 |
 |
|
25 Ağustos 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Ben asla rüşvet demedim!.. |
Merhabalar,
Sonradan olma divamızın yarattığı şenlik ne hoş değil mi? Biri çocukları artık "Seni divaya veririm haa" diye korkuttuklarını öğrenmiş, diğeri müzmin muhalefette çile dolduran iki insan evladı bir haftadır herkesin dilinde. Reklam toplamak için günü kaydırılan programlar, uzattıkça uzatmak için 2 haftaya yayılan bir söyleşi, reyting patlamaları derken hanımağa bugün basın toplantısıyla son noktayı koymuş. "Ben asla rüşvet demedim." E be gece karşıma çıkmayacasıca kadın, madem rüşvet demedin de, bunca gündür koca bir parti başkanının haysiyetiyle niye oynarsın? Yıldızım hiç barışık değil, tamam ama, Denizim Baykalımı incir çekirdeğini bile doldurmayacak bir nedenle suçlarsan adamın tepesini attırırsın.
Olaya bakın hele, yıl 1982, dönek olmanın suç sayıldığı, erkekken kadın gibi davrananların taşlandığı yıllar. Ressam paşa henüz en başta. Denizim Baykalım ve diğer bilumum politikacı eşrafı yasaklı. Baykal altın bileziği olan avukatlığa dönmüş, Ecevit fırsat buldukça şiir, makale yazıp Rahşan'a bisküvi parası kazanıyor. Baba ise gizli gizli komplo hazırlığında. Özal yeni yeni palazlanıyor. Günün birinde bir henüz yeni dönme hatun kişi elinde pembe nüfus cüzdanı ile Baykal avukata başvuruyor. "Şu benim yasağı kaldır dile benden ne dilersen" diyor. Avukatımız da, "Çalışırım ama 100 milyon liranı da alırım" diye cevap veriyor. Eee diyecek tabi. Ya ne diyecekti? "Baykal sizin kulunuz, paranın ne önemi var." demesini mi bekliyordu? Daha çiçeği burnunda bir dönme iken bile dünyalığını yapmış bir şarkıcıdan işinin halledilmesi karşılığında para istenmesi kadar doğal ne olabilir Allah aşkına? 23 sene sonra dirilip bu olayları hatırlamasının sebebi hikmeti ne ola ki? Hay dönmez olasıca. Böyle suni gündemlerle memleketi meşgul ediyorsun ya helal olsun sana. Ben Baykalımı bu bir dudağı yerde bir dudağı gökte bin tane kadın azmanına değişmem be. Oldum olası kanım kaynamadı bu adama, pardon hanıma, zaten. Ne sesine ne de cibiliyetine.
Siz onu bunu boşverin, "İkinci Bahar" yeniden yayınlanıyor, izliyor musunuz? Beş yıl sonra tekrar aynı heyecanla izlenebiliyor. Şener Şen ve Türkan Şoray'ın benzersiz oyunculuklarına şapka çıkarmak, sonraları hepsi birer TV yıldızı olmuş genç oyuncuların ustalıklarına şahit olmak ve de en önemlisi bizden bir dizi nasıl olmalı görmek için bu dizi tekrar tekrar seyredilir. Onca dizi enflasyonu içinde daha birçok iyi yapımla karşılaştık ama ben bir dönüm noktası olarak kabul edilebilecek "İkinci Bahar"ı tek geçerim. Haydi size şöyle güzel bir melodi çalayım ve gideyim. Moody Blues çalıp çığırıyor House of the Rising Sun. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Beyaz Düşler : Sabiha Rana Uyku Kuşlarıyla |
|
Gece yarılamıştı yeryüzünde, ayışığı yere doğru uzanıp uzanıp öpüyordu pınarın sularını...
Ben de uyuyan bütün çocukların gözlerinden süzülüyordum rüyalarına,Beyaz ninem masallar anlatıyordu Beyaz Düşlerimin içinden geri dönen çocukluğuma...
Uyku iyice beni almıştı canım çekilip büzüştü bebekliğime, ışık hüzmeleri gözümün önündeki sahnede dans ediyordu...
Baykuşlar ürperten mistik seslenmeleriyle rüya yolumun üzerine yuvalanmışlardı...
Canovası serilivermişti gözevime. Gizli olan herşeyin ortaya çıkması,gördüğüm rüyalar, gaflet uykusundan uyanmam an meselesiydi..
Az ötede cinler haset,fesat kazanına iki cihanı da kaynatmak için veryansın yalanlar, dolanlar ve ne savaş senoryaları yazıp katıyorlardı içine...
Kulağıma şeytanlarla kurşun dökülse de yerden göğe işitir olmuştum..
Her ne kadar gözlerime mil çekilse de sinsilerce yedi cihan serilmişti göz pencereme...
Dudaklarıma laller çizilmiş karalanmışsa da baştan ayağa söz kesildim evrene...
Artık yeter!
Dünyayı altına üstüne getirenler,
Sadece kapayın gözlerinizi susun ve dinleyin..! ! !
Ezber yapın, sorun kalp gözünüzle, hangi nefsimize hasat ne zaman?
Yaratılan her tohumun değerini YARADAN dan başka kim bilir?
Satıyorsak ruhumuzu beş paraya alanı bulmuşsak bizi tuza banıp aldatmasınlar!
Yapanın edenin, çalanın çırpanın, vuranın kıranın her önüne geleni dolandıranın yanına kar kalıyor diye, kandırmasınlar.
Azad kuşunu üstümüze salmasınlar?
Öteyi,beriyi ne bilirim
Dünyanın cahiliyim...
Gözüm kadar okur
Aklım kadar anlar
Yol alırım..
Uzaklaşır kaybolurum uyku kuşlarıyla....
Zamanın Ötesindeyim Yine..! ! ! Zamansa 19 Ağustos 2005 İçinde...
Sabiha Rana http://www.sabiharana.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
ÖNSÖZ : Ömer Akşahan Halfeti Türkiye'nin Neresinde? |
|
Zeugma Tanrılarına Kısa Bir Yolculuk...
Yolumun bir gün hayalet bir kente düşeceği hiç aklıma gelmemişti; ta ki Halfeti'yi görünceye dek. Halfeti Lisesinden çağrı alınca heyecanla yola çıktık. Çünkü yeni yerleri tanıma tutkusu her zaman bende baskın bir duygudur. Yol öncesi harita üzerinde yol rotası çizdim. Biz Urfa'dan tarihi İpekyolu üzerinden Birecik'e 5-6 kilometre kala sağa sapıp, 37 km. daha gitmemiz gerekiyordu. Dergi ve gazete sayfalarında resimlerini görmeye alıştığımız kelaynak kuşlarına komşuydu gideceğimiz yer.
Birecik'e varmadan döneceğimiz sapakta küçücük Halfeti levhasını az kalsın okuyamadan geçiyorduk. Son anda fark edebildik. Yol düzgün bir asfalttı. Ancak yol genişletme çalışması var gibi geldi bana. Yol boyu Antep fıstığı ağaçları bizi selamlıyordu. Geniş arazi üzerinde yemyeşil ağaçların oluşturduğu görüntü insana keyif veriyordu. Yanımda arabayı kullanan arkadaşım Nurullah bu bölgenin insanı olmasına karşın o da ilk kez buraya geliyordu. Yolun uzamasından ikimiz de rahatsızdık. Birkaç köyü geçtik. Bakımlı evler ve yabancı plakalı araçlardan anlaşıldığına göre bu insanlar yurtdışında çalışıp, yurt toprağına yatırım yapıyorlardı.
Yeşilözen'i durmadan geçtik. Yeni bir yerleşim noktasına geldik ama yol kenarında neresi olduğuna dair bir tabela yok! Devam, dedim arkadaşa...Burası Halfeti olamazdı. Yol birden aşağıya inmeye başladı. Aklıma Isparta'dan Eğirdir'e iniş geldi. Kıvrım kıvrım indikten sonra ansızın müthiş bir güzellik bize merhaba dedi. Ve ardından beklediğimiz tabela karşımızdaydı. "HALFETİ 2900" demek ki sonunda gelebilmiştik.
Biraz ilerledikten sonra durduğumuz ilk dükkanda oturanlara "Lisenin nerede"olduğunu sorduk. İçerden sakalları uzamış 30-35 yaşlarında birisi çıktı. "Burda ne cami, ne okul var!" demez mi. Şaşkınlıktan nereye geldiğimizi anlamak için birbirimize bakıştık. Halfetili arkadaş devamla:"Sizi liseye götürebilirim, lise burdan kilometrelerce uzakta. Arabanızla beni götürmek şartıyla"demez mi? Zorunlu buyur ettik. Yeni arkadaşın yardımsever olmasının yanı sıra konuşmaya ihtiyacı olduğu anlaşılıyordu. Ardı ardına teklifler sunuyor, önce isterseniz Halfeti'yi görün, sonra birer çay içer, söyleşiriz... Hem mesai ancak bir buçukta başlar, gibi. Bize sadece her teklife yalnızca "evet" demek düşüyordu.
Sıcaklığın gölgede 45 derecenin üzerinde olduğu bir günde içinizi serinleten bir manzara; genç kızlar, erkekler çok rahat bir şekilde suda serinlemede... İçinizden göle girmek gelse de olanaksız. Önce iş, sonra eğlence damarınıza işlemiş bir kere.. Ancak böyle bir manzarayı Şanlıurfa ili sınırlarında görmek doğrusu aklıma gelmezdi. İl merkezindeki kadınları Halfetili kadınlarla karşılaştırmak olanaksız. Burası kesinlikle Şanlıurfa'ya benzemiyor. Buranın insanı apayrı bir dünyada yaşıyor bence.
Selevkos Kralı Selevkos Nikator'un sevgilisi olabilecek bir kadın karşınıza gelip teklifsizce oturduğunda, siz ne yaparsınız? Böyle bir şaşkınlık anını Halfeti bize yaşattı. Haydi hayırlısı dedik içimizden, ama çözmeliydik. Anlaşıldı ki, gelen iri badem gözlü, kirpikleriyle alımlı kadın Halfeti'nin tek kuaförü! Yardımsever rehberimizin kardeşi...
Halfeti'nin sosyal, kültürel hayatına ilişkin sorularımız peş peşe sıralanıyor. Gayet rahat tavırlarla yanıtlıyor sorularımızı:"Gelin başı 40-50 milyon, düğünler İstanbul'u aratmayacak bir canlılıkta, işlerinden memnun, kendilerine Urfa'yı değil İstanbul'u örnek alıyorlar." Halkının %98'i okuma yazmayı bildiği gibi eğitim düzeyleri de en azından lise.
Böylesine eğitimli bir toplum şimdi derin bir bölünmüşlüğü yaşıyor. "Ecevit bizi aldattı. Buraya 2000 yılında geldiğinde bize 2200 adet konut yapma sözü verdi. Ancak 200 ev yapıldı. Komşumuzdan, akrabamızdan koptuk, koparıldık. Belediye başkanımız da inandı. O da şimdi bizim gibi çaresiz. Biz Halfeti'yi terk etmeyeceğiz. Biz devlete hep sadık kaldık. Bunun için mi cezalandırılıyoruz?" Rehberimiz çayını öfkeyle yudumlarken, bense boncuk boncuk terlemelerdeyim... Tüm olanların suçlusuymuşum gibi.
Bir zamanlar bölgedeki ağaların dinlenme ve eğlence yeri olan Halfeti, tarihsel kimliğini binlerce yıldır korumayı başarmış binalarıyla yaşamaya çalışsa da yeni yerleşim merkezinin uzaklığı ve kırsalın insanlarıyla nasıl baş edebilir bilmem. Çünkü şimdi orada yaşayanlar gölün kıyısında yaşayanlara öfkeli. Bu öfkesini eğitimli biri şöyle dile getirdi:" Keşke baraj suyu daha beride tutulsaydı da Halfeti tamamen sular altında kalsaydı!" Ona göre, gelen kaymakamları ve diğer resmi yöneticileri kendilerine inandırsalar da, gündüz farklı partili gözüküp gece meyhanede hepsi Halfeti için yumruğu bir yere vursalar da, Halfeti'de kalanlar boşuna direniyor.
Elbette tarihi Halfeti'de bugün gençleri aramayın, onların çoğu Türkiye'ye dağılmış, yurtdışına gidebilenler de şimdi oralarda yaşam mücadelesi veriyor. Ancak bu insanlar yine de ata yurtlarını unutmuyor, tarihleri için direnenlere desteklerini sürdürüyorlar.
Zeugma'ya (Belkıs harabeleri) , ayrıca Rumkale'ye tekne ile mavi bir yolculuk yapmak isteyenler için gerçekten görülmeye değer bir hayalet kent Halfeti. Mini Akdeniz kliması da ayrı bir tat. Eğer bu kent batıda olsaydı inanın Türkiye'nin en çok ziyaret edilen turistik merkezlerinin başında gelirdi.
Bilinen tarihi Asurlularla başlayan ve günümüze dek bir çok istilaya uğramış nadide bir yurt parçası Halfeti'nin Türkiye haritasındaki yerini bilen varsa söylesin. Macera tutkunlarına bu gizemli yolculuğa en kısa zamanda çıkmalarını öneririm.
Ömer Akşahan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Petunya : Öykü Özü YAŞAMA DAİR NOTLAR 1 |
|
Özeti çıkarılacak konular,
içi doldurulacak başlıklar;
Gidilmeyen davetler,
unutulan çiçekler,
söylenecek sebepler,
bahaneler...
Dönülecek geziler,
yapılacak ütüler,
boşalacak bavullar,
poşetler;
Size emanet edilmiş dosyalar,
ödünç alınan
ve geri verilmesi gereken kalemler, silgiler, kitaplar;
Borç alınmış,
ödenmesi gereken pullar,
paralar;
Bir kenara not edilmiş,
bilgisayara geçecek notlar motlar;
Bir gün
o aramadan
siz onu ararsınız diye bekleyen
ama asla ısrarcı olmadığı için
sürekli ertelenen
dost aramalar ya da aramamalar;
Düzeltilecek yanlışlar,
doğrulanacak masallar...
Sabırla dinlenecek nutuklar,
kafa sallanacak patronlar;
Kimi zaman ağlayan,
kimi zamansa gülme taklidi
yapan kalpleri avutmalar,
Öpülmeyi bekleyen dudaklar, mudaklar...
Coşkuyla dinlenecek plaklar,
unutulması gereken şarkılar;
Telefondan silinecek numaralar,
eklenecek adlar,
yazılacak mesajlar;
Kutlanacak günler,
unutulmayacak güller,
alınacak hediyeler, mediyeler...
Uyunacak uykular,
yapılacak kahvaltılar,
içilecek kahveler,
çaylar ve sular;
Alınacak randevular,
gidilecek yerler,
yapılacak sohbetler,
toplantılar;
Yardım edilecek insanlar,
yardım istenecek dostlar,
sevilecek arkadaşlar;
nefret edilecekler,
yanaşılacaklar,
yanaşılmayacaklar!
KISACASI,
DÜŞÜNECEK
ÇOOOK KKK
ŞEY VAR!
Öykü Özü
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          12 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
SIVACI (3)
Kısa boylu, tok sesli ve saçları seyrelmiş olan,
"Katılmak ister misin abi" dedi, sıkılgan bir doğrulmayla.
"Katılmam sizi dinlemem şeklinde olacak, siz devam edin" dedi.
"Aşk" diyordu tombul cüsseli, orta boylu, uzun saçlarını arkadan bağlayan entel görünümlü genç çocuk. Ve ardından devam ediyordu; " bir kızı sevip terk edilmeye gör abi. Hayat ve içindekiler mideni bulandırır. Yaşama isteğinin cıvası dibe vurur. Önce neşeni kaybedersin. Sonra işin, ilişkilerin bu kayba eklenir. Ailesel, çevresel düzeninde bozulmalar olur. Dostlarını asık suratınla incitirsin. Yalnızlaştırırsın kendini. Yalnızlaşırken yozlaşırsın. Yozlaşınca etrafında kimseleri bulamaz olursun. Her kes sana karşıymış gibi bir hisse kapılırsın. Hüzne gark olursun. Hüznünle, cigaraya, koyu çaylara, zifiri gecenin içlerine, Müslüm babaya sığınırsın. Kaderin keder olur. Öksürüklerin içini dışına getirir adeta. Sarılık, verem illetine yakalanırsın. Aşk bu abi aşk! Veremli bir şey." Diyen gencin gözlerinden süzülen göz yaşlarına bakarken, romantizmin melankoliye dönük yüzünün çirkinliğini gördü. Ama uyuz bir köpeği gördüğünde Leylasının mahallesinden geldiği için öpüp koklayan Mecnunu hatırladığında ise karşısında modern versiyonuyla duran Mecnunu anlamakta zorluk çekmedi.
Ansızın, "demek aşk ha" diye gayri iradi söylendi. Sağ elini masanın üzerine koyarak serçe parmağından başlayarak baş parmağa değin bütün parmaklarını masanın üzerinde bir müddet ritmik sesler çıkartarak oynattı. Sandalyesini az geriye iterek gevşemeye çalıştı. Kirli sakalını ovdu. Ellerini karın bölgesinde kenetledi. Baş parmaklarını içten dışa doğru dairesel olarak hızla çevirdi. Tavana gelişi güzel göz gezdirdi. Derin bir iç geçirdikten sonra önüne döndü. Kısa bir sessizlik faslından ve aşk gazisi çocuğun inlemelerinin ardından acı bir tebessüm savurarak, "duyguyu basitleştiren, hayalleri heyulaya çeviren sebep hislerin kaygan, dönüşken dünyasında kendi sınırlarımızın farkında olamayışımızla doğrudan ilgisi vardır. Hayatın duygu duvarlarımıza değen vuruşları karşısında dökülmeler, çatlaklar ve yıkılmalar oluyorsa bunun nedeni duvara değen vuruşlar değil duvarın bizatihi kendisindedir. Sağlam, olumsuz her etkiye karşı koyabilecek bir planda olgunlaştırılmış içselliğimizle karşı koyamayacağımız hiçbir şey olmaz. Hislerin serapsı dünyasında varolmak varoluş zeminlerinin en kaygan ve en yanıltıcı parselini oluşturur. Bu kaygan ve yanılsamacı parselde dolaşırken ayakta durabilmek, gerçeğe dokunabilmek çok zordur.
Böylesi bir ruhsal zorluk ve baskı altında bir çok romantik dahice eserler verirken delice eğilimler içinde kalarak garip bir grafik ortaya çıkarabilmişlerdir. Bunu anlamak için 19.yy melankoliklerin öykülerini okumak yetecektir. Bunu sağlayan ve dahilik- delilik halini ortaya çıkaran iksirin aşk olduğu görülecektir.
Aşk iksiri güçlü bir bünye koşulunda alındığında delice eğilimler içinde olmadan dahice işler kotarabilecek bir imkan da verir. Ayrıca yalınsal bir duyguyu yalazlı bir tutkuya dönüştürmeden ruhsal bir yüceliğe de eriştirebilir insanı. Dolayısıyla aşk, insanı cüce ve yüce yapma kudretine sahip kılabilecek tılsımlı bir etken olarak görülmeli ve buna göre pratikte yorumlanmalıdır. Aşk, insanın fikri, zikri, zifirisi, ziyası olarak anlaşılmalı ve bu algı üzerinden aşka açık olunmalıdır. Belki bu durum, sonradan yaşanacak muhtemel zehirlenmelere karşı bir panzehir etkisi oluşturur." Diye öğütçü bir filozof gibi konuştu...
Ardından saatine baktı ve sandalyesini geriye çekerek kalktı. Elini aşk muzdaripi çocuğun omzuna koydu ve, "aşkın azametidir, sıkıntılar. Daha fazla sıkıntı ve kayıp gerek sana. Aşk uğruna vereceğin her kayıp aşkında derinleşmeni sağlayacaktır. Sakın unutmayasın bunu." Diyerek kafasını sağa sola salladı ve "eyvallah" deyip inşaatın yolunu tuttu...
Saat on yedi sularındaydı. İş sahibi gelmiş olabilirdi. Aceleyle yürüyordu. Mesai bitimi olduğu için cadde çok kalabalıktı. Omuzlara çarparak koşar adım yürüyordu. Çarşıya yakın olan inşaata gelmek uzun zaman almadı. Geldiğinde arkadaşları alışverişten dönmüştü bile. Alış verişlerini yapan arkadaşları o yokken iş sahibinden alacaklarını da tahsil etmişlerdi...
"Arkadaşlar ben bu akşam çıkıyorum. Dileyen gelir beraber gideriz." Dedi. İçlerinden yalnız Hallo onunla gitmek için öne çıktı. "Kurban, senınle ben gelecağım" diyen Hallo'ya, " tamam Hallo, eşyalarımızı toplayıp yola çıkalım" dedi. Yukarı, kaldıkları inşaat odasına çıktılar. Eskiyen yorgan ve döşekleri çöpe atılar. Eline aldığı keserle tahtadan yaptığı ranzanın çivilerini, tahtalarını bir bir ayırdı ve üst üste istifledi. Hallo'nun ranzasının çivilerini tahta ve beşe onlarını da ayırıp istifledi. Altı ay boyunca bitirdikçe alıp okuduğu kitaplarını çantasına özenle yerleştirdikten sonra yola çıkmak için arkadaşlarının yanına indiler. Teker teker kendileri gibi harç kokan nasırlı ellerini sıktılar. Sarmaş dolaş olup başlarını omuzlarına yaslayarak sırtlarını sıvazladılar birbirlerinin. Çimento kadar kavi olan yüreklerine esenlik dileyerek vedalaştılar. Ve onlardan ayrılarak yola koyuldular...
Nihat Turan nihat_turan@mynet.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          8 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Gezgin Kahveci : Cüneyt Göksu Volveran! |
|
Küba topraklarına son yıllarda ayak basan herkes gibi ben de, üzerinde Volveran yazan, altında da beş kişinin fotoğrafı, çizimi ya da gravürünü içeren devasa panoları ya da duvarlara asılmış çeşitli afişleri görüp, merak etmiştim. Kimlerdi bu kahraman ilân edilmiş beş adam? Onların bulunduğu bütün afişlerin üzerinde neden "Volveran!" yazıyordu? Merakımı gidermek hiç zor olmadı; çünkü, Küba'da çocuğundan yaşlısına herkes, onlar hakkındaki tüm soruları yanıtlayabiliyor.
Volveran sözcüğünün türkçe karşılığı, "Dönecekler". Küba halkı, başlarından geçene birazdan değineceğim bu beş kahramanın, günün birinde, mutlaka kendi ülkelerine sağ salim döneceklerine olan inançlarını, bu sözcükle dile getiriyor.
Gerardo Hernández (Dış İlişkiler Uzmanı)
Antonio Guerrero (İnşaat Mühendisi)
Ramón Labañino (Ekonomist)
René González (Uçuş Eğitmeni)
Fernando González (Dış İlişkiler Uzmanı).
Onlar, Küba'nın beş kahramanı. ABD'ninse beş suçlusu. 12 Eylül 1998'de tutuklanıp, ABD mahkemelerince "15 yıl - ömür boyu hapis" arasında farklı cezalara çarptırılmış, beş farklı ABD hapishanesinde yatan, beş Kübalı erkek. İşleri, Miami'de yerleşik yaşayan Küba'lı, aşırı sağcı, karşı devrimci gruplardan, ülkeleri Küba'ya yönelik plânlı saldırıların, henüz gerçekleşmeden önlenmesi adına istihbarat yapmak. Suçlarıysa, bu grupların faaliyetlerini izlemek ve ülkelerine bilgi vermek.
Onlar, yani bu beş adam, hiç kimseye zarar vermemişler, işkence yapmamışlar, kimsenin toprağını ya da evini işgal etmemişler, şiddet kullanmamışlar. Yalnızca ama yalnızca, bilgi toplamaya çalışmışlar.
ABD'nin yıllar boyunca ülkelerine yönelik uyguladığı yöntemlere hiç başvurmamışlar.
Onlar, 1961'de Domuzlar Körfezi çıkartmasıyla başlayan karşı devrim hareketini, 40 yıldan fazla bir süre, CIA'in para ve eğitim desteğiyle ayakta kalan; silahlı saldırı, suikast, turistik tesislerin bombalanması ve şeker kamışı tarlalarına biyolojik saldırı gibi uzayıp giden terörist faaliyetlerin kaynağı olan; Miami'de yerleşik; Omega 7, Alpha 66, Brothers to the Rescue, Brigada 2506 ve Commandos F4 gibi Küba karşıtı, karşı devrimci grupların, Küba ve diğer ülkelerdeki bir çok öldürme ve yaralama faaliyetlerini önlemek için, yalnızca bilgi toplamaya çalışmışlar.
8 Haziran 2001'de ondörtbin sayfadan oluşan bir dava tutanağıyla, "ABD karşıtı çalışmalarda bulunmak, ABD askeri üslerini gözetlemek ve ulusal güvenliği tehdit etmek"le suçlanmışlar. Mahkemelere, suçlamaları destekleyen ya da kanıtlayan tek bir delil bile sunulamamış. Onların savunmalarının temel noktasıysa, yıllardır ülkelerine zarar veren bu terörist faaliyetleri izleyip ülkelerine bilgi vermek olmuş: Yani aslında, ABD hükümetinin yapması gerekeni yapmışlar.
Oysa, yukarıda adı geçen Küba devrimi karşıtı grupların liderleri, yıllar önce gerçekleşen Elián González olayında, küçük kızın Küba'daki babasını görmesine engel olmaya çalışacak kadar da, ABD'de gözönünde ve güncel kişiler.
1976'da Küba Havayolları'na ait bir uçağı düşürmekten suçlu Orlando Bosch ve Luís Posada Carriles gibi "tescilli" teröristler elini kolunu sallayarak, hâlâ Miami'de dolaşıp, Bush yönetiminden destek görüyorlar.
Yalnızca Küba ve Latin Amerika'da değil, ABD ve dünyanın bir çok ülkesinde, bu beş Kübalı yurtseveri hapiste tutan "yargısız infaz" için dayanışma kampanyaları sürüyor. Mayıs 2005'de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu davanın yeniden görüşülmesi için tavsiye kararı almış, 9 Ağustos 2005'te, uluslararası dayanışma ve direniş, küçük olsa da, bir sonuç alabilmiş: Atlanta Mahkemesi, davanın yeniden görülmesi kararını, ancak 3 yıl sonra açıklamış.
ABD'nin içine düştüğü bu çelişkili, taraflı davranış biçimi, sizce de, Hollywood filmlerine konu olan, o ünlü "Özgürlük ve Bağımsızlık" sloganıyla büyük bir zıtlık oluşturmuyor mu?
Bir yanda, her fırsatta "terörist faaliyetleri" önlemek adına, sana saldırma olasılığı bulunmayan, komşu bile olmadığın, deniz aşırı ülkeleri, demokrasi vaatleriyle işgal et; öte yanda da yıllar boyunca, hemen yanı başındaki, komşu bir ülkeye, sistematik olarak, topraklarından saldırılar düzenleyen fanatik grupları besle, görmezden gel, koru, kolla; üstelik, görevin olanı, yapmadığını yapanı, o Kübalı yurtseverleri de hapse at.
Ne yaman çelişki ama!
Cüneyt Göksu Fotoğraf: Serpil Yıldız cuneytgoksu@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : Gülfem Çetin Evlilik çemberi içi boş bir hula hop olmasın... |
|
Sanırım 15 yaşındaydım...
İlk ciddi aşklarımdan birini, artık genç kızlık döneminin, flörtü geride bırakan, ilişki denilebilecek etkileşimlerinden birini yaşıyordum...
Şimdi kişi ve mekanların önemi yok...
Şöyle bir gece hatırlıyorum;
Baba o akşam gece vardiyasında çalıştığı için kız annesiyle yatıyordu ...
Küçük kızın bu taze aşkını biliyordu ailesi...
Sonra bu aşk hakkında konuşurlarken kızın annesi birden cellalendi;
"Asla evlenmeyeceksin!"
Kız çok şaşırmıştı, çünkü o daha aşkın anlamını bile bilmiyordu...
İlişki ne demekti, sevgililik nasıl olurdu. Evliliği nasıl düşünebilirdi ki?!
Bu, tamamen çok erken yaşta evlenerek, şimdi ne kadar mutlu da olsa, kendini çocuklarına adadığı için yaşamı farklı öğrenmiş ve eksik yaşamış annesinin bilinçaltındaki korkuydu...
Ya kızı da onun gibi kaçıverirse kocaya!...
İşte dostum o gün evlilik çemberine girdiğim gündür...
Belki ailem, onları tanıdığımdan beri balkan kanı taşıyor olmanın, farklı ve daha çağdaş bir kültürle büyümüşlüğün gururunu yaşıyorlardı...
Ama onların ki de "klasik Türk toplumuna ait, kızların izdivaç dönemi" paradoksunun farklı bir versiyonuydu...
Sonrasında hayatıma giren, erkek bedenlilerin yüzde kaçıyla evlilik düşündüm sence?!?
Hani benim kadar özgür, kimseyi dinlemeyen, başına buyruk bir kız yokken (ne genç kızlık dönemimde, ne de hala) çevremde, o firewall'ları büyük kalbim kaç ilişki için bu hayali kurdu tahmin edebilir misin?
Bu sadece mutlu ve ebeveynleri hala birbirini deli seven bir aşk çocuğunun ailesinden etkilenmesi değil...
Bu bilinçaltına aslında gayet açıkça yerleştirilen ve artık her günün konusu haline gelmiş bir trajedi değil de nedir?
Zamanın geçişine duyulan korkunun, "tanrım, 28 oluyorum ve hala evlilikle tamamlanacak bir ilişkim yok" kaygısı olduğunu hissetiğim zaman kendime duyduğum nefreti anlatmak için çok zorlamayacağım kendimi.
Hatta bu kaygıyı çoğu zaman günahsız hale dönüştüren, "Aaaa olur mu canım, tabi ki bir an önce evlenmeliyim ki anca çocuk yapacağım" içeriğindeki doğum ironisi, kendimi bildim bileli bu dünyaya gelişimin en büyük nedenlerinden biri olarak tanımladığım anne olma misyonundan bile uzaklaştırıyor artık beni...

Şimdi, aslında ne kadar umursamıyor gözüksem de, öncekinin etkilerinden kurtulmaya çalışırken hala,
Ona tam teslim olmuş değilim...
Bir çok neden sıralanabilir; onun geçmişi, benim geçmişim...
Ama belki de aslında artık büyümüşümdür...
Belki de her aşık olduğum ile evliliği düşünmemin beni ve ilişkimi nasıl etkilediğinin farkına varmışımdır...
Son altı yılın çilelerinden kendimi arındırmayı başarmış ve gerçek özgürlüğümün tadını, kadın olmanın bilinciyle de yeni tanışmış bir dişi olarak alırken, evlilik çemberinin bir hula hop olmadığını anlamış, korkutan ciddiyeti karşısında ne yapacağımı bilemez bir şekilde titriyorumdur.
Gördüğüm her bebekte içim eriyip, gözlerim dolarken, bunu istemeye hakkım olmadığı, ona babalık edecek adamı asla bulamayacağım düşüncelerinin beni sıkıştırdığını da itiraf etmeden geçemeyeceğim.

Evet O çok tatlı bir insan...
Evliliği ve kızı ile ilgili hiç problemi olmadığını söylüyor...Evliliğinden pişman olmadığını, kızını dünyaya getirmenin en iyi kararlardan olduğunu, ancak boşanmanın da yine uyguladığı en yerinde fikirlerden olduğunu belirtiyor. Hatta öyle oluveriyor ki, ben bunu sadece kendi problemimmiş gibi hissediveriyorum...Onun bu rahatlığı beni kızdırıyor içten içe...Görüyorsun ya kadınlar böyle işte, erkeklerin hiç birşeyden haberciği olmazken, bizim içimizde fırtınalar kopuyor. Henüz iki haftadır tanıdığı ama çok sevdiğini söylediği ve hissettirdiği kadının; ortada fol ve yumurta değil, daha tavuk geni bile yokken, nasıl olurda gelecekleri üzerine böylesine derin planlar içinde olduğunu bilse ne hissederdi acaba...Onun bu soruya cevabı bir çok erkekten, hele dönemin şu asi gençlerinden farklı olurdu eminim; dediği gibi "cocuğum olsun istiyorum, senin cocuk yapman lazım, geldi zamanı"...
Belki de bu yüzden seviyorum onu...içinden geçeni, tipik korkular yaşamadan ifade edebildiği için...
Bana olan aşkını anlatırken bile sinirleniyor.
-"ben aslında sinirli bir adam değilim...senin yanına gelirken böyle oluyorum...kendime bir yabancı gibi, hislerim garip geliyor..."
Bu kontrolsüz kapılması onu kendinden geçirmiş...
-" 'buraya kadar, yeter artık' demenden öyle korkuyorum ki...çünkü o zaman 'nasıl istersen' diyebilirim ve seni kaybedebilirim"
Bu da farklı bir ifade şekli...İşte onda bunu seviyorum...

Benzerliğimiz, açık olmamız ve dilediğimiz gibi yaşamamızda...
Ama evet haklısın aceleye gerek yok...
Yaşamanın tadını çıkarmalı şu anda...
Neyse bu kadar aşk psikologluğu yeter.
Anlayacağın üzere, bu çember yıllardır çevremde dönüp dururken bana vertigo etkisi yapmış ve dengemi bozmuştu...
Şimdi çıkmak istiyorum içinden, kendim içindeyken kafam dışındaydı misali, bedenimi de taşımak istiyorum dünyaya...
Hep dediğim gibi, zaten su yolunu bulur, ne olacaksa olur...
Benim çemberlerim de olsa, çemberimin çapı geniş de olsa, içi dolmadıktan sonra tek başına dönmek mide bulandırır...
Gülfem Çetin
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : İlker Özlük Sonra ödesek olmaz mı?.. |
|
“Teklif etme veresiye, dost kalalım ölesiye”
Beni çoğu zaman abluka altına almıştır bu cümle... "Hakkımda Ne Düşünüyorsan, Allah Sana Bin Katını Versin"
İyi şeyler düşünmek için hiç bu kadar zorlanmamıştım... "Veresiye teklif etmediğiniz için teşekkür ederim."
Ne demek efendim, ben teşekkür ederim...
Eskiden bilindiği gibi bakkal ve gibi yerlerde bir çok yazı ve levha asılırdı duvarlara.
Adam veresiye vermemek için resmen pankart asmış. Kardeşim veresiye alma işte... Sadece bakkallarda değil, bir çok esnaf bu cümlelerle donatmıştı dükkanlarını. Hatta “adres sormayın/sorulmaz” gibisinden yazılar bile vardı agresif tavrını tıpkı sattığı ürünler gibi peşin olarak yansıtan kişiler yani... Hatta olayı abartıp “adres sormak ücretlidir” diye dükkanların camlarına yazı yazanlar bile vardı.
Haklı adam canım hizmetinin karşılığını istiyor... Adres soranı, sorduğu adrese kadar götürüyor ve birde çantaları varsa onları taşıyor, haklı olarak ta bu işi ücretle yapıyor. Öyle demeyin, vergisini ödüyor belki adam bu işin... “Bozuk para yok sakız al oradan”
- yok ya, neden sakız alacakmışım sevmiyorum ben sakız.
- al işte verirsin birine, gibi. Bir çok diyaloglar yaşanmasına rağmen vazgeçilmez ve ortak bakkal psikolojisi ile büyüttük kendimizi.
Gel zaman/Git zamanlarla ilerledi yaşımız.
Zamanın dip notları ile insanlara mesaj iletmek isteyen bakkallarımızın çoğu market ve shoping oldu.
Duvarları değişmedi ama genişledi.
Yeni raflarla süslendi.
Kasiyerler, sepetler ve alışveriş arabaları derken pek fazla modernleştik canım... Ürünler değişti ve hatta ucuzladı... Değişimin rüzgarı başka şeylerinde değişmesine neden oldu istemeden... İstemeden, ucuza satılır oldu ürünler ve camlara yazılar yazılmaya başlandı.
Yine istemeden bazı ürünlerin kampanyaları süsledi camekanları...
3 ayda 3 eşit taksitlere böldüler sofradaki ekmeği... Kursağımızdan çıkan o eski delikanlı ses tonu, light ürünlerin indirimleri gibi en alt raflara kaldırıldı.
“kaç taksit demiştiniz?” soruları hiç sıkılmadan, güler yüzlü kasiyerler aracılığı ile sürekli cevaplandı.
Bizim bakkala adres sormaya gerek kalmadı artık. Alışveriş yaptığında eve kadar servise başladı.
Şu fabrikaya 5 taksit, memura 6 taksit, ütü al soba bedava. Gibi veresiyeyi allayıp pullayıp diriltmeyi başarmışlardı artık... Artık roller değişti ve bizim bakkallar veresiye teklif etmeye başladı... Kredi kartı ile geç!.. 6 tasit. Hem öderken zorlanmazsın... Zaten ben paramı alıyorum, sen bankayla muhatapsın... Demek ki veresiyeye can veren bakkal değil, bakkal arada olayları görmezden gelen ve işini bilen bir tarzda tıpkı eskiden olduğu gibi büyüttü kendini... Artık dost muyuz?..
Neden sordun ki?..
Ee sen değilmiydin “teklif etme veresiye dost kalalım ölesiye" diyen?”
Olur mu canım. Ben teklif ettim veresiye demeyeceğine göre. İşimiz başka bahara kaldı. Kimse üstüne alınmadığı için bu konuyu es geçelim... Değişim sanırım rolleri değiştirdi.
İçimizden birisi bir yerde yanlışlık yaptı sanırım... Yada eskiden dükkanların camlarına asılan yazılar anlamını yitirdi.
Artık yeni moda “damping”...
Ama jartiyer konusuna gelince o hala gözüküyor... Kalın sağlıcakla...
İlker Özlük
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          8 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Leyla Ayyıldız <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 6.085 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
SEN ve BEN ve DİĞER ÇOCUKLAR
Sonradan ben olunca sen
Vakti gelmişti kaçıp gitmenin
Cebimde senin topladığın
Kurumuş deniz atları vardı
Uykudan yeni uyanmış
Gibi ürkek
Ve bir o kadar da
Belirsiz
Bakıyordun sen.
Göz bebeklerimin
en içine doğru...
Sonradan ben olunca sen
Vakti gelmişti kaçıp gitmenin
Yüreğimde sadece sana ait
Saydam düşkırıklıkları vardı
Çok asma katlar
gördüm
Olabildiğince sağlam
Ve çok insanlar
gördüm
Kendinden uzağa kaçmaya
çalışan
Hiç var olmayan
bir şehire doğru .....
Cenk Bölük
Yukarı
|
 Çizen: Hüseyin Alparslan
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan |
|
http://www.elliotinthemorning.com/games/miniputt.swf kısayolunda basit ama eğlencelik bir mini golf oyunu var. Boş vaktiniz varsa eğlenerek değerlendirmek için iyi bir fırsat. Hatta arkadaşlarınızla aranızda turnuva düzenlemeniz bile mümkün.
Gizemli bir araştırma yapmaya ne dersiniz. Diyelimki birden uyanıyorsunuz ve bilmediğiniz bir odadasınız. Oraya ne zaman geldiğinizi, neden geldiğinizi ve ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. http://alt.tnt.tv/games/thedoors/thedoors.swf kısayolundaki bu gizemli dünyaya bir tıklayın isterseniz. Gizli ipuçlarını bularak aramaya başlayabilirsiniz.
Bol bol gülmek isteyenlere komik resimler ve komik fotoromanlar http://www.komikler.com/komikresim/kategori.php?catid=33
...Manga kelimesinin bilinen ilk kullanımı 1770'li yıllara dayanmaktadır. 19. yüzyıl boyunca manga kelimesi özel olarak, üzerinde karikatürler bulunan odun bloklarını (Hyakumenso), özellikle de Hokusai Katsushika'nın(1760-1849) 1819'da yayınlanmış olan ve öğrencilerinin kullanması için kendisinin çizdiği skeç, çizim ve karikatürlerini adlandırmakta kullanılmıştır. Hokusai çizdiği skeçleri iki Çince karakterin ["man" (rasgele) ve "ga"(resim)] birleşiminden oluşan Manga kelimesiyle tanımlamıştır... Manga'yı ve tarihçesini merak edenlere http://www.anime.gen.tr/tarih_manga1.html
Kahve Molası'nda bir dönem yorumlarını beğeni ile okuduğumuz sevgili dostumuz Hasan Taşkın yönetiminde iyi bir haber sitesi açıldı. Henüz çiçeği burnunda olan bu portalın kısa zamanda hakkettiği yere ulaşacağını söylemek müneccimlik olmasa gerek. http://www.haberyedi24.com
Dergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün. http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
FreeTetris 2.2 [3.99 MB] 98/ME/NT/2000/XP Deneme 12.95$
http://www.one.com.ua/ftetris/download/FTETRIS.EXE Bir tetris sever olarak sizlere bu oyun programını tavsiye etmek zorundayım. Klasik versiyonların yanında farklı alternatifler de mevcut. İşyerinde de rahatça oynayabilirsiniz. Zira Esc tuşuyla hemen görev çubuğuna düşürebiliyorsunuz. Eh bu kıyağımı da unutmayın artık:-))
Yukarı
|
|
|
|
 |
|