KMD 4.SAYI



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 825

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 22 Eylül 2005 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Stüdyoya giriş beleş!..


Merhabalar,

4. SAYI ÇIKTI!Şu anda gözüm televizyonda Ata'nın cenazesini izliyorum. Ağlayandan çok gülenin, saygıdan çok kavganın gürültünün olduğu bir cenaze. Cami avlusunda yüreği yanmış bir ana, dediğini kulakları duymuyor. Eleştirmenin anlamı yok, oğlunu kaybetmiş, onun kalbinde bir şehit vermiş. Cenazenin üstüne bayrak örtenlerin ise kaçacak yeri yok. Yalakalık, saygısızlık ne ararsan var. Bir köşede hüngür hüngür ağlayan güzel sunucunun üç gün sonra başlayacak yeni gelin kaynana yarışmasının tanıtımı aynı anda televizyonda dönüyor. Yeni Ata'lar, Sinem'ler, Semra'lar sırada besbelli. Haydi bakalım RTÜK'cü amcalar göreve. Yarışmacı seçimini mi denetlersiniz yoksa hepten mi kaldırırsınız bilmem ama birşeyler yapmalısınız. Halkı bu duruma getiren sorumlular arasında sizin de adınız var. Hoş adı olmayan varmı ki? Ben dahil seyreden herkesin bu çocuğun ölümünde parmağı var. Hatta şeytan bana bunun bir hükümet oyunu olduğunu söylüyor. Baksanıza AB deklarasyon yayınlayıp aylar önce söylediğimiz koşulu 3 Ekim öncesi burnumuza dayıyor ama haberlerin %80'i Ata'nın önlenemez düşüşünü veriyor. Sanki denilenlerin hiçbir önemi yokmuş gibi en olgun tavrımızla dinliyor, tevekkül içinde la havle çekiyoruz. Of ki ne off.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

2 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Ömer Akşahan

 ÖNSÖZ : Ömer Akşahan


  Siyah Buz ya da Şeyi Şey Etmek...

*Düşü, bir bıçağın kestiği gibi kesiliverdi kuzeyden esen rüzgârla. Oldum olası, yüzünü ne zaman bir rüzgâr okşasa, uğultuyla apar topar yatağından kalkıp annesinin yatağına koştuğu kaos dolu geceler aklına gelirdi.
Bir gece, "Rüzgâr nasıl oluşur, anne?" diye sormuştu. Sorunun ağırlığı karşısında ezilen annesi, yüz buruşturup, kaş çatarak, "Rüzgâra, rüzgâr denir."diyebilmişti. İlkokulda rüzgâr konusu geçen ilk derste, öğretmen, "Kim rüzgârı tanımlayabilir?"dediğinde, tereddütsüz, parmak kaldırdı.
-Rüzgâra, rüzgâr denir, deyip, sonra da yerine gururla oturdu. Başaranlara özgü duygu yoğunluğuyla rüzgârın nasıl oluştuğunu öğrenme fırsatını ise gene kaçırmıştı.

*Yaşadıkları bölgede Akdeniz iklimi egemendi.Kış mevsimi yağışlı günlerde gökyüzünü kaplayan kapkara ve gri bulutlara baka baka ruhu karamsarlaşıyordu. Bulutların oluşumu da rüzgâr gibi öğrenilmesi gereken olgular arasındaydı. Ancak zamanında öğretmene sorması gereken soruları şimdi kendisine sormak zorundaydı.
"Her gün içtiği suyun saydam rengi nasıl oluyor da gökyüzüne çıkınca renk değiştiriyordu?"
"Bulutlar beyazken havada asılı duruyordu, ama, yağmur yağarken neden kararıyorlardı?"
"Kapkara bulutlardan neden beyaz karlar dökülüyordu?"
"Bulutlar kara olduğuna göre buzun rengi neden kararmıyordu?
"İçtiğimiz suyu soğutmak için siyah buz koyarsak suyun rengi ve tadı nasıl olurdu acaba?"
Ben de amma soruyorum kendime, deyip, sustu. Aklından, soru sormayı sürekli teşvik eden öğretmenine teşekkür etmek geçti.

*"Bir öğretmen, her şeyden önce iyi bir dil öğretmeni olmalıdır."diyordu, deneyimli eğitim yöneticisi. Öyle ya, bir öğretmenin en büyük hazinesi sahip olduğu dil olabilirdi ancak. Oysa kazın ayağı hiç de öyle değildi. Ortaokul yıllarından anımsadığı matematik öğretmenlerinden birisi, yıllarca derslerini, "şeyi, şey yapmak için şeyi şey yaparak..." geçirmişti. Teorinin her zaman gerçekle örtüşemeyeceğine tipik bir örnek olarak düşündü o öğretmeni...

*1923 / 1928 döneminde ilköğretim çağı öğrencilerine bitişik / eğik el yazısı öğreten eğitim sistemi, 2005 yılında yeni baştan bu sisteme geri dönüyor. Sevinsek mi, üzülsek mi, bilmiyorum. Bir gün bakarsınız, Köy Enstitüleri de yeni bir adla gündeme gelivermiş, neden olmasın. Japonlar bizden daha mı cahil yoksa? Onlar bu sistemi bizden alalı yıllar oldu da...
Eğitimde eğik el yazısı çocuklara neler mi kazandıracak? Bir düşünelim, ne dersiniz?
1.Geriye dönüşe izin vermez,
2.Harflerin bitişikliği düşüncedeki akıcılığı geliştirir,
3.Estetik duyguyu geliştirir,
4.Çizginin grafiksel özelliklerini keşfeder,
5.Çalışırken sabırlı olmayı öğretir,
6."Bu eğitim, öğrencinin bütün hayatı boyunca düzgün, okunaklı ve eksiksiz yazma alışkanlığının temelidir." (1)
Bizim kuşağın kaybedenlerine duyurulur...

*Çocuğun çalışma defterinin nasıl olması gerektiğine kim karar vermeli? Genel eğilime sırt çevirerek derim ki, bu karar yalnızca onu kullanana aittir. Yani karar vermek, yetişkinlerin olduğu kadar her yaş çocuğunun da en doğal hakkı olduğuna inanıyorum. Böylece, gelişme çağındaki çocuklarda demokrasi fikrinin gelişmesine de önemli bir katkı sağlar. Hem aile içinde, hem okulda seçme ve seçilme etkinlikleriyle ekilen küçük tohumlar boy verir ve gür bir demokrasi ormanı oluşumuna yol açar.

*Sevan Nişanyan, 'Sözlerin Soyağacı' (2) adlı yapıtının sunuş yazısında."...çağdaş Türkçenin kelime hazinesi içinde dar anlamda Türki unsurun payı %15 veya 20'yi aşmaz. Çağdaş Türkçenin etimolojik etüdü için, Türkolojinin yanı sıra, en azından Arap, Fars, Fransız, İngiliz, Latin ve Yunan dili disiplinlerine hakim olmak gereklidir." diyor. Türkçenin zengin bir dil olup olmadığı konusunda süren tartışmalara, 1912'de Bedros Keresteciyan'dan sonra çıkardığı etimolojik sözlükle katkıda bulunan Sevan Nişanyan'ın tırnak içine aldığım sözlerinin tartışılması gerektiğini söylemekle yetineceğim.

*"Önemli olan; sistemin iyiliği değil, uygulanabilirliğidir." Hayatın her alanında genel geçer bir kural bu! Sisteme inanmayan, onu özümseyememiş çoğunluğun egemen olduğu toplumlara dünyanın en mükemmel sistemini getirseniz, sonuç yine hüsran olacaktır. Bunu, özellikle toplumun tamamını etkileyen eğitim modeli arayışlarında net olarak izleyebiliriz. Bir dönem Kredili Sınıf Geçme Sistemi denenmiş; özünde çok iyi olmasına karşın, alt yapı yetersizliği ve asıl önemlisi sisteme inanmayan, özümsemeyen yönetici ve öğretmenlerce yıpratılarak rafa kaldırılmıştır.

Şimdilerde eğitimde yeni bir model gündemde; çoklu zeka ya da aktif öğrenme diye de adlandırabileceğimiz öğretim modeli. Bu sistemin batılı gelişmiş ülkelerde uygulandığını biliyoruz. Ancak doğu ve güneydoğu okullarında 70-80 öğrencili sınıflarda nasıl başarıya ulaşacağını bana hangi yetkili söyleyebilir ki? Bugün klinik deneylerle hacmen küçük bir kümeste üst üste yerleştirilmiş tavukların saldırganlık duygusunun geliştiği kanıtlanmış olduğu halde, 80 kişilik sınıfları gözleriyle tanık olmuş birisi olarak soruyorum: "Çocuklarda bırakın öğrenme becerileri geliştirmeyi, oksijensizlik nedeniyle artan saldırganlık duygularını nasıl köreltebiliriz?", buyrun, yanıtlayın hadi bakalım.

*ABD'de bir üniversitede dört katlı devasa bir bina kütüphane olarak hizmet verirken, güzel yurdumun bazı güzel eğitim yöneticileri okullarına küçük çaplı da olsa bir kütüphane kazandırmaya çalışan öğretmenlerin önünü neden keserler ki? Bunu öğrenmenin yolu ancak bir öğretmenevinden geçer. Bu konuda açık ve net bir örnek vereyim dilerseniz. Kuruluşundan itibaren dört yıl müdürlüğünü yürüttüğüm Ödemiş Öğretmenevinde başlangıçta kütüphane olarak donattığımız ve sigara içme yasağından önce sigarasız ortamda hizmete soktuğumuz oda, altı yıl sonra, sürekli oyun ihtiyacını dile getiren üyelerin baskısıyla kapatılmış ve oyun salonu olarak kullanıma açılmıştır. Oysa gidin bakın; bugün, hemen her caminin irili ufaklı ama mutlaka bir kütüphanesi vardır.

*Okulda kütüphane açılmasını desteklemeyen müdüre karşı öğretmen; kitap haftasını fırsat bilerek açtığı kitap sergisine şu anlamlı pankartı yerleştirir: "OKUL İÇİN HER ŞEYİ YAPABİLİRSİNİZ. ANCAK BİR KÜTÜPHANE YAPMADIYSANIZ, HİÇBİR ŞEY YAPMIŞ SAYILMAZSINIZ!"

*Ayrıca yine bu ülkede, 'kitap okumayı sevmediği' için yazarı tarafından ücretsiz uzatılan bir kitabı almayı reddeden edebiyat öğretmenlerini de tanıma bahtsızlığı yaşadım.

*Eğitim yöneticileri ve öğretmenlerinin sahip oldukları sertifikalarının her beş yılda bir yapılacak kurs, seminer ve sınavlarla güncelleştirilmesi esas alınmalıdır. Aksi halde üniversiteden alınan bilgilerle ömür boyu yapıldığı sanılan eğitim çalışmaları, bizim çağdaş dünyanın dışına hızla itilmemize neden olacaktır.

*Bilgi çağını yadsıyan insanlarla daha nereye kadar yürüyeceğiz? Gelin, eğitim ağacımızı, çağa uygun bilimsel yöntemlerle daha gür meyve vermesi için zamanında budayalım, ne dersiniz?

(1) Prof. Dr., Yalçın, Alemdar, Türkçe Öğretim Yöntemleri, s.44, Akçağ Yayınları, Ankara 2002.
(2) Nişanyan, S., Sözlerin Soyağacı, 2. Basım, Adam Yayınları, İstanbul 2004.

Ömer Akşahan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              3 Kahveci oy vermiş.
5 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Müjgan Yalız


KOLLUK BENDE KILLIK BENDE !

Üniversite yıllarında verilen ve o zamanlarda " aman canım ne gerek var araştırma yapmaya al bir yerden yaz işte" denilen ödevler hepimizin anılarında vardır mutlaka. Ama benim gibi herşeyi biriktirme ve unutamama hastalığı olanlar için bu ödevler de - hele ki diğerleri gibi yapmamış köküne kadar araştırmışsanız- bütün ayrıntıları ile hem bir hayat birikimi sağlamıştır size, hem de bir türlü atılamayanların sıralandığı bir depo da okkalı bir yer tutmuştur.

Geçenlerde, kardeşimin başka bir kentte görevlendirilmesi üzerine önce ona, sonra bana sıra gelmiş olan bir depo temizliği gerçekleştirdim annemin "yeter artık eviniz barkınız var temizleyin şu dosyaları ya da alın gidin" direktifiyle. Ve bir tam günü o depoda geçirmek zorunda kaldım. Dosyalar gibi toz tutmuş hafızamı da silerek. Neler çıkmadı ki içlerinden; sararmış karneler, annemden gizlediğim ilk aşk mektupları, eski sevgililerle ürkek bakışlı fotoğraflar, proje eskizleri, parasızlıktan bitirilememiş tez çalışması, İngilizceden Türkçeye çeviri metinleri, gezi notları, okul ödevleri, kırık cetveller, rapidolar (hele bu alet hırdavat tarih öncesi gibi şimdilerde... Bilgisayarlar, animasyon programları düşünülünce!) ve daha neler neler. Yirmi yıllık anılar külliyatı. Hangisine el attıysam içlerinden yine bir bölümünü bir yirmi yıl sonra iyice yabancılaştığımda atmak üzere tekrar saklanacaklar bölümüne ayırdım.

Şimdi başlıkla ilgi kuramayanlar için açıklıyorum: Bu ayıklama sürecinde elime gelen araştırmalardan biri, yüzyıllardır değişmeyen bir gerçeği bugünle ve çalıştığım işyerinde olup bitenlerle örtüştürmeme vesile oldu. Araştırma konusu ' İdeolojilerin Kent Planlaması ve Bina Tasarımındaki Etkileri'. Şimdi "ee ne var bunda, ideoloji herşeyi etkiler!" diyeceksiniz mutlaka. Tamam. Haklısınız. Haklısınız da ideolojilerin fikir babaları ya da onların savunucuları hakkında hiç fikir yürütmeyecek miyiz? Yani onların da biz sıradan ölümlüler gibi aslında zaafları olan, çocukluklarında eksik kalmış bir tarafları bulunan, ilk gençliklerinde bakkalın kızına âşıkken onun kendinden daha zengin kasabın oğlunun peşinde dolandığı gibi faraza. Yani zedelenmiş egoları da olabileceği gerçeğini yadsıyacak mıyız?. Bu hırpalanmış egoların ve 'küçüklüklerinin' onları insanlığın başına büyük dertler açan canavarlara dönüştürmüş olabileceğini gözardı edebilecek miyiz?

Araştırmanın kapağını açınca koca bir tokat gibi Hoca'nın yüzüne de bu gerçeği vurmak istediğimi -ki o derste de baskıcı ve nefes aldırmaz bir yöntem izleniyordu o zamanlar- anımsadım. İlk sayfa; insanlık tarihinin en karanlık dönemi ile sizi yüzyüze getiriyordu: badem bıyıklı Hitler'in resmi ile yüzbinlere hitabettiği meydan fotoğrafı. Bir de, okuduğum bir kitaptan yine Hitlerin çalışma odasını betimler canlandırma yapılmış bir eskiz... İnce, uzun, dar bir oda. Yüksek tavanlar, bu mekânı daha da gizemli ve ürkütücü hale getiren ince uzun kırmızı bir halı, girişin tam karşısına yerleştirilmiş, başka hiçbir ışık kaynağı olmayan odaya tek doğal ışık gelişini sağlayan giriş yönünden geleni spot ışık altında bırakacak şekilde tasarlanmış ince yüksek bir pencere ile bu pencerenin tam önüne yerleştirilmiş nerede ise oda genişliğinde olan kallavi bir 'makam' masası! İçeri girene (o-da) diyor ki: "Ey zavallı küçük adam, bana ulaşana kadar yürüyeceğin bu yolda seni unufak edeceğim, ışığımdan gözlerin kamaşacak Tanrıya yaklaşmak o kadar kolay mı?!!!!"

Kolay değil elbet sizi bunca ezen bu yolda yürümek, yolun sonunda da halen içeri girdiğiniz güçte olmak....

Mekân psikolojisinde yapılan araştırmalar insanların hep sırtlarını bir duvara dayamak ya da tanımlı bölgelere yakın durmak -mesela duvar-kolon kenarında bir masaya oturmak gibi- istediklerini göstermiştir. Bu nedenle hep çok büyük, ya da devasa mekânlarda kendi ölçeğimize yakın şeyler ararız. Böylece kendimizi güvende ve tanımlı hissederiz. Ama işte güçlerini ezici bir unsur olarak kullanmak isteyenler bu unsurların tamamını ortadan kaldırırlar. Bu yüzdendir Hitler ve benzerlerinin ortaya koyduğu acımasız ve benliğinizi yokeden tasarımlar yaratmaları. Çünkü aslında sizin gücünüzden korkmaktadırlar ve bütün benliğinizi ve ruhunuzu hurda ezmede kullanılan tonlarca ağırlıktaki preslerle ezmektedirler ve muhalif olma olasılığınızı daha o kapıdan girdiğinizde " ayağını denk al" dercesine tehdit etmektedirler.

Ben hep hayatta hiç birşey olmamış, olamamış kifayetsiz muhterislerden çekinmişimdir. Hal böyle olunca tüm tutunamamışlıklarının, mutsuzluklarının, yetersizliklerinin intikamını sizden almaktadırlar çünkü. Çünkü siz hiç bir güç eklemlenmesine sahip değilken bile mutlusunuzdur ve dışarıda dönen iktidar savaşlarına aldırış etmeksizin kendi yolunuzda yürür gidersiniz. Ama sizin böyle olmanız bile, bu insanları komplo teorileri üretmekten alıkoymaz. Siz bu defa olanca aldırışsızlığınızla "zaten ne ki sahip olduğunuz şey" demektesinizdir ve, onları ve onların küçük zafer tepelerini -ki onlar için büyük hatta ulaşılmaz olan- çoktan değersiz kılmışsınızdır. Ve bu gerçek bir savaş nedenidir: "yeni bir Vietnama Hoşgeldin" görünmez pankartı açılmıştır.

Odaların dekorasyonu değişir, az önce anlattığım Hitler odasının yeni mini prototipi kurulur ve savaş esiri olarak kapısına bir de sekreter oturtulan kapı girişinde bekletilirsiniz önce, sonra da gerekli bekleme süreniz dolduğunda içeri alınırsınız. Bir zamanlar kıdemi altta olduğu için size 'efendim' diye hitabedenler şimdi sizi "buyurun oturun" demek için bekletmeye çalışırlar.

Ama ne gam! Siz çoktan istediğiniz yere oturmuş eteğinizi yukarı sıvazlamış, bacak bacak üstüne atmışsınızdır. Ancak hayatta, oraya oturmadan önce - ki daha geçici bir yer olduğunu oradan gelip geçenlerin sayısının sonrasında ise akıbetlerinin ne olduğunun henüz farkına varamamışlardır iktidar sarhoşluğuyla- hiç sahip olmadığı bir güce sahiptirler ve ilk raundu kaybetmiş olmanın hiddetiyle uzmanlık alanınızı unutup, sizden, bambaşka bir konudaki uzlaşmazlığı çözmenizi 'ivedilikle' istemektedirler. Yanıtınız ise gayet yalındır; Mesleki formasyonunuzun, bilgi ve uzmanlık konunuzun bu konuyla ilgili olmadığını, yapacağınız incelemelerin yanlış sonuçlara yolaçabileceğini söylersiniz. Ama size; işleyiş yönergesini bir önceki gece değiştirdiklerini belirtip "hukuki işlemleri de öğreneceksiniz" derler. Kendilerinden o kadar emindirler ki "ben bunu bir kaç günde öğrenirim de, bakalım sizler ne kadar zamanda yöneticiliğin bir olgunluk meselesi olduğunu öğreneceksiniz" sözü ile nakavt olacaklarından habersiz ve savunmasızdırlar.

Bu statü için nasıl ayak oyunlarına girdiklerini bildiğinizi bildikleri gibi, yönetim katını sadece binada sular kesildiğinde tuvalet ihtiyacınızı karşılamak için kullandığınızı, bütün ''apoletlerden'' nefret ettiğinizi de bilirler... Ama yine de -benzer bir statüye getirilmiş, çok sevdiğim, mert, dürüst ve olduğu gibi olan bir dostun dediği gibi- tavırları ile aslında demek istemektedirler ki: KOLLUK BENDE KILLIK BENDE.....

Ama benim babam da, biz çocukken sahip olduğumuz yeni bir şeyi ona sahip olmayan/olamayan arkadaşlarımıza çocukça bir insafsızlık ve nispetle gösterdiğimizde alçakgönüllü ve içten olmamızı öğütler ve derdi ki ..." itin kursağı yağ götürmez.''

Müjgan Yalız
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              3 Kahveci oy vermiş.
5 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Elif Eser

 Cemreler Düşerken : Elif Eser (Zeycan Irmak)


  DÜNDE KALANLAR

      İçimdeki çocuğun intiharına....

Bir dolu yalnızlık sığdırdım kendi göğüme
Upuzun hasretlikler biriktirdim
Ve çıldırmış düşlere gebe kaldım
Ve çığlık çığlık sustum, için için sızladım.
Kimse bilmedi benim, benimle yaşadıklarımı
Kimse sormayı akıl edemedi
Ya da... ben...
Akıl dersinden bütünlemeye kaldım.

Baranlar uğuldadı üzerimde,
Korumak için, içimin acısını
Üzerime kapandım.
Çok yıkımlar yaşadım
Kanadım az biraz
Yani, ödedim bedellerimi
Örttüm acıyan yerlerimi
Acılaştım sanki...

Bir dolu sevinci çarmıha gerdim
İçimin yangını yer yer küle serildi
O zaman anladım vaktin tamam olduğunu
İlahi sona dayandığımı...
Nihayetinde vurgun yemiş bir denizciydim
Yaşamam kâbil değil.
Sürünerek ve bazen kendimden geçerek
İnleyerek ve dermansızlığa direnerek
Usul usul ilerledim,
İç kanamalı bedenimi
Sessizliğin limanına demirledim.

Çatlamış dudaklarım aralık,
Nefesim uzun fasıllarla buharlanıyordu.
Beynimin infilaka hazırlandığı bir sırada
Beni benden almaya geldiğini gördüm,
Hafifçe araladım kirpiklerimi
Elbette anladım ne için geldiğini
Direnmenin faydasızlığına ran
Teslim oldum kanatlarına daha o an
Utanmadan, acımadan, sıkılmadan...

Buldunuz beni!
Feveran ettiniz feryat, figân...
Heyhat! Yakışmıyordu ağzınıza
Ağzınızdan dökülen ağıt tohumları.
Maskelerle yüzlerinizi gizlediğiniz
Ağıtların yaktığı
Kabuklarınız kanıyordu farkında olmadan.
Ahdettim bende sizden habersiz
Geri dönecektim...

Nasıl unuturum naaşıma yaptıklarınızı;
Çürümeye yüz tutmuş tenimi
Kaynar sularla yıkadınız teneşirde,
Ağzıma, burnuma ve kulaklarıma
Kana batırılmış pamuklar tıkadınız.
Kefenimi kendi isteğinizle kara kestiniz!
Siyah bir çaputla çenemi bağladınız.
Sonra da utanmadan hep bir ağızdan
Yaşarken bilmediklerimin talkımını verdiniz!
Toprağıma çiçekler ekmeyin!
diye haykırdım!
Duymadınız!
Duymak istemediniz.......

Aylardan cinnetedur,
Günlerden ölümertesiydi
Işık yoktu, her yer olabildiğince kimsesiz
Ve karanlık bir ay susuyordu çaresiz
Kaskatıydım dolaysız, biraz da pervasız
Ve solgun bir ruh halinde
Voltalıyordum selvi gölgelerinde...

Durgunluktan sıyrılma vakti geldiğinde
İncecik bir ışık gördüm uzaktan
İşte tam da ışığa durulduğum o an
Bir ananın rahminde yeniden buldum can
Daha önce yaşarken bilmediklerim aklımda
Gerine gerine bakındım etrafıma
Evvelâ aşkı emdim kana kana
Gözlerim alışınca karanlıktan aydınlığa
Gülmeyi. Coşkuyu. Mutluluğu. Huzuru.
Giyindim alabildiğine rengârenk sonra
Sim sim parıldadım yağan yıldızlarla
Islandım gökkuşağının altında defalarca
Ellerim havada, başım semada
Arındıkça arındım eski halimden
Hazır olduğumu hissettiğimde tamamen
Telaşsız, umarsız, kendiliğinden
Karıştım aranıza yeniden.

Telibrişim esvaplar içerisinde,
Yürümüyor adetâ süzülüyordum.
Dört yanımda refakatçi güvercinler, kelebekler
Tatlı bir esintiyle misk amber yayıyordum...

Öyle güzel, öyle farklıydım ki,
Sizden olmadığımı hemen anladınız
Ve elbet tanımadınız
Dönüp dönüp ardınıza,
tekrar tekrar nazarladınız
Gördüğünüzün hayranlığından
Dudak kıvrımlarınızda uçuklar tomrukladı.

İşte o vakit çok güldüm halinize
Bu muhteşemlik sizin sandınız!
Sizin gözlerinizin yanılgısı saydınız!
Hattâ daha ileri gidip
Beni yarattığınıza kendinizi inandırdınız!
Tıpkı bir heykeltraşın tanrısal kudretiyle
şekillendirdiğiniz evhamına kapıldınız.
Sesiniz git gide yükseldi
Aranızda kavgaya başladınız.
Oysa ki ne kadar hayâlperestsiniz
Ve de gülünç!
Ne çabuk unuttunuz,
Vurgundan sonra bedenime tiksintiyle baktığınızı
Gömütümün başında akıttığınız sahte yaşları?

Acıdı bir yanım amansız, sustum utançla
O günlerde yaşadıklarım hatırımda
Ne yapabilirdim sizler için daha başka;
Hepinize yetebilmem imkânsız....

Hiç vakit kaybetmeden, hemen
Heybemdekileri çıkardım avuç avuç
Bir dolu umut savurdum üzerinize
Bir dolu toplama çocukluk anısı
Belki iyi gelirdi nasırlı yüreklerinize
Yine aranızdan kimse sormadı
Ne yiyip ne içtiğimi
Kimseye söylemedim ben de,
Kendimle beslendiğimi,
Yani, aç kaldıkça özüm
Kendi kendimi yediğimi...

Şimdi sırayı devrettiniz
Yaşamak sırasını..
Dünde kalanlardan gerçeğe en yakın birinizi
alacağım yanıma, insanlık namına.
İbreti âlem için, kurtaracağım onu da.

Köhne bir denizciydim vaktiyle
Siz ise gösterişli yaşayan kadavralar
Benzetemediniz beni kendinize
Olamazdım istesem de
Sahte, düzenbaz, riyakâr.
Zavallı bir kadırganın dümencisiydim
Şimdi ise denizlerin hakimi!
Ne azgın rüzgârlar baş edebilir artık,
Ne boranlara yenilirim!
Ne sizler gibi haydutlardan titrer ruhum
Ne korsanlara, yağmacılara yalakalık ederim!

Büyük yemin vermiştim;
Tahtıma göz dikenin gözü oyula!
demek istedim... diyemedim.
Nasıl da zavallısınız aslında,
Nasıl da ucube!
Kendi kendinize kurduğunuz
Devrik düzenin devrik bekçileri
Yaşamak bundan öte ne mümkün sizlerle!
Çekilin yolumdan bre gafil sürüsü çekilin!
Geçmişler sizin olsun
Gelecek benim!!!

Elif Eser
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              5 Kahveci oy vermiş.
13 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Nesrin Yıldırım

 Kahveci : Nesrin Yıldırım


  Hoşça kal Perdelerime Gölgesi Düşen Gece -1

Gece aydınlanıyor. Ay inatla geceye tutulmuş , sanki hiç gün doğmayacak. Odamın camından Ay'la göz göze geliyorum. Ay'ın gözleri yokmuş. Sanırım birileriyle göz göze gelmeyi özlemiş olmalıyım ve Ay'ın gözleri varmış diye bir masal uyduruyorum kendime.

Ay geceye aşık gibi duruyor, göğün karanlığında ışıl ışıl salınırken. Ben seviniyorum gece çözülüyor, göğün kollarından diye, Ay'sa mutsuz. Ben gibi mutsuz, ayrılırkenki halim geliyor aklıma çok uzağımda değil o halim. Aynanın hemen karşısında hiç bu halim değişmedi aslında ben hep aynı hallerdeyim. Bundan sonraki hangi halim acaba. Aşkın hangi halini yaşayacağım. Yarın akşam Ay hangi haliyle salınacak gökyüzünde kim bilir.

Sabah olsa…
Bitse gece…
Bu azılı diş ağrısı gibi geçen gece sona erse…

Gün aydınlansa…
Gecenin o dayanılmaz sessizliği bitse…

Şu sesi kısalısı sesler sona erse, bir gecenin kendi sesi var, gecenin kendi çığlıkları.
Gece çığlık çığlığa…

Geceyi aydınlatan yıldırımların gölgesi kitap raflarıma vuruyor, kitap raflarımın arasına sıkışmış eski anılar gözüme çarpıyor. Bunca şey bana mı ait dercesine bakıyorum kitap raflarının arasına sıkışıp kalan anılara, kalbimi sıkıştıran anılara…

-Bunca şeyi ben mi yaşadım?
-Bunca anı bana mı ait?
-Başka birinin olamaz mı?
-O anılar başkasının kalbini sıkıştırmış olamaz mı?

Uzansam şöyle mis kokulu yatağıma, huzurlu huzurlu uyusam. Gecenin huzurunu kaçırmasam, gözüm kaymasa kitap raflarına, kalbim kendini ele vermese, aklım usul usul dursa tepemde beni bu huzursuzluğa mahkum etmese. Hadi gece çekilse de uyusam. Uyku göz kapaklarımdan içeri süzülse, gözlerim yenik düşse az önce göz kapaklarımdan süzülen uykuya. Sabah olmasına daha çok var. Duvarda asılı duran saat ilerledikçe duvarın içinde gömülü olan anılarımda, aklıma kazırken duvara kazıdıklarımda saatle yarışıyor sanki. Gözümün içine baka baka anılarım dans ediyor, karşı duvarda. Hayır bu defa aklımı kaçırıyorum. Yoo hayır aklım çoktan kaçıp gitti geriyede bunlar kaldı.

Gece, beni tek ayak üstünde cezaya bıraktı, hangi günün bedeli bu…

Yağmur başladı, az sonra şimşekler çıkacak ve bir yerlere yıldırımlar düşecek. Kim bilir hangi kalbi delip geçecek, o düşecek olan yıldırım.

İşte bir tanesi camımın dibine düşte bile. Göğü de uyku tutmadı belliki bu gece.

-Ey gökyüzü senin derdin ne?
-Kim seni bu kadar kızdırdı?
-Kime bunca öfke?

Beni bu kadar ağrıtan, sancıtan hangisi ayırt edemiyorum. Hangi bitiremediğim tarih, hangi ileriye alamadığım saat. Hangi zamansız ölüm, hangi zamansız ayrılıktan çıkıp geliyorlar kim bilir. Aklımdakiler tepiniyor, kaçacak delik arıyorlar kendilerine, kulaklarıma vuruyorlar. Oradan kalbime inip sırtıma. Bu gece aklımdakilerden birini seçmeyeceğim, hepsine ağlayıp hepsini kalbime indirip, sırtımdan çıkıp gitmelerini bekleyeceğim, Canım acıyacak, kalbim ağrıyacak, sırtım sızlayacak olsa da hepsini aynı anda söküp atacağım ruhumdan. Ruhum sökülecek, bu gece söküp söküp ruhumdaki ilmekleri tekrar dikeceğim.

Gözlerim yaşarıyor, ellerim eskisi kadar güçlü değil. Kalbim eskisi kadar genç değil. Avucumun içinde sıkıca tutacağım hiç bir şey yok ,her şey kayıp gidiyor yaşlanmış ellerimin arasından. Günaha boyanmışım ve bir daha da hiç aklanmayacakmışım gibi bir his var içimde. Tanrı beni cezalandırıyor olmalı, öyle ya bunca anı cezadan başka ne olabilirki. Herhangi bir yere kafamı kaldırıp, çünkü Tanrı herhangi bir yerdedir, nereye bakarsan ordadır, kafamı kaldırıp Tanrı ya sesleniyorum.

-Ne yapmış olabilirimki ben sana. Daha küçücük bir çocuğum ben.

Tanrı susuyor. Yine yıldırımlar düşüyor bir yerlere. Gök kızıla boyanıyor. Tanrı birilerine fena halde kızmış olmalı. Onlardan biri ben olabilir miyim. Ben Tanrı'yı kızdıracak hiç bir şey yapmadım ama diye geçiriyorum içimden. Tanrı göklerini bize açtığından beri göğü hiç bu kadar kızıl görmemiştim. Herkes uyuyor, bir benle Tanrı ayakta. Sanki küçük bir yüzleşme bu Tanrı'yla aramızda. Bunca şeyi ben seçmiş olamam, bunlar benim seçimim değil. Neyin bedeli bunca şey onu da bilmiyorum. Sanırım vaktiyle Tanrı'yı çok kızdırmış olmalıyım.

Günü müjdeleyen sabah ezanı yükselse şimdi minarelerden.

Kendimden çok uzakta bir yerlere gidip orda yeni ben doğursam. Bana yakıştırdığın o hüznü ruhumun içine ip gibi akan gözyaşımla temize çeksem. Senden öğrendiklerimi bana doğru çıkmakta olan yokuştan aşağı yuvarlasam. Kalbimin ipini çekip yeni bir ben doğursam, doğurgansızlığıma inat. Artık kimseye yalan söylemesem seni inkar ederken.

Kalbimin içinde sen varsın, yanan benim. O yangın nerde yanmakta da kalbimin içindeki sen yanıp kül olmuyorsun.

Bu filmi daha öncede izlemiştim ben. Hep aynı hikaye. Kadın adama aşık olur. Bir gün aşık olduğu adam gidiverir. Yalnızlığını komşu beller kadın kendine. Sonra beklemeye koyulur, gelmeyeceğini bile bile kadın bir umutla bekler, kapı aralığında, cam kenarında. Ne zaman açsa radyoyu fal bakar şarkılardan. Ağlar ağlar ağladıkça yağmur yağar, yağmur yağdıkça kadın ağlar. Şehrin caddeleri yıkanır, kadın sırılsıklam, yalnızlığı ıpıslak. Diline bulaşan tuzlu suyun tadı arttıkça şehrin göğünde yıldırımlar çakar. Gök gürültüsü olur, yalnızlığını parçalayarak içinden yükselen sesler. Bir şarkı tutturur kadın dilinden hiç düşmeyen.

Hangimiz akıl almaz bir sevdayla örselendik
Ve hangimiz ipe sapa gelmez cümleleri yalanladık
Hangimiz aşkı geceye sattık
Hangimiz haklı, kim suçlu
Hangimiz yalnız yalın yalnızlığında
Ve hangimiz kırık dökük
Hangimize yazık,
Kim nöbetlerde gecenin içinde
Hangimize ait o gevur yalnızlık
Hangimizin dilinde tadı bozuk cümleler
Kim vazgeçmiş geçmişten
Ve kim gelecek gelecekten, söylesene kim vazgeçmiş.

Nesrin Yıldırım
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 6,836,836,836,836,836,836,83
              6 Kahveci oy vermiş.
3 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Serap Ezgi


Egeli kadın

Akça pakcaydı teni. Yanakları pembemsi. Adını hiç bilmedim, hiç tanımadım. Kaybolduğumuzda İzmir'in sokalarında öylece duruyordu bir duvarın dibinde.Bir eli gölgesine sığındığı ağacın gövdesine dayalı. Diğer eli belinde. Ben koysam elimi belime aynı şekilde dursam gölgede meydan okur havasına bürünür laf bile yerdim.. Ama o sanki o gölgeye aitmiş gibi,orada öyle durması gerekliymiş gibi, yorgunluktan eli belinde..

Kısmış gözlerini bakıyordu ileriye. Neye ve nereye baktığını, kimi beklediğini önemsemedim, merak etmedim. Asıl merak ettiğim diğer insanların onu görmemesiydi. Nasıl saklanmıştı hiç çaba harcamadan, şehrin göbeğinde bu kadar doğal ve sıradan olmayı nasıl başarabilmişti?

Eminim çok güzeldi yıllar önce. Mimik çizgileri ele veriyordu gülmeyi ne kadar sevdiğini ve tezcanlılığını. Hayır bu kadın asla tembel yada uyuşuk olamazdı, yıllar ihanet etmiş olsada bedenine hala sağlıklı ve karınca gibiydi. Tüm egeli kadınlar gibi kulağındaydı altın küpeleri tek süsü olarak. Başındaki yemenisini tutturuvermişti, saçlar ensesini yakmasın diye. Kısmış gözlerini o kıstıkça inadına değiyordu güneş yüzüne. Dur bu kadının ten rengi hiç değişmemiş ama. Yakmamış güneş hatta kızartmamış bile ellerini yüzünü. Neden güzel bu kadar tenleri ve yıllarla savaşta başarılılar? Sevmediklerinden mi güneşe çıkmayı yoksa doğuştan, egelikten mi? İki çocuk emzirdiği belliydi memelerinden. Belki daha bile fazla ama en az iki. Salçalı ekmek süredi onlara öğlenleri. Ne yapsın girmezdiki onlar içeriye. Gece çayını içerken asmanın altında;ertesi gün 'iki sarmamı sarıversem'diye düşünürdü yaparaklara bakarken. Düşünürmüydü acaba başka bir şehirde başka bir ailede doğsaydı şimdi nasıl bir hayatı olacağını?Sahipsiz hisetmişmiydi kendini bazı geceler?Şükür çekerek giriyordur yatağa, benim gibi değildir eminim sık yakınmaz hayatından. Huzurluydu yüzü sanırım bu yüzden farklı geldi bana. Arayıpta bulamadığım kadar huzurlu hemde.

Bunlar geçti aklımdan. İzmirde kaybolduğumuzda kırmızı ile sarı ışık arasında beklerken gördüğüm kadının yüzünden. Zamanım olsaydı sorardım adını. ÜNZİLE miydi acaba?

Serap Ezgi
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,579,579,579,579,579,579,579,579,579,57
              7 Kahveci oy vermiş.
8 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,578,578,578,578,578,578,578,578,57
              445 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Dost Meclisi



Fotoğraf: Recep Pehlivanlar

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
Kahve Molası bugün 6.212 kahveciye doğru yola çıkmıştır.

Yukarı

 

 Tadımlık Şiirler


BENİ VURDUN

Beni vurdun
Akşama doğru, beş sularıydı
Uzaktaydın da halbuki
Menzilinde değildim
Ama vurulmaya
Ne kadar da müsaittim.

Alnımın ortasından mı desem
Çünkü beynim sızlıyor.
Kansız bir darbeydi ama
Vurduğun yerden,
Oluk oluk
Sen akıyor.

Beni vurdun
Habersizdim, çaresizdim
Elinde silah da yoktu
Sahipsiz bulmuştun kalabalıkta
Bir park çıkışıydı sanırım
Yaza henüz veda etmiştim.

Şikayetçi olmadım bu durumdan
Hatta düşündükçe gülümsüyorum.
Görünmez kazaydı belli ki
Şeytan doldurmuştu gözlerini
Hâlâ oradadır ruhumun cesedi
İnan, bilerek kaldırmıyorum.

Elif Bengü

Yukarı

 

 Biraz Gülümseyin




Yorumsuz!

Yukarı

 

 Kıraathane Panosu


İstanbul için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Ankara için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
İzmir için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Kaynak: http://www.meteor.gov.tr

Yukarı

 

Akın Ceylan

 İşe Yarar Kısayollar


  Şef Garson : Akın Ceylan

Alın size karmakarışık ama bir o kadar da lezzetli çorba niteliğinde bir web sayfası http://www.werci.info/blog/ hazırlayan arkadaşın ellerine sağlık. İçine limon sıkmadan ve tuz ilave etmeden keyifle okudum ve inceledim. ısrarla tavsiye ediyorum.

Ney sesini duyduğunda içi bir hoş olup, elindeki bütün işleri bırakıp ve hatta aklındakileri bile temizleyecek kadar huzur bulabilenlerdenmisiniz. Ben biraz öyleyim sanırım. Ney konusunda aradığınız bir çok bilgiyi ve kaynağı bulabileceğiniz bir site tavsiye ediyorum http://www.neyzen.com/index.html nota arşivinden ney çeşitlerine kadar bir çok kaynak bu sitede mevcut.

Digital fotograf makinem yok diye üzülmeyin. İnternet üzerinden online foto hizmetleri başladı. Denemek için http://www.beles.org/foto.htm gülümseyin.

Kobilere özel bir web sayfası var http://www.kobifinans.com.tr/ Hiç bir kar amacı gütmediğini bildiğim için rahatlıkla tavsiye ediyorum. Eğer sizin işletmeniz de KOBI sınıfına giriyorsa bu sayfayı mutlaka ziyaret etmelisiniz. Uzmanına sorun kısmında sorularınıza uzman kişiler tarafından cevap veriliyor olması işi daha da güzelleştiriyor.

KAHVE MOLASI DERGiSiNi ON-LINE SATIN ALABiLiRSiNiZDergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün.
http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1

Yukarı

 

 Damak tadınıza uygun kahveler


Avant Browser 10.1 Build 26 [1.8 MB] Windows Free
http://www.avantbrowser.com/download.html
Aylardır kullanıyorum ve müdavimi oldum. Aynı anda pekçok sayfaya en kullanışlı biçimde ulaşmak, ulaşırken her türlü güvenlik önlemini almış olmak, arama motorlarıyla entegrasyon,vb. pekçok özelliği bünyesinde barındıran mükemmel bir tarayıcı eklentisi. Eklenti demek ne kadar doğru bilmiyorum, aslında şöyle demeli, Internet Explorer tabanlı süper extra extra tarayıcı. Ve de ücretsiz. İstisnasız herkese tekrar tekrar tavsiye olunur.

Yukarı





Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM













Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20050922.asp
ISSN: 1303-8923
22 Eylül 2005 - ©2002/05-kmarsiv.com
istanbullife.com