ve akademik çevreler tarafından, hizmetlerin serbest dolaşımı (GATS - The General Agreement on Trade) konusu tartışılsa da, pratikte hiçbir çaba sarf edilmemektedir.
AB'ye girmek için uygun adım ilerleyen Türkiye'nin, üniversite eğitim kalitesi, akreditasyon, mesleklerin tanımlanması, çalışma alanlarının belirlenmesi, meslek odaları ve diplomaların tanınması gibi konularda acilen düzenlemeler yapması gerekmektedir. Zira hizmetlerin serbest dolaşımı, tüm meslek faaliyetlerini rekabete zorlarken, üye devletlerde çeşitli mesleklere geniş bir çalışma özgürlüğü sağlamaktadır. Hazırlıksız yakalanırsak, başımızın çok ağrıyacağı açık değil mi?
1999'dan bu yana organize edilen Avrupa Eğitim Bakanları toplantıları, bu konuda bize ışık tutacaktır. Bologno Bildirgesi çerçevesinde bir araya gelen Avrupalı eğitimciler, Avrupa eğitim-öğretim sisteminin modernleştirilmesi için bir takım değerlendirmeler yapar, hedefler belirlerken Türkiye'nin hala YÖK ve türban konusunu tartışması, daha yememiz gereken 40 fırın ekmek olduğunun açık göstergesi.
Basından takip etmiş olmalısınız. Bu yıl Bergen'de, Norveç Eğitim Bakanı Kristin Clement'in ev sahipliğinde toplanan eğitim bakanları 2010 hedeflerini değerlendirdiler.
Bergen toplantısında katılımcılara, iki-üç aşamalı yükseköğretim (lisans, yüksek lisans, doktora), kalite güvencesi ve diplomaların tanınması (ECTS European Credit Transfer System) olmak üzere, üç ana alanda kapsamlı raporlar sunuldu.
Bergen toplantısı raporlarında, Türkiye'deki yükseköğretim için önemli sonuçlar ortaya çıktı: İki-üç aşamalı yükseköğretim (lisans, yüksek lisans, doktora) notumuz 5 üzerinden 4 iken; kalite notumuz 2; diplomaların tanınması konusundaki notumuz ise 3 olarak belirlendi.
Gene Bergen toplantısında sunulan raporlardan çıkan sonuçlara göre; üniversitelerimizin bir çoğu kalite güvence sistemine sahip değil. 77 üniversiteden sadece 10 tanesi akredite olmuş programa sahip ve uluslararası kurumsal değerlendirme sürecinden geçebilmiş.
Tablo buyken; işsizlik sorununu bir türlü çözemeyen Türkiye, AB'ye girince de akreditasyon ve yükseköğretim kalite güvencesi yüzünden çuvallayacağa benzer.
Türkiye'nin artık türban ve YÖK gibi siyasi tartışmaları, 'her ile bağımsız bir üniversite' gibi popülist vaatleri bir yana bırakıp; kurumsal özerklik, küresel perspektifte eğitim kalitesi, akademik özgürlük, kaliteli öğretim üyesi yetiştirmek gibi konulara ağırlık vermesi gerekir. Hem de hiç vakit kaybetmeden!
Tuba ÇİÇEK tuba@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : Nesrin Yıldırım SENDEN ÖĞRENDİKLERİMİN ADI "YALAN" |
|
Hangi dağın yamaçlarına bırakmıştım, uçurumdan kayıp giden düşlerimi. Kimin diline aitti o dilini bilmediğim anlıma kocaman yazılan kaderim.
Ağlaya ağlaya uyandırmıştı annem beni, soğuk bir kış gününde doğmuştum, doğmamış düşlerimin ortasında. Kim koparmıştı annemle bağlarımıda benim dizlerimin bağı çözülmüştü.
Süresi ötekilerden daha uzun süren bu yalnızlık kimden kalmıştı...
Ne zaman karşılaşmıştık seninle. Aynı otobüsün yolcularıydık. Sen ilerde inecektin sonra ne olduysa vazgeçtin. Arka koltukta oturuyordun, sen cam tarafındaydın, ben koridor. Yol üzerinde gördüklerini fısıldıyordun kulağıma. Hiç başımı çevirmiyordum senden yana fısıldadıklarını dinliyordum. 18'dim tanıştığımızda.
Sonra sen yandın. Ölümünü beklemeye durdum. Artık aynı otobüste olamayacaktık, sen ölüyordun. Öylece ölümüne az kala zamanlarını izliyordum, hiç gözümü kırpmadan.
Sen yalan söyledin bana. Camdan görüpte anlattıkların yalandı. Anlattıklarında tek bir doğru dahi yoktu. Yalandı hepsi. Çıktığımız seyahat yalandı. Hani yol kenarındaki ırmak, hani nerde meyve veren ağaçlar, nerde o düz ovalar, söylesene nerde o gülen çocuklar. Sen bana yalan söyledin. Bana yalan yanlış seyahat manzaraları anlattın. Sen az ilerde inecektin, vazgeçtin. İneceğinde yalandı. Tüm yalanlarınla ölüyorsun şimdi. Kaç zaman oldu senle tanışalı, demek şimdi gidiyorsun.
Kanlı zaferlerinin bayraklarını dikeceğim toprağına. Otobüs camındaki manzaraları örteceğim üstüne. Yalan yanlış bir yere gömeceğim seni, hak ettiğin yere. Aynadaki parmak izlerini temizleyeceğim. Kapının kilidini değiştireceğim. Yüzümdeki maskeyi çıkarıp aynadaki sana son kez gülümseyeceğim, parmak izlerini temizlemeden önce. Ruhumun bütün camlarını ardına kadar açıp küllerini savuracağım. Yatağımı yorganımı havalandırıp ıslak bedenin bıraktığı ayıpları kurutacağım. Sonra bana kanlı kaleminle yazdıklarını silip yerine yenilerini yazacağım mavi kalemimle. Seni biriktirmeyeceğim içimde bir bir söküp atacağım kalbimin parmaklıklarından, bedenimin yaslandığı duvarın güneş görmeyen tarafına doğru. Bana söylediğin yalanların resmini çizeceğim mezar taşına, bana hediye ettiğin kanlı kaleminle.
Şimdi huzursuz bir gecedeyim. Ölümüne az kala zamanlarından birindeyim.
Gözlerimden kaçıp giden uykunun ardından, gecenin huzuruda kaçtı.
Gece huzursuz...
Gökyüzünün mavisi huzursuz...
Sokak lambasının altında uçuşan gece kuşları huzursuz...
Yalnızlığım huzursuz...
Kalbimden sırtıma vuranlar huzursuz...
Sessizliği bozan karanlığın içinde süzülen adımlarım huzursuz...
Cümlelerim huzursuz huzursuz diziliyor kalemimin ucundan akıp giden mürekkeple.
Şu mürekkebe boyanan kağıt bile huzursuz.
Kimse yok sanki yeryüzünde nasıl sessiz, nasıl huzursuz bir gece.
Kalbimdekiler üşengeççe dilime düşüyor, oradan huzursuz maviliğe akıyor.
Nerden çıkıp geliyor sinsice bu geceye huzursuzluk;
Bir zamanlar beraber dinlediğimiz ezbere bildiğim şarkının hüzünlü sözlerinden mi?
Yoksa hayallerimin ipini çektiğin o geceden mi?
Kalbime bıçağı sapladığın o kanlı günbatımından mı yoksa?
Yoksa ağzı kapalı bir kavanoza umutlarımı kapatıp uçurumdan aşağı fırlatıp cam kırıklarının umutlarımı parçaladığı o geceden mi?
Beni önce özenle saklayıp sonra kan kusturduğun yatağından mı süzülüp geliyor bu huzursuz gece yoksa?
Önce düşlerime ortak oldun sonra düşlerimin düşmanı...
Bu huzursuz gecede parmak izlerin var, ruhumdakilerle aynı...
Sana susacağım bu gece. Susup susup seni kusacağım. Gecenin içine edeceğim.İçime sunamadıklarımı geceye sunacağım senden arta kalanları kusarak...
Sana biriktirdiğim öfkelerimi çıkaracağım yollarına, ayaklarına dolanacak düş...düşeceksin...
Kırılmamış tek bir umudun,ipi çekilmemiş tek bir hayalin kalmasın tıpkı benim gibi.
O kasım ayının kanlı pazarında ruhumu boyadığın o kanla gökyüzüne adını yazdım,Allah görür...
Ruhumdaki parmak izlerin silinene kadar silmeyeceğim kanlı adını gökyüzünden.
Kalbim kara bir buz parçası... umutlarımın buz evi...
Cehennemin ateşi düşecek yüreğine yan.. yanacaksın...
Ruhunun seni şeytana sattığı o gecenin peşine düşeceğim, ruhuna "ah edeceğim"...
"ah yandım" diyeceksin.
Ruhunu vuracaksın ateşten duvarlara. Pişmanlığın fayda etmeyecek son defa.
Cehenneme çevirdiğin hayatımın cehenneminde kanlı zaferlerini temize çekeceğim ilk defa...
Nesrin Yıldırım
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          11 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
KADINLAR NEDEN YARIŞIYOR?
Dünyanın yaratılışı ile ilgili soruların yavaş yavaş cevaplarını bulduğu günümüzde bilim her geçen gün yeni bir sırrın aydınlanmasını sağlıyor. Böyle bir girişten sonra bilim kurgu öğeleri içeren bir hikaye yazmak isterdim aslında. Ama daha ilgi çekici ve hiçbir zaman aydınlanamayacak bir konudan bahsetmeyi tercih edeceğim. Kadınların neden yarıştıklarından....Tabii becerebilirsem...Konu çok zor tahmin edeceğiniz gibi..
Günlük gazetelerin arka sayfalarını doldurmak için sağlık veya seks ile ilgili eften püften araştırmalara yer verilir hep. Domatesin cilde güzel geldiğini ispatlayan araştırmalardan bahsedilir, iki gün sonra da aynı gazetede aynı köşede domatesin kansere neden olma ihtimali yazar. -Domatesi örnek olsun diye kafadan attım, yukarıda yazılanlara inanmayın tabii ki- Bilirsiniz işte, boş konular ve ispatlanamamıs ayrıntılar vardır bu haberlerde. Zaten coğunda kimin nerede neyi araştırdığından bahsedilmez. Amerika`da yapılan bir araştırmada siyah iç camaşırı giyen kadınların cinsel hayatlarında daha mutlu olduğunu yazar bir gazete misal, hangi şehrinde hangi gerzeğin bu araştırmayı yaptığından bahsetmez. Bu yazılardan o kadar çok vardır ki, bu insanda -ciddi konularda araştırma yapılmıyor galiba- hissi uyandırır. O kadar çok doktor olmasına rağmen, AIDS ve kanserin bazı türlerine hala çare bulunamadığı bir gezegende, tıptaki yavas gelişmeler; insanı umutsuzluğa düşürür. Evet gelişmeler yavastır ama yüz yıl sonra ölümlülük ortadan kalkacaktır belki de. Demek ki birileri gerçekten de bir şeylerle uğraşmaktadır ve bilime olan saygı asla yitirilmemelidir.
Bilime itibarını iade ettikten sonra asıl konuya gelmekte fayda vardır. Freud ile başlayan insan ruhunun derinliklerine inme biliminde sanırım yüz yıldan fazla bir süre geride kalmıştır. Geçen bu yüzyılda birçok soru cevabını bulmuştur. Aklı başında olan ve fala, büyüye, rüyalara, cinlere, perilere inanmayan insanlar için bu bilim bir nimettir. İnsan artık neden delirdiğini anlayabilmektedir. Ama erkekte deliliğe neden olan kadınlarla ilgili problemler çözülememiştir. Freud`un da çözemediği problemlerin çoğu kadınlarla ilgilidir. "Kırk yıldır anlayamadığım tek şey var o da kadınların ne istediğidir" sözü kadınların karizmasını arttırmış Freud`a olan saygımızı %5 oranında azaltmıştır. Bilim adamlarının babası, kafa karıştırıcı, endüşünür ve karizmatist Nietzsche bu sorunu kolayca çözmüştür: "Kadın bir bilmecedir, çözümü hamileliktir" (Bu cümleleri söylemedilerse ikisinin de ruhlarından (eğer varsa) özür diliyorum ) Benim düşünceme göre Freud bu sorunun cevabını bilmekte ama biz üzülmeyelim diye -bilim adamı sorumluluğundan dolayı- bizimle paylaşmamıştır. Yoksa cevap basittir: Kadın güç ister. Para ister, pul ister, yakışıklı erkek ister, itibar ister, mevki ister, saygı görmek ister, ister de ister. Karşışığında ne verir: Bu konuyu diğer yazılarıma bırakmayı uygun buluyorum.
Kadının ne istediği konusunu da aydınlattıktan sonra yazımın asıl konusuna gelelim: Kadınlar neden yarışır? Yüzyıllardır kadın ve erkek ile ilgili bir sürü şey söylenmiştir ama kimse de çıkıp bu konuya ciddi bir şekilde değinmemiştir. Ülkemizin ünsüz düşünürlerinden biri olarak ben Tuba Çiçek`vari bir üslupla bu soruna el atmaya karar verdim, hepimize hayırlı olsun.
Kadınlar neden daha fazla alışveriş yapar? Neden bir işyerindeki kadın müdürler altlarında çalışan kadınlara kan kusturur? Neden iki çift yolda yürürken erkek karşıdan gelen kıza, erkeğin yanındaki kız ise karşıdan gelen erkek yerine önce yanındaki kıza sonra erkeğe bakar? Sonra tekrar kıza bakar. Neden bir erkek aldatıldığında ilk sözü "Allah belanı versin, nasıl aldatırsın beni, neden söyle, neden şıllık??" olurken, kadının ilk sorusu "benden güzel mi bari?" olur. Bu sorular uzar da uzar. Yanıtı basittir: Kadınlar birbirleriyle yarışır ve rakipler asla birbirlerini sevmez. Kadınlar neden makyaj yapma gereği duyar? Bakım için bol para harcarlar? Sevgilisine güzel gözükmek için mi? Yanlış cevap. Çünkü yarışta geri kalmak istemezler. Daha bakımlı bir yarışçı sevgilisini her an kapabilir. Bir erkek bir düğüne veya bir davete gitmeden yarım saat önce gardırobunu açıp, ütülü bir takım elbise seçerek -ne giyecem acaba problemi-ni basitçe çözerken kadınlar neden düğünlerden bir ay önce bunalıma girer? 2-3 saatlik bir düğünde kaybedecek veya kazanacak ne vardır, neden bir erkek bunu anlayamaz ve neden kadınlar -sen anlamazsın bunu- derler? İşte bu soruların tum cevabı -kadınların birbirleriyle yarıştıkları- gerçeğinde gizlidir.
Kadınlar evleneceği erkeğin kim olduğu, nasıl bir adam olduğundan çok kendisini cemiyette(bu kelimeyi çok seviyorum) ve bu yarışta hangi mevkiye getireceğini düşünür herşeyden önce. Erkek saftır, "Evlenelim, herşey çok güzel olacak, seni seviyorum canım, babanın ruh hastası olması sorun değil onu da seviyorum seni doğurttuğu için" edebiyatı yaparken, kadın onu donundan (beyazsa yandı erkek) sülalesinin en uzak dalına kadar araştırır ve sınıf atlamada(bu kadını yarışta çok önlere atar) erkeğinin işe yarayıp yaramayacağına göre son kararını verir. Bir yarışçı sert olmalıdır, herşeyi önceden düşünmelidir. Rüzgarın on sene sonra nereden eseceğini iyice hesaplamalı ve gelecek planlarını buna göre yapmalıdır.
Bir erkek ve bir kadın bir çay bahçesinde otururken, erkek denize konan kuşları izler ve şiir yazmaya calısır icinden; tam asktan bahsedecekken; kadın ertesi gün sacını kırmızıya boyatacağını (neden kadınların sac renkleri hep değisir de erkekler genelde doğal renkleri tercih eder? Cünkü yarışta farklılık kadını bir adım one atar. Ülkemizde yarışın sac ile ilgili kuralı -kumralsan sarısın olacaksın, esmersen bir kac golge atacaksın-dır) ve kararının kesin olduğunu soyler erkeğe. Erkek kızar once ama sevinir sonra, sevgilisi ona güzel gorünmek icin her an düsünüyor zanneder ama gercek acıdır, kadın oradan yirmi sene ilerdedir. Erkek çayını icip simidini yiyip gazetedeki haberlerle moralini bozarken kadın o bir iki saat boyunca erkeği bin türlü sınavdan gecirir. Ne düşündüğünü kimse bilemez. Ama ünsüz düsünürünüz bunu örneklendirebilir. Erkek saf saf saçmalarken kadın henüz doğmamış çocuğunu kiminle evlendireceğini düşünmektedir o anda. Tabii ki gençlik yıllarında ona kan kusturan tum kadınları utandıracak kadar önemli bir damat hayal edilir, kuşlar denizin üstünde uçmaya devam ederken. Ne olursa olsun önemli biri ile. Çünkü kızının da ilerde yarışacağı pis kadınlar olacaktır, o yüzden erkeğini o daha doğmadan seçmekte fayda vardır. "Benim çektiğim acıları cekmeyesin diye, senin iyiliğin icin bunu yapıyorum canım kızım" sozünün arkasında bu gerçek gizlidir, geçmişten beri yapılan planlar, yarış için yapılan uzun hazırlıklar.... İnsanın içinden, Şahan Gökbakar`ın canlandırdığı bir tipte karısına soylediği gibi "Ne çektin lan gerizekalı kadın?" demek gelir. Onurlu ama mütevazi bir adamla evlendin, akıllı ve sağlıklı bir cocuğun oldu yetmiyor mu diyemezsiniz bu kadınlara, firsatınız olmaz. Çünkü yarıştaki kadınlar kendilerini asla ele vermezler ve herkese aynı mesafede davranırlar. Kısacası kadınlar her an tetiktetir, yarışta kazanmanın tek yolu budur. O yüzden günü yaşayamaz kadınlar, gelecek hesapları içinde yaşlanıp giderler.
Kadın bu yarışta tüm enerjisini kaybederken erkek ne yapar? Sıkıntıdan patlar. Çünkü yarışacak kimsesi yoktur. Durup dururken birinden nefret edemez. Oturur kitap yazar, Dostoyevski olur, Eyfel kulesini diker, uzaya adam yollar, John Lennon olur, pazarda hıyar satar, zamanını kendince önemli şeylerle doldurmaya çalışır. Kadın yarışmadığı zamanlarda ne yapar? Uyur.
Neden her başarılı kadının arkasında bir erkek durmaz? Cünkü başarılı kadınların erkeği olmaz. Başarılı kadın zaten başarmıştır, yarışı kendi başına götürebilmiştir, dolayısıyla etinden sütünden faydalanacağı bir erkeğe gerek duymaz. Peki bu kadınlar tercih edilmeli midir? Tabii ki edilmemelidir, cünkü bu kadınlar kadınlıktan cıkmıslardır. Kadın dediğin yarışır, tırmalar, parçalar, bağırır, çağırır, bir kaşık suda boğar, komplo teorileriyle adamı doğduğuna pişman eder. Erkek ne yapar? Erkek salaktır, alttan alır. Bu konuları anlamaz. Kadın eve geldiğinde, iş yerinde aynı elbiseyi giyen kadını düşünüp tüm dünyayı havaya uçurmak isterken erkek televizyonu açar ve beş dakika sonra huzur içinde uyur. Ama kadın unutmaz. Uyutmaz. Uyumaz. Su uyur.
Kadınların birbirleriyle yarış halinde olduklarını ispatlayacak bu gibi yüzlerce örnek geliyor akla. Ama başta da belirttiğim gibi konumuz onların yarıştıkları gerçeği değil, neden yarıştıklarıdır. İşte bu sorunun cevabı bu yazıda değildir, o yuzden buraya kadar okuyanlar artık gidebilirler. Ben kadın okurlarla yazının sonuna kadar devam edeceğim. (Erkekler, durum gitmeyin!! Az sonra: Erkek hangi kadınları seçmelidir?)
Kadınlar neden yarışırlar? Birbirlerinden ne isterler? Neden erkek secimlerinde kriterleri aynıdır? Neden sevmeden de evlenebilir, yarışta birkaç sıra üste çıkmak icin herşeyi feda edebilirler? Bir erkek bir kadını seçerken neye dikkat etmelidir? İşte bu son sorunun cevabı yazıda buraya kadar gelebilmis erkekler icin çok faydalıdır.
Bir erkek bir kadını seçerken şunu unutmamalıdır: Yarışta olmayan kadın yoktur. İstemeyenler olsa da tüm kadınlar bu yarıştadır. Bir erkekte olmazsa olmazları oluşturan ve kadını bu yarışta önlere atan seyler sırasıyla şunlardır: Para (ev ve araba sayısı(ve markaları) cok onemlidir), Ün(para cok olmasa da olur, biraz şöhret yeterli olabilir. Bir kadının dedikodusu yapıldığında kadın tanıtılırken "Falanın ilk sevgilisi, şu anda filanla çıkıyor" diye giriş yapılacağı icin yarışta şöhretli bir sevgili çok işe yarar. Zengin erkeklerde sohret aranmaz), Kariyer(diğer kadınlara kocası veya sevgilisinin mesleği söylenirken çok gereklidir, zengin erkeklerde kariyer aranmaz), Yakışıklılık (kadınların birbirlerini catlatmalarında orta derecede önem teşkil eder, zengin erkeklerde yakısıklılık aranmaz), Vücut ve Cinsel Performans (yatakta gereklidir tabii ama diğer kadınların cok azı bunu oğreneceğinden yarışta pek işe yaramaz. Zengin erkeklerde aranmaz), Aile Soyağacı (kadının nereden geldiğinin önemi yoktur, ama erkek asil olmalıdır, yoksa erkeklğiğ pek işe yaramaz. Kimlerde aranmayacağını biliyorsunuz artık), Mizah Yeteneği ve Pozitif Enerji (erkek güldürebilmelidir, anası ağlasa bile mutsuzmus gibi yapmamalıdır, bu zenginler dahil her erkekte olması gereken bir özelliktir. Erkek hep pozitif olmalıdır. Genelde gülümsemeli ve olmasa da mutlu görünmelidir).....Bu yarışta işe yaramayan şeyler ise sunlardir: Zeka (erkekte zeka problem yaratır, yarışta kadına engel teskil eder), Duygusallık(duygusal erkek kadını yarışta durdurmaya çalışır, "sevgilim bırak bu Fatoş'un yaptıklarını üzülme" diye anlamadan yorum yapar , cekilmez. Duygusal erkekler -aaa yoksa homo mu eşi? Bunlar haftada 2 kez bile yapamıyorlardır ha! - gibi algılanabildiklerinden yarışta puan kaybettirirler), Ruh Güzelliği(Yarışta bir boka yaramaz, bazen erkeği komik duruma bile düşürür) ..vs...vs...
Tüm paranızı ve zamanınızı harcasanız bile bulamayacağınız cevapları bedavaya vermenin gururu icinde önerilerimi sıralamaya devam ediyorum. Madem kadınların hepsi yarış halindedir, demek ki hepsi birbirinden farklı konumdadır. Bu yarışta önde olanlar da vardır, arkada olanlar da. Yarışta önde giden kadınları dağdan dereye ucan koyunların en öndekilerine benzetmek yanlış olmaz. Sonları kötudur, bu kesindir. Dereye yanlışlıkla mı uçtukları yoksa intihar mi ettikleri asla anlaşılamayacaktır ama hırslarının kurbanı olacakları kesindir. Başarılı olma şansları yoktur. Çünkü önde olunca arkadakileri öldürme isteği asla azalmaz. Hala her kadını bir tehlike gibi algılar. Başarıyı kaldıramaz. O yüzden kadın seçiminde erkeklere tavsiyem ön sırada olan kadınlardan kaçınmalarıdır. Yoksa onlar da yedi cedleriyle birlikte dereye uçacaklardır. Orta sıralarda olan kadınlardan da kaçınmakta fayda vardır, çünkü bunlar denemiş başaramamışlardır. Nasıl olsa bunlar da o hızla dereye uçacaklardır. Arka sıralarda ise gudubet, başarısız ama hırslı kadınların yanı sıra ruhlarının güzelliği(kadında da ruh güzelliği yarışta önlerde olmada işe yaramaz) ve umursamazlıklarıyla arkalarda kalmıs birkaç kadın da vardır. İşte erkeklerin kurtuluşu o kadınlardadır. Bu kadınlar erkeği taçlandırır, erkek gibi değil insan gibi hissettirir. Yarışı kıçıyla takar ve tüm kadınların en nefret ettiği karakter olur. Cünkü en doğru dürüst erkeği o kapar. Yarışta en sonlardadır ama mutlulukta en önde o gider. Güzelliğinin farkında değildir, kimseden nefret etmez, o yüzden kimseyle yarışmaz. Kendini ispat etmesi gereken bir toplum veya cemaat yoktur. Satılık bir mal değildir. Kendisi istediği için istediği yerdedir. Ruhuna paha bicilmez. Pes etmez. İdealisttir. Ruhu yüzüne yansır. Yarıştaki diğer kadınlardan cok farklıdır. Aklı başında bir erkek yaşamını bu kadınlarla tanısmaya adamalıdır. Nasıl olsa tum kadınlar guzeldir. Öyleyse bir erkeğin araması gereken sey sadece bu kadınlarda olan farklı güzelliktir. Böyle bir kadın, bir erkek için -yarış boyunca hırsından terlemiş kadınların sebep olduğu pis koku-nun duyulmasını engelleyen naneli çaydır. Nefretleri ve şirretlikleriyle etrafa buz sacan kadınlardan algınlanan soguğa iyi gelir.
Bilime yaptığım katkılardan dolayı altın kadın ödülünü hak ettiğimi biliyorum ama şu kesin ki deham yüz yıll sonra belki anlaşılır belki anlaşılmaz. Benim icin bilim kadınların neden yarıştığını cözdüğü zaman bil(d)im olacaktır. Bu haliyle bil(emed)imdir. Yazımı en buyuk düşünürün "Kadınına mı gidiyorsun, kırbacını unutma" sözüyle bitirmek isterdim ama akıllı ve güzel bir kadının sözüyle bitirmeyi daha uygun buldum:
" Neyim ben? Hiçbir şey. Peki ne olmak isterdim? Her şey..." *
* Bu sözü söyleyen kişi :Marie Bashkirsteff. 1860 doğumlu, Paris`te yaşamış ve 24 yasında orada ölmüş Rus ressam. Cok da güzelmis.....
Doğan Sovuksu
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          14 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : Deniz Kılıç Peşin sıra düş |
|
Yıldız olsam gökyüzünde her gece parlayan
göz kırpsam sana olduğum yerden
beni görebilir misin bulunduğun her yerden?
Ya da bulut mu olsam
sana bakan güneşi kıskansam gözlerini kapatsam,
yağmur olup yağsam
yüzüne dokunsam,
sen nerede, ben orada peşinde dolansam
gelebilir miyim gittiğin her yere?
Ay olsam karanlık gecelerini mum ışığı aydınlatsam
bazen yüzüne gülsem, tümüyle görünsem sana
bazen incecik çizgi olsam, saklansam
bakamasan bana
sen nereye gidersen, ben ardına düşsem
yakalayabilir miyim seni her an, her yerde?
Dünya olsam,
dünyan olsam,
senin dünyan ben olsam,
dere tepe, dağ taş
Deniz''in olsam
karış karış dolaştığın,
vakit gelince
içine gömüldüğün toprağın
yine ben olsam.
Ben senin herşeyin olsam
biraz da
sen benim hiçbirşeyim
olmasan...
Deniz Kılıç
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          10 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
ÖNEMLİSİN
Ben seni tanıdığımda bir avuç cam kırığıydı geçmiş. İnce ince işlenmiş kristal bir bardakta ruhuma batan demli siyah çayın acısı. Öylesine ciddiydin ki korkutuyordu gerçeklerin Uzaklara gitmek isteyip de gidemeyen bir gemi gibi... Sessizdim Sadece dinliyordum.
Yaranı açmıştın bir akşam arabada Sevdiğin kızı anlatmıştın ve sen, izimi kaybetmemek için annemin telefonunu isteyen ilk adam. Dostumdun, anlamıştım... Hiç kimseye benzemiyordun, hiçbir yere ya da hiçbir şehre ...Öylesine dalga geçiyordun ki hayatla, korkuyordum.
Güvensizliğin oluyordu tanımadığım kadınların. İçimi acıtıyordu. Önce ürkek bir kuş gibi kaçıyordum usulca sonra avuçlarının arasına alıp kanatlarını sardığın yaralarımda gördüğüm şefkati anımsıyordum. "Hayır"diyordum kendime "Ben onlardan biri değilim". Gümbür gümbür çalan bir müzik arabada. İşte hayatla dalga geçen yanı tüm şehrin. Ve ben yabancı şarkılardan seninle nefret ettim. "SANA" benzemeyen tüm şehirlerin ciddiye alınmayan yanlarından biraz. Ansızın çalan bir akşam telefonunda sen yine bir yabancı şarkıda ağlayana dek nefret ettim tüm yabancı şarkılardan.
Ayın karanlık yüzünden sıyrıldığım gün maviliğine baktığım uzaklarıydın denizin dönemiyordun. Beni özgürleştiren yanında, senin bildiğim demir atmışlığına karşın yapılacak tek şey uzaklaşmaktı. Çok kadın tanıdım. Belki kendi kadın yanımı da biraz. Ben seni hiçbirine bırakmadım. Ben seni hiç bırakmadım. Bıraktığım bir çocukluktu sadece. Geride babasız büyüyen küçük bir kıza duyduğum şefkat. Benim uzaklaşma nedenim belki senin bana tek güven veren yanına duyduğum sevgiydi. Anlatmadım "Neden aramadın?"diye sormuştun ya.
Anlatsam anlar mıydın emin değilim. Karşımda daima tanımadığım ama bildik bir adam duruyordu.
Kırıldıkça kırdığımız, ihanet edildikçe aldattığımız günler büyüdüğümüz günlerdi sanırım. Bir sabah aynaya baktığımda yüzüm yoktu Acıların izlerini silmek için kendimi de silmiştim azar azar. En hak ettiğim anlarda bana bağıramayışın kalmış aklımda. Hala anımsadıkça gülüyorum.
Sen .. matruşka gibisin biraz. Ne zaman anlamaya gelsem ve belki biraz anlatmak için İçinden daima hiç tanımadık bir adam çıkıyor. Yakınlaştıkça uzaklaştıran, uzaklaştıkça yakın. Hiç kimseye ait olmayan ve korkarım ki kendine bile... Sahi sen tüm aitsizliğinle sana ait olmasını istemiş miydin hiç birşeylerin? Ya ben? Ben istemiş miydim?
Ben dindiremediğim bir öfkeyi sakladım içimde Doğmamış bir bebeğim oldu Kadersiz ya da sadakatsiz gecelerde uyuyamadığım odalardaydın. Konuşmadım ne seninle ne bir başkasıyla hatta kendimle bile... Öfkemdin
Ben söyleyemediğim bir sevgiyi sakladım içimde. Şaşırarak izlediğim bir evrim. Herşey nasıl da hızlı değişiyordu oysa. Yokluğunda seni kaybetmekten en çok korkanın ben olduğumu tek bilendim. Bir yerlerde var olduğunu, iyi olduğunu bilmek istedim daima hepsi bu. Yakandın, acı veren iz bırakan, aydınlatan, ısıtan... Ateşimdin.
Anla diye yazmıyorum bunları. Bilirim yüreğin sağırdır işine gelince. Anlatacak cesaretimse hiç olmadı. Bütün bu laf kalabalığı aslında sadece bir tek kelime: ÖNEMLİSİN.
Derya Berrak
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          14 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Söylenebilecek ne varsa : David Ojalvo Tatil Üzerine Notlar... |
|
Yaz mevsiminin sonuna yaklaştığımız şu dönemde, tatil denildiğinde her hâlde çoğumuzun aklına güzel bir sâhil, eğlenceli bir mekân, gezip görecek yerler geliyordur. Eğer öğrenciysek okulların kapalı olduğu dönem, çalışıyorsak işimizden aldığımız izin süresi... İster gezip görülecek beldeler olsun, ister çalışılmayan bir dönem olsun hepimizin hatırında bir tatil anlayışı vardır. Eğer onu verimli bir şekilde değerlendirebiliyor ve de ana uğraşımıza dinlenmiş bir şekilde geri dönebiliyorsak, ne mutlu bize!
Bu yazıda tatil denilince, bir genç olarak hatırıma gelen birkaç çağrışıma değinmek istiyorum. Üniversitede okuyan bir öğrenci olarak tatilin bana ifâde ettiği çok şey var. Güneşli kumsallar kadar, tatil bana özlenilen uğraşları da hatırlatıyor. Kaldı ki insanların kendilerine zar zor vakit ayırabildikleri bu zamanda, bir hobi edinebilmekte oldukça zor... Eğer serbest zamanlarınızda fotoğraf çekmek, resim çizmek, yazı yazmak veyâ gündelik hayatta yapabileceklerimizden daha kapsamlı hayâlleriniz varsa, tatil bunlar için birebir bir fırsattır. Ne var ki az öncede ifâde ettiğim gibi ne hayâl kurmaya, ne de bir uğraş edinmeye çok az zaman olduğundan dolayı, tatil güneşli plajlardan daha fazlasını hatırlatamıyor gibi bizlere...
Tatilin çağrıştırdıklarından biri de "güneşlenmek" Bu yaz yazacağım yazılardan birinde güneşlenmeye değineceğime dâir kendi kendime söz vermiştim. Belki kesinlikle katılmayacaksınız; ama bana göre güneşlenmek dünyadaki en sıkıcı eylemlerinden biri. Hâttâ bâzı arkadaşlarımla sohbet ederken birlikte hayret ediyoruz; insan nasıl olur da saatlerce güneş altında yatabiliyor, diye. Güneşlenmeye niyetlendiğimiz zaman içinde oflayıp pufladığımız yetmediği gibi, ayrıca bronzlaşamıyoruz da... Bu işin içindeki adalet de burada olsa gerek! Mâdem güneşlenmeyi sevmiyoruz, renk de değiştiremiyoruz. Güneşlenmenin keyfini veyâ sıkıcılığını bir kenara bırakırsak, cildimize ulaşan zararlı ışınlar da işin ayrı bir boyutunu oluşturuyor. Koruyucu faktörün yararlılığı şüpheli, güneşin D vitamini sentezindeki önemi belli... Sonuçta ben keyfinizi kaçırmayayım. Sağlıklı bir güneş banyosu ve arzu ettiğiniz renge kavuşabilmeniz dileği ile...
Tatil, özellikle yaz tatili ile hayatımızın birçok alanında bir durgunluğu da beraberinde getiriyor. "Yaz sezonu" başlığı altında işlerimizi, üretimimizi azaltıyor; verimliliğimizi düşüyoruz gibi... Elbette verimlilik adına bir ara süreci gerekebilir; ama bu insanı tembelliğe sürüklememeli... Esasında tembel olmak ve dinlenmek arasındaki fark sâdece tatil için değil, insanın yaşam tarzındaki bir olgu değil midir? Zâten çalışmayı seven bir insan tatilinde dinlendiği kadar, yeni bir döneme girmenin heyecanını, diğerlerinin aksine yaşamaz mı?
Ülkemizde birçok insan için tatilin anlamı "bir yerlere gitmek" dir. Kabûl ediyorum, tatil bir yere gitmektir; ama sâdece tatil beldesine değil... Tatil aynı zamanda hayâllere, keşiflere, yeni heyecanlara ve yeni umutlara doğru da gitmektir. Ağustos'u yarıladığımız şu günlerde, yavaş yavaş yüzümüzü Eylül'e ve sonbahara doğru çevirmeye hazırlanıyoruz. Mağazalarda "yeni sezon" başlığı altında sonbahar kıyâfetleri satılmaya başlandı bile... Güzel bir tatil geçirmiş olmanız, iyi dinlenmeniz ve bu yeni gelen günleri, yüksek bir enerjiyle karşılamak ümidiyle...
David Ojalvo www.davidojalvo.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Elif Eser <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 6.060 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
Kumsalda seni beklerken
Güneş
Uzakta,
Denizin bittiği yerden başlayarak
Sanki tortop
Denizin içinden doğarak
Ve sularını
Sıcak
Sıcacık
Bir dost
Bir sevgili
Ve bir ampulden sızan ışık gibi denize dökerek
Bir portakal kabuğu renginde doğuyor
Yüreğimin iç kısımlarında
Yosun kokusu biraz daha ağır
Ekşi
Tuzlu
Ama
Bir gece usulca ensenden öptüğüm gibi seni
İçimi yakmayan
Genzimde bir yumru gibi kalmayan
Bir solukta içime pat diye düşen kokun gibi
Senden önce bilmediğim
Ve senden sonra
Adını verdiğim şu taze yosun kokusu
Balıkçılar ağlarını denize düşürürken
Biz ki telaşsız takıyoruz yüreklerimizi ağlarına
Lüferler,uskumrular, palamutlar gibi
Pullu elleriyle ayıklasınlar bizi diye
Kara
Yağlı
Toz tutmuş şu dünyadan
Paslı ve kirli sevmelerden
Ve adına ilişki dediğimiz şeylerden
Bir çöp tanesi
İnan olsun
Elimizden bir cımbızla söküp de yere attığımız
Ve ardımıza bir daha dönüp bakmadığımız
Bir kıymık kadar menfaatsiz yaşayamadığımız
Bizden
Bizi ayıklasınlar diye
Ağlarına atıyoruz kendimizi
Sürüler halinde
Yani
Dostluk
Ve sevmek
Bir kıymıktan daha öte olsun diye
Yağlı
Ve üzerini bir karış toz kaplamış
Haliç gibi ağır,
Geçmişimizden arınalım diye
Geride kalan ne varsa
Tüm pasıyla
Ve karanlığıyla
Denize
Şıp şıp diye düşerek parmak uçlarımızdan aksın diyedir ki
Yüreğimizin kullanmadığımız köşelerini ayırıyoruz dostlarımıza
Bir balıkçılara
Birde sana
Seviyorum seni
Ve yazıyorum (sana dair)
Güneş
Bir portakal kabuğu renginde içimde doğarken daha
Ellerin ellerimden ayrılmadan
Ve bir portakal
Sandığını çekip altıma oturarak
Dostlarımız,
Yanımızda
Limon ve mandalina istifi kasalarda
Rahat
Hür,
Sevmek
Ve sevilmek adına
Bir kıymıktan daha öte duyarak yaşamı
Hep el ele tutuşmuşuz
Bir halaya durur gibi
Sen hep omuz başımda
Saçların
Yüzüme vuruyor
Köpüklü bir deniz gibi
Yosun kokusu biraz ağır
Ekşi
Tuzlu
Dostluk gibi
Sevmek gibi
Yazmak gibi
Ama
İçini yakmayan
Genzinde bir yumru gibi kalmadan
Bir solukta içine pat diye düşen şu yosun kokusu gibi
Güneş damlalarını akıta akıta yükselirken
Seviyorum seni
Seni seviyorum
Portakal kokuları arasında
Bir gece usulca ensenden öptükten sonradır ki
Saçlarını koklar gibi
Yatağımda portakal kokusu bedenini duymak saadeti
Saçlarını Tortop edip
Avuçlarımda bir köz tutar gibi
Sıcak,
Sıcacık
ellerimi yakarak saçlarınla
göğsümde başının çukurluğu
tamda
sol omuzum da
sana ait
ve yalnız senin için
yaratılmış bir omuz taşıyorum sol yanımda
sen
balık
portakal
ve sevda kokarcasına
düşürüyorsun başını
çukuruna omzumun
ve başımızı uzatıp dünyaya
arınmış
sevdalı
yüreğimizden cerahatli bir yaşanmışlığı atarak
sokuluyorsun yanıma
sevmek bu diyorum
sevdi mi insan seni sevmeli
senden önce kokun geliyor çünkü
giderken kendini götürmüyorsun diğerleri gibi
birde kokun kalıyor
sobanın üzerine bırakılmış mandalina kabuklarında
Yosun kokusu biraz ağır
Ekşi
Tuzlu
Seviştiğimiz gecelerden biliyorum
Ama
İçimi yakmayan
Genzimde bir yumru gibi kalmayan
Bir solukta içime pat diye düşen şu yosun
Balık
Ve portakal kokuları arasında
Seni seviyorum
Birde
Seni....
C.ERAY ELDEMİR
Yukarı
|
 Çizen: Hüseyin Alparslan
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan |
|
http://www.ganoswine.com/tr/index.htm
Şöyle keyif vericilere dönmekde fayda var... hafiften şaraplasak diyorum, bağbozumuna gitsek, yan gelip yatsak bağlarda tanrı/tanrıçalara nispet yaparcasına!!
Peki çiftlikteki atlar koro kurup orijinal sesleriyle vokal yapmaya başlarlarsa ne olur http://svt.se/hogafflahage/hogafflaHage_site/Kor/hestekor.swf aha da işte bu olur. Sevimli atların üzerine sırasıyla tıkladığınız takdirde, duygu yüklü bestelerini dinleyebilirsiniz. Sesini istediğiniz kadar açabilirsiniz. Hatta üzerine söz yazmanız bile mümkün.
Flash animasyonlarla başladığımıza göre, aynı şekilde devam edelim. http://193.151.73.87/games/bubbels.swf kısayolunda baloncuklarla oynanan şirin ve basit bir oyun var. Vakit geçirmek için birebir.
İşte size uçuk bir oyun. Amacını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. http://www.albinoblacksheep.com/flash/planarity web sayfasına girince ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Karmaşık şeyleri seven ya da arkadaşlarına şaka yapmak isteyenler için birebir.
Kahve Molası'nda bir dönem yorumlarını beğeni ile okuduğumuz sevgili dostumuz Hasan Taşkın yönetiminde iyi bir haber sitesi açıldı. Henüz çiçeği burnunda olan bu portalın kısa zamanda hakkettiği yere ulaşacağını söylemek müneccimlik olmasa gerek. http://www.haberyedi24.com
Dergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün. http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
SoftPerfect Personal Firewall 1.4.1 [0.9 MB] 98/ME/NT/2000/XP Free
http://www.softperfect.com/download/firewall_setup.exe Bilgisayar güvenliğinin önemli programlarından biri de firewall diye tanımlanan engelleyici programlar biliyorsunuz. Genellikle ücretli olan bu programlara, ücretsiz mükemmel bir alternatif. Evet biraz konuya aşina olmanız gerekiyor ama ne yaptığınızı ve neye ihtiyacınız olduğunu biliyorsanız işinize çok yarayacağını söyleyebilirim. Küçük ama çok kullanışlı akıllı bir program.
Yukarı
|
|
|
|
 |
|