 |
 |
|
2 Eylül 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : SİLAHA HAYIR!.. |
Merhabalar,
Bizim çağrı ses getirmiş olmalı ki, dün birkaç milletvekili Ankara silah bırakışmasını imzalamış. Bir kampanya başlatılmış. Tabi biz dedik diye değil ama olsun. Aklın yolu bir. Ancak sadece bir imza ve kampanya ile bu iş olmaz. Gerekli kanunlar çıkarılmalı, düzenlemeler yapılmalı, herşeyden önce aslan yöneticilerimiz bu işe inanmalı ve bu şeytanın doldurduklarından bir an evvel kurtulmalı. Sivil ademin elinde tek bir silah kalmayana kadar eyleme devam. "SİLAHA HAYIR".
Saatin üç otuzlara yaklaşması nedeniyle sizleri erken terketmek zorundayım. Giderken de sizlere güzel bir Suzanne Vega şarkısı çalayım diyorum, Solitude Standing. Hepinize neşeli bir haftasonu diliyor ve huzurlarınızdan İzmir marşı ile ayrılıyorum. Esenkalınız.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Önce İnsan : Cumhur Aydın Kırk yıl düşündüm... |
|
Bu 'kırk yılın' sihri kerameti nedir bilmiyorum ama bir çok deyim üretmişizdir ona atfen. Hemencecik aklıma geliverenler. "Böylesi kırk yılda bir gelir" deriz örneğin. Ya da "Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır" demez miyiz? Neden kırk yıl da, elli değil, bilinmez? Ya da söyleyenlerin bir bildikleri vardır da, biz bilmeyiz! Kaç kez, "Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi." dememiş miyizdir?
Bendeniz; kırk yılı devirdikten sonra aklımda daha net birikenleri, daha somut canlandırıp, doğruluğuna daha sağlam inandıklarımı, nicedir daha çekinmeden söyler oldum. Yok öyle bu yaşta ukalaca bir sözde bilge gibi davranıyor değilim. Yani en azından ben öyle olmadığımı sanıyorum! Öyleyse.
Öyleyse, 'Kırk yıl düşündükten sonra' aklıma gelenleri sizlerle de paylaşmak isterim. Bir kısmını en azından... Okuduktan sonra, bazılarınızın "Yapma ya yeni mi keşfettin?" diyeceğinizi şimdiden duyar gibiyim. Ne yapayım, derseniz deyin!
Efendim ancak kırk yıl sonra, birisi hakkında ne düşünüyorsam, hangi duyguları hissediyorsam, onun da benim hakkında çok benzer duygu ve düşünceler içinde olduğunu seziyorum. Bakar mısınız, bendeki algılama hızına! Kısaca nasıl desem?
Karşılıksız aşka da, nefrete de inanmıyorum! Duygularımdan, bunları-değişik dönemlerde- hissettiğim insanların benim için düşündükleri hakkında hiç ikircikliğim kalmadı sonunda. Boşu boşuna kıvranıp durmuşum onca zaman! Bu jeton düşmesinin kırk yılın sonunda olması azcık kırık dökük şeyler bıraktı geride ama. Nasıl desem? Şu şüpheciliğimin biraz daha erken alt edilmesi fena olmazdı yani...
'Okuma' nın; dünyanın, yaşamın ve yaşamanın; biricik, en büyük sihri olduğunu anladım kırk yılın sonunda! Ne var bunda demeyin. Çok şey var. Yalnızca okumakla yaşamımı çok değiştirebildiğimi keşfettim. Bundan hem keyif hem de acı duyuyorum. Keyif alıyorum; yaşamın, insan olmanın tadını, okumakla kazandıklarımla çıkarabildiğimi düşünüyorum. Acı çekiyorum; okumaya sırt çevirmiş milyonlarıyla ülkemin, milyarlarıyla dünyamın yaşadıklarına ve yaşayacaklarına kederleniyorum.
Sonrasında. Yaşamı nasıl yaşadığının, nasıl algıladığının, 'nasıl para kazandığınla' ilişkili olduğunu saptadım sonunda. Bin bir madikle geçen günün gecesinde, sevecen bir aile bireyi olunamayacağını anladım. Silah tüccarlarına, savaşı, masumiyeti anlatmanın boşa çaba olduğuna kanaat getirdim. Benzer şekilde. Yüz bin dolarlık 'tüccar' medyacının halk ve ülke neden umurunda olsun ki? Kırk yıl mırk yıl, anladım ya sonunda!
Ülkemin ve bu toprakların kazanımlarının en az altmış yıldır, son yirmi beş yılı hemen hepimizin iştirakleriyle soyulmakta ve soydurulmakta olduğunu anladım. Gerisi hikaye!
Yalnızca zamanın ve umursamazlığın unutturabildiğini keşfettim. Unutacaklarınız varsa. Şükredin iyi ki zamanın toz dumanı, rezil umursamazlığın-eğer becerilebilirse- bir tek bu faydası var. Zaman ve özensizlik unutturuyor!
Gezmenin ve güzel müzikler dinlemenin büyük keyifler olduğunu.
Cesaretin, açık sözlülüğün ve dürüstlüğün eninde sonunda kazandığını, kazanacağını.
Sevginin emek, emeğin sevgi istediğini.
Ülkesini sevmeyenlerin insanları da sevemeyeceğini.
Tencerelerin yuvarlanıp eninde sonunda kapaklarını bulacaklarını.
Yazarın deyimiyle bir ülkenin üniversiteleriyle askerlik şubeleri arasında küçücük bir mesafe olduğunu.
Tüm gelgitlere karşın Atatürk'ün Türkiye'sinde doğup yaşamış olmanın ayrıcalık sayılması gerektiğini.
Bir nesillik dokumayla kumaş kalitesinin arttırılamayacağını.
Gönlünden geçen işte ve biçimde (eğer varsa, kaldıysa) çalışılması gerektiğini ancak bu şekilde üretilebileceğini, ancak bu şekilde keyif alınabileceğini.
Eğer ilk gençliklerde yaşamanın renklerinin nasıl yakalanacağına dair gizler aralanmazsa, nice senenin boşa geçebileceğini.
Yaşamları değiştiren anlar ve insanlar olduğunu, asıl önemlisinin yıldızının parladığı bu anların ıskalanmaması gerektiğini.
Yaşamın kaotikliğine ve bilinmezliğine sığınıp, umutlanmanın tam da bizim işimiz olduğunu.
Bazen şansın gerçekten gerekli olduğunu.
Hiçbir çabanın, emeğin asla boşa gitmediğini, bir biçimde ancak mutlaka bir kazanım ya da ödül olarak bize döndüğünü.
Kendimin yaklaşıldığında samimiyet kurulması kaçınılmaz, keyifli ancak bir o kadar eziyetli bir insan olduğumu.
Adam gibi adam olma inatlarının, başkalarını düşünme kaygılarının ve eğer hala koruyabilen varsa vicdanların, kimde kaldıysa gelecek nesiller için saklanması ve sergilenmesi gerektiğini.
İnanın bu kırk yılda öğrendim...
Bir de... Yeniden başlamanın azcık palavra olduğunu.
Vallahi kırk yılda öğrendim uzağa gidemediğimizi. Bir arpa boyu yol aldığımızı bu yana,
Çocukluğumuzdan...
Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          18 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan DENİZİ GÖRMEK |
|
Birinci dersimizin sona erdiğini geniş koridorlara haykıran zil çaldığında okulumuzun hademesi Bergüzar Teyze elinde kocaman bir süt güğümü ile sınıfa girerdi. Arkasında saçları iki kocaman belik örülmüş beşinci sınıflardan bir kız tuzlu kurabiye tepsisini getirip öğretmen masasının üzerine bırakıp giderdi. Uzun teneffüs kurabiyelerimizi yedikten, sütümüzü bitirdikten sonra başlardı. Sınıf başkanımız bardaklarımızı kontrol eder dibinde bir yudum bile kalsa bitirmeden teneffüse çıkmamıza izin vermezdi.
O gün de eğer ikinci derse okul müdürümüz Şerif Ali BİNOL çıkıp gelmeseydi diğer sabahlar gibi süt ve kurabiye rutinli uzun teneffüslü sıradan bir gün olacaktı. Şerif Ali Bey öğrenci dövmek, dövmekle yetinmeyip kulaklarından tavana asmak, uslanmazları okulun bodrumuna kapatmakla hepimizin içene korku salmış bir müdürdü. Pazartesi ve Cuma törenleri dışında ortalıkta pek görünmezdi. İçimizdeki müdür korkusu gördüklerimizden çok söylentilerle yaratılmıştı.
İkinci dersimiz de ilk dersimiz gibi Sosyal Bilgilerdi ve biz ulaşım araçları konusunu işliyorduk. Zil çalıp derse girdiğimizde öğretmenimizi beklerken sınıfa Şerif Ali Müdür geldi. Merakla ve korkuyla niye geldiğini anlamaya çalışıyor, söyleyeceklerini bekliyorduk. Merakımız fazla uzun sürmeden söze başladı. “Ben, bu dersinizde sizlere deniz taşımacılığını ve ulaşım amacıyla göllerden, akarsu ve denizlerden nasıl yararlanıldığını anlatacağım.”diyerek söze başladı. Hem korkudan, hem de daha önce dersimize hiç gelmemiş birinin ilginçliğiyle dersi dinlemeye başladık. Dersin başlarında üzerimize çöken korku ve çekingenlik dersin ortalarına doğru etkisini tamamen yitirdi. Dersin ortalarına geldiğimizde hepimiz o adamın korktuğumuz müdür olduğunu bile çoktan unutmuştuk.
O önce bize denizleri anlattı. Sularının içilmeyecek kadar tuzlu olduğunu, renginin ne tam mavi, ne tam yeşil ama çok derin olduğundan söz etti. Denizlerin kıyılarında kar gibi beyaz martılar, içlerinde balık, yengeç ve daha on binlerce farklı türde canlı yaşarmış. Dünyadaki bir çok ülkenin toprakları denizlere varınca sona erer ve onlar birbirlerine ancak gemilerle yük ve yolcu götürebilirmiş.
Müdürümüz gemileri anlatmaya başlayınca iyice aklımız başımızdan gitti. Öyle büyük gemiler varmış ki; bu kasabada yaşayan herkesi ve bütün evlerin içindeki eşyaları tek bir gemiye doldurup taşıyabilirmişiz. Demirden yapılan ve içleri yük dolu o gemilerin suyun üzerinde batmadan nasıl durabildiğine elbette hiç aklımız ermedi. Şerif Ali Müdüre onlarca soru sorduk. Suyun kaldırma kuvveti, hesaplar, mühendislik gibi bir sürü şey anlattı ama yine de bizim demir ve çelikten gemilerin nasıl suyun üstünde durabildiğine aklımız ermedi. Çünkü kasabamızdaki derelerin, sulama kanallarının hiç birisi suya attığımız eski bir at nalını bile kaldırıp suyun üzerinde tutamıyordu. Belki de denizler çok daha büyük oldukları için kocaman demir gemilerin yüzmesine yardım edebiliyorlardı. Dersimiz boyunca gemileri, onların çok duman çıkaran kocaman bacalarını, çarkları konuşup durduk. Dinlediklerimizin bir kısmı bize masal gibi geldi. Dersimiz hiç bitmesin, zil çalmasın, teneffüs olmasın istedik.
O dersten sonra ben zaman zaman denizleri düşlemeye başladım. Deniz kıyısında olan şehirlere gitmek, kocaman gemilere yakından bakmak, hatta gemilere binip uzak ülkelere gitmek hayali beni sarmaya başladı. Çocukluğum sona erip genç olduğumda bile denizi sadece fotoğraflarda görebildim. Yatılı yıllarım Anadolu bozkırının ortasında bir kentte geçti. Daha on yedisinde öğretmen olup Çorum’un Kargı ilçesindeki dağ köylerinden birine atandım. Denizi görmek, deniz kıyısına varabilmek için ömrümün yirmi bir senesinin geçmesini bekledim.
Yirmi bir yaşına geldiğimde birkaç yıldır bindiğim tevellüttü epey eskimiş Java bir motosikletim vardı. Onu komşu köydeki öğretmen arkadaşıma satıp yenisini almıştım. Yanımıza iki öğretmen daha alıp iki motor, dört kafadar bazen çevre kasaba ve ilçelere gezmeye giderdik. Okulların yaz tatilinde olduğu ilk aylardan birinde motorlara atlayıp Boyabat’a yazlık sinemaya gitmeye karar verdik. O yıllarda Boyabat-Kargı yolu bir yana illeri birbirine bağlayan yollar bile asfalt değildi.
Neyse lafı fazla uzatmadan konuya geri döneyim. Toz, toprak, taş, topaç demeden bir kaç saat sonra Boyabat’a varınca akşam sinemada film oynatılmayacağını öğrendik. Sinemayı işleten adamın oğlu o gün meğer ırmakta boğulmuş: Acılı adamcağız da sinemayı da birkaç günlüğüne kapatmış. Kolaz Otelden kendimize yer ayırtıp çarşıya tanıdık öğretmen arkadaşları aramaya gittik. Orta çarşıda koca çınarın yanındaki kahvede arkadaşlarımızı bulduk. Birlikte kağıt oynadık, yedik, içtik, sohbet ettik. Otelde yer ayırttık ama ben pek otelde kalmak niyetinde değilim. Gece Boyabat’ta kalmak yerine Taşköprü’ye geçip orada çok samimimi olduğum bir okul arkadaşımın misafiri olmayı düşünüyorum. Arkadaşlara “Siz otelde kalın, ben Taşköprü’ye gidip bir arkadaşı ziyaret edeceğim, yarın sabah dönerim. Sonra da birlikte Kargı’ya geri döneriz.” dedim.
Benim bu teklifi ortaya attığımda zaman hayli ilerlemiş, saat gecenin on birini biraz geçmişti. Boyabat’taki arkadaşlarla akşam yemeğinin ardından kafaları tütsülemeye başladığımız için tam sarhoş değilsek bile hepimiz biraz çakır keyifiz. Şimdi kim söyledi iyi anımsamıyorum ama arkadaşlardan biri “Biz de Boyabat’ta kalmayalım, Sinop’a gidelim.” dedi. Sinop adı geçince benim aklıma yine denizi görmek, denize varmak hayali gelip oturdu. Olurdu, olmazdı, çok geç oldu, bu saatte olmaz, tartışmalarına rağmen ortak karar Sinop’a gitmek şeklinde oluştu. Dört kafadar gecenin o saattin de, biraz da çakır keyif kafalarla motorlara atlayıp yola düştük.
Benim motor yeni, daha güçlü kuvvetli olduğu için onlara “Siz önden gidin biz arkanızdan takip edelim.” dedim. Dranaz dik, virajlı, çık çık bir türlü bitmek bilmiyor. Dağın zirvesine ulaştığımızda Boyabat’ın sıcak yaz gecesi kışa, buz gibi bir ayaza dönüştü. Tiril tiril kısa kollu gömleklerle motorların üzerinde buz kestik. Basbayağı üşüyorduk ama yolun önemli bir kısmını geride bıraktığımız için geri dönmeyi de göze alamadık. Soğuksu’ya varınca köyün yol kıyısında açık bir kahve bulunca dünyalar bizim oldu. Kahvenin ortasında kocaman teneke bir soba vardı . Yaz ortasında gürül gürül yanıyordu .Sıcak çay içip, biraz dinlendik. Sonra yeniden yola koyulduk.
Kabalı–Gerze kavşağına vardığımızda saat sabahın üçüne yaklaşıyordu. Önümüzdeki motor bizden epeyce önde gidiyordu. Lala’ya doğru çıkmaya başlamadan önce motorumun farları bir iki saniyeden daha bir kısa süre ileride yolun kıyısını yalayıp geçerken öndeki motorun kıyısın köşesini aydınlattı. Onları yolun kıyısında görünce korktum. kaza yapmış olabilecekleri gibi Aklıma sevimsiz, tatsız bir düşünce yerleşti. Lala’ya çıkmadan önceki ilk dönemeçte duruyorlardı. Motordan inmişlerdi. Özellikle farımın ışığını onların üzerine düşürmeye çalışarak yanlarına yaklaştım. Neyse ortada kaza olmuş gibi bir panik havası yoktu. Onların yanında yaklaşınca polisleri gördüm. Ben onları görür görmez zaten onlar da zaten bize durun işareti yaptılar. Polis bizim de motorlarımızdan inmemizi söyledi. Asıl telaş o zaman başladı. Bizi niye durdurduklarını merak etmeye başladık. Ehliyet, ruhsatı bir yana bırakın yanımızda nüfus cüzdanlarımız bile yoktu.
O yıllarda kimlik kontrolü gibi rutin uygulamalar zaten hiç yoktu. Motorlar için zorunlu olmasına rağmen ehliyet, ruhsat hatta plaka bile istenmezdi. Bizim kuşak kimlik kontrolleriyle, nüfus cüzdanını yanına almadan sokağa çıkmamak gibi uygulamalarla yetmişli yılların sonlarında ve on iki Eylül darbesinden sonra tanıştı. Arkadaşlarım sızlanmaya başlayınca “Sakin olun, bekleyelim bakalım. Dertleri neymiş anlayalım hele.”deyip durumu yatıştırmaya çalıştım. Polisler önce “Kim olduğumuzu, nereye gittiğimizi” sordular. Yanımızda defter şeklinde öğretmen kimliklerimiz vardı. Çıkarıp onları polise gösterip, Sinop’a gittiğimizi söyledik. Polisler kendi aralarında konuşurken ehliyet ve ruhsat gibi bir şeylerden söz ettiler ama bizden kimlik dışında bir şey istemediler. Öğretmen kimlikleri üstünkörü düzenlenmiş, pek güvenilir kağıtlar sayılmazdı. Polisler peh birlikte Kabalı Karakoluna gideceğimizi söylediler. Her motordan birer kişiyi Jeep’e aldılar. Bize de polis Jeep’ini takip ederek arkalarından gelmemizi söylediler. Polislerin külüstür Jeep’lerinin peşinden Kabalı Karakoluna geldik. Bizi karakol nöbetçi çavuşuna teslim edip gittiler. Karakolda ne olacağını, ne gibi işlemler yapılacağını bile söylemediler. Sadece çavuşa “Yarın yine uğrayacağız. Meseleyi komutanla görüşürüz.”deyip gittiler.
Bizi içinde eski bir tahta divan ve bütün eşyası üstü kesilmiş bir gaz tenekesinden ibaret daracık bir nezarete attılar. İki kişi divanın üzerinde, diğer ikimizde sırtımızı duvara dayayıp uyumaya çalıştık. Sabah olunca da gelip, giden, bizi arayıp soran olmadı. Karakol komutanı gelse de ne olacaksa olsa diye bekliyoruz. Ama ne gelen var ne giden? Hem yorgun, hem aç hem de uykusuzduk. Sonradan öğendik ki aslında komutan saat sekizde karakola gelmiş. Nöbetçi Çavuşu komutana bizden “Polisler sabaha karşı üç buçukta karakola dört tane genç getirip bıraktı. Biz de onları nezarette tutuyoruz” diye bahsetmiş. Karakol komutanı askere bizim hakkımızda sorular sormuş. Asker, “Boylu poslu, iyi giyimli, eli ayağı düzgün oğlanlar. Motosikletleri de var.”deyince komutan işkillenmiş. Hırsızlık yok, kavga yok, silah yok, kız kaçırma yok. Bunlar sakın anarşist olmasın.”demiş.
Kısacası karakol komutanı bizi anarşist sanmış. Karakol komutanı kendisinden kıdem ve rütbece daha düşük olan öteki astsubayı yanına çağırarak onunla görüşmüş. Biz eğer aranan anarşist gençlersek nasıl hareket edeceklerini değerlendirmişler. Sonra da genç astsubayı bizim yanımıza göndermiş. Genç astsubay saat on gibi bizim yanımıza geldi.
Genç astsubay gelmeden önce bizim arkadaşlardan biri nöbetçi askere “Helâya gitmek istiyorum.” deyince oradaki nöbetçi de tenekeye işemesini söylemişti. İhtiyacın tenekelik değil ötekinden olduğu anlaşılınca bahçedeki helâya götürmüşlerdi. O zaman askerler komutanın anarşist sandığı helaya giden gence dikkatlice bakmışlar. Astsubay nezarete gelmeden önce askerlerden bilgi almış. Tutukluların nasıl tipler olduğunu öğrenmeye çalışmış. Askerler bizim hakkımızda genç astsubaya da “Eli, ayağı düzgün, ölçülü, konuşması derli toplu, tahsilli insanlar.”olduğumuzu anlatmışlar.
Genç astsubay nezarete gelip kimliklerimizi, nereden gelip nereye gittiğimizi, ne iş yaptığımızı sordu. Meğerse karakolda görevli subaylar bizi o günlerde her yerde aranan, peşleri vızır vızır asker polis kaynayan Deniz Gezmiş ve arkadaşları sanmışlar. Polislerin tuttuğu zabıttan da bir şey anlaşılmıyormuş. Biz eğer Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıysak bunu nasıl doğrulayacaklarını, nasıl bir hareket tarzı izleyecekleri konunda kararsız kalmışlar. Asıl telaş da bundan kaynaklanıyormuş.
Genç olan astsubay konuştuktan sonra bizi karakoldaki nezarethaneden çıkardı. “Kabalı da lokanta, kahvehane var. Gidin karnınızı doyurun, çay için. Öğleye doğru karakola gelirsiniz.”dedi. Lokantaya gidip karnımızı doyurduk, Kahveye gidip çay içip oyun oynayarak vakit geçirmeye karar verdik. Nasıl olduysa köyde de namımız yayılmış. Köylülerin bakışlarından hiçbir yerde rahat edemedik. Köylülerin göz hapsinden, her hareketimizin büyük bir dikkatle izlenmesinden sıkılıp öğleyi beklemeden karakola döndük.
Sabaha karşı zorla getirildiğimiz nezarethaneye bu sefer gidecek yerimiz olmadığı için gönüllü olarak girdik. Çürük divana üç kişi birden oturmak isteyince parçalandı. Kırık tahtaları çıkarıp nezaretin dışına koyduk. Yerlere uzanıp uyumaya çalıştık. O zamanın yetersiz telefon ve zar zor işleyen telgraf bağlantısıyla kimliklerimiz öğleye doğru teyit edildi. Genç olan komutan yanımıza gelip ”Sizi karakola getiren polisler gelsin, sonra serbest kalırsınız. Biraz daha bekleyin.”dedi. Bize çay ikram ettiler. Komutanla sohbet ettik. O da Gerze’de çalışan bir öğretmenle nişanlıymış. Öğretmenlere karşı çok büyük bir sempatisi vardı. Ayrıca motosikletleri de seviyordu. Karakola bile motosikleti ile geliyordu. Ama onun motoru bizimkiler gibi Jawa değil bayağı fiyakalı bir BMW’di.
Polisler öğleden sonra karakola geldiler. Karakoldaki odasına gidip genç astsubayla uzun uzun konuştular. Ne konuştuklarını elbette hiçbir zaman öğrenemedik. Polisler gittikten sonra genç komutan yanımıza gelip” Tamam, mesele halledildi. Ama siz bana tam elli liraya patladınız.”dedi. Anladığımız kadarıyla polislerin tuttuğu zabıtın iptali için genç astsubay onlara elli lira rüşvet vermişti.
Komutana Sinop’a gitmek istediğimizi söyledik. “Motorlarınızı karakolda bırakın. Başınızı yeniden belaya sokarsınız. Ben sizi Sinop’a gönderirim.”dedi. Sinop-Boyabat yoluna çıkıp bir yolcu minibüsü durdurdu. Bizi Sinop’a gönderdi.
Karşılaştığımız bir sürü sıkıntı nedeniyle denizi ilk gördüğümde yıllardır düşlerimi süsleyen o heyecanın silindiğini anladım. Deniz masmavi ve güzeldi ama ben o güzelliğin tadına varabilecek psikolojide değildim. Denizi görmenin keyfini yaşayamadım. Sahilde yürüdük, limanın ucuna gittik ama içimden denize girmek, suyun serinliğini hissetmek gelmedi. Tersanede kendimize bir otel ayarlayıp dolaşmak için Sakarya Caddesi’ne çıktık.
Hava sıcaktı. Kahvelerdeki bütün masaları kaldırıma çıkarmışlardı. Karnımız acıkınca yemeği kimin ısmarlayacağını belirlemek için tersanedeki bir kahveye girdik. Her yemekten önce en azından bir parti oyun oynayıp oyun kimde kalırsa paraları onun ödemesi şeklinde bir anlaşmamız vardı. Herkes kaldırımda otururken biz içerdeki bir masaya geçip oyun oynamaya başladık. Kahveci bizim yabancı olduğumuzu hemen anladı. Çaylarımızı getirip masaya bıraktı. Hiçbir şey söylemeden o da çıkıp kaldırımdaki sandalyesine oturdu.
Arkadaşımızın biri biraz fazlaca alıngandı. Oyun masasında ortaya söylenen bir sözü üzerine alınıp gücenmesiyle hepimiz ayna anda kahkahayı bastık. Bizimkisi gülmek falan değildi. İki gündür yıpranan sinirlerimiz tamamen boşalmıştı. Kahkahalar dinmek bilmeyince sokaktan geçenler bile dönüp bize bakmaya başladı. Bir taraftan utanıyor ama kendimize de hakim olamıyorduk.
Kahveden çıkıp oyunu kaybeden iki arkadaşın ısmarlayacağı yemeği yedik. Sonra otele dönüp sabaha kadar deliksiz uyuduk. Ertesi sabah otele en yakın lokantada birer çorba içip garaja gittik. Kabalı karakoluna vardığımızda neredeyse öğle olmuştu. Sinop’tan dönerken komutana gönül borcumuzu biraz olusun ödeyebilmek için bir büyük rakı getirmiştik. Rakı şişesini komutana verip kendisine her şey için teşekkür ettik. Biz Sinop’tayken komutan motorlarımızı pırıl pırıl temizletmiş, hatta depolarını benzinle doldurtmuştu. Zaten dönüş yolunda yakıt alabileceğimiz benzin istasyonu falan yoktu.
Yıllarca denize gitmeyi düşleyip, görmeden tutuklanmak, nezarete atılmak, can sıkıntısı ve belirsizlik bu güzel rüyayı pırıltıdan yoksul ve sıradan hale getirmişti. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını da ilk kez orada Kabalı Karakolunda duymuştuk. Olaydan sonra Deniz Gezmiş hakkında radyolarda söylenenleri, gazetelerde yazılanlara ilgi duymaya başladım. O yaz benim denizi görmek düşüm gibi Deniz GEZMİŞ ve arkadaşlarının da bu ülkeye ait düşleri un ufak oldu. Yakalanıp hapse kondular.
Seyfullah Çalışkan seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          15 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Gülümse'nin Dilinden : Gülcan Talay Sağanak |
|
Yaşamın kıyısına vurmuş gözlerin,
Atlamak için an sayarken,
Tutunmalı hayatın kirpiklerine,
Dökülmeden ıslağında renklerin..!
Güneş karşı tepeden aştığında, dağların eteklerine kara bir bulut gibi yayıldı gece. Hızlı adımlarla ilerleyen koca gövdeli siyah bir hayalet gibi kapladı her yanı. Karanlığı delmek ister gibi bulutları yarmaya çalışan dolunay da sonunda çırpınışlarından vazgeçti ve kara bulutların arasında kayboldu. Birden gürültüyle patlayan gök, ardı sıra getirdiği kara bulutlarındaki yağmurlarını aniden boşaltı köyün üzerine. Sanki; yıllarca biriktirdiği bir akne gibi durmadan sıkıyordu bedenini.
Duyduğu gürültüyle yatağından fırlayan Sabiha, camlara vuran yağmur damlalarına kulaklarını tıkadı. Evlerinin önünde bulunan yaşlı ıhlamur ağacının dalları, rüzgar estikçe penceresine yaklaşmış ve eline tokmağını almış bir davulcu gibi vuruyordu camlarını. Sabiha yatağına gömülüp, kafasına geçirdiği yastığın altında camından gelen sesleri duymamak için debelense de, sanki bir yılan gibi sokuluyordu kulaklarına.
- Allah'ım lütfen. Çok korkuyorum... Dursun, bitsin artık..!
Sabiha, yattığı yerde ettiği dualarının karşılığını geç de olsa almıştı. Sabah ezanı okunmadan az önce içindeki suları tükenmiş olan bulutlar teker teker gökyüzünün kenarlarına kaçışmıştı. Muhtar Hüseyin Efendi' nin çilli horozu, güneş tepede kendini gösterir göstermez sabah resitaline başlamıştı. Tüm köyü uyandırmak için kurulmuş bir saat gibi, her gün aynı zamanda öterdi. Güzel sesi ile kıskandırdığı tüm horozlar, onun sesinin yanında vokalistler gibi kalıyordu.
Sabiha sonunda her şeyin sakinleştiğinden emin olunca, altına gömüldüğü yastığını yere fırlatıp kalktı yatağından. Saat altı çoktan olmuştu. Çok uykusuz olmasına rağmen uyuyamayacağını biliyordu. Zaten yağmurlu gecelerde daima uykusuz kalırdı. Çünkü yağmurdan korkuyor ve o hayatındaki en korkunç gün geliyordu aklına. Aylarca uyuyamayacağını sandığı, uyuduğu anda gözlerine dolan kabus gibi tüm bedenini kaplayan o korkunç gün.
Yıllar öncesinde, Sabiha' nın yüzüne bir damla hüzün düşmemiş günlerinde, hayatın zalim elleri vurmuştu kapısına. Bilseydi, ah bilebilseydi keşke de, o kapıyı hiç açmamış olsaydı. "Her şey benim suçum, benim..!" diyerek günlerce ağlamıştı. Ama olanları değiştirmeye yetmemişti gözyaşları.
Islaktı tüm gece,
Siyahını giymiş zalimin elinde,
Ölmüş bir serçe ölüsü,
Ölmüş bir beden yerlerde.
- Anne, anne... Bana diktiğin pembe çiçekli elbisemi gördün mü?
- Benim odamdaki sandığa koymuştum kızım. Bi bakıver hele.
- Tamam anne.
Seke seke gittiği annesinin odasındaki sandığın başına çöküp, kapağını açtı. Yılların birikimi, yılların göz emeği el işlerinin naftalin kokuları doldu ciğerlerine. Tıpkı annesinin kendisine diktiği, beyaz bir kumaşın üzerine kendi elleriyle işlediği pembe nakışlı çiçekli elbisesi gibi. Sadece özel günlerde giymesini tembihlemişti. "Bugünden daha çok özel bir gün olabilir mi?" diye sordu kendi kendine. Sonunda aşık olduğu, kuytu köşelerde saklana saklana buluştuğu Mehmet, kendisini istemeye geliyordu. Aslında evlenmekten çok korkuyordu Sabiha. Annesini, köyünü bırakıp, evlendikten sonra şehre taşınacaklardı. Zaten Mehmet, sırf bu yüzden şimdiden şehirde bir iş bulmuş, teyzesinden kendisine düğünü için hediye edilmiş evi hazır etmişti bile. Her şey mükemmeldi. Aileleri daha söz takılmadan öğrenmişler ve hoş karşılamışlardı. Kimse itiraz etmemişti.
Sözünün takılacağı o gün, tüm köy sanki sessiz bir uykuya yatmış gibiydi... Korkutucu bir sessizlik tüm köyü kaplamıştı. Ne sağda solda koşuşan köpekler, ne de kediler yoktu ortalıkta. Hatta komşuları Fatma teyze bile, annesine "Sizin Osman bizim inekleri de çıkarıversin çimenliğe..!" diye bağırmamıştı o gün. Oysa her gün bir kere de olsa mutlaka bağırırdı. Sabiha bu sessizliğin farkına bile varmamıştı aslında. Yüreğinde kopan sevinç dalgaları, az da olsa endişeleri, heyecanları kendince tüm sessizliği delmişti.
- Kızım daha hazır değil misin sen? Az sonra gelirler hepsi. Daha börekleri, baklavayı hazırlayacaksın tabaklara.
- Tamam anne bitti... Şu tokayı da takayım. Oldu işte... Nasıl olmuşum?
- Çok güzelsin kızım. Ben, sen gidince ne yapacağım?
- Yapma anne... Bak evlenmeyeceğim derim. Ağlama ne olur? Hem şehir dediğin çok uzak değil ki... Ben sık sık gelirim. Sen de gelirsin.
- Sen bana bakma kızım. Ana yüreği işte... İnşallah ömür boyu mutlu olursun. Allah bahtını ben gibi güzel yapar inşallah. Baban rahmetli hiç üzmedi beni, hep el üstünde tuttu... Mekanı cennet olsun. Biz siz gibi severek de evlenmediydik. Ama sonradan çok sevdik birbirimizi. İnşallah Mehmet' de sana hayırlı bir eş olsun.
- Annem... Senin duaların oldukça bana hiçbir şey olmaz. Sen merak etme kızını.
Annesi ağlarken, Sabiha' nın da gözleri dolmuştu. "Keşke babam da olsaydı da, görebilseydi bu mutlu günümü." diye geçirdi içinden. Ama inanıyordu, mutlaka görüyordu kızını. Gözlerindeki damlaları silip, mutfağa koştu. Hazırlamış oldukları börekleri, tatlıları tek tek tabaklara dizmeye başladı.
Gelin olup dile gelsem,
Şu sesimi yare versem,
Al gülüne mor sümbül ekip,
Yarin yoluna canımı sersem.
- Bak zilliye. Bir yardıma bile çağırmıyorsun en yakın arkadaşını. Şimdiden pabucumuz dama mı atıldı?
- Zeynep..! İnanmıyorum. Ne zaman geldin? Ben heyecandan sana haber bile vermeyi unutmuştum.
Zeynep geçen sene evlendikten sonra, İzmir' e yerleşmişti eşiyle birlikte. Eşi Ahmet de karşı köyden Hasan Emminin oğluydu. Köyde iş imkanı olmadığından İzmir' e yerleşmişlerdi. Zehra da tıpkı onlar gibi, köyünden kopup Aydın' a yerleşecekti. Zeynep dün annesine telefon ettiğinde Sabiha' ya görücü geleceğini söylemişti. Haberi alır almaz eşinden izin alıp gelmişti köyüne. Böyle bir günde yanında olmak istemişti Sabiha' nın. Bilirdi gelişiyle mutlu olacağını. "Zeynep, ne iyi etin de geldin" diyecekti.
Zeynep bir yandan çatalları kaşıkları parlatırken, Sabiha da eksik bir şeyler kaldı mı diye bakınıp duruyordu. Zeynep bir ara dalmış kendisini izliyordu ki, bir kahkaha patlattı.
- Ne gülüyorsun ya..!
- Kızım öyle şaşkın görünüyorsun ki. Elini ayağını nereye koyacağını bilemiyorsun. Az sakin ol... Her şey güzel olacak bak.
- Çok mutluyum ama, içim sıkılıyor Zeynep. Sanki kötü bir şey olacak, tüm bu sakinlik büyük bir gürültü ile dağılacak gibi geliyor. Bu kadar mutlu ve şanslı olmak korkutuyor beni.
- Gel buraya sen... Sarıl bakalım bana. Kuş gibi titriyorsun sen... Endişelenme sakın. Bak sevdiğin adam biraz sonra size gelecek. Sonra sonsuza kadar birlikte olmak için büyük bir adım atacaksınız. Hiçbir şey olmayacak.
- İnşallah Zeynep... İnşallah! İyi ki geldin. Ben akıl edemedim ama, inan gelişin çok rahatlattı beni.
- Oooo..! İşi gücü bırakmış, kaynatıyorsunuz. Sabiha git bak bakalım Safiye terlikleri dizmiş mi?
- Tamam anne.
Sabiha kapının eşiğine geldiğinde terlikler dizilmemişti. Zaten Safiye ne zaman söylenen bir şeyi zamanında yapmıştı ki. Kime çekmişti bu kız. Böyle bir günde bile yardımcı olmuyordu ablasına. Küçüklükten beri hep Sabiha ile yarışırdı, kıskanırdı. Aslında ablasından sonra doğduğu için, kıskanan kişi Sabiha olmalıydı. Her şey gibi bunda da tersti Safiye.
Terlikleri düzenlerken koşar adım gelen Safiye çok telaşlı görünüyordu. Yüzündeki ifade Sabiha' yı endişelendirmişti.
- Noldu Safiye..!?! Noldu!?!
Safiyeyi defalarca silkeledi ama bir ses çıkarmadı. Sanki dilini yutmuş gibiydi. Bir süre durduktan sonra "Mehmet" dedi. Öyle kısık çıkmıştı ki, Sabiha emin olmak için tekrar sordu. Bir şey olmuştu Mehmet' ine...
- Safiye noldu Mehmet' e?
- Orda... Köy meydanında. Yerde öylece yatıyordu. Bir sürü kişi toplanmış başına. Ne olduğunu kimse demedi.
Sabiha elinde olan bir çift terliği ardına fırlattığı gibi, evlerinin taşlık yokuşundan koşarak inmeye başladı. O telaşla ayağına ayakkabı giymediğinden, yoldaki taşlar ayaklarını acıtıyordu. Hatta bastığı sonraki bir sürü taş kanıyla boyanmaya başlamıştı. Umurunda değildi. Bir an önce Mehmet' e gitmek istediğinden hiçbir acı duymuyor gibiydi. Köy meydanı caminin sol tarafından inen yokuştan daha yakın olduğu için, kestirmeden gitmeye karar verdi. Ayakları kanlar içinde kalmıştı. Olsundu, Mehmet daha önemliydi şimdi.
Meydana vardığında gürültü kalabalığı bir kılıç gibi yardı. Tam Mehmet' in başına geldiğinde, olduğu yerde dikildi. Sağından solundan gelen "ah, vah, yazık oldu" seslerine sinirlendi ve son sesiyle Mehmet'in çevresinde halka olmuş kalabalığa bağırdı. Sabiha hepsine kinle bakıyordu. "Ne yaptınız Mehmet' ime? Kim kıydı? Defolun hepiniz... Defolun..!" diye haykırdı. Oracıkta dizlerinin üzerine düştüğü yerde, başını dizine yasladığı Mehmet' e baktı. Saçlarını okşadı. Gözlerinden hiç yaş akmıyordu. Sanki içindeki tüm sular çekilmişti. Aniden kararan gök yüzünde şimşekler patlamaya başladı. Ardından sağanak bir yağmur. Yol boyunca ayaklarından akan kanları ve hatta Mehmet' in bıçaklanmış karnından akan kanları bile temizledi. Sanki hiç kan dökülmemiş gibi. Ama içlerine akan kan ve Sabiha' nın içine oturan derin acıyı yağan bu sağanak yağmur bile dindiremeyecekti. Bir yandan başını okşadığı Mehmet' e bakıp, bir yandan göğe kaldırdığı başını, kara bulutlara çevirip bağırıyordu "Allah' ım neden? Neden?".
Yarim pestilini yola mı serdin,
Şu sinemi sele mi verdin,
Kem gözlerin kem dikeninden,
Canını yoluma mı serdin?
Günler geçmesine rağmen, Mehmet' i kimin öldürdüğünü öğrenememişlerdi. Koskoca köyde bir kişi bile, köy meydanının orta yerinde öldürülen birini nasıl görmezdi. Aklı almıyordu. Katilin kim olduğunu düşünmekten, yasını bile tutamamıştı Mehmet' in. Kafasını kurcalayan bir sırdı sanki.
Yağmurlu bir gece yarısı korkuyla sıçradığı yatağında, kapının tokmağının vurulduğunu duydu. Kim gelmiş olabilirdi bu saatte. Köyde herkes erken yatardı. Korkusundan önce "Kim o?" diye bağırdı... Gelen İsmail' di. Saf ama iyi yürekli bir çocuktu. Küçüklüklerinden beri Sabiha' ya "Seninle evleneceğim" derdi. Sabiha ise şefkatle bakar "tamam" diyerek geçiştirirdi. Asla ciddiye almamıştı sözlerini. İsmail' in aklı tam yerinde değildi. Sözlerini küçük bir çocuğun sözleri gibi algılamıştı daima. Çünkü, kendi yaşıtlarından beş-on yaş daha küçük bir zekaya sahipti.
Sabiha merakla kapıyı açtığında İsmail, pişmanlıkla önüne eğdiği başını kaldırmadan "Ben yaptım... Beni affet Sabiha. Seni çok seviyordum... Çok pişmanım, çok..!" dedi ve koşarak kaçtığı yokuşta karanlıkta kayboldu.
Yıllar öncesinde,
Yüzüne bir damla hüzün düşmemiş günlerinde,
Vurmuştu hayatın zalim elleri kapısına.
Bilseydi,
Ah bilebilseydi..!
Açar mıydı hiç kapılarını?
Oysa, kırıktı dünden kalan umutları...
Yarınına adadığı çeyiz sandığı.
Gülcan Talay
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          13 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Pabuçlarımın Yazarı : Merih Günay |
Hiç
Dışarıdan gelen iki el ateş sesi ile uyandım. Sabahın erken saatleriydi, kalkıp pencereyi kapattım ve tekrar yatağa uzandım.
- N'oldu?
- Hiç.
Şu geveze Avustralyalılar bir sürü hediye getirmişlerdi geçen hafta eve, yemeğe geldiklerinde. Tişörtler, şapkalar, bisküviler falan. Benim payıma ise uçakta gözlerine ışık gelmeden uyuyabilsinler diye bedavadan dağıttıkları bezden gözlük düştü. Bu muhteşem bir hediyeydi benim için. Ona o kadar alıştım ki, geceleri tuvalete kalktığımda bile gözlerimden çıkarmıyorum. Kör olursam hiç zorluk çekmeyeceğim. Kör olmak iyi; hiçbir şey görmekle ve çalışmakla vakit kaybetmeden sürekli düşünebilirsin. "Açın lan kapıyı!" diyen bir ses duydum. Sol elinin aynı parmağında benim yüzüğümün bir eşini taşıyan kadının, yatağından doğrulduğunu hissettim. Körlerin ve uçaklarda dağıtılan bez gözlüklerle uyuyanların duyuları güçlüdür.
- N'oldu?
- Hiç.
İkisi de emekliydi. Daha önce geldiklerinde onlara birkaç şey satmıştım fazla kazıklamadan. Hoş, satmamış olmayı yeğlerdim; o kadar çok konuşuyorlardı ki. Sonra mektuplaşma faslı başladı, zaman hızla aktı ve tekrar gelecekleri tuttu. Kalacakları otelin parasının tamamını gelmelerinden aylar önceden kredi kartı ile tahsil ettim. İnsanın tatile gideceği yabancı yerlerde tanıdıkları olması iyi tabi. Dandik bir otelde, aldığım paranın yarı fiyatına yerlerini ayırttım. Aşağı yukarı otuz altı karton sigara parasıydı bu ve otelin parasını ödedikten sonra kalan on sekiz karton sigarayı ise onlar daha gelmeden tüketmiştim bile.
"Açın ulannn!" sesinin ardından "Şangırrr!" diye bir ses geldi. Tahminen karşı apartmanın apartman kapısı camı indi.
- N'oldu?
- Hiç.
Kadının annesi aslen Adanalı bir Ermeni, babası ise Rus bir Yahudi'ydi. Esmerdi ve renkli gözleri vardı, gençliğinde pek fingirdek olduğu belliydi. Birkaç kez aklımdan üstüne çıkmak geçmedi değil, ama herifi ondan ayırmak, kadını bir yere götürmek, altıma almadan önce birkaç güzel laf etmek, öpmek, koklamak falan; vaz geçtim. Adam ise İngiliz bir babadan, Mısırlı bir anadan Avustralya doğmalıydı. Kocaman bir göbeği, kırlaşmış saçları vardı. Birbirleriyle çok iyi anlaşıyorlardı, keyifleri yerindeydi. Ne kadar konuşuyorlarsa; bir o kadar da kahkaha atıyorlardı. Kadının iki, adamın bir eksik dişi vardı. "Defol git piç!" diyen sesin ardından yukarıdan aşağı bir şey düştü ve gürültüyle kırıldı.
- N'oldu?
- Hiç.
Pazar günleri, öğle yemeği olarak mutlaka tavuk kanat yerim. Alt kata iner ve altı parça kanatı ellerimle yerim. Bu bir tören gibidir benim için; geleneksel bir şey. Diğer günler kahvaltı etmeyebilir, öğle yemeği yemeyebilir ya da simit-kuru ekmek yemekten gocunmam ama Pazar günleri mutlaka kanat yemeliyim. İnsan zaman zaman kendisini şımartmalı.İşte tam üçüncü kanatı ağzıma doğru götürüyordum ki yukarıdan bir ses geldi; "Bok! Boktan bu otel! Bunu nasıl yaparsınız? Hani dört yıldızlıydı, bu otelin bir tek yıldızı bile yok! "
Kanat yerken rahatsız edilmekten hoşlanmam.
Yataktan kalktım ve bez gözlüğümü çıkarmadan pencereyi açıp aşağı doğru tükürdüm. Sonra pencereyi kapatıp yatağıma uzandım.
- N'oldu?
- Hiç.
"Biz aylar önce parayı peşin ödedik ki iyi bir otelde kalalım diye! Gönderdiğiniz fotoğraflar bu otele ait değil! Bu otel beş para bile etmez! Dünyanın parasını ödedik!"
Sinirlendim.
Dördüncü kanatın üzerine biraz daha tuz attım. Sonra aklıma saçma bir şey geldi; küçükken salyangozların üstüne tuz dökerdim, hayvanlar erirlerdi. İnsanın üzerine kezzap dökünce olandan beter olurlardı. Ahmet bakkal dansöz sevgilisinin yüzüne kezzap atmıştı. Kadını gören onunla sevişmek istemezdi, yüz çevirirdi. Gazetelere bile çıkmışlardı.
Gülümsedim.
"Lanet olsun! Size güvendik! Anlıyor musunuz; size güvendik!"
Bu terbiyesiz insanlar kendimi şımartma günümün içine etmek istiyorlardı ama onların oyunlarına gelmedim. Kanat oldukça lezzetliydi, lavaş ekmeği ise mükemmel.
Aşağıdan yukarı bağıran ses sayısı artmıştı, yukardan aşağı inen sesler de. Kalkıp mutfaktaki ecza dolabından iki parça pamuk alıp, kulaklarıma tıkadım.
- N'oldu?
- Bekle.
İki parça daha pamuk alıp, kadının kulaklarına tıkadıktan sonra yatağıma uzandım. Mükemmel bir kör adayıydım. "Nerede o? Hemen görmek istiyorum onu; derhal! Bizi aldattı."
Kullanmamış olduğum çatal ve bıçağı, tabağın üzerine kanat kemikleri yanına bıraktım. Tabağı bir gazete kağıdı ile sardım ve dişlerimi fırçalamak için lavaboya yöneldim.
"Hayır! O bit yuvasında kalmayacağız! Paramı geri istiyorum! Nerde o? Çabuk gelsin!"
Dişlerimi fırçaladım, çoğu zamanki gibi dişlerimi fırçalarken midem bulandı ve yarıda kesip kustum, sonra da gazete kağıdına sarılı boş tabağı alıp yukarı çıktım.
- N'oldu?
- Hiç.
Elimdeki tabağı kapının önüne bıraktıktan sonra geri dönüp onlara "Hoş geldiniz" deyip, tebessüm ettim.Birkaç saniyelik tereddütten sonra elimi istemeden sıktılar. "Bize gönderdiğin fotoğraflardaki otel bu değil!"
"Ne içersiniz?" dedim. "Hiçbir şey!" dedi adam, "Su" dedi kadın. Onlara oturmalarını işaret ederek yan dükkana gidip iki küçük pet şişe su aldım. Ellişer kuruş ödedim, halbuki aynı su evin oradaki dükkanlarda otuz kuruştan satılıyor.
Araba frenleri duyuldu, bağırma sesleri duyuldu, bir sürü saçma sapan ses duyuldu.
- N'oldu?
- Dur.
Yataktan kalkıp telefonun yanına gittim. Polis merkezini aradım; "Şu anda, operatörlerimiz diğer müşterilerimize hizmet veriyor, lütfen bekleyiniz."
Bekledim, beklerken telefonda çalan klasik müziği dinledim. Yeni bir uygulama olmalı bu; hoş da, insanın ruhunu dinlendiriyor.
Oteli aradım, daha iyi bir oda vermelerini rica ettim. "Bütün odalarımız aynı" dedi katip. Ben de müşterilerime otele geri döndüklerinde, otelin en iyi odasında kalacaklarını söyledim.
"İyi sabahlar, nasıl yardımcı olabilirim?"
O sırada, dışarıdan gelen gürültü hiçbir plastik pencere ve pamuk yığınlarıyla önlenecek gibi değildi.
"Odalarını beğenmemişler" dedim. "Daha iyi, çok daha iyi bir oda istiyorlar"
"Adresi alabilir miyim?"
Adresi verdim.
Sonra yatağıma uzandım. Gerçekten de o bisküvi paketlerinden falan iyiydi bu bez gözlük. Aylardır kullanıyorum, bozulmadı.
Muhteşem bir yemekti, çok şaşırdılar. Bir de "Türk Mutfağı kitabı" hediye ettim kadına, İngilizce. Bugüne kadar aldığı en iyi hediye olduğunu söyledi. Karı midesine çok düşkün. O otelde on beş gün kaldılar. On beş günde de, on beş oda değiştirdiler. Ama çok mutlu gittiler. Dün bir mail atmışlar bana; seneye yine geliyorlarmış. Onlara mükemmel bir otel önerdim kalmaları için, ücreti de söyledim. İyi buldular. Yarın havalesini yaparlar. Aynı otele verecektim ama müdür ve personel kesinlikle itiraz etti, almadılar.
Benden önce uyanmışlardı her zamanki gibi.
"Sabahı hatırlıyor musun?" dedi yüzükdaşım.
"Evet" dedim; "Onları iyi bir otelde yatıracağım"
"Sokakta ne kadar insan varsa toplayıp, götürdüler" dedi. " O bağıran çocuk ölmüş"
"Klasik müzik " dedim, "İnsanın ruhunu dinlendiriyor"
- Ne?
- Hiç.
Merih Günay
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          13 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen Lami ile Lamia |
|
- Şşşşt, yakışıklı baksana ..! Hele bir baksana bu yana ..!
"Pşıııık, yemesler ..!"
- Bak dedik yahu, yesene demedik.
"Sonunu biliriz bu muhabbetlerin.. Önce bak dersiniz, sonra da buyurmaz mısın ?"
- Adın ne bakayım senin çok bilmiş yakışıklı ?
Lami.. Yakışıklı deyip durma, ne olup ne olmadığımızı biliyoruz.
- Hmmm, görüntün de ismin gibi sert ve çatık kaşlı ha ?
"Bilemem artık. Bu parıltının ardında senin ismin de Leman olmasın ?"
- Yaklaştın, ama doğrusu Lamia olacaktı. Şey, madem tanıştık, yani biraz yaklaşsak ?
"Korkarım sen bu gidişle ufak ufak; "koklaşsak", olmadı "oynaşsak" gibi mevzulara dalacaksın. Ve korkarım bu kez havanı alacaksın."
- Kaç saattir tık yok zaten, boşa kürek sallayıp duruyoruz.
"Gençsin, güzelsin, anca gidersin, gönlüne göre versin, bana asılma tokadımı yersin."
- Üüüfff, tam istediğim gibi sert ve maçosun. Haydi yaklaş da Lamia'cığın yanağına okkalı bir öpücük kondursun.
"Aman aman dursun ..!"
- Tamam Lami Beyefendi'ciğim, bu kadar afra tafra yeter artık !
"Haydaaa, belaya çattık. Şurada tatlı tatlı volta atıyorum, düş yakamdan be güzelim."
- Tamam işte ben ne diyorum : Birlikte volta atalım, hatta gezelim be güzelimmm...
"Güzelim deme bana !"
- Yakışıklımmm..
"Yakışıklım da deme !"
- Bak Lami, sinirleniyorum ama bu triplere ! Az biraz gelsen ya yanıma, aramızdaki tek fark sadece bir a... Aaa, yeni farkettim, bak tesadüfün de bu kadarı olur anca. Acaba, bizim kaderimizde yazan da "Anca beraber kanca beraber" olmasın ?
"Salla bakalım laf ebesi, incir çekirdeği dolsun veya dolmasın. Allah bir çene vermiş ki sizlere, yazık oluyor bizlere. Herneyse; bak birazdan kankalarım gelecek, sen yavaş yavaş pılını pırtını toplasan..."
- Aaa, gitmem ayol, üstelik yeni yakışıklılar da geliyormuş. Onlar da en az senin kadar yakışıklı ve sert mi acaba ? Hepsi senin gibi olgun ve dolgun ise, mesele yok.
"Ne açgözlüsün yahu ! Az kalsın bende saf saf yanına gelmeyi düşünmeye başlamıştım. Hami zaten akrabam olur, benden az biraz daha olgun, ama Sami daha dünkü çocuk !"
- Heyoooo, çıtır da var yani ! Yirim lem ben o Sami çıtırını çıtır çıtır. Yeter ki sen ne gönül koy ne de hatır. Hami ne kadar olgun demiştin ? Senden olgunsa moruk desene, ooo işimiz iş ! Kimbilir ne tecrübelidir.
"Bana bak sübyancılık yapma, elleşme bari Sami'ye. Sen iyice dellenmişin anlaşılan, ben ve Hami takılırız sana artık istemeye istemeye. Oysa; ne rahattık, ne çabuk bitti o güzelim yaz günleri ooooffff of ..!
- Öyle tabi, gelip geçici nasılsa bu günler. Boşuna mı buralarda dolaşıyoruz, vakit geldi yakışıklım. Koca yaz boyunca dolaştık abazan, tek bulabildiğimiz sadece birkaç Sazan. Senin gibilerinin tutar mı yerini ? Haydi nazlanma, uzat şu dudağını, söz ısıracağım sonra oranı buranı, öteni berini. Gel yakışıklımmm, çatık kaşlım.
"Hami de geldi zaten"
- Bırak şimdi Hami'yi, seni istiyoooom ben, seniiii.
"Patlama ! Hoş bu abazanlıkla tek başına kesmem ben seni ama neyse geliyorum..."
- Gel yafrummm..! Ye beni, yiyeyim seni...
Avlanma yasağının sona ermesiyle denize açılan İstanbul balıkçılarının oltaları ( Lamia ) şenlendi.
Balıkçılar; Kumkapı Su Ürünleri Hali'ne istavrit ( Sami ) başta olmak üzere, palamut ( Lami ) ve torik ( Hami ) ile döndüler.
Balık bolluğu ve fiyatların 1 hafta içinde netleşeceğini belirten balıkçılar, yeni av sezonundan umutlu olduklarını bildirdiler.
( Şekil 32 ) .....................Haberler... 01.Eylül.2005
Elbette sonuç; yukarıdaki gibi olursa ( bakınız şekil 32 ) muhteşemdir, afiyetler olsun...
asesen@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          15 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
YazıYorum : Leyla Ayyıldız HAPSEDİLMİŞ KELİMELER |
|
Sustum.
Yutkundum.
Yine sustum.
Yığdım harfleri,
Hapsettim ruhuma kelimeleri.
Birikti,
Birikti,
Büyüdü,
Daraldı,
Sıkıştı,
Kabardı,
Kabardı,
Deli dalgalar olup,
Vurdu duvarlarıma.
Gözyaşı olup,
Çıkmak istedi tenimden.
Sustum,
Sustum,
Yine sustum.
Yutkundum.
Ve bir gün,
Kaldırdım baraj kapaklarımı.
Yığdığım harfler,
Kelime oldu,
Ve cümle,
Ve satır,
Ve dize.
Ve şiir.
Ve öykü.
Şimdi akıyor,
Güldür güldür.
Onlar benim değil artık.
Başkalarının çorak topraklarında geziyor.
Leyla Ayyıldız layyildiz2@yahoo.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          41 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Café d'Istanbul par Mustafa Serdar Korucu |
Bugün sizlerle ilk olarak Redd grubunun ilk albümü "50/50"yi, ardından konusunu 70'li yılların unutulmaz dizisinden alan "Tatlı Cadı"yı ve son olarak Yapı Kredi Yayınları'ndan yayınlanan "Rönesans'ın Serüveni"ni paylaşacağım.
50/50 / REDD :
Müzik piyasasında mayası en zor tutan şey gruplardır. İyi bir müzik grubunun kurulması için ekip içindekilerin birbirleriyle kenetlenmiş olmaları, hayata ve tabii ki müziğe karşı benzer kaygıları taşımaları gerekir. Bir grup tutsa bile çeşitli nedenlerden dolayı kısa zamanda parçalanıyor ne yazık ki. Bu akıbete uğramamasını temenni ettiğimiz gruplardan biri de Redd. İlk albümleri "50/50"yi piyasaya süren grubun şarkıları, etkileyici sözleri ve güçlü alt yapılarıyla benzerlerinin arasından sıyrılıyor.
1996 yılından beri aktif olarak müzik hayatında olan grup üyeleri, Doğan - Güneş Duru ile Berke - İlke Hatipoğlu kardeşlerden oluşuyor. Albümdeki şarkıların sözleri Doğan Duru'ya, müzikleri ise Doğan Duru ve Berke Hatipoğlu'na ait. Ressam İsmail Acar'ın albüm kapağı tasarımıyla da dikkat çeken albümün öne çıkan parçaları "Mutlu Olmak İçin", "Öperler", "50/50" ve "Deliyim".
Yeni bir grubun yaptığı "50/50" albümü, müzikteki durgunluktan sıkılanlara iyi bir alternatif.
TATLI CADI (BEWITCHED) :
İnsanlığın ilk günahını işleyen Havva'dan beri kimi zaman Tanrılaştırılan kimi zaman lanetlenen, hor görülen kadınlara en ölümcül darbeyi Ortaçağ'ın Avrupa'sı vurmuştur. Ona üzerinden uzun yüzyıllar çıkartamayacağı bir kimlik yapıştırmıştır: Cadı. Antikçağ'da kutsal kabul edilen, el üstünde tutulan, doğurganlığı ile Tanrı'ya yaklaştırılan kadınlar, Tek Tanrılı dinler ile geri çekilmeye zorlanmışlardır. Ortaçağ'da ise bilge kadınların şeytana yakın oldukları, onların birer cadı olduğu görüşü salınmıştır halka. Bu erkek egemen toplumun kadınların aklından ve cinselliğinden korkusundan gerçekleşmiştir. Sonucu tam bir facia ile sonuçlanmış, yüzyıllar süren bir kıyım gerçekleşmiştir Batı Medeniyeti'nde. Cadılar, ev kadınının simgeleri ile sembolize edilmiştir. Elindeki süpürgesi, büyü yaptığı kazanı, ev kadının da en temel simgeleridir.
70'lere geldiğimizde "cadı" figürünü ilk defa farklı bir şekilde gördük "Tatlı Cadı" ile. Bu yıllarda Samantha bize cadılığın komik hallerini gösterdi. O ev kadını olmayı cadı olmaktan daha değerli buluyor, ev işlerini bile normal bir ev hanımı gibi büyüsüz halletmeye çalışıyordu. Her zaman erkeğinin yanında hatta arkasındaydı. Yani toplumun kadını görmek istediği, "olması gerektiği" yerde. Bu şekilde de gönlümüzü kazanıyordu.
"Tatlı Cadı" filmi, eski dizinin yeni uyarlaması değil. Yani Samantha karakteri yok. Ancak İsabel'in de Samantha ile benzerlikleri var. O da cadı olmaktan nefret eden ve normal bir insan gibi yaşamak isteyen güzel bir kadın. Ve onun da bu yaşantısına karşı çıkan aile bireyleri var.
"Tatlı Cadı" dizisini tekrar çekmek isteyen bir ekiple karşılaşıyoruz filmde. Oynadığı son filmi hayal kırıklığı ile sonlanan, yıldızı giderek sönen Jack Wyan, Samantha'nın eşi Darren karakterini oynayacaktır. Ancak bu diziyi kabul ederken bir şart öne sürer. Samantha rolüne tanınmamış bir oyuncu seçilmesini, bu sayede kendisini ön plana çıkartmayı istemektedir. Amatör oyuncu seçmeleri başarısız geçer. Hiç kimse burnunu Samantha gibi oynatamamaktadır ve başrol bulunamamıştır. Ta ki tesadüf sonucu zaten bir cadı olan İsabel'e gelinceye kadar.
Arada eski diziden kesitler de sunan film, o tadı ne yazık ki bizlere yansıtamıyor. Nicole Kidman, Samantha'nın sıcaklığını ve sevimliliğini verebiliyorsa da diğer oyuncular için bunu söylemek mümkün değil.
"Tatlı Cadı" Nicole Kidman'ın ilk cadı filmi değil. Bundan önce Sandra Bullock, Dianne West ve Stockard Channing ile 1998'de "Practical Magic" filminde de cadı olmuştu Kidman.
Nostaljiyi yaşamak isteyenler eğer Digitürk'ten takip etmiyorlarsa ve ille de Nicole Kidman'ı izlemek isteriz diyorlarsa bu yaz komedisini tercih edebilirler.
RÖNESANSIN SERÜVENİ :
Hepimiz sözde biliriz Rönesans'ı. Her konuda olduğu gibi herkesin söyleyebilecek birkaç sözü vardır bu konuda da. Ancak aslında ne kadar biliyoruz bu dönemi? İtalya'da doğup geliştiğini, kelime anlamının yeniden doğuş olduğunun dışında. Bu dönemde Ortaçağ'ın "Karanlık Avrupa"sının yeniden doğmasına karşın bizler için bu dönemin etrafında kalın bir sis tabakası var. "Rönesans'ın Serüveni", Rönesans'ın etrafındaki sise ışık tutan bir kitap. Dönemin tanımını yapan, Avrupa kültürünün bütünlüğü içindeki yerini gözler önüne seren bir eser. Rönesans fikri ve sanatının karakteristiğini açıklayan, değerlendiren, önemli makalelerden oluşan kitapta Michelangelo'dan Da Vinci'ye Rönesans dahilerini daha yakından tanıyabilirsiniz.
Kitaptaki özellikle bir bölüm bizler için çok ilgi çekici: "Onüçüncü Yüzyıldan On Altıncı Yüzyıla Kadar Bizanslılar ve Türkler: Dünyanın Paylaşılmasından İmparatorluğun Kurulmasına" adını taşıyan Alain Ducelier'in kaleme aldığı makale. Bu makalenin özelliği Ducelier'in Bizans - Türk ilişkisine getirdiği tarafsız bakış açısı. Makale, bizim yıllar boyunca "öteki"leştirdiğimiz, "kahpe" olarak adlandırdığımız Bizans'ın bize hiç de o kadar düşman olmadığını gösteriyor. Zaman zaman Bizans'ın Türkler ile akrabalık bağı kurmak için prenseslerini vermelerinden, Latinlere karşı Türkler'den yardım istemelerine kadar pek çok anektod bulunuyor bu makalede. Özellikle de Trabzon'lu Georgios'un İstanbul'un fethinden sonra Sultan Mehmet'i "yeryüzünün ve gökyüzünün tümünün imparatoru" olarak tanımlaması ile 1520 Neapolis doğumlu Genç Leontios'un doğduğu kent 1537'de Türk taaruzuna uğradığında köy köy dolaşarak Tanrı'nın yolladığı Türkler'e itaat edilmesi ve karşı koymanın önlenmesi yönünde vaaz vermesi son derece ilgi çekici. Bu makalede önemli olan nokta bence şu: Türkler sadece dinleri farklı olduğu için "öteki" konumundalar. Yani kültürleri, uygarlık düzeyleri nedeniyle değil. Her ne kadar Yunan - Roma - Bizans anlayışında kendi uygarlıkları dışında kalanlar barbar da olsa makalede Türkler'in pek çok iyi yöne sahip oldukları ve Hristiyanlığa kazandırılmaları gerektiği üzerinde duruluyor Bizanslı bilginlerce.
Bu kitap Rönesans dönemine ilgi duyanlar için kaçırılmaz bir eser.
http://www.kmarsiv.com/cafe.asp
serdar@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Gülendam Z.Oğuz <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 6.120 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
Deniz Kokulu
Tükenmiyor gece;
Usanmıyor bu yalnızlık.
Rüzgârın uğultusu dolunaya hale,
Çınarlar hazana yenik düşmüş,
Yıldızlar gözetliyor tepeleri, sessiz.
Ada uyuyor, kimsesiz.
Gönül yorulmuş...
Rengim soluyor susuzluğunda,
Bakışlarım öylesine yangın perçemlerine.
Deniz kokulu özlemlerde ölmek istiyorum,
Ve dalgalanmak çöllerde.
Sevgini içiyorum mimoza kokularından;
Kadehler silinmiyor anılardan.
Gönül yanmış...
Kulağımda bana yazdığın bir şiir.
Mehtaba takılmış sözcükler;
Mısralarda içini hasretimin kavurduğu bir an,
Dudaklarında şu anki duygularım sanki.
Bensizliği haykırıyor solgun yanaklar,
Ellerime hasretten kupkuru saçlar.
Gönül susmuş...
Simli bir yakamoz süzüyor aşkı dizelerden,
Yapıştırıyor acı tebessümünü yüreğime.
Yunuslar sevgini arıyor, deli hasret,
Anımsamıyor dalgalar.
Martılara soruyorum sesini,
Tanımıyorlar seni.
Gönül unutmuş...
Gözyaşlarım ayazlardan donuk;
Soyutluyorum kalemimi yıpranmış zamandan,
Asıyorum mutluluk şarkılarımı maziye;
Yokluğunu sorguluyorum.
Karanlığa damgasını vuruyor tutkulu vaatler,
Sonsuzluğa göçüyor ela gözler.
Gönül yanılmış...
Feride ÖZMAT
Yukarı
|
 Çizen: Hüseyin Alparslan
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan |
|
Kahve Molası'nda bir dönem yorumlarını beğeni ile okuduğumuz sevgili dostumuz Hasan Taşkın yönetiminde iyi bir haber sitesi açıldı. Henüz çiçeği burnunda olan bu portalın kısa zamanda hakkettiği yere ulaşacağını söylemek müneccimlik olmasa gerek. http://www.haberyedi24.com
Dergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün. http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
PhotoFiltre 6.1.3 [1,40 MB] Windows Free
http://photofiltre.free.fr/utils/pf-setup-en.exe Photoshop ayarında diyeceğim müdavimleri kızacak biliyorum ama bu işi profesyonelce yapmayanlar için biçilmiş kaftan. Harika ve kullanışlı bir resim editörü. Hem de bedava. Yapabildiklerini gördükçe şaşıracaksınız. Plug-in ler sayesinde benzersiz bir programa dönüştürmek olası. İlla Türkçe olsun diyenler için Türkçe dil seçeneği bile mevcut. Uzun süredir kullanıyorum, yeni versiyonu çıkınca sizinle tekrar paylaşayım istedim. İstisnasız herkese tavsiye ediyorum.
Yukarı
|
|
|
|
 |
|