 |
 |
|
29 Ağustos 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Zafer Bayramınız Kutlu Olsun |
İyi haftalar,
Geçen Çarşamba günü bizim Gül Başkan'ın radyoya verdiği ilandan bahsetmiştim. Hatta ileri gidip birkaç soru bile sormuştum. Eee koskoca başkan beni ciddiye alıp cevap verecek değil ya. Ama işte ilahi adalet, bir dönem Baykal'a karşı Gül Başkan'ın yanında yer alan medya mensuplarından biri dün köşe yazısında benim soruya benzer bir soru yöneltmiş. "Gülüm Başkanım, 3000 kişiyi başlarına kalpak koymak, iaşe ve ibadesini sağlamak kaydı şartıyla 60 otobüse doldurup Kocatepe'ye götürmüşsün, götürmüşsün de ceman üçyüzbinyetele tutan gideri nereden bulup götürmüşsün söyler misin?" e benzer birşey sormuş. İyi de etmiş. Hararetle bekliyorum, bakalım ne cevap verecek? Bugünlerde bir geyik dolaşıyor, duymuşsunuzdur. "Nedir bu Deniz'in Bülent'lerden çektiği" diyor millet birbirine. Ersoy soyadlısı hala çektiriyor, çektirmez olasıca. İçimdeki şeytan Ersoy'u motive eden mesajları da Gül Başkan yolladı diyor. Hınzır şeytan konuşuyor işte sıkıysa engel ol.
Şu anda sol gözüm, memleketin bütün tozları içine doluşmuşta, ben de oğuştura oğuştura üstüne tuz biber ekmişim gibi. Sabah kalktığımdan beri ağlaya ağlaya bir hal oldum. Aman dikkat bu aralar salgınmış. Havadan bulaşıyormuş. Yani etrafta varsa bulaşması büyük olasılıkmış. Evinizde bir adet Tobrex Solüsyon bulundurmayı ihmal etmeyin. Mikrop bu, ne zaman geleceği belli mi olur? Sol gözümün aldığı bu durum ekrana tek gözle yanpirik bakmamı gerektirdiğinden işimi hızla bitirip, solüsyonumu damlatıp yatmak zorundayım, kusura bakmazsınız artık.
Yarın 30 Ağustos Zafer Bayramı. Hepinizin bayramı kutlu olsun. Şimdiden kutluyorum çünkü yarın çıkmayacağız. Giderken de şu klasik serimizi sürdürelim istiyorum. Yuri Buenaventura'nın yorumu ile Maurice Ravel'in Bolero'su. Bu arada söylemezsem çatlarım. Alex'i seyrettiniz mi? O ne goldü baba yaaa!...:-))) Çarşamba günü görüşmek üzere hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
TEYZUŞ : Ferda Önler DÜŞÜNCELER : ASLINI UNUTMA! |
|
Bir zamanlar Ayaz adlı bir köle varmış... Takdir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud'un hizmetine girmiş. Sultan, köleyi taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş. Derken, Sultan'ın öylesine itimadını kazanmış ki, bütün sultanlığın haznedârı tayin edilmiş ve en kıymetli, en zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş.
Bu gelişmeyi gören saraylılar ise, durumdan pek rahatsız olmuşlar. Hasetleri ve kibirleri yüzünden, sözüm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler. Bu duygular içinde, özellikle de Sultan yakınlardaysa, ondan gün geçtikçe daha çok şikayet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek için ellerinden geleni yapmışlar.
Bir gün, Sultan'ın huzurunda bir saraylının diğerine şöyle dediği duyulmuş:
"Köle Ayaz'ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun? Onun mücevherlerimizi çaldığından adım gibi eminim."
Sultan, kulaklarına inanamamış. "İşin aslını kendi gözlerimle görmeliyim" demiş. Duvara küçük bir delik yaptırıp, içeride olanları seyretmeye hazırlanmış. Günün birinde, kölenin sessizce içeri girdiğini, kapıyı kapattığını ve bir sandığa doğru gittiğini görmüş. Orada sakladığı küçük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmüş alnına koymuş ve sonra da açmış. İçinden çıkan, köleyken giydiği yırtık pırtık bir elbise! Aynanın karşısına geçmiş. Kendi kendine;
"Daha önceleri bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun?" diye sormuş. "Bir hiçtin sen... Hepsi hepsi, satılacak bir köleydin ve Allah, Sultan'ın eliyle sana rahmetinden belki de hiç hak etmediğin nimetler lütfetti. Asla nereden geldiğini unutma! Çünkü mal mülk insanın hafızasını uçurur, unutuluşlara sürükler. Şimdi sen de, nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve daima hatırla Ayaz, hatırla!"
Sandığı kapatmış, kilitlemiş ve sessizce kapıya doğru yürümüş. Hazine dairesinden çıkarken birden Sultan'la yüz yüze gelmiş. Sultan, gözlerini Ayaz'ın yüzüne dikmiş dururken, yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyormuş ve boğazı öyle düğümlenmiş ki, konuşmakta güçlük çekmiş.
"Bugüne kadar mücevherlerimin hazinedârıydın, ama şimdi... kalbimin hazinedârısın. Bana, benim de önünde bir hiç olduğum kendi Sultanımın huzurunda nasıl davranmam gerektiği dersini verdin!.."
***
Sıradan, alelade olarak nitelendirilen birinin aslında ne denli asil duygular, düşünceler ve de saygıdeğer bir kişiliğe sahip olabileceğinin güzel bir örneğini gözler önüne seriyor bu masalımsı hikaye, değil mi?
Yeter ki insana şans tanınsın, fırsatlar ve eşit haklar verilsin. Gizlide kalmış ne çok cevheri içinde barındıran, kimbilir daha nice üstün nitelikli kimselerle karşılaşmak olasıdır o zaman.
Ama ben, öncelikle kafama çok takılan şu "efendi-köle" meselesi üzerinde durmak istiyorum.
Çocukluğum boyunca aile büyüklerimden dinlediğim bu ve buna benzer birçok masalda sıkça rastladığımız; kral, padişah, sultan, vs., gibi adlandırılan üst tabakaya mensup asillerle, onlara hizmetle yükümlü kılınan aşağı tabakadan insanlar, yani "efendilerle-köleler" arasındaki farkı, ya da insanların bu şekilde sınıflandırılmasını pek anlayamamış, neden böyle bir ayırım yapıldığını galiba o vakitler bile kendi kendime hep sorgulamıştım.
Çocukluğumun biraz daha ilerleyen dönemlerinde ise, yani masal çağım sona erdikten sonra, sanırım bu gibi kavramların artık çok çok eskilerde, yani sadece masallarda kalmış olduğuna kanaat getirip, rahatlamıştım zağar... Çünkü, çocukluktan çıktıktan epey bir sonrasına kadar bu konuyu oturup etraflıca düşündüğümü pek hatırlamıyorum. Taa ki, yeterince büyüyüp de topluma karışıp, bilhassa çalışmaya başladıktan itibaren, yeni yeni "efendileri" ve "köle" yerine konulanları görüp tanıyıncaya dek! Fakat bu defa hissettiklerim, geçmişteki o çocuk saflığı ile basitçe sorgulamanın çok ötesinde, kimi zaman kızgınlığa, bazen de hayli ciddi tepkilere varan tavır ve davranışlar şeklindeydi.
Hayatım boyunca doğruluğuna inandığım başlıca düşüncem; kimse kimsenin efendisi ya da kölesi olamayacağını savunmak ve her nerede olursa olsun "efendilik" taslayanlarla fikirsel ya da fiili mücadele olmuştur. Sadece efendilik taslayanlarla mı? Hayır! Kendinin bir köle konumuna konmasına sessiz ve tepkisiz kalıp, adeta buna izin verenlere karşı da... Hatta, gerekli koşul ve hallerde onların hakkını savunmayı da üstlenerek. Bu, çoğu zaman başıma türlü işler açmış olsa da...
Maddi zenginlikler veya aileden miras kalmış bir takım ayrıcalıklı sosyal yapı (hani, prensipte şu - saygın ve de köklü bir aileden geliyor olmak - vardır ya!), insanın "asil" ya da "efendi", buna sahip olamayanların ise sıradan, özellikle de "köle" konumunda görülüp değerlendirilmesi için yeterli midir? İnsanın özünde, başlı başına sahip olduğu manevi değerlerin ve ayrıcalıklarının hiçbir önemi, geçerliliği yok mudur?
Elbette vardır, var olmasına da ama, tarihin en eski dönemlerinden bu yana ve her zaman sayıca azınlıkta olan bir takım kişilerin nedense pek işine gelmez "efendi ve köleliği" tümüyle ortadan kaldırmak fikri... Hele de sözde "efendiliği" bir kez ele geçirmişlerin veya bundan nemalanmayı sürdüren kesimlerin, hiç! Hatta onlar, bırakın bu fikrin yok edilmesini, tam aksine, daha geniş alanlara yayılmasını sağlamak için ellerinden geleni yapmaktalar. Ne kadar çok köleleştirilmiş insan grubu varlığı, o kadar çok refah, zenginlik ve güç demektir çünkü kendileri için. Her dönemde de farklı bir kavramın ardına gizlemeye çalışırlar bunu; sömürge-emperyalizm-globalleşme, vs., vs., gibi...
Ha sahi, genellikle bu masallarda bir de "kraldan çok kralcı olanlar" vardır... Hani, hep şu efendiden, güçlüden yana olup da, şirin görünerek yaranıp kendisine daha iyi bir yer açabilmek için, esasen kendi gibi olanların bıkıp usanmaksızın kuyusunu kazanlar! Yani, "efendici yandaşlar"!.. Bunlar daha fazlasıyla ürkütür beni. Asıl tehlike, bu tür kişilerin varlığıdır. En çok da onlara karşı tetikte ve dikkatli olunmalıdır. İnsanın görünmez düşmanıdırlar ve onlarla mücadele, güçlü efendiye karşı verilecek mücadeleden kat be kat daha karmaşık, yorucu ve zorludur.
Bana kalırsa, 'köle' nitelemesi bu yapıdaki kişilere çok daha uygun düşer! Çünkü, bir türlü yenmeyi beceremedikleri haset ve hırslarının, vazgeçemedikleri açgözlülüklerinin ve de acımasız egoizmlerinin, tam anlamıyla kölesi haline gelmişlerdir. Dolayısıyla, efendiye hizmet söz konusu olduğunda, her çeşit kötülük ve hiç de adil olmayan tutumlar, kolayca beklenebilir kendilerinden.
Her neyse, zaten konumuz bu değildi ama, değinmeden de geçemedim işte... Maksat, düşünceleri yansıtmaksa, hazır yeri gelmişken neden sözü edilmesin ki?
Esas konumuza dönecek olur isek, yukarıda da vurgulandığı üzere hiç kimsenin aslını, geçmişini, yani nasıl ve nereden geldiğini, kim olduğunu unutup aklından biran olsun çıkartmaması...
Özetle, size güvenip şans tanıyanlara karşı davranışların çok iyi ölçülüp tartılması. Sonradan sahip olunanların büyüsüne, sarhoşluğuna kapılıp da, bir vakitler başkaları tarafından kendine yapılan her türlü haksızlık ve adaletsizliğin, hiç olmazsa kendince bir diğerine yapılmaması. Başkalarına karşı ezici, küçümseyici veya hor bakışlardan kaçınılması. Bunları yapanlara benzememek için azami dikkat edilmesi.
En azından, o yapıdaki insanlara elden geldiğince doğru örnek oluşturabilmek. Baş başa kalındığında, kendi kendinle dürüstçe yüzleşebilmek...
Hepsi daima hatırlanmalı ki, böylece yaşamın her safhasında saygın ve adil olunabilsin.
Mütevazılık, saygın ve güvenilebilir olmak, gerçek asaletin ve efendiliğin ta kendisidir zaten... O vakit, hiç kimse sizi "köleleştiremez"! ASLA!.. Maddi veya fiziki olarak belki görünüşte değil ama ruhen, efendinin efendisi SİZ olursunuz... Yani, önünde eğilip şapka çıkartılan kişi! Başkalarınca kabul görsün görmesin hiç fark etmez, bence gerçek budur!
Kaldı ki, bu hikayenin sonu da beni doğrulamaktadır; buradaki efendi, kölesi önünde saygıyla eğilmiştir.
Hem unutulmamalıdır ki; kendini "köle" de, "efendi" de kılan, yine insanın kendi davranışlarıdır... Toplumları da...
Ruhunuzun efendiliğini zedeleyip sarsacak davranışlardan uzak kalmanız dileğiyle...
Ferda Önler fonler@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kıvanç'ça : Kıvanç Gülhan BİZ SUBAY ÇOCUKLARI |
|
1968 den beri aklımın kestiğini varsayıyorum. Bizim Manisa'ya nasıl indiğimizi anımsamasam bile veya nereden yola çıkarak geldiğimizi, Orduevi'ne yerleştiğimiz gün bu gün gibi aklımda. Klasik oda keşfi, çekmecelerinin kontrolünden sonra iki kişilik yaylı yatak üzerinde sekiz on sıçrama, babamın sıkılmış çene kemikleri ve kızdığını anlatır açıklıkta dişlerini gösteren ağız yapısı. İşte Manisa'dayız. Kırmızı bordo arası, asker marifeti ile üzerinde pervasız gözden kaçmış birkaç ayakkabı izin-den başka toz bulunmayan ince uzun koridor halıları.
Girişinde yapımı sırasında görevde bulunan Paşanın adıyla, kaç yılında yapıldığını anlatan beyaz, dört köşesinden cıvata ile duvara mıhlanmış hatta mıhları paslanmış plaka. Bir sınıf kalitesizinden, U şeklinde inşa edilmiş gitgide daralıp piramitleşen Marmara mermeri merdiven basımları, yerinden kalkmaz ağırlıkta büyük kanatlı, demir doğramadan camekanlı giriş kapısı ve içeri girildiğinde insanın birden bire göremez olduğu gündüz loşluğunda lobi.
Günün neredeyse tamamını kendisine bakmakla görevli askersiz geçiren resepsiyon bankosu. Hafif rutubet kokusu, kapalı, yağar günde iki kürek çöpü taşımakla görevlendirilmiş, her " hırr "deyişinde bir teneke benzin harcayan konuşma dilinde cemse tabir edilen devasa askeri kamyonun kulakları yırtan sesinde çiğ gaz kokusu. Belli ki sabah saatleri. Çünkü güneş görünmeden de olsa gök kubbenin merkezinden batıya doğru hafiften kaykılsa ortamın nemi, yerini kuaför önündeki genç subay hanımlarının civildeşmelerine, onlarsa fön sıralarını tabur komutanının hanımına bırakacaktı.
O zamanlar çok güzel olan subay hanımları Orduevinde değil de babalarının evindeki rahatlıkları ile yabancıları imrendirerek yaşarlar ve bununla son derece mutlu olurlardı. Güzeldiler. Gerçekten güzel. Sonraları bu güzellik kayboldu. Elli beşli yıllar ile yetmişli yıllar arasında Harbokulu'ndan mezun olan subayların vazgeçilmez aksesuarları güzel hanımlarıydı. Kültür düzeyinin fazlaca önemi yoktu. Kaldı ki kendileri de köylüydüler. Tek maaş; Lojman, servis, kantin, Orduevi ve Ordu pazarları desteği ile yetiyordu insanlara. Boğaziçi'ni bitirip politika masteri yapan bir hanım hem komutan hanımları nezrinde sevilmeyecek hem de ukala bulunacaktı. Böylesi durumlarda en mantıklısı kafası pek de çalışmayan ancak ambalajı değişken bir hanımla evlenmektir. Bu hanımlar ev işleri yaparken güllü fistan giyebilen, bulgurdan binlerce lezzet yaratabilen ancak Bingo gecelerinde cilalanıp parıldayabilen cinstendiler. Genellikle ortaokul terktiler ve de orta etlilerdi. Başlangıçta eşlerinin direktifi ile giyinip bezenen bu kitle, rütbe otuz Ağustosta binbaşılığa atladığı zamanda yaşamlarındaki küçücük perspektifte her şeyden haberdar olmuştur artık. Buna sınıflar, akademi, kurmaylık, terfi, rütbe sırası, bröveler, siciller dahil olup, astsubaylık ve incelikleri hariçtir. O zevat ile kesinlikle ilgilenmez, hatta hanımları ile bile muhattab olmazlar.
Burunlu,kapısı sağ elin gücü ile kanada bağlı bir mekanizma sayesinde açılan askeri servis otobüslerinde önden iki sıra kendileri olmasa da boş durması gereken komutan eş ve çocuklarına aitti. Peşinden beş veya altı sırada rütbe normunda hanımlar oturur, istense de istenmese de kendiliğinden boş kalan iki sıranın ardından ise astsubay eş ve çocukları çöreklenirlerdi. Sesin volümü de önden arkaya doğru artardı. Gürültüde en büyük pay sahipleri tabi ki karayağız başçavuş çocukları olacaktı. Altı yedi yaşlarında bıyıkları terlemiş, bol sümüklü ve kirli olurlardı. Bütün bu hiyerarşiyi daha doğmadan kabullenmiş gibiydiler ve hiç de şikayet etmezlerdi. Arada bir, adını çocukluğa verip fırsatını bulduklarında babasının kim olduğuna bakmadan subay çocuklarını bir güzel patakladıkları da olurdu ancak bu cengaverler hasımlarından yiyemedikleri dayağın belki birkaç mislini ertesi gün olay duyulunca kendi babalarından yerlerdi.
Yediği dayağın etkisi, pembeleşmiş yanakları ile eve ağlaya ağlaya giden yarbay oğlu durumu anasına arz etmiş, babası da manyetolu telefon aracılığı ile astsubay orduevinden maktulün babasını çağırtıp ve gereği için emirlerini yağdırmıştır. E .. artık vazifesini başçavuş bilmektedir.
Büyüdüğünde subay olmak hedefi ile yanıp tutuşan bir başçavuş çocuğuna ben rastlamadım. Ortaokul sıralarında çok başarılı olanlar dahil hepsi baba mesleklerini düşünürlerdi. Ha astsubay çocuklarından subay çıkmaz mı?. Gayet tabi ki çıkacaktır veya çıkar ancak muhtemel baba baskısındandır.
Aynı arazi dönümleri içerisinde taş atsan camını kıracak mesafede oturulan böylesi ortamlarda, subay hanımlarının iletişim kurmada at gözlüğü kullanmaları usulden gibi görünen ancak kesin bir kuraldır. Hiyerarşinin uzanamadığı tek platform çocukların saflığı ve temizliğindedir. Ama onlarda yeri geldiğinde ebeveynlerinin emirleriyle hizaya girerler.
Çark yüzlü, küçük kelebek dudaklı, patiska tenli genç subay hanımları genelde balık etinde olup, tek tük ince ve zayıf olanları garip marifetleri olanlardır. Ya bale dersi görmüşler ya da müzik eğitimi almışlardır. Gençken rütbe veya üniformanın cazibesine kapıldıklarında aslında babaları veya anneleri onları kendi doğrularınca uyarmışlar ancak bu deli kanlar gençliğin verdiği heyecanla karşı çıkarak, izdivaçlarını tamamlamışlardır. Üç günde bir nöbet tutan genç üsteğmenlerin karıları her nöbet gecesi babalarının söylediklerini sıkça hatırlamış ancak ertesi akşam eşlerini gördüklerinde hemen bu düşünceleri unutmuşlardır.
Sosyal yaşantının İstanbul göbeğinden gelen bu ince narin yapılı güzel kızları tabi ki evde oturup bulgur kaynatarak vakit geçiremeyeceklerdir. Kaldı ki iki yumurtayı sahandaki yağın ortasına kırmaktan acizken zaten evlerini de kendi başlarına usulünce temizleyemezler. Annelerinden gördükleri usulle bir başı bağlıya verdikleri para ile temiz evde oturup, kapuska yemekten anası ağlayan eşlerine şarap terbiyeli bonfile ikram ederek ne kadın olduklarını ispat edebilirler. Haliyle bol miktarda sahip oldukları boş zaman içerisinde garip işler yapacaklardır.
Orduevi müdürünün fondöten yardımı ile anca yüzüne bakılabilen kart karısı, canhıraş vaziyette, cumartesi gecelerinin organizasyonuna, ellerini dirseklerine kadar sokmuştur. Cumartesi eğlencesi sonunda kurmay başkanının hanımı eğer derse ki " Paşam geçen geceden çok hoşnut olmuş, ve sizin çabalarınızı taktir ile karşılıyor" bu yeterlidir ve yeni ufuklar için dinamiti ateşleyen fitil gibidir. Temiz tıraşlı puf böreği kocası keyfinden dört köşe ve bahtiyardır.
E.. işin ucundaki sicil puanı ve dahi absurb bölgelere tayin tehlikesini de düşünecek olursak ..
Kıta larda subaylar öğle yemeğinden sonra nefessiz geçtikleri yeşil çuhalı masalarda her günkü oyunlarına başlarlar ve bu iş çok kısa sürede kumara dönüşür. Eğer tabur komutanının da bu işe mehili varsa yemek paydosu gün olur müsamaha sınırlarını birkaç saat aşar. Bir müddet sonra tam bir alışkanlık halini alır. Öyle bir kara sakızdır ki bu iş, o taburun birden bire değişemez yazgısı halini alır. Sabahları servise binip işe gelen subaylar tıfılından kart'ına giderek azalan bir tempoyla işlerine başlarlar. Aslında ne iş yaptıklarını tam anlamıyla anlayamamışımdır. Eğitim birliklerinden bahis olunmazsa durum aynen böyledir.
Er eğitim birliklerinde yapılanların bir mantığı vardır. Hatta bu mantık bende "Mantıksızlıkların oluşturduğu bir büyük mantık" olarak hafızaya kaydedilmiştir.
Düşünün binlerce genç insanın aynı çatı altında bir müddet birlikte yaşamaları gerekliliğini. Sivil yaşamlarında her biri bir farklı sosyal ortamdan delen değişik psikolojide bunca sağlıklı genci zaptetmek ne kadar zordur. O yaşlarda genç erkeklerin canı burnundan gelir. Çocukluğumda babama takılışlarım sırasında yada kart bir dönemimde bakaya olarak yaptığım askerliğimde çok yadırgadığım bir sürü olayı bu mantıkla şimdilerde çözebiliyorum.
Sabah karga bokunu yemeden öten bir düdük vasıtası ile neredeyse yataktan fırlarsınız. Nerede olduğunuzu hatırlayabilme çabası sadece sizin zeka seviyesizliğinizden ileri gelmektedir. Yoksa aslında tasın yada hamamın bir öncekinden farkı yoktur. Ne kadar aptalsanız süre bir o kadar uzar. Öyle salaklara rastlarsınız ki bu ortamda " Ordu bunları neden askere alır?" diye düşünmeden edemezsiniz. Hatta babalarının "Benim de oğlum varmış" dediğini duyar olup gülersiniz.
Koğuşta her kafadan çıkan garip sesler bir uğultu haline dönüşmüştür. Düşünmeden yaşayabilenler ve zeki olanlar çoktan giyinip dışarı çıkmış, kuru kuruya sigaralarını yakmışlardır bile. Orta zekalılar ise tek tek dökülürler ayaza. Daha güneş doğmamıştır. Sigara uçları parıldar, yere atıldıklarında ise kıvılcım olarak saçaklanırlar.
Dalgalar halinde sağa sola toplu istemsiz hareketlenmeler, bir müddet sonra yemekhaneye doğru hurramsı toplu yürüyüş halini alacak, Yemekhane kapısı ile giriş kapısı arasındaki dar alanda göğüs göğüse bir muhabbet oluşacaktır kendiliğinden.
Yemekhane kapısının açılmasına dair emir verilmemiştir çünkü. Derken alçak sesle verilen emre kapı büyük bir gürültüyle uyar. Erler içeridedirler. Buz gibi havada krom bardaklara konulan çay çoktan içilecek su sıcaklığına düşmüştür herkesin aynı anda yudumlaması disipline edilsin diye. Böylesi bir sabah kahvaltısı hiç kimsenin evindeki gibi değildir. Dolayısıyla beşte biri sürede biter. Gene soğuk gene ayaz dışarıda mecburlarını beklemededir. Sigaralar yakılır, nefesler derinlenir, dışarı verildiğinde ise soğuktan dolayı duman hiç bitmez. Eğitim yapılacak alana doğru bir büyük ağır hareketlenme vardır. Türlü komutlar birbirini kovalar. Hepsine uyulur. Değişik binalardan gelen binlerce eğitim neferi kalem gibi sıra olunur. Bir zaman bu nizamda donularak beklenir. Aslında hayli beklenir. Burunların kulakların ve ellerin birbirinden hiç farkı yoktur. Ne sivil hayatta kullanılan Volvo ne de çok sayıda sekreterler bu ortamda yardım edemezler. Bankadaki Dolar hesabı bile çaresiz kalmıştır.
Demetlenmiş insan guruplarının mütenasip sayıda olanlarının önlerinde birer başçavuş, demetlenmiş astsubayların önlerinde birkaç üsteğmen ve bunların önünde de bir veya iki yüzbaşı piramitlenerek daha büyükleri beklenir olmuştur. Biz buna asker arası değimiyle içtima deriz ki bunu ileride bir daha hiç kullanmayacağızdır.
O kadar küçük zerrelerizdir ki biz o sırada, üsteğmenin biri makatını binlerce arkadakine kayıtsız kalarak uzun uzun kaşır. Döne döne bir daha uzun uzun kaşır. Bunu defalarca yapar. Hatta komutanlar geldiğinde bile onlara hissettirmeden gene yapar. Arkadakiler sanki birer farklı şahsiyet değil de kum taneleridir. Aynı üsteğmen ileride kurmay olmak için sınavlara girecek, kazanamayacak ve anlaşılamadığı psikozu ile senelerce ailesine zulmedecektir. Bu aslında bir yerde zeytin yağı gibi, sonradan akıllanacak güzel karısına karşı savunma şeklidir.
Kıtada canavar görünen bu omuzdan rütbeliler eve geldiklerinde tabiri yerindeyse tam bir kedidirler. Karılarından son derece, neredeyse kılıbıklık mertebesinde korkarlar. Çok yumuşak başlılardır. Bir görenden çekinmeseler cam siler, fistan giyip tahtaları fırçalarlar. Görülmeyeceklerinden emin oldukları ev işlerini yapmalarına ben çok tanık olmuşumdur. Astsubaylar ise öyle değildir. Onlar esnaf arkadaşları gibi yaşar, kahveye gider arada bir de karılarını döverler. Bir iddiaları yoktur çünkü meslekleri adına. Ne akademi derdi, ne terfi. Ne de önü alabildiğine açık bir yol. Subaylar ise geniş ufuklarında ulaşacakları yere giden tali yolları bir bir kesildikçe kendilerine dönerler ve normalleşirler.
Hiçbir subay üstünü gönülden sevmez. Böyle bir şeyin imkanı yoktur. Samimiyet ve sadakatlerinin sahteliğini kendilerinden bile saklarlar. Üstlerinin sevdikleri hareketler ve davranışlar kendilerinin doğalı halini alırken, beğenilmeyecek davranışlar neredeyse yaşamlarından aforozlanır.
Er eğitim birliklerinden dört ayını tamamlayıp dağıtıma uğrayan erler doğruca asıl yerlerine yani usta birliklerine giderler ve benim ne iş yaptıklarını bir türlü anlayamadığım alan burada başlar.
Bu alan deşildikçe sulanacak, karıştırdıkça boku çıkacak bir bölgedir.
MILITARY ZONE
Erlerin eğitilmediği, eğitilip geldikleri usta birliklerindeyiz. Devasa içtimalar yerini kısmi ve usulen olanlara bırakmış, "Merhaba Asker" den sonra gelen "Sağol" neredeyse fısıltı haline dönüşmüştür. Gelen kıdemliler daha kıdemli olsalar da yürü-yüşleri görkemsizdir. Kilolar münasip bölgelerine yerleşmiş, üniformanın ceketi de ütüyle düzelemez doğal kıvrımlarına kavuşmuştur. Genel anlamıyla şişman subay pek olmaz. Zayıf bol sinirli ve düşünürken çene kemiklerini ha bire sıktıklarından şa-kak damarları inip inip kalkan insanlardır. Yaşlandıkça gözlüklenir ve biraz daha kururlar. Günde iki paket Silahlı Kuvvetler sigarasını ay başlarında kilo ile alırlar. Çoğu komutan usanmış olacak ki sabahları Asker selamlamayı yaverine devretmiştir.
Odalarına geçtiklerinde posta tabir edilen emir erleri kocasını bekleyen ke-nar mahalle dilberleri gibi heyecanlanır, hürmette kusur etmemek için azami çabayı sarf ederler. Zaten bu azami ve asgari lafları sadece ordu lugatlarında kalmıştır. Nedense bunun bir ara yeri yoktur.
Özellikle bir ayağı dışarıda sürtmek durumunda olan astsubaylarda büyük bir hareketliliğe rastlanır. Bir an mola verseler, ordu batacakmış gibi bir izlenime kapılırsınız. Komutan odasından geri geri çıkarak son topuk numarasını yaptıktan sonra dış kapıya doğru çakı gibi yürümeye gayret gösterir, İlk sakin sapakta içlerine çekerek kamufle ettikleri göbeklerini salarlar. Gerdan düğmesi de sıkıntı vermektedir ki tek harekette onu da bertaraf ederler. Kış yaz fark etmez şapka onlara züldür. Zaten li-mon kabuğu gibi kafalarına küçük gelmektedir. Onu da, hiç kullanmadıkları ama kendilerine ciddi bir hava verdiğine inandıkları ajanda tutan ellerine alırlar. Günde epey saat birlikte oldukları şoför askerlerinin yanında araç komutanı olarak yerlerini aldıklarında ise hiyerarşiden ve günün en sıkıcı kısmından sıyrılmışlardır. Bindikleri kocaman araç, çıkardığı korkunç gürültüyü şehrin sokaklarına taşıyacak, tombul başçavuş ise çocuğuna alacağı kırk yapraklık güzel yazı defterinin ucuzunu bulabilmek için neredeyse dar sokaklarda cirit atacaktır.
Kırmızı bebek yüzlü tombul başçavuşun ayakları bedenine küçük geldiğinden tıknefes , ter içinde yaşamaya mahkumdur. Yakasındaki eflatun çokgenler levazım kanıtıdır. Neyin en iyisi nerede bilir ve satılan her şeyin tadına bakarlar. Onlar hazımsızlıktan şikayet ederlerken omuzdan rütbelilerin çoğu ülser problemi ile yaşarlar. Yüzlerindeki otoriter tavrın asıl nedeni bence budur. Bu bir memnuniyetsiz ifadedir ki sima ile bütünleşmiştir.
Levazım başçavuşunun cebinden para çıkmadan imal ettirdiği ve imalatı takip zorunda olduğu onlarca işi vardır. Kendi dizayn ettiği piknik mangalı, marangozdan talep edilen et kesmek için ceviz kütük, sobayı yakmak için çıra, Orduya ait haki renkli kaputun siyaha boyanması ile elde edilmiş sivil kumaştan hanımına kışlık manto, keresteciden banyo sobası için çuvallarla kucaklanan kapak tahtası, " Gomutan sen de amma yıhanıyon" lu takılmalar ve işerken göbeğinden çükünü göremeyen tombul komutandan erkeksi bir " Onu bi de yengene sor .." tebessümü.
Gelelim ordonat tabir edilen Ordu donatım başçavuşuna. Onun karargahta pek işi olmaz. Servisten inince kademesine yönelir. Hayli soğuk olan iş yerinde piyasadaki tamircilerde sıkça rastladığımız yanık yağ sobaları bulunmaz. Tehlike arz ettiğinden yasaklanmıştır. Daha ziyade kısa boylu,minyon adamlardır. Çok sıkı yerler ve ülser, hazımsızlık gibi şikayetleri yoktur. Askerin demlediği zift misali çayı sever kılıksız demliklerden bardaklarına doldururlar. Evden getirdikleri kete yi benzin kokan tepsinin üzerine açar ve afiyetle yerler. Onlar da kendilerince krallıklarını kurmuşlardır. Çok fazlaca çalışıyor rolü yapmalarına gerek kalmaz. Sivilde tamirci ustası olan bir tek asker yüzünü ağartmaya yetecektir. Zaten ustanın sivildeki performansının çok cüzi bir kısmı bunun için kafidir.
O bir karış boyu ile ketesini yemiş, demli çayı ve sigarası ile ağzını kezzap kıvamına getirmiştir. Çok uzun, gürültülü ve sıhhatli osuruklar atabilen bir bünyesi vardır. Kendisi tek seferdeki gazını her bitirişinde bir marifet yapmış gibi en yakınındaki askere manalı manalı gülümser sonra dolaşmasına devam eder. Asker ise ilk seferlerinde dudak kaslarını zaptetmekte biraz zorlanmış, aradan geçen zaman içerisinde bu eylemde gülünecek hiçbir yan bulamaz duruma gelmiştir. Başçavuş ise bütan gaz gibi dolaşmakta fazlasını her daim atmakta ve bununla mutlu olmaktadır.
Her yer benzin kokar. Bu kadar uzun yıldan sonra başçavuş da benzin terlemektedir. Bu illet koku onun neredeyse altı yaşındaki oğlunun bile vücut kokusudur. Yaz zamanları oğlanı kademeye çanta gibi yanında getirir, hem anası iflah olmaz velet yüzünden günlerden geri kalmaz, hem de oğlan bir meslek beller. Mantık budur. Fazla zeki olmadıklarından yaşama dair hırsları yoktur. Oğlan da aynı şekilde yetişecek, daha on ikisine gelmeden babası kalitesinde osurabilecektir.
Gel gelelim muhabere mensuplarına. Daha bir uzman havası solurlar. Genç yaşta gözlük takar, daha yağsız ve passız ellere sahiptirler. Yaptıkları iş gözle görülemeyen işlev ve sonuçları kapsadığından komutanların fikir yürütmeleri de bir o kadar güçtür. Telefon irtibatı kesilmedikçe ya da kablolu, jak'lı telefon santralında bir kopukluk olmadıkça kolayına fırça yemezler. Fırsatlar yaratıp emeklilikte kendilerini kurtaracağına inandıkları elektronik kurslarına devam ederler.
Önceleri ordu malı elektronik eşyaları bozmakla işe başlarlar. Acemiliklerini attıklarında ise astlarının alet edevatlarını el emeği adını verdikleri cüzi karlarla onarır, üstlerinden ise sadece malzeme parası alırlar. Böylelikle yavaş yavaş bir televizyon tamircisine ortak olup işleri ilerletir, hak kazandıklarında ise hemen emekli olurlar. Lojmandan çıkıp kendi mütevazı evlerine taşındıklarında ise uzun süredir görmedikleri bir sürü amerikan malı batarya pile ve bobine rastlarlar. Ki bunlar tedavülden kalkmış bir sürü hurdadır artık.
İstihkam, piyade gibi sınıflardan ise çalışıp, köyden gelen bakliyatla geçinip emekli olan zevata rastlanır. Eğer Ankara'da emekli olmuşlarsa Telsizler ya da Demette oturur, iki üç günde bir Kızılay'da alışveriş yapmasız tur atarlar.
.........
Astsubay emeklilerinden emlakcı, taksi şoförü, boyacı,hırdavatçı, kahveci, hal komisyoncusu çıkar ve işlerini başarıyla da yürütürler. Subaylar ise emekli olduktan sonra oturmaya mecburdur. Hiçbir albay emeklisi ikinci sınıf işlerde çalışamaz. Aldıkları maaşı yer, pazardan alışveriş yapar, ender de olsa eski günlerin yadına Cumartesi akşamüstleri Orduevinde birkaç Arjantin birayı cipsle yuvarlarlar. Oyak kıyağı ile satın almış bulundukları Renault marka otomobili kapılarının önünde pamuğa sarıp bekletir, park yeri bulamayacaklarından emin oldukları yerlere dolmuşla paşa paşa gider ve geri dönerler. Bir iki de sınıf arkadaşına rastlanmış ise keyifler kıyak, dedikodular hallicedir. Ne zamanki muhabbetler rahmetli başlığını sıkça kullanır olur, işte o zaman geliş gidişler iyice seyrekleşir.
Bir zamanlar kıtalarda yürürken yerleri titreten bu ihtiyarcıklar hastane kapılarında kendileri görev yaptıkları sıralarda, daha babasında olan astsubay teknisyenlere yalvaran gözlerle bakarlar ve muayene için kendilerine iltimas geçmesini umarlar.
Usta birliklerinde sabah astsubay dağılımını geçip omuzdan rütbelilere gelelim. Onlar evvel akşam daktilo onbaşısının uyumadan hazırladığı fuzuli evrakları imzalarken peş peşe gelen çayları sayısını bilmeden içer, bu arada da izinsiz içeri gire-bilen alt rütbelilerin ara sorularına sigara arası cevaplar verirler. Göz göze gelinmeden gerçekleşen bu diyalogla bir çok sorun anında halledilir. Sorun diye görülen birçok incir çekirdeği artığı bu mesaide eritilir. İmzalar tamamlanıp komutan koltuk arka-sına doğru gerindiğinde sanki yorulduğunu hisseder. Bunu ilk anlayacak olan gayet tabidir ki posta olacaktır. Anını kollar, daha gerginliğin zembereği boşalmadan orta şekerli kahve yetiştirilmiştir. Komutan postanın iyisini seçtiğini bir daha kafasında tasdik eder,yeni yakacağı sigara için ordu malı Zippo'suna uzanır.
Üstten aşağı rütbelilerin bir kaçının buna benzer şekilde ilk işleri bitmiş yavaş yavaş komutan odasında toplanır olmuşlardır. Bu genç, bölük komutanı seviyesindeki subayların kendilerine has, sempatiklik adına nidaları oluşmuştur. "Gürp", "Yeşşe", "Şeker abim.." gibi. Muhtemelen zamanında bu nidaları gayri ihtiyari ağızlarından kaçmış ve o andaki üst rütbeli gülmüştür. Onlar da bunu sıkça kullanır ve neredeyse çeyrek yüz yılı geçirirler. Amaç sadece üste karşı şirin görünüp puan toplayabilmektir.
Hatta komutan tam giderlerken "Hey yüzbaşım!.." diye seslendiğinde yüz-başı bütün şirinliği ile dönüp "Gürp!.." der ve gülüşürler. Bu hayat ta böylece sürüp gider.
Mesai saati içerisinde Yüzbaşım iyisinden bir asteğmen ile sıkça geyik yapar, konu sanki ikisi de bekarmış gibi kadın üzerine kurulur.
Asteğmen, "Kütür kütür", "Çatır çatır", "Sündüre sündüre" gibi lafa lezzet katan efektler kullanırken aslında yengeyi hayallediğini çaktırmaz. Bölük komutanı ise akşam yemeğinde, ağzı kulaklarında, asteğmenin anlattıklarına biraz da kendisinden ekleyip anlatarak güzel eşinin gülmesini sağlayacak, ateşli bir gecenin zeminini hazırlayacaktır aklı sıra.
Asteğmenler ise Orduevi restoranının bekarlara ayrılan mutfağa yakın kısmında bu güzel hanımlardan alabildiğine geniş yelpazede bahsederler, bu olayların iç yüzünü ise sadece ahbap addedilen bir kulağı neredeyse gramofon hunisine dönmüş garson er bilmektedir.
Kıvanç Gülhan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          11 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Güller ve Dikenler : Hülya Ateş |
YÜZÜM YALNIZLIĞIMIN AYNASI, YÜZÜM HÜZNÜMÜN BİBLOGRAFYASI.....
Sabahları uyanır uyanmaz ilk kendi yüzümü görürüm aynada, ilk kendi romanımın sayfalarını okurum satır-satır bakışlarımda.Sanki,bir bakışım, tüm yaşanmışlıkların kaynakçasını dökerdi avuçlarıma, geçmişin efsunlu iklimlerine götürür, sürekli dünlere çekerdi muhayyilemi. Oysa geride kalana geçmişe hiçbir şey eklenemezdi, hep yeniden başlanırdı yaşamaya, bir sayfa daha gönül romanında ....
"Geçmiş, çocukluğumun beşiği, gençliğimin altın çayırları; olgunluk dönemimin silinmez izleri, ölülerimizin mezar şeklindeki otağları ve ümitlerimizin masmavi ibrişimleriyle örülmüş bir sonsuz ülke, bir sihirli diyardır." diyordu ya şair ,belki de tıpkı öyle. İnsanlar ve suretleri.... Benim için değişik insan suretleri, aynı romanın ,farklı dillerde yazılmış versiyonlarından başka bir şey değildir oysa... Aslında hep aynı şeyi anlatır bakışlar,dudaklar aynı şeyi söyler... Ama hep başka başkadır lakırdılar, bakışlar, tebessümler, feryat ve figanlar... Herkes gülümser fakat, kahkahalar başka başkadır; kimi içten içe ağlar kimi dışarıya akıtır göz yaşlarını oysa göz yaşlarının rengi hep aynıdır. İşte ben de ne zaman yabancı bir sureti müşahede etsem, bir romanın sayfalarını karıştırır gibi, bin bir karakter ile karşı karşıya kalır "vay canınaların!" ardına takılır ve bir dantela gibi örmeye çalışırım ; bulduklarımı, yüreğime takılı kalanları.... Bazen o sayfalar, parlak ve beyazdır, üzerindeki yazılar iri puntolarla yazılmıştır açık ve nettir belki ama bir o kadar da boştur vesselam. Bazılarıysa kirli,tozlu,eski bir saman kağıdına basılmış, küçük, sönük ve silik harflerle yazılmıştır. Bakınca göremezsin, görsen de okuyamazsın ama ne kadar çok şey anlattığını iyi bilirsin... Biliriz ki biz 'en sönük hakikatler en parlak gölgelerden daha parlaktır' biliriz ki, bazen gördüklerimiz görmek istediklerimizden başka bir şey değildir, okuduğumuz suretlerde.... Her baktığımız yüzde hep aşina bir bakış ararız oysa insan yeni okyanuslar keşfedemez ta ki kıyıyı gözden kaçırmayı göze alıncaya kadar. Korkmayın derin okyanuslarda boğulmaktan, öleceksek bir damla suda değil derin okyanuslarda ölelim, hayat gurbetten başka bir şey değildir, ölüm ise bir vuslat....
Aynalar ölüm sırrını da verir mi ki zamanı geldiğinde? Ne görürüz aynaya baktığımızda, yüzümüzü mü yoksa yüzümüzün ardındaki bizi mi,yoksa hiç bunları mülahaza etmeden, fikirlerimizi, düşüncelerimizi düzenlemeden, saçımıza-başımıza çeki düzen verip, başlar mıyız günlük sürüncemeli belki sür-git yaşamımıza? Ya yalanlar... Herkese yalan söyleyebiliriz de, aynaya baktığımızda bir kendimize söyleyemeyiz o yalanları.... Kimi zaman söylesek de 'hayırları ,olmazları' duymazlıktan gelebilir mi kulaklarımız? Bir gazetede bir yazıda :
"Aynalar doğruyu söyler ,
Ne söylerse yüzünüze söyler ,
Ayna olmaktan sakının ,çünkü kırarlar.."
diyordu yazar. Belki de doğruydu bu ama ayna olmayı patavatsızlıkla karıştırmak da oldukça yanlış bir davranış olurdu.Biz biliyoruz ki doğruluk,dürüstlük her doğruyu her yerde söylemek değildir. Her söylediğiniz doğru olsun fakat her doğruyu da her ortamda söylemekten sakının, bazen doğruculuk başınızı ağrıtabilir. Bir yazarın da dediği gibi:
"Düşünce bir tohum gibidir,davranışlarımız da onun tomurcukları,sevinç ve kederlerimiz de onun meyveleri. Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen, ruhlarında iyi şeylerin tohumlarını inkişaf ettirir ve sinesinde kurduğu cennetlerde yaşar gider..."
bir Çin atasözünde de denildiği gibi :
"Yüreğimde yeşil bir dal saklarsam,
Şarkı söyleyen bir kuş gelecektir.."
Not: İnsanların yüzlerine iyi bakın,çünkü orada bir hayatın biblografyasını,acının kaynakçasını ve kelimelerin anlamlarını keşfedeceksiniz. Bazen kelimeler kifayetsiz kalabilir ama yüz her zaman türküsünü söylemeye devam eder... Hoşçakalın....
Hülya Ateş
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          8 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Gemileri yakanlar
On iki bin kişilik odruyu taşıyan gemiler, karaya ulaştığında şaşkınlık, korku ve dönüş vakti vardı akıllarda. Komutan Tarık Bin Ziyad, karaya ayak basıldığında vermişti kararını. Bir gece gizlice limana girip tüm gemileri ateşe verdi. Alevler göğe yükselirken askerler korkuyla limana koştu. Bir adam duruyordu limanda, elinde meşale ile hiç kıpırmadamadan. Askerler alevlere biraz daha yaklaşınca gördüler meşaleli adamı. Tarık Bin Ziyad idi. Sakin ama kararlı sesle şunları söyledi: "Gemileri yaktım. Silin aklınızdan geri dönmeyi. Ya burada çarpışacak ya da denizde boğulacaksınız. Başka çıkış yok!"
Ve Endülüs fethedildi.
Tarık Bin Ziyad eğer o gemileri yakmamış olsaydı, emrindekilerin kafasındaki geri dönüş düşüncelerini yok etmeseydi, gemiler limanda bağlı olarak savaşsaydı askerler ve "Yenilmeye başlarsak kaçarım" düşüncesi olsaydı kafalarda fethedebilirmiydi Endüsül'ü?
Gemileri yakanları yüksekte uçan kartallara benzetiyorum ben. Mağrur ama mahzun; tavizsiz ama yalnız kartallara. Hesaplarını hep tek başlarına veriyor gemileri yakanlar. Sonuçlara yalnız göğüs geriyor. Başları dik, sessizce seyrediyorlar ateşe attıklarını ruhlarını.
Mesela Everest'in tepesine oksijen tüpü almadan çıkıyor gemileri yakanlar. Sadece bir kaç dakika, belki de bir kaç saniye sürecek olan yaşanmamış bir mutluluk için. Gemileri limanda bağlı olanlar ise, yanlarından oksijen tüpünü hiç ayırmıyorlar.
Gemileri yakanlar, içinden gelen sese kaptırıyor kendini. Gemileri limanda olanlar ise o sese hiç itibar etmiyor.
Gemileri yakanlar yaşıyor, gemileri limanda bağlı olanlar ise düşünüyor!
Ya siz?
Siz kaç kez ateşe verdiniz gemileri?
Kaç kez ateşe attığınız ruhunuzu seyrettiniz usulca?
Küllerden kaç kez yeniden var etmeyi başarabildiniz ruhunuzu?
Ben mi?
Ben gemileri limanda bağlı olanlardan olmadım hiç...
Ceren Keskin
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          3 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : Ersan Erçelik TELLİ TELEFON |
|
Takvimler 1 Temmuz 1929'u gösterdiğinde İstanbul-Ankara telefon hattı hizmete girer...
O yıllarda şimdiki gibi numara kadranlı, renk renk, "klik" özellikli, tele-sekreterli telefonlar nerede?...
Oktay Rifat'ın, benim çok sevdiğim "Telli Telefon"u bu nedenle biraz daha önemlidir:
Ne ettim de bâd-ı saba ile yolladım
Gurbet eden nazlı yâra selamı
Yetiş imdadıma telli telefon
Ayağına düştüm posta tatarı
Aya bakar mektubunun gelmesi
Kara bahtım söyler kahve telvesi
Bir şey değil verem olup ölmesi
Üstümden hasretliği atamıyorum
Sensiz döşeklerde yatamıyorum
Bazen bir sevgiliden, bir arkadaştan haber beklenir durur...
İstanbul doğumlu şair Melih Cevdet Anday, İstanbul-Ankara telefon hattı hizmete girdiği yıllarda tanıştığı Orhan Veli'yle ileride Garip akımında yer alacaktır.
2002'de yitirdiğimiz şair, "Ölmüş Bir Arkadaştan Mektup" adlı şiirinde belki de Orhan Veli'den bahsetmiştir:
Eskisi gibi yaşıyorum
Gezerek, düşünerek
Yalnız biletsiz biniyorum vapura, trene
Pazarlıksız alışveriş ediyorum
Geceleri evimdeyim, rahatım yerinde
(Bir de sıkılınca pencereyi açabilsem)
Ah... başımı kaşımak, çiçek koparmak
El sıkmak istiyorum arada bir.
Türk edebiyatında Garipçiler'in ve İkinci Yeniciler'in kimi şiirlerinde gerçeküstücülük akımının etkileri görülür...
Takvimler 1949 yılının Nisan ayını gösterdiğinde, Orhan Veli ve arkadaşlarını sürrealizmin kurucularından ünlü Fransız şair Philippe Soupault ile "el sıkışırken" görürüz!
Orhan Veli, "edebiyatla uğraşan herkes tanır" dediği Soupault'u yakından tanır. Orhan Veli'ye göre, Dada hareketinin şuurlaşıp Sürrealizm'i doğurduğu sıralarda o da Eluard, Breton gibi bu "cereyanın" belli başlı şairlerindendir. Breton'la birlikte yazdıkları "Les Champs Magnétiques", bu okulun nazariyelerine temel olmuş kitaplardan biridir. Soupault daha sonra Sürrealizm'den ayrılsa da, kafiyeye, ahenge değer veren şiirleriyle de, arkadaşlarına olan bağlılığını büsbütün koparmış değildir. 1937 yılına kadar dünyayı şaşırtmaya devam eder. Ünü, yurdunun sınırlarından çok uzaklara yayılan bu şairin birkaç şiirini, o sıralarda Orhan Veli ve arkadaşları da çevirir.
"Bu şairle günün birinde karşı karşıya geleceğimizi aklımızdan bile geçirmezdik" diyen Garipçiler, Soupault'un UNESCO üyesi olarak Türkiye'ye geldiğini öğrenince hem şaşırırlar, hem de sevinirler. Üstelik güzel bir tesadüf onu Yaprak İdarehanesi'ne kadar getirir. Şairle altı saat konuşurlar. Yaprak dergisinde çıkan şairlerin şiirlerinden tercümeler okurlar. Bu arada bir söz sanatı olan şiirin tercümede pek fazla şey kaybettiğini ilave ederler.
Soupault der ki: "Evet, şiir gerçi bir söz sanatıdır. Ama bir muhteva sanatıdır da. Bu bakımdan tercüme edilebilmelidir. Ben şiirin tercüme edilebileceğine inanıyorum. Hatta daha fazlasına, şiir dilinin, musiki gibi, milletlerarası bir dil olduğuna inanıyorum. Dünya milletleri birbirlerini, belki her şeyden çok, şiirle anlayacaklar. Şiirin insanlar arasında esaslı bir barış sağlamak bakımından büyük payı vardır.
Şiir tercüme edilir. Yalnız tercüme edenin, onun bir söz sanatı olduğunu da unutmaması gerekir. Bu gereği yerine getirebilmek için de şiiri herhalde bir şair tercüme etmeli."
Soupault, Oktay Rifat'ın "Hürriyet" şiirinin tercümesini dinlerken şiirde geçen "Ali Bey" kelimesini anlayamaz. Bir insan ismi olduğunu söylerler. O vakit der ki: "Ali Bey adı Fransız okuyucuya pek bir şey anlatmıyor. Aynı şiirde birkaç satır sonra da bir Kara Memiş var. Kara Memiş sefalet çeken köylüyü temsil ediyor. Ama ne bilsin Fransız bunun böyle olduğunu. Bence, bu gibi hallerde, bu isimleri değiştirmeli. Gerçi o zaman ortaya, tercümeden çok, bir adaptasyon çıkacak. Ama okuyucuyu şiirin havasına daha kolay sokmak için, yani şiire daha sadık kalmak için, bu şart."
DALGACI MAHMUT
Biraz sonra, kendisine Orhan Veli'nin "Dalgacı Mahmut" şiirini çevirirler.
İşim gücüm budur benim
Gökyüzünü boyarım her sabah
Uyanır bakarsınız ki mavi.
Deniz yırtılır kimi zaman
Bilmezsiniz kim diker
Ben dikerim.
Dalga geçerim kimi zaman da
O da benim vazifem
Bir baş düşünürüm başımda
Bir mide düşünürüm midemde
Bir ayak düşünürüm ayağımda
Ne halt edeceğimi bilemem.
Şiirin çevirisini dinleyen Soupault, Orhan Veli'ye dönerek şöyle der:
- Bu şiiri ben yazmış olmak isterdim.
Orhan Veli ve arkadaşları, Soupault'ya, kendisinden tercüme ettikleri birkaç şiiri de okurlar. Satır satır anlatırlar. Şiirin özünün verebilmek için ne gibi endişeler duyduklarını söylerler. Hepsine hak verir.
Söz konusu şiirlerden ikisini de geçen sayıda basmışlardır. Bir Oktay Rifat'ın inşallahlı, maşallahlı, öteki de içinde Şakir Efendi, Çerkes gibi yerli isimler geçen şiirdir. Bu şiirleri tercüme ederken Soupault ile aynı şeyleri düşündüklerini anlarlar.
"Tercümenin bir özelliği de, sanatkârın şahsiyetini ortaya koyması. Mesela bu şiirlerin Türkçeleri okunduğu zaman herhalde ilk göze çarpan, bunların aynı şiir okuluna bağlı olduklarını gösteren taraflardır. Oysa ki tercümelerini dinlediğim zaman şairlerin şahsiyetleri arasındaki farkı görüyorum."
Soupault, Garipçilerin hem zevkine hem de şiir bilgisine inandıkları bir insandır. Sözlerini yazmalarını bizzat kendisi istediği için, konuşmaları Yaprak dergisinde yayımlanır. Fransız şairin sözlerinden biri çok önemlidir:
- Bütün dünyayı dolaştım. Hiçbir yerde gerçek şiiri bulamadım. Meksika'da bulur gibi olmuştum; Türkiye'de buldum. Şiiriniz, Fransa'da da, herhangi bir Avrupa memleketinde de birinci sınıf şiirdir. Bununla övünebilirsiniz. Üstelik, bu şiirin bir özelliği var. O da, Avrupalı olduğu kadar yerli oluşu, milli oluşu; Avrupalı olduğu halde Avrupa şiirinin taklidi olmayışı...
Philippe Soupault'tan "Mezar Taşları" başlığı altında şiirler çevirmiştir Orhan Veli. Bu şiirlerden biri "Louis Aragon" adını taşır:
Dostların küçük kızlar halka oldular
Sana çelenk ördüler
Ufacık yalanlarınla
Sana kâğıt getirdim
Ve çok iyi bir kalem
Ebediyette şiirler yazacaksın
Koruyucu melek seni teselli eder
Kıravatını bağlar
Ve sana gülmesini öğretir
Artık beni unuttun
Allah benden çok daha güzeldir
"TELEFON" SÖZCÜĞÜNE SAYGILAR...
Babasının terk ettiği evin, kardeşleri ve annesinin geçimini yüklenen Margueritte Toucas, yirmi dört yaşındayken, elli yedi yaşındaki avukat Louis Andrieux'tan hamile kalır.
3 Ekim 1897'de bebek doğar. "Sonra ben oldum, bu mutsuz" diye yazacaktır bir gün bu doğumu için... Babası geleceği parlak biridir. Önce Paris Emniyet Müdürü, sonra İspanya elçisi, daha sonra milletvekili olacaktır. Çocuğunun yalnızca "vasi"liğini üstlenir. Anne de oğluna kendini "ablası" olarak tanıtır. Annesi, bir aile pansiyonu işletir.
Beş yaşına geldiğinde "Kleopatra'nın Çocukları" adlı bir oyun düzenler kafasında. Okumayı öğrense de yazmayı daha becerememektedir. Kendi deyimiyle, "okuyan birinin ayrıca aynı şeyleri yazmasına da akıl erdiremediğinden", yazdığı bu oyunu o söyler, teyzeleri kaleme alır. İki yıl sonra aile Neuilly'ye yerleşir. Yazmayı öğrenen küçük dostumuz da, Zola etkisinde küçük romanlar yazar. 1908'de Saint-Pierre de Neuilly Lisesi'ne girer. Ortaokul birinci sınıf öğrencileri arasında Fransızca büyük ödülünü kazanır. Okulu, başarısının armağanı olarak Barrés'in hazırladığı antolojiyi verir. Sonraları, edebiyatla ilk yaklaşımını bu antolojinin sağladığını yazacaktır!
1917'de, ancak yirmi yaşına geldiğinde anne ve babasıyla ilgili gerçekleri öğrenir... Tıp Fakültesi birinci sınıfındadır. Askere alınır. Val-de-Grâce'a, yardımcı doktor olarak gönderilir. Orada, kendisi gibi tıp öğrencisi ve ondan bir buçuk yaş büyük olan André Breton ile tanışır. Birlikte Lautréamont'u okurlar. Apollinaire şiirinin büyüklüğünü sezerler.
Bir yıl sonra cepheye gönderilir. Yaralanır ve savaş madalyası alır. Paul Eluard ve Philippe Soupault ile dostlukları başlar. "Sic" ve "Nord-sud" dergisinde ilk şiirleri yayınlanır.
1919'da Gerçeküstücüler "Littérature" adında bir dergi çıkarmaya başlarlar. Bu dergi onların ilk yayın organıdır. Bu dergide edebiyat günlükleri yazar ve yedi yaşının ürünü olan "Ne Kutsal Ruh!" şiirini yayınlar. Terhis olduktan sonra da öğrenimine bıraktığı yerden devam eder.
1920'de ilk şiir kitabı çıkar: "Kıvanç Ateşi". Tristan Tzara ile tanışır. Zurich'e gelerek, Dadacılık akımına katılır. Salt alfabe harflerinden oluşmuş bir şiiri imzalar ve ekler:
- Duygu olarak yararlandığımız tek şey, pirinç pilavı yemeğe özgü Çin çubuklarıdır.
Kasım'da Elsa Triolet ile tanışır. Ölümsüz bir aşkla Elsa'ya bağlanan ve onun için birbirinden güzel şiirler yazan bu insan, sizin de tahmin ettiğiniz gibi Louis Aragon'dan başkası değildir!
Aragon'un dağarcığı, kullanılan sözcüklerin seçimiyle belli bir modernizm anlayışını yansıtır. Şairin şiirini gündelik yaşama açmasını, hayatı karşılamasını sağlar.
Aragon'da kalıplaşmış sözcükler, alışılmış deyimler, böylelikle sözcüklerin şiirsel anlamında rastlaşma tesadüfün ayrıcalıklı mekânlarına dönüşür.
Tıpkı arkadaşı Apollinaire'in "Alkoller" adlı kitabında olduğu gibi, ilk kitabı olan "Kıvanç Ateşi"ndeki bazı şiirler de barlar ve otellerle ve sokaklarla dolup taşar. Kamu alanları gibi, nesneler de, özellikle besin ürünleri, gündelik yaşamı işaretler: Çiklet, tuzluk, sabun, bakım kremi, yatak çarşafı vs.
Sanayi devriminin ürünü teknik nesnelerse, Aragon tarafından diğerleriyle eşit düzlemde, hiçbir şekilde yüceltilmeden anılır. Örneğin otomobiller, asansörler, sinema ve fotoğraf, telefon ve telgraf aygıtları... Yirminci yüzyıl başının teknik donanımının paradigması içinde şiirlerinde de yer alır.
Teknik alanda kat edilen yolun altını çizerek, "Bugün bir trenin en az bir bülbül kadar şiirde yer almaya hakkı vardır" der Aragon.
Asıl önemli nokta ise şudur: Apollinaire'den tam yirmi yıl önce trenlerden söz ettiği ve Fransız şiirinde ilk defa "telefon" sözcüğünü kullandığı için Henri Bataille'a saygılarını sunar!
ANDRE BRETON'UN TELEFONU ÇALSA DA...
Geçtiğimiz yüzyılın en etkili yazınsal, sanatsal ve düşünsel akımlarından sayılan Gerçeküstücülük'ün kurucusu ve ideologu Andre Breton'dur.
Tıp öğrenimi aldığı sıralarda tanıştığı Louis Aragon nedeniyle de, çok geçmeden şiirler ilgilenmesi gerektiğini düşünür.
1919 yılında Philippe Soupault ve Louis Aragon ile "Littérature" adlı dergiyi birlikte kurarlar... Bu dergide gerçeküstücü "otomatik yazı" tekniğinin ilk örneği olan ve Soupault ile birlikte kaleme aldıkları "Manyetik Alanlar" adlı yazıyı yayımlarlar.
Breton'a göre "otomatik yazı"nın amacı, dış dünyanın uyarılarından ve her türlü denetimden kurtulan bilinçaltının kendini özgürce sergilemesidir.
1921 yılında Viyana'ya gider ve orada Sigmund Freud ile tanışır.
Breton 1928'de, ilk gerçeküstücü romanı "Nadja"yı yayımlar. Nadja'da kendi yaşamından yola çıkarak, günlük olaylarla psikolojik sapmaları düşsel bir planda kaynaştırmaya çalışır.
Nadja'nın sayfalarını çevirelim:
"8 Ekim. - Uyandığımda, Aragon'un İtalya'dan gönderdiği ve içinde, Uccello'nun bilmediğim bir tablosunun orta kısmından bir detayın bulunduğu mektubu okudum. Bu tablonun adı "Kutsal Ekmek'e Saygısızlık"tı. Beklenmedik herhangi bir olay olmadan geçen günün sonuna doğru, her zamanki bara ("Nouvelle France"a) gittim, boş yere Nadja'yı bekledim. Ortadan kayboluşundan, şimdiye değin hiç korkmadığım kadar korktum. Tek çarem, Théâtre des Arts'dan pek uzakta olmayan bir yerde, nerede oturduğunu bulmaktı. Bunu kolaylıkla başardım: Başvurduğum üçüncü otelde, Chéroy sokağındaki Théatre Oteli'nde kalıyordu. Onu orada bulamayınca, söz verdiğim nesneyi ona ulaştırmak için beni nasıl bulacağını belirten bir mesaj bıraktım.
9 Ekim. - Nadja ben yokken telefon etmiş. Telefona çıkan, benim adıma, ona nasıl erişileceğini soran kişiye "Bana erişilemez" yanıtını vermiş."
Erişilmez olanlardan birisi de kendidir aslında... Andre Breton çoğu zaman dışarıda ve harıl harıl çalışmaktadır çünkü...
Aragon'un Bataille'e sunduğu gibi, biz de hem Aragon'a hem de onun yakın arkadaşı Soupault'a saygılarımızı sunalım. Çünkü Soupault, Garipçilerle yaptığı söyleşide yurdumuzda gördüğü ileri fikir hareketlerinden bahsederken Mili Eğitim Bakanlığı tarafından yaptırılan klasik eserlerin tercümesi işini de unutmaz, uzun uzun över!
Şu sözleri de eklemeyi unutmaz: "Medeni dünyaya girmek isteyen her millet dünya klasiklerini tanımak zorundadır. Bu bakımdan Türk milleti, öteki milletlere önderlik etmektedir!"
Ersan Erçelik
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Kahveci : Ömer Arda Çetinkaya |
ACI
Karadeniz'de ne kadar çok yoksul insan vardır bilir misiniz? Yoksul köylerini gördünüz mü hiç? Ya Ege'dekileri, Orta Anadolu'dakileri, Marmara'dakileri, Akdeniz'dekileri... Eğitim kısıtlıdır, maddiyat kısıtlıdır. Kısıtlı olmayan tarafları onurlarıdır, dimdik duran başlarıdır. Bir karış toprakları varsa onu işlerler, imkanları varsa çocuklarının eğitim-öğretimlerini sağlamaya çalışırlar, olmazsa da kendilerinden kalacak olanı işlemeyi öğretirler. Çocuk yaparlar, az da yapmazlar. Ama biri dağa, biri bağa gitsin diye yapmazlar. Nefret aşılamazlar hiç kimseye karşı. Sürekli başkalarından medet ummazlar.
Vatanın tek yoksul ve imkansızlık içinde, özellikle izole edilmiş bir bölgesi yok. Evet, memleketin pek çok sorunu var. En başta gideni ise kesinlikle idari sorunlar.. Çok az bir nüfus dışında, ister köylerde olsun ister kentlerde, hepimiz çekiyoruz bu sıkıntıları. Sırf büyüdüğüm bölge sayesinde bir fayda gördüğümü hatırlamıyorum, bilakis eğitim aldığım üniversitede bizzat şahit oldum özel olduğunu sanan bir bölge ve aksan sayesinde fayda görenlere. Kaldı ki onca fakir edebiyatına, onca kardeşe karşın aslında zenginlik içinde olduklarını,yanıbaşımda ağlayanların. Tabii ki bu zenginliği olmayanlar çoğunlukta, ancak ortak noktaları, sürekli sızlanma, fakir edebiyatı, ağlama ve nefret.
Yıllarca acısını çektik ve çekiyoruz döşenen mayınların ve pusuların. Ölümden başka, acıdan başka, dökülen kandan başka, nefretten başka ne getirisi oldu kalleşlere, ne yaptığını bilmezlere. En ateşli ve mert insanların yaşadığı Karadeniz'de, silahını kendi üreten Karadeniz'de, kim kalleş kurşun sıktı veya alet oldu kalleşliklere. Efelerin memleketinde kim nefret kustu? Neden ayrıcalıklı bölgeler yaratıyoruz, en acısı, yaratmalarına izin veriyoruz.
Kalkmış, seçilmiş kişi Neo'muz (neo-liberal, neo-ılımlı islam, neo-maşa, neo-paşa, ne-o-yaptığını bilmez...), en olmadık zamanda, "dış" ziyaret yapar edasıyla, "toplumsal" çözüm bulmaya gitti bir yerlere. Çankırı'da, Çorum'da, Sakarya'da, Antalya'da ve daha bir çok vatan toprağında onlarca imkansızlık yokmuşçasına. Bu süper populist (ne demekse!!!) yaklaşımın bir faydası varsa, onbin de zararı var. O zaman bizler de bulunduğumuz bölgelerde kan dökelim??? Eminler tabii, kendi askerimize, ordumuza, kardeşimize ihanet etmeyeceğimizden ölüyor olsak aç'ımızdan.
Çözüm, doğru düzgün yasalar (biz Avrupalı değiliz, bir komşumuz İsviçre, diğeri Belçika değil ki!!!), düzeltilmiş ekonomi (masal gibi geliyor kulağa biliyorum...) ve geriye kalan, kendi içlerinde ihanetleriyle hesaplaşmaları ve kararlarını vermelerinde. Gereksiz, politik tavizlerle çözülecek dert değil.
Not: Nefret o kadar kötü bir şey ki hızla çoğalır. İçim acıyor hiç tanımadığım, benden büyük veya genç insanların kalleş pusularda ölmesine, sapasağlam gidip engelli dönmelerine. Bugün burada rahat oturuyorsam, onlar sayesinde ve yakın bir zamanda umarım onların yanında olacağım. Neo-liberalllerin rahat rahat ahkam kesmelerini de onlar sağlıyor!
Ömer Arda Çetinkaya
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Gülendam Z.Oğuz <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 6.120 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|

ATATÜRK’ÜN BİR SAATİ VARDI
Atatürk'ün bir saati vardı
Yediveren gül gibi açardı
Atatürk'ün bir atı vardı
Etiler'den beri yaşardı
Atatürk'ün bir resmi vardı
Buğday tarlası gibi ağardı
Atatürk'ün bir saati vardı
Durmadı
Melih Cevdet Anday
Yukarı
|
 Çizen: Hüseyin Alparslan
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan |
|
Kahve Molası'nda bir dönem yorumlarını beğeni ile okuduğumuz sevgili dostumuz Hasan Taşkın yönetiminde iyi bir haber sitesi açıldı. Henüz çiçeği burnunda olan bu portalın kısa zamanda hakkettiği yere ulaşacağını söylemek müneccimlik olmasa gerek. http://www.haberyedi24.com
Dergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün. http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
Google Talk [900 KB] 98/ME/NT/2000/XP Free
http://www.google.com/talk/ Google yaptı mı yapıyor. Bunların önüne geçmeye imkan yok anlaşıldı. Henüz beta sürümü olmasına rağmen mükemmel çalışan bir messenger. İster mail, ister messenger, isterseniz telefon olarak kullanın. Sesin mükemmeliğini gördüğünüzde şaşıracaksınız. Tek şartı bir Google mail hesabına sahip olmak. Bu da son derece kolay. Mutlaka yükleyin ve kullanın.
Yukarı
|
|
|
|
 |
|