 |
 |
|
20 Eylül 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Valiye çıkıyorum!.. |
Merhabalar,
Geçenlerde sayın valimizi trafik konusunda verdiği bir anlamsız demeçten dolayı eleştirmiştim. Açıkçası sonra da pişman olmuştum. Öyle ya, bir koca ilin valisi kendisine uzatılan mikrofonlara illa birşey söyleyecekti tabi. Ben kim oluyorum da onu eleştiriyorum değil mi ama? Yok ama hiçte haksız değilmişim. Sıcak sıcak farkına varmadığım bir konuyu daha eline yüzüne bulaştırdı sayın valimiz. Görevi gereği ilin emniyetinden sorumlu en büyük amir olarak bir takım kurallar koymasına diyecek birşey yok. Ancak maç sırasında sözde maça izinsiz gelen seyircileri dışarı atmasına ilişkin verdiği demeci duyunca gözüm seyirdi birden. O anda yahu bu adam değil miydi maça gönül rahatlığıyla gelebilirsiniz diyen diye düşündüm ama yanlış hatırlıyorum diye üstüne gitmedim. Oysa dün bütün köşe yazarları olayın vehametini açıklarken tam benim hatırladığım sözleri teyid edince yanılmadığımı anladım.
İşte zamanında bu lafları eden sayın valimiz ve onun kraldan çok kralcı emir erleri tam bir hak ve hukuk ihlali yaptılar. Ve belki de başlarına epeyce bir bela aldılar. Öyle ya, biletini alıp maça gelmiş taraftarı stadtan yaka paça tutuklayarak, hatta döve döve götürürsen birileri de çıkıp sana dur deme hakkını kendinde görebilir. Şimdiden konunun bilir kişileri mağdurların herbirine dava açmaları konusunda yol gösteriyorlar. Haksız da değiller. Bir yandan yanlış anlaşılır diyerek meclisi açmaktan kaçanlar, diğer tarafta bir futbol maçını seyredecek 500 rakip takım taraftarının can güvenliğini sağlayamadığını cümle aleme bağıran bir il yöneticisi. Yoksa bu da tam bize uygun bir demokrasi anlayışı mı? Haydi ben gidiyorum. Nereye derseniz, akan çatımıza alacağımız önlemler konusunda fikrini almak için sayın valimize. Elbet yanımda bir de mikrofon var. Mutlaka söyleyecek birşeyler bulacaktır. Haydi kalın sağlıcakla.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
Kahveci : Faik Murat Müftüler |
Kırmızı Kanal
Her uçak kazasından sonra, kurtar(ama)ma ekiplerinin enkazda fellik fellik aradıkları kara kutuda, uçağın düşmeden önceki bazı teknik verilerinin ve kokpitteki seslerin kayıtlı olduğu bilinir. Özellikle o sesleri dinlemeye nasıl yürek dayanır hiç anlamamışımdır. Saniyeler sonra öleceğini bilen uçuş ekibinin son haykırışlarını, Tanrıya yakarışlarını, son saniyedeki o son çığlıklarını, gerçek olduklarını bile bile dinlemek istemezdim. Çok acı olmalı.
O kara kutulardan bir tane de benim evimde var. Hemen sol arkamda kalan sehpanın üzerinde duruyor. Ben bilgisayar başındayken arkamda tabii. Yoksa salonumun baş köşesine kurulduğumda tam karşımda kalıyor.
İki yıl önce Japonya'da meydana gelen bir tren kazasının haberi (Bunu söylemeye utanıyorum ama) katılarak gülmeme yol açmıştı. Hâşâ! Kazaya veya ölü ve yaralılara gülmemiştim tabii ki. Hangi kanalda olduğunu hatırlayamadığım haberin metnine gülmüştüm. Sabahtan akşama kadar düzeltmeksizin, her seferinde aynı yanlışla okudukları haber şöyleydi;
"Japonya'da meydana gelen tren kazasında yaralı sayısı doksana yükseldi"
Bir yandan gülüyor, bir yandan da "Yaralı sayısı yükselmez güzelim. Kaza olmuş bitmiş. Şuna 'Enkazdan çıkarılan yaralı sayısı' de bari" diyordum; sanki metnin sorumlusu spikermiş gibi…
Evimdeki şu kara kutuya dönelim yine. Bu kara kutunun bir özelliği var. Ait olduğu enkazdaki yaralı sayısı her geçen gün artıyor ve bu hiç de komik değil. Acı ve gerçek…
Anlatıma azıcık yakışıklılık katayım diye lafı sündürüp durdum. Bu arada sanırım herkes 'kara kutu' benzetmesiyle televizyonu kastettiğimi anladı. Bu güne kadar bir çok köşe yazarı defalarca televizyona ve yirmibirinci yüzyıl yayıncılık anlayışına verip veriştirmiştir herhalde. Programların kalitesizliğine, insanların beyninin boşaltılıp yerine ıvır zıvır doldurulduğuna, suni gündemler yaratıldığına falan yeniden değinecek değilim. Bu yazıda anlatmak istediğim, 'Kırmızı kanal'ın önemi.
Benim en sevdiğim kanal, uzaktan kumanda cihazının üzerindeki kırmızı renkli kapatma düğmesine basınca çıkıyor. Sayısız faziletleri olan kanalın en önemli özelliği, program ne olursa olsun içinde benim olmamdır. Ekranın kara camından yansıyan bir ev hali ve ben; bazen yalnız, bazen dostlarımla…
İnsan ne kadar tahammül edebilir o görüntüyü izlemeye? Beğenebilir mi acep izlediği kendisini? Beğenilir kılmak zor mu gelir? Üstünü aptal bir yerli diziyle örtüp o camı yansıtmaz hale getirmek daha mı kolaydır? Bu kolay yol seçildikçe yaralı sayısı yetmiş milyona yükselmez mi? Toplum enkaza dönmez mi? Kurtar(ama)ma ekibinin içi sızlamaz mı? Sızlar da elden bir şey gelir mi?
Oysa ne güzeldir o kırmızı kanal. Seçildikçe, yayın kalitesi günden güne artan bir kanal olma özelliğini taşıyor. Yıllar geçtikçe daha izlenesi olduğu halde izlememek ve izlemedikçe daha izlenilir kılmak gibi tuhaf bir yanı var. Çünkü bu kanal insana, hiç de küçümsenmeyecek bir zaman kazandırıyor. Hesap basit.
8 saat x 5 gün x 48 hafta x 25 yıl = 48000 saat
Sekiz saatlik mesaisi olan bir insanın yirmibeş yılda emekli olana kadar çalıştığı süreydi bu. 48 hafta dedim; dört haftası tatil olsun diye... Şimdi bir de şöyle hesaplayalım. Her gün akşam yemeğinden sonra, yatana kadar 5 saat televizyon izleyen biri aynı zamanı kaç yılda harcıyor?
48000 saat / (5 saat x 7 gün x 52 hafta) = 26 yıl 4 ay.
Aman Tanrım! Neredeyse hiç fark yok. Korkunç! Bir de kalıcı TV alışkanlığının beş yaşında başladığını ve kişinin yetmişbeş yaşında öldüğünü varsayarsak, neredeyse üç kez emeklilik hak ediliyor TV karşısında. Böyle bir zaman nelere yaramaz ki?
Çok işe yarar ama bazı şartlar sağlanmalı. TV'yi kapattığımızda:
Dedikodu yapmak yerine tartışmak
Okey oynamak yerine scable, satranç vb. oynamak
Gazete okumak yerine dergi veya kitap okumak
Sürekli tıkınıp durmak yerine spor yapmak
Dil öğrenmek, bir enstrüman çalmayı öğrenmek, resim yapmak, el işleriyle uğraşmak, bulmaca çözmek, ders çalışmak, yazmak, okumak ve yine okumak ve bir o kadar da düşünmek.
Yukarıda sayılanlar yapıldığında kırmızı kanalın kalitesi her geçen gün daha da artacaktır. Bir süre sonra kırmızı kanaldaki görüntü, izlenebilecek en iyi program olma özelliğiyle, televizyonu enkazın içindeki değil, aslanlar gibi vızır vızır çalışan sapasağlam bir uçağın kokpitindeki kara kutu haline getirir. Ne kurtarma ekibi gerekir o zaman ne de arama… Periyodik bakımları yapılırken "İnşallah kullanılmasına hiç gerek olmaz" denen bir kara kutu olur o artık.
İnsanların aynada kendine bakmaya tahammül edemedikleri ve en başta da kendilerinden sıkıldıkları bir toplumun içinde yaşıyoruz. Ne de çok 'yapacak hiçbir şeyi olmayan' insan var çevremizde. Ne hazin değil mi 'Yapacak hiçbir şeyi olmamak' ? Hal böyle olunca da Küçük Amerika olma yolunda sarsak adımlar atmaya devam ediyoruz. Bu yüzden, o olacağımız şeyin büyüğündeki, elinde bir leğen dolusu cips ve koca bir bardak bira (veya cola) ile ucuz stand-up esprilerine yarıla yarıla gülen, düzmece Reality Show'lara endişesi gerçek gözlerle bakan, insan azmanı iki kişinin birbirlerini ringin zeminine çarpmalarına hayret ıslıkları çalan, şişman ve ebleh Conilere biraz daha benzer oluyoruz. İstikrarı azınlık denebilecek bir aydın kitlesi tarafından sağlanan zengin bir ülke için ebleh Coniler faydalı bile denebilir. Onlar hizmet-para akımının vazgeçilmez piyonları olarak varsın ekranın karşısında semirsinler de bir paket daha cips, bir şişe daha cola ve reklamları acımasızca beyinlerine sokuşturulan daha başka binlerce ürünü hipnotize olmuşçasına kapışarak, patronlarından aldıkları paraları, komşusunun patronunun cebine koysunlar, ekonomilerini büyütsünler. Ama bu yöntem bizde sökmez. Çünkü Amerika kadar zengin değiliz ve aydınlarımızın genele oranı da oradaki yöneten azınlığın genele oranı kadar yüksek değil henüz. Biz topyekün uyanık olmak zorundayız. Ancak böylelikle bir müddet sonra ümitsiz vakaları ekran karşısına terk edebilecek kadar kendimizden emin hale gelebiliriz. Eğer çoktan ümitsiz vaka olmadıysak tabii ki.
Benim evdeki kırmızı kanalın yayın kalitesi şimdilerde fena değil. Daha iyi olsun diye izlememeye devam ediyorum. Çok şükür Raiting'i taban yaptı. Herkese öneriyorum. Başlangıçta biraz sıkılabilirsiniz ama sonradan programlar giderek daha kaliteli oluyor diyorum.
Evdeki kitaplığımın, son günlerde istiab haddini aşıp yıkılmaya yüz tutması nedeniyle yeni bir kitaplık daha almaya karar verdim. Oturdum bilgisayarımın başına, Türkiye'deki büyük mobilya firmalarının web sitelerini incelemeye başladım. Tüm web sitelerinin ürünler başlığı altındaki mobilyaların çoğunluğu, millet olarak çok sevdiğimiz eylemlere hizmet edecek türdendi. Oturmak, yatmak, yemek ve sergilemek… Hatta bir iki sitenin haricinde diğerlerinin hiçbirinde, kitaplık diye bir başlık yoktu ama birkaç çeşit televizyon koltuğu, arzu edenlerin erişimi için ayrı bir başlık halinde sunulmuştu. Kitaplıklar ise -Sanki kitap okumak sadece gençlere özgü bir şeymiş gibi- genç odalarının birer parçasıydılar. Bunu da sanırım ders kitaplarını düşünerek yaptılar. Ne yazık…
Neyse. Yine televizyona dönelim. Şimdi bu yazıyı okuyanlardan bir kaçı diyecek ki "Hiç mi izlememeli? Hiç mi iyi bir şey yok televizyonda?" . Var tabii ki iyi bir şeyler. Faydalı da olabiliyor ama kırmızı tuşa veya çoğunlukla o iyi şeyleri yayınlayan kanalların tuşlarına dokunma iradesini kullanabilenler için. Ancak iyi şeyler yayınlayan kanalların bile fazlası zarar. Bilmekle yapabilmek arasındaki farkı düşündüğümüzde, o iyi kanalların bilmeye layıkıyla hizmet edebildiklerini görüyoruz; ama yapabilme hasletini geliştirmemize engel oldukları da bir gerçek. Bu güne kadar o saçlı sakallı beyefendinin (Bir süre önce rahmetli olmuş. Dinince yatsın) TRT2'deki 'Resim Sevgisi' programını, sadece izleyerek ressam olabilmiş kimse var mıdır acaba? Kırmızı kanalı tuşlayıp tuvalin başına geçmeden olmaz değil mi?
"İyi şeyler de var" deyince aklıma bir anım geldi. Antalya dağlarında fi sebillillah bol miktarda bulunan ve keçiboynuzu adında meyveleri olan bir ağaç vardır. Kekremsi, tatlı, kendine özgü aroması ve türlü faydaları olan bir nimet işte. Bir karış boyunda koyu kahverengi tahta gibi sert ve taze fasulyeye benziyor. Pikniğe gittiğimiz bir gün, bulmuşum keçiboynuzunu kaçırır mıyım? Kemirip duruyorum. Babam söylendi "Ne kemirip duruyorsun şunu yahu?" diye. "Seviyorum" dedim. Babam da keçiboynuzu için, benim şimdi televizyon izlemeye benzeteceğim bir betimleme yaptı.
"İkiyüzelli gram bal yemek için bir kilo odun kemirmek gibi" dedi. Aha sürekli izlenen TV'nin faydaları da keçiboynuzunun balı kadar işte. Gerisi odun…
Zavallı yaralılarımız, televizyondaki balı bahane edip odununu da midelerine indirirlerse, kırmızı kanalları sürekli deneme yayınında kalacaktır. Kara camdaki yansımada, saz eserleri eşliğindeki Necefli Maşrapa resmi gibi oturulduğunda, kırmızı kanal en kısa zamanda "Yine burada bir şey yok" denerek zaplanacaktır ve o deneme yayını mezara kadar hiç bitmeyecektir.
İstiklâl marşı… "Gözlerinizi kapatmayı unutmayınız"… Dıııııııııııııııııııııııııııııııııt (Mahşere kadar)
Faik Murat Müftüler
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : Neslihan Güzel DAR SOKAKTA Kİ, SESSİZ ÇIĞLIK |
|
Koşar adım yaşıyorduk. Öyle hızlı, öyle acımasız olan bu hayatta. Belki çaresizlikti bu. Ama istesek de, istemesek de böyle işte. Düzen böyle deyip, kapılı veriyorduk bizde bu kervana, farkında bile olmadan.
İki ay önce İstanbul'da idim. Ve orada gördüklerim aklım takıldı birden. Bir antikacı da dolaşıyordum. Eski bir fotoğraf vardı gözüme ilişen, bir tarafı yırtılmış, siyah beyaz. Eskinin uzun yakalı çizgili gömleği, kalın genişçe kravatı vardı resimde ki adamın üstünde. Birde belki yarın yaşayacak mıyım? Sorusuna cevap arayan gözleri. Belki çocukları vardır bu resmin, ama kim bilir? Benim içinse, dükkânın köşesinde kalan, biraz tozlanmış, eski ama çok eski bir resim. Ardından iki adım attıktan sonra onun yanında, eski bir plak ve birde gramofon vardı. Çalışır mı? Acaba. Hacı Arif Bey mi? vardı içinde yoksa Müzeyyen Senar mı? bilmem ama..
Mazi vardı için de, kocaman terk edilmiş bir tarafa. Biraz kırılmışlardı sanki evlatlarına. Kim bilir? Ne emeklerle yapılmıştı, hangi geceler boyu çalışmalarla. Kaç kişi? Ekmek kazanmıştı. Ne ümitlerle alınmıştı? Kim nasıl bir zevkle dinledi? Bu plakları. Belki de en yakının hediyesiydi bu sahibine, beni hatırlasın dinledikçe diye. Ne duygularla bestelendi? Ne ümitlerle çalındı? Ardından. Kim neden? Satmıştı ki bunu. Evinde yer açmak için mi? Yoksa sıkılmıştı da, o yüzden mi? Satıverdi buraya bir liraya, kim bilir? Bilinmezlikler o kadar da çok ki.
Sadece bunlar mı? Hayır, Zeki Müren vardı, bir aşk hikâyesi vardı. Biraz daha kurcalasam açsam kolinin dibini, çıkacaktı bir Itri, bir Tamburi Cemil, Dede Efendi ve Hacı Arif Bey. Çok zamanım olsaydı dedim, o an. Plağa koymak dinlemek, o eski günlere dönmek. Ne güzel olurdu. Onların tozu silinirdi. Benim de kulaklarımın pası.
Onları bıraktım kendi hallerine tozlu raflarda. Kim bilir? Kimler gelecekti, kimler dokunacaktı elleriyle, kimi acıyarak bakacaktı, kimide dalıp gidecekti benim gibi uzaklara, özlemle.
İki adım ötede eski bir saat vardı, kırmızı akrebi, kırık yelkovanı ile yediği darbelerle yorgundu sanki. Kırık bir pipo, ucu berelenmiş, çizilmiş, on kere yere düşürmüşler sanki. Kim? hangi zevkle kullanmıştı, çok zaman evvel. Piponun arkadaşı ise, eski kocaman avizesi olan siyah bir telefon, hani o Filiz Akın'ın kaldırıp ta efendim dediği telefonun aynısı. Çalışır mı? Belki. Kim bilir? Kaç sevinçli habere tanık oldu, yeni yıl mesajına ya da bayram kutlamalarına. Dillenip konuşsa, ne çok sevdalar anlatırdı, ne sırları paylaşırdı, benimle. Geçen o kadar zalim, bir kadar hoyratça yaşanan yılların ardından.
Kahverengi kocaman bir radyo, üstüne örtüler örttüğümüz dantelli, sarı ya da krem rengi olan danteller. Her sabah elimizle, dalgasını düzelttiğimiz, zaman zaman parazit yapıyor deyip kızdığımız. Şimdi ise bu parazitler, bana bir senfoni gibi gelen, geçmişin bir güzel hatırası.
Askıda duran telleri olmayan bir mandoline daldı gözlerim ardında. Öyle yıpranmış, öyle yorgun, bir o kadar yalnız. İlkokulda tanışmıştım mandolinle, müzik öğretmenimizle beraber gelmişti sınıfımıza. Onunla o kadar çok parça öğrenmiştik ki. Tohumlar fidana mı? Dersin, Atatürk ölmedi yüreğim de yaşıyor mu? Dersin daha neler…
Gitar vardı birde oksu sarı renginde. Onu da aldım elime. Benim gitarımdan daha açık rengi, bir o kadar da yaşlıydı sanki. Sahibi onu çok hoyratça kullanmıştı. Altında ki, mi teli kopmuştu, la teli de o kadar paslanmıştı ki, sanki günlerce yağmurda kalmıştı. Elime alıp ta şöyle bir la minör çıkarmaya çalışınca, la minörden başka bütün sesler çıkmıştı sanki. Renklerin abuk sabuk dağıldığı bir ses kümesi oldu birden. İnsanı dinlendirmekten çok rahatsın eden. Aldım onu, bir çocuğun kıvırcık saçlarına dokunurcasına, sakin, dağıtmaya çalışmadan, okşamaya benzeyen dokunuşlarla askıya uzandım, bir emaneti tutar gibi yerine astım. Ve düşündüm, acaba kime nasip olacak? Kimin sevdiği olacak? Kim telleriyle can verecekti duygularına. Onu köşesinde yalnız bıraktıktan sonra, adımlarım yavaş, sessiz, dükkân sahibinin olduğu köşeye doğru yöneldim. Bir şeylere çarpmaktan o kadar çok korkuyordum ki. Her şey üst üste konulmuştu. Bir şeye değsem kazayla, hepsi devrilirdi, kırılıverirdi ardından. Her köşede o kadar farklı parçalar vardı ki, birini görünce, öbürüne kayıyordu gözüm arkasından. Ve ona, ona derken daha çok parçayı izliyordum hızlı hızlı. O kadar seçkin parçalar vardı ki. Hepside bana bak, bana bak diyordu, sanki. İlgisizlikten, terk edilmişlikten, sıkılmış bir şekilde.
En sondaki masada, kapalı bir cam içine eski paralar vardı. Kimi biraz kararmış, biraz paslı kuruşlar, liralar bütünü. Kimisinin ortasına delikler açılmış daha yıllar öncesinden. Kâğıt paralar vardı, üzerinde on Türk lirası yazan. 1970 tarih ve 1211 tarihli kararla çıkartılmıştır yazısı olan. Atatürk resmi vardı ön yüzünde, üstünde ceketi ve beyaz gömleği, haki yeşili rengiyle. Arkasını çevirince, bir kız öğrenci vardı, elinde büyük papatyalarıyla, onun yanında da iki kız çocuğu daha vardı, iki de erkek. Karşılarında ise o büyük insan. Takım elbisesi içinde, çocuklara severek bakan gözlerle, çiçeği öbür ucundan tutmuştu.
Okula ilk başladığım yıllarda bir simit aldığım, on Türk lirası, yıllar sonra, yirmi bir mayıs günü, İstanbul'un dar sokaklarının birinde karşıma çıkmıştı birden. Ve götürdü beni yıllar öncesi bir ilkokul kantinine, o güzel günlerimi hatırlattı bana, işte böyle.
Camdan içeri bakınca, eski yüzüklerle olurdu ya hani, Türk filmlerinde büyük taşları olan, rengârenk. En çokta kırmızı. Fakir genç, annesinin ya da babaannesinin hatırası olarak saklarda, aradığı kızı görünce ona uzatır, parmağına takardı ya. O da onu büyük bir hatıra olarak saklardı her zaman, evlendikten sonra bile. Evet, bu tarife uyan yüzler vardı orada, cam vitrinin içinde. O biraz tozlanmış ve de sararmış vitrin olarak saklanan camın ardında. Ve benim gözüm yeşil olana takıldı birden. Gümüştü ama üzerinden geçen zaman onu öylesine yıpratmıştı ki karamıştı sanki. Olmuştu beyaz olan rengi, biraz gri. Üzerinde de parlak yemyeşil birkaç taş vardı. Taştan kaç tane olduğunu tam olarak sayamadım ama iki tanesi düşmüştü. Kim bilir? Nereye. Belki sahibinin parmağından bulaşık eviyesine yuvarlanmıştı. Ya da denerken bir müşterinin parmağından, kayıp gitmişti, dükkânın alt raflarından birine ya da alta ki tahta kaplamının içine, saklanıvermiştir birden. Kaç ayak basmıştı üzerine.
Bu yeşil olanı ben alacağım diye uzattım adama."Bir milyon" dedi. Evet, bunca yıpranmışlığın, anının değeri bir milyondu işte. Parmağıma da oldu ilk defa. Ellerim küçük olunca yüzük hemen oturmaz, bol gelirdi, her zaman.
O kadar çok şey vardı ki almak istediğim, ben bir devlet memuruydum ama. Bu maaşla bunları almam çok zordu, ben de bu yüzüğü seçtim kendime hatıra olarak, bu sessiz dükkândan. Belki bir daha asla uğramayacağım. Bir tesadüf olarak, geçen yıl gelmiştim ve çok hoşuma gitmişti. İstanbul'a ikinci gelişimdi, tekrar arayarak bulmuştum aynı sokağı, aynı dükkânı, adını bile bilmediğim bu sokağı. O kadar büyülenmiştim ki beni, buradan ayrılırken tekrar bir daha görebilir miyim? Acaba diye geçiriyordum içimden hep. Ve ben geçen temmuzun on beşinde geldiğim bu dükkâna, yine bir mayısta, ilkbaharın sıcaklığını hissettiğim bir bahar, günü tekrar kavuşmuştum. O eski güzel günlerime, anılarıma, plaklarıma ve kırık telli gitarıma. Yine bir temmuz yirmi beş günü, bu satırları yazıyorum yeniden gözden geçiyorum. Kim bilir? Bir gün bir mayıs, bir haziran ya da şubat soğuğunda yine aynı sokakta olacağım belki yanımda biri olacak, belki de kimse olmaz, tekrar o gitarın tellerine dokunurum. Kim bilir? Belki de satılmış olur, başkasının ellerinde can bulur telleri. Bu duyguları yaşarken birde baktım ki saat kaç olmuş. Yürüyerek çıkmaya başladım dükkânın o çok kalabalık, sıkışık eşyalarının arsından, eski anılarımı da tozlu raflara bırakarak. Eski plaklar, kül tablaları, saatler, pipolar, eski piyanoları olan müzik kutuları, arasından. Pilleri bitmiş radyolar, belki de çalışmayan ama yıllar öncesi birçok sanatçıyı seslendiren plakların ve bunu canlı tutan gramofonun arasından. Yavaş fakat hüzünlü adımlarla ilerliyordu ayaklarım, biraz isteksiz ama mecburi.
Bu arada şunu da öğrenmiştim kendime ve hayata dair. Ben ne kadar güçlü ne kadar sabırlı gözüksem de, bir tarafım ona inat o kadar kırılgan, bir o kadar da hüzünlüydü. Belki kimse bilemez bunu ama öyleydi işte. Bir yanımla hep olgunum ve de güçlü. Bazen de öyle oluyordu ki benimde anlamadığım en küçük bir şeyde de hüzün kaplıyordu bu güçlü gibi görünen ama zayıf uzun bedenimi. Bazen hedeflerim o kadar büyük oluyor ki, benim bile aklım şaşıyor ama bazen de o kadar küçük şeylerle mutlu oluyorum ki, bende şaşıyorum kendi kendime inanın. İnsan iste, böyle oluyor. Bir yağmurda ağlıyorsun aniden, nedensiz, ama bir papatyayı açmış görünce de uçuyorsun birden.
Geçmişe ne kadar özlem duyduğumu, daha iyi anlamıştım, bugün bu sokakta. Bu antika eşyaların arasında dolaşırken, bir taraftan da aklıma bir soru geldi, acaba bu günümden memnunsuz muyum? Diye. Ama hayır, bugünde güzeldi hayat, mutluydum da. Peki, geçmişe bu özlem nedendi? …
Bu soruları düşünürken, kapının yanına gelmiştim birden. Ve dışarı da eski bir piyano vardı, bir tarafı biraz eğilmiş, üzerinde de epey çizikler. Belki indirirken ellerinden kaymıştı da kırılmıştı ayağının yanı. Yere de tam oturmamıştı ya da zeminde eğiklik var di ki, yere sıfır vaziyette değildi. Tuşlarının üzerine basınca, epey de ezikti. Üzerinde çok çalışılmıştı yani. Tuşlarının rengini tam belirtemeyeceğim ama aralarının epey siyahlaştığı kesindi. İçimde kalmasın diye birde fiyatını sordum, "bin dolar" dedi sahibi. Yani benim iki aylığım kadar. İki ay hiçbir şey yemesem, kirada ödemesem alabilirim.
Piyanoyla bundan bir on yıl önce tanışmıştım. Birsen Hoca'nın evinde. O zaman ben üniversite birinci sınıfta, on sekiz yaşında idim. Birsen Hoca'da benim üniversite de hocamdı. Beni bir gün evin yemeğe davet etti. Öğrencilerden en çok beni severdi. Bir hafta sonu idi. O zaman yalnız gitmekten de çekiniyordum, zaten onun evinin olduğu sokağı da yalnız bulmama imkân yoktu. Benim yön kavramım da yoktur. Her zaman bir yere giderken mutlaka yanlış bir otobüse binerim ya da yanlış bir sokağa girerim. Bu yüzden bir arkadaşımdan yardım istedim. Kendisi Ispartalı olunca bütün mahalleleri rahat bulurdu ve öyle de oldu. O zamanda mevsimlerden ilkbahardı, aylardan da mayıstı sanırım. Zaten hayatımdaki bütün olaylar mayısta gerçekleşiyor. Tesadüf mü? Başka bir şey mi? bilemiyorum. Mevsimlerden ilkbahar, her zaman benim için diğerlerinden ayrıdır yıllardan beri.
Ve arkadaşımla birlikte hocamın evini bulduk, hiç kaybolmadan. O gün benim için güzel bir gündü. Her saniyesi, her anı ile. Hocamın ne kadar mükemmel bir insan olduğuna bir kere daha karar verdim. Konuşmalar, muhabbetler ardı ardına geldi saatlerce. Ve en son olarak hocamın yatılı okul okurken, piyano öğrendiğini ve bunu başarılı bir şekilde icra ettiğini gördüm. Bize birçok parça çaldı ardı ardına, Mozart, Bach, Türk bestesi, kırkıncı senfoni derken, saatler ilerledi. Ve en son olarak ta, Nilüferin o zamanlar yeni seslendirdiği bir parçası vardı. Sabah oldu gözleri mavilim, parçasını çaldı bize. Belki de renkli gözlü olmamdan dolayıdır ki, bana armağan etti. İlk defa o zaman tanışmıştım piyano ile.
Bir on beş gün kadar önce, yine onun evine gittim okulların tatil olmasını fırsat bilerek. Epey zamandır göremiyordum kendisini. Yine her şey aynıydı, eskilerden konuştuk. Eski arkadaşlar, hocalar, derken hava kararmaya başladı. Yine en sona piyano kalmıştı yıllar öncesinde olduğu gibi. Bu seferde Türk bestesi ile açtı, ardından da Bach derken…
En son olarak ta, Zeki Müren'den, şimdi uzaklardasın, arım balım peteğim, boş kalan çerçeve ve sarmaşık gülleri ile mini konserimiz sona erdi. Tıpkı musiki cemiyetinin konserlerinde olduğu gibi, yine o eski günlerin coşkusu ve hüznü ile. Sabahın akşama karıştığı vakit geçeli, epey zaman olmuştu. Artık bende çantamı taktım koluma. Omuzlarımda ise eski günlerin hüznü vardı. Hocam sağımda, eşi de solumda terminalin yolunu tuttuk. Yarın Afyon'da olmam lazımdı çünkü. Bir gün tekrar görüşmek dileğiyle çıkmıştım bu kapıdan, birazdan da Isparta sınırlarını geçecektim. İnsanoğlu işte kuş misali…
Birden kendime geldim, sokakta ilerliyordum yavaş adımlarla, yokuş aşağı iniyordum, bu sokağın adı ne derseniz? Hala bilmiyorum. Sadece eski eşyalar vardı sağımda, solumda. Benim kalbimde ise biraz hüzün, biraz mutluluk ve eski günlerim vardı özlemle andığım. Birde dükkânda bıraktığım, eşyaların izleri kaldı gözlerimde, yüreğimde. Aslında bağırıyordu onlar, biz buradayız, bize bakın diye.
Ama sessizdi çığlıkları kimse duyamıyordu onları, tozlu rafların ardından. Belki bir gün yine uğrarım bu sokağa diyerek, gözümde ki iki damla yaşla beraber, yolunu tutturmuştum Kadıköy'ün…
Neslihan Güzel
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
GÜLİN AKÖZ''ÜN ''AVUCUMDA PATİKALAR'' KİTABINA ŞÖYLE BİR BAKIŞ
Kitap lüks kağıda basılmış. Kapağıyla, kağıdıyla, resimleriyle, sırtıyla tertemiz. Hani "kız gibi" derler ya... "Al beni oku kardeşim, ne duruyorsun" diyor açık açık. (Bu arada unutmadan, "sırt" deyip geçmeyin, kitabın en önemli yeri sırtıdır. Biraz okunduktan sonra sırtı dağılan bir kitabı okumaya devam etmek kadar can sıkıcı bir şey olamaz. Hele kitap da okunmaya değerse... Ülkemizde bu sıkıntıyı yaşamış olanların ve yaşayacak olanların azlığı, elbette sevindirici bir durumdur.) Yazılar esas olarak siyah renkte olmakla birlikte mavi ve bordo renkleri de kullanılmış. Kitapta bolca resim de var. Pek çoğunda yazarın kendisi de görünüyor. (Çok dikkatli bakıldığında...) İlkokula giden kızıma devletin ücretsiz verdiği Hayat Bilgisi kitabını ciltlerken fark ettim. Kitap, kızımın Hayat Bilgisi kitabıyla yarışıyor, Ferrarisi olan bilmemnenin kitabıyla değil... (Bir an, bu yazının başlığını "Avucumda Patikalar, Hayat Bilgisi Kitabına Karşı" koymayı düşündüm, nedense sonra vazgeçtim.)
*
Kitabı elime aldığımda yaşadığım ilk sorunsal (sorun ile sorunsal arasındaki farkı vallahi "ben de" bilmiyorum, belki biri görür de izah eder diye bu sinir bozucu sözcüğü kullandım) hangi kalemle kitabı okuyacağımdı. Her kitabı öyle herhangi bir kalemle okuyamam ben. Tükenmez kalem ya da dolma kalem bu kitaba gitmez. Sütbeyazı rengindeki kitaba en uygun kalemin "turuncu kuruboya kalemi" olduğuna karar verdim. Kızımın çantasından turuncu kalemi "yürütmem" için, onun uyumasını beklemek zorunda kaldım. O yüzden kitabı okumaya geç başladım.
*
Kalem sorunsalını aştıktan sonra koltuğuma kuruldum ve kitabı okumaya başladım. Daha ilk sayfalarda yazarın bu kitabı bana yazdığını fark ettim. Ama amacını kestiremedim. Benim iyiliğimi mi istiyordu, yoksa kötülüğümü mü?... Bunu anlamam çok uzun sürmedi... Yazar, benim kötülüğümü istiyordu. Amacı beni ayartmak, yoldan çıkarmaktı. Kendisi, anladığım kadarıyla tuzu kuru... Memuriyetten istifa edip, daha önce tanımadığı 3 ecnebiyle, o dağ senin, bu ova benim dolaşmak onun için olağan bir şey... Ama ya bana... Benden ne istiyorsun? "Viran olası hanede evlad ü iyal var." Hadi "iyal" neyse ne de, nihayetinde el kızı, ya "evlad" ne olacak?... Üç gün görmesem salya sümük ağlarım ben... Benden ne istiyorsun Gülin Hanım?... Hadi yoldan çıkardın beni, istifa ettim memuriyetten Orhan Veli gibi... Benim ufkum seninki kadar geniş değil ki? Batıda Eskişehir sınırında, doğuda Kırıkkale sınırında biter. Yani yoldan çıkarsan da bana bir hayrı olmayacak? Beypazarı'nın tarihi konakları güzel diyorlar. Güdül'de de bir şelale varmış, hep duyardım. Tuz Gölü'nde güneşin batışı hatta doğuşu nasıldır hiç bilmem. Geçen gazetede başkanın Mogan Gölü'nü temizlediği haberini okudum. Kızılcahamam'da da, kaplıcalar varmış, bazen siyasiler, bazen futbolcular kamp yapıyorlar... İşte benim gideceğim yerler bunlar... Sence değer mi beni bu kadar ayartmaya? Bir de hiç üşenmeden sırf bana kötülük olsun diye kitap yazmışsın.... Bu niyetini fark ettikten ve ne yaparsan yap beni bir milim bile Ankara dışına çıkaramayacağına kesinkes iman ettikten sonra, kitabını daha büyük bir zevkle okumaya başladım. Çünkü artık tehlike yoktu. Kitap, bana hiçbir şey yapamazdı.
*
Turuncu kuruboya kalemiyle, kitapta beni "büyüleyen" satırları çizmeye devam ederken, birden canım kavun çekti. O kadar çok yeri beğenmişim ki, sayfaların turuncuya boyandığını ve elimde kitaptan çok tatlı bir kavun tuttuğumu sandığımı fark ettim. Eşimden kavun isteyip ağzımın ve kitabın tadını bozmaktansa, kitap elimde buzdolabına gitmeyi ve kavunumu kendim almayı yeğledim. Bu kitabı okuyacak olanlara da, kitabı okurken kavun yemelerini tavsiye ederim. Ben yedim. Kitaba da ayrı bir tat verdi... Tatsız kavunlara şeker atılır ya hani tatlandırmak için... Ben de kavunu kitaba attım işte... (Kitabın muadili olarak şekeri koyduğuma dikkat çekerim.)
*
Kitabı 28. sayfadan sonra daha hızlı ve "akıcı" okumaya başladım. Hayır, bu akıcılıkta, sayfalara bolca serpiştirilen "resimlerin" payı olduğunu düşünmüyorum. Resimler, kitabınıza "görsel zenginlik" katmış. Hatta, resimlerin kitabı "tek başına" sürüklediğini bile söyleyebilirim. Hani, sadece resimlere bakarak kitabın sayfalarını karıştıran bir kişi, yazarın ne anlattığını az çok anlar ve bu kişi biraz zekiyse yazıları hiç okumaya gerek görmeden boşlukları zihninde tamamlayabilir.
*
Kitabın bir yerinde anlatmışsınız, yüreğim ferahladı inanın. Güney Afrikalı "beyazlar" evlerinde esir olarak yaşıyorlarmış. Ne demiş atalarımız "Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste..." Belki bu söz duruma tam da denk düşmüyor ama bunun için atalarımızı suçlayamayız. Güney Afrika'daki ırk ayrımcılığı hakkında bilgi sahibi olmaları ve durumdan vazife çıkarıp bir söz uydurmalarını beklemek, kelimenin tam anlamıyla "abes" olur.
*
(İç ses : Yazarın okuru takmayan, yani kafasına göre takılan, hani ister beğenin, ister beğenmeyin kardeşim, yaşadım ve yazdım işte diyen, biraz savruk, biraz uçuk bir anlatımı var. Fakat burada bir çelişki seziyorum. Okuru takmıyorsun ama kitabının satmamasına içerliyorsun. Yani, okur benim kitabımı alsın da, ister beğensin, ister beğenmesin hali var üslubunuzda. Bu ülkede çok satıldığı halde, pek az okunan ve -artık- hiç sevilmeyen bir Orhan Pamuk var. Sanırım onun yerinde gözünüz var...)
*
Kitapta defalarca rastladığım bir kelime : Ekspedisyon.... Kitabı bir yana bırakıp lugata bakmaya üşendiğim için ancak şimdi bakabiliyorum. (1 dk.) Aaaaa!... İlahi Gülin Hanım!... "Yolculuk" demekmiş... Yani bende sandım ki Türkçe'de karşılığı olmayan bir kelime... Hani TDK'nun yabancı sözcüklere bulduğu karşılıkları pek tutmuyor da, "aynen" kullanmayı tercih etmiş sandım. Gülin Hanım, oldu mu? Yolculuk var, sefer var, harekât var, seyahat var, gezi var, gezinti var, dolaşma var, var oğlu var... (Harekât olmaz ama ben çok görünsün diye araya sıkıştırdım.) Hamdolsun kamusumuz geniş... Birini tercih etmek neden zordu?
*
Sayfa 30'dan bir cümle : "... kötü olduğunu düşündüğünüz bir şey aslında sizin için iyi, iyi olduğunu düşündüğünüz bir şey ise kötü olabilir." Bu bana Kuran'dan bir ayeti hatırlattı. Aynen böyle bir ayet var biliyorum ama hafız değilim ki, suresini, ayet numarasını söyleyeyim. Yani "intihalin(!)" böylesi pek görülmemiştir, sanırım. Aşk olsun!...
*
Kitapta bana bir şey yapamayacağını bildiğim için "şapka" çıkarttığım, fakat memleket evladını yoldan çıkaracak bomba tesirli bir cümle: "Velhasılı-kelam :) hayat 15 kilometrede geçmemeli."
*
Sayın yazar! Bu yazıyı okuyan kahvecilerden sadece bir kişiye bile, şu kitabı satın alayım, ben de "şöööyle bir bakayım" dedirtmişsem çok mutlu olacağım. (Beni anlayacak, sırtına başımı yaslayıp ağlayacağım birine ihtiyacım var.) Şunu da eklemeliyim ki, kitabınızı bitirdikten sonra şu Ferrarili kitabı da alıp okumak ve kıyaslama yapmak lüzumunu hiç hissetmedim. Çünkü ben arabalara pek ilgi duymam.
Aziz Baysal
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          15 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
BİRAZ BİLİM BİRAZ FELSEFE : M.Kerem Doksat KATRİNA ve AMERİKA |
|
Önce yirmi milyondan fazla yerliyi acımasızca katlettiler, kadınların çocukların ırzına geçtiler. Kalanları da alkolik yaptılar. "Cowboylar" Yeni Dünya Rûyası'nı yarattılar bu rezillik üzerinde. Kendilerini sevdirebilmek için iki yüz küsur senedir her türlü sahtekârlığı yaptılar. Tommiks'le, Teksas'la, Westernler'le, "Hollywood şâheserleriyle" beyinlerimizi yıkadılar.
Sonra türümüzün ilk ortaya çıktığı Afrika'da hür yaşayan, tabiatla barışık zencileri zevk-ü sefâ için esir edip öldürdüler, işkence ettiler, yaktılar, aşağıladılar. 1994'de Kongo'nun Rwanda beldesinde üç ay süreyle hiç ellemeksizin Hutu ve Tutsi kabilelerini sırf kendi sömürgeci amaçları için birbirlerine düşürdüler. Sonuç müthişti: Bir milyona yakın Gereksiz Kara Adam birbirlerini gırtlaklayarak telef oldular!
Dünyanın her tarafına saldırdılar. Kendi efkârı umûmiyelerini iknâ edebilmek için neler neler yapmadılar! Pearl Harbor'a göz yumup iki tâne atom bombası attılar. Yeni silâhlarını ve teknolojilerini denemek için Vietnam'da sözüm ona harp ettiler, kendi evlâtlarını öldürterek ve öldürerek.
Dünyanın petrol ve su dolu "öteki" kısmını elde etmek için hedefi göbekten vuran HIV virüsünü koskoca kıt'aya bulaştırdılar; topsuz tüfeksiz dünyanın bilinen en büyük soykırımı sürmekte Afrika'da; bâzı memleketlerde AIDS'li sayısı nüfusun üçte birini sollamış durumda. Ucuz ilâç vermeyi de reddettiler. Ekonomik ömrü biten İkiz Kuleler'e kendi finanse ettikleri kukla örgütle içinde canlılar bulunan bombalar yolladılar. Bunun müsebbibi olarak gördükleri sun'î ülkeyi olmayan kimyasal silâhları sebebiyle işgâl edip katliama başladılar.
Bu arada Katrina ismini taktıkları kasırga vurdu ve ırzına geçti cazın rahminin!

Önceden belliydi her şey; haber de verilmişti. En azından bir arabası olan herkes kaçıp kurtuldu. Sâdece fakir, yaşlı, hasta ve sefil zenciler kaldı. Onları da kendi hâllerine bıraktılar. Tam üç gün sonra yardım gönderdiler; öyle bir yardım ki, VUR EMRİ olan keskin nişancılarla bezenmiş; kalan temizliği de onlar gerçekleştirecek! O arada şehirde köpekbalıkları, yılanlar ve timsahlar dolaştı; dükkânlar yağmalandı, silâhlı çeteler Vandalizm'in her türünü icrâ eyledi. Tahliye için nihâyet teşrif ettiklerinde ise önce beyaz Amerikalılar'ı, sonra diğer beyazları, en son olarak da kara kuruları kurtardılar. Bunları hiç utanmadan, alenen yaptılar. Bu arada on bin kişi veya daha fazlası öldü, açlıktan yamyamlık baş gösterdi. Çok daha fazla sayıda insan evsiz, işsiz ve umutsuz kaldı.
Kriptonlu olup da Üstün Beyaz Hristiyan Adam'ı korumak için dünyaya gelen Superman New Orleans'lı garibanların yardımına koşmadı, onlar için uçmadı, pelerini kirlenir diye korktu. Onlar insan değildi ki zâten!
Evanjelizm rezilliğine sırtını dayamış, hile ve desiseyle muktedir olmuş bu elit şimdi de bizim buralara dikti gözünü. Memleketimizi kaşıyorlar, her yerde ajanları var ve parayla, tehditle, şantajla her şeyi idâre ediyorlar. Memlekette kalkışmalar başladı, elimizi kolumuzu bağladılar.
Katolik dünyasının ırkçı, Türk düşmanı rûhânî lideri (!) yeni Papa da bunlarla tevhit içerisinde; bütün dinlerin mensupları için dua etti, Müslümanlar hâriç!
Bunlar için dünyanın da önemi yok. Sırf gelirleri bozulmasın diye 1997 Aralık ayında Japonya'nın Kyoto şehrinde 180 ülkenin imzaladığı protokole ellerini bile sürmediler. Bu antlaşmaya göre 38 endüstrileşmiş ülkenin atmosferi kirletip küresel ısınmaya sebep olan gaz emisyonlarını 2008 ilâ 2012 arasında 1990'a göre %5.2 düşürmeleri isteniyordu. Yapmıyorlar ve buzullar eriyor. Girmek için vermediğimiz tâviz kalmayan Avrupa Birliği zâten 2050'ye varmadan vatansız kalacak çünkü "geriye dönüşü olmayan noktaya" varılmasına sâdece 10 sene kaldı ve denizler birkaç metre yükseldiğinde Avrupa'nın ciddi bir kısmı zâten Atlantis ve Mu kıt'alarının yeni versiyonları hâline dönüşecek!
Onlar ise bir an evvel kendilerini garantiye almak için bizim Güneydoğumuz'u da kapsayan ve ayakta kalacak bölgelere "gereğini yapmakla" meşguller.
Haaa, bir de Afrika ve uzay onları bekliyor tabii.
Eh, bu arada, biraz daha etnik temizliğe hizmet eden doğal âfetleri tabii ki yan ceplerine koymaktalar.
Kim mi onlar?
Güldürmeyin insanı…
Bu arada… Hiç dinî referansla yazıp çizmem ama bir dostumun ikazıyla fark ettim. Kur'ân'daki Haşr Sûresi'nin 7. ilâ 17. âyetlerini bir okuyun. Diyânet İşleri Başkanlığı'nın web mekânında var hemen bakmak isteyenlere.
Ben okudum ve irkildim.
M.Kerem Doksat
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          13 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
FARKLIYIZ !
Ayrı dünyaların özlemini çekiyoruz, bambaşka gözlerle bakıyoruz olup bitenlere, yaşanmışlara, kişilere, nesnelere ………. İlk nefes almaya başladığımız andan itibaren apayrı şekillerde çarpıyor kalplerimiz. Sonra bir bakıyoruz ki çapraz köşelerden birbirine nefretle bakan piyonlar olmuşuz. Kırmızı köşede kadın, mavi köşede erkek diye salonu inleten anonsu duymuşuz. Bahis oyunları için adına spor dediğimiz bir maça çıkmışız. Hatta bu yüzden ölen boksörler gibi hırpalamışız birbirimizi. Sonra birbirimizin nefeslerini içimize çekmiş sarhoş olmuşuz, tenlerimiz karışmış, aynı bedende, aynı ruhta soluk almaya başlamışız ama yetmemiş farkları örtmeye yüreklerimizi çizmişiz defalarca. En sonunda her yeri çizikler halinde kalan yürek yüzüstü düşmüş, doğrulmaya çalışmış ama her yeri kırıklar içinde olduğundan doğrulamamış bir daha. Göğüs kafesinin içinde yüzüstü kapanmış bir halde yaşamış öylesine. Sızlayan yaranın acısı hiç dinmemiş, ne mavi köşedeki erkekte, ne de kırmızı köşedeki kadında.
Farklıyız doğuştan…….. Oyuncak seçiyorum kızlar ne sever erkekler neden alır?? Farklı iki beyin hangilerinden hoşlanır diye kitaplar okuyor, Pazar araştırmalarını belleğime kaydediyor, dükkanları geziyor, davranışları sorguluyorum.En sonunda buldum ve bu bilgiyi içime aldım. Bende hayat bulsun adeta bir canlıya dönüşsün diye. Ruhumda nefes almaya başlasın ki rahatlayayım. Üzmeyeyim kendimi.Farklıyız diye soluklanayım, boşu boşuna hızlı hareket etmesine neden olmayayım kalp atışlarımın, gereksiz yere çizdirmeyeyim bu güzel yüreğimi.
Farklıymışız en baştan, en saf halimizle oyuncak seçerken bile..Ringde çapraz köşedeki erkekler; çocukken de sıkılırlar hemen, büyük bir çaba sonucu aldırdıkları oyuncaklardan, yenisi çıkınca, başka bir trend rüzgarına kapılıp bu sefer onu isterler. Eskisini atıverirler hatta arkadaşlarıyla değişirler. Rafta duran başka bir modeli elde etmek için mücadeleye başlarlar. Diğer köşedeki kız çocukları ise asla ama asla oyuncaklarından vazgeçmezler ona tutkuyla bağlanırlar ve onun koleksiyonunu yaparlar. Şapkasını alırlar, çantasını alırlar. Vs… Yıllarca aynı oyuncağı ellerinden düşürmezler. Eskidi diye onu atmaya kalkmak mı? ASLA. Yapamazlar.
Neden peki? Erkekler, hiç büyümeyen çocuklar mıdır? Hani biraz depresif ruh halinde, istedikleri ayağına getirilen, ilgi çekme meraklısı şımarık çocuk yönleriyle mi doğarlar? Kızlar bu yüzden mi daha erken gelişir, daha önce olgunlaşır? Kadınlar dünyaya sorumluluklarının bilincinde mi geliyor, daha annelerinin karnındayken? Çocuklar, erkek egemen bir dünyaya geldiğini hemen anlıyor ve ona göre mi büyüyor, ilk andan itibaren?
Evet doğuştan farklıyız. Yedisinde, onyedisinde, çocuk olan erkek, annesinin elleriyle karnını doyurur. Çamaşırlarını annesini temizler, ütüler. Kırkında da çocuktur, bu kez eşi yapar yemeğini. Yine bir kadın etrafında pervane, toparlar her şeyini. Belki yirmi yıl önce daha keskindi fark çizgileri. Modern hayat her ne kadar törpülese de her zaman daim kalacak çizgiler, zamanla yumuşasa bile. Belki de bu çizgilerdir, her iki cinsi birbirine muhtaç eden, şarkılar yapıp, gözyaşı döktüren, ayrı geçen saatleri dayanılmaz kılan, dünyanın en güzel yerini onun yaşadığı yer yapan, ..….. Ne kadın erkeği anladı, ne onsuz kalabildi, ne erkek kadını anladı ne onsuz kalabildi… Yürekler; bile bile çizildi çapraz köşelerde.
Özge Öztürk
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          3 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Gülendam Z.Oğuz <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 6.212 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
Git
Git
Damarlarını yakıp
Kavurmadan uzak hasreti
Zakkumun zehri dolaşmadan
Teninde
Git
Kabuslarınca.
Son kez dönüp arkanı
Bakmadan bıraktığın
Meydana
Kırdığın saksıya
Sevdiğin adama.
Başka bulutlar geçecekse üzerinden
Ve
Başka bir evrenin hasretiyse
Upuzun yatan içinde
Git derinliğince
Hayatın misinalarını çöz kollarına dolanmış
Çapayı çek Marmara'nın sularından
Git
Kaldır uyuşmuş bacaklarını
Tek bir adım sonbaharın için
İçin,için.......
Şiirler yazacağım senin için
Git
Özge Yıldız
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan |
|
http://www.derggi.com Güzel bir On-line dergi uygulaması. Görsel olarak oldukça zengin ve hoş bir yapıya sahip. Ve de oldukça hızlı. Girip görmenizi tavsiye ederim.
http://www.portbodrum.com Bodrum Yalıkavak'ta harika bir koyda "Sadece Marina Değil, Bir Yaşam Biçimi" sloganıyla özdeşleşen, hem tekneler hem de ziyaretçiler için muhteşem bir yaşama alanı. İtiraf ediyorum, bu siteyi de ben yaptım. Doğal olarak reklamı haketti:-)) Hamili site bizdendir yani. Severek çalıştığım sitelerden biri. İnşaatı halen sürse de bu haliyle bile fena olmadı. Haydi girin bir bakın.
Kahve Molası'nda bir dönem yorumlarını beğeni ile okuduğumuz sevgili dostumuz Hasan Taşkın yönetiminde iyi bir haber sitesi açıldı. Henüz çiçeği burnunda olan bu portalın kısa zamanda hakkettiği yere ulaşacağını söylemek müneccimlik olmasa gerek. http://www.haberyedi24.com
Dergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün. http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
STOIK VideoConverter 2.1 [7,33 MB] Windows Free
http://wcarchive.cdrom.com/pub/bws/bws_47/StoikVideoConverter20.zip Amatör filmciler için vazgeçilmez bir program olmaya aday. Bilgisayarınıza bir şekilde aldığınız bir video dosyasını Divx dahil pekçok formata çevirebileceğiniz bir yardımcı program. Birkaç dolar ödeyerek Pro versiyonunu almak ve çok daha fazla fonksiyona erişmek mümkün. Tüm amatör filmcilere tavsiye olunur.
Yukarı
|
|
|
|
 |
|