 |
 |
|
5 Ekim 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Ramazan bereketiyle geldi!.. |
Merhabalar,
AB konusu henüz çok sıcak olduğundan soğumadan birkaç şey daha söyleyelim diyorum. Beklendiği üzere tartışmalar sürüp gidiyor ve daha da sürecek. Demoklesin kılıcı gibi sallanan 64 vetoyu geçerken çekeceğimiz mide ağrısı, onların hazımsızlığı da cabası. Bir kısım on yıla varmaz gireriz diyorlar. Ben nacizane on yıl sonra AB'nin durumunun ne olacağı konusunda bile net değilim. Birlik kendi içinde sorunlarla boğuşurken sanki bize bir can simidi gibi yapıştı olarak algılıyorum olayı. Bir de başlarına Türkiye krizini çıkarmamak için ellerinden geleni yaptılar sanki. Mesela Avusturya'yı ikna ederken "Yaw kardeşim uzatma işte, bugün he de yarın hayır diyecek elli tane fırsat geçecek eline." mi dediler acaba? AB'nin düzenli yaptığı anketlerin sonuçları zaten çok manidar değil mi? Halkın %70'i bizi aralarında görmek istemiyor. Yani iş referanduma geldiğinde kıç üstü oturacağımız aşikar. Ammaaa, herşeye rağmen, sonuç ne olursa olsun, Avrupa'ya yönelik bir irade beyanının bizzat Avrupalılar tarafından da tasdik edilmesi anlamına gelen bu aşamadan mutsuz olmaya hiç gerek yok. Sadece mevcut hükümetin kalplerinden geçeni, kalplerine gömmesine yaramışsa bile memnun olmak gerekir. Onca beceriksiz adıma rağmen merdivenden düşmediklerine şükretmekten başka birşey gelmez elimizden. Dün bir boş anımda son 2 yılda AB ile ilişkileri yürütenlerin farklı insanlar olması halinde neler olabileceğini düşündüm. Liderleri taradığımda yakın zamandan aklıma tek bir isim geldi, rahmetli Turgut Özal. Günahıyla sevabıyla bana farklı adımlar atabilirdik dedirtti. Bilmem belki de adamcağız sadece rahmet istedi. En azından en can alıcı görüşmeleri ANAP Genel Merkezi yerine Başbakanlık ya da Dış İşleri Bakanlığında sürdürürdü diye düşündüm. Neyse.
Efendim onbir ayın sultanı Ramazan geldi, hoşgeldi. Reklamdaki gibi onbir ay boğuşup bir ay koklaşan bir memleket olsak bile, tadını çıkarana güzeldir Ramazan. Ve istisnasız herkesin bir eski Ramazan'ı mutlaka vardır. Sevgili Seyfullah yazısında bu konuda iyi bir giriş yapmış ben de altına imza atıp burada keseyim. Bu ayı Ramazan'a uygun bir Kahve Molası hazırlayarak değerlendirmek istiyorum. Kısa sürede ulaştıklarımla pek başarılı oldum sayılmaz. Ramazan hikayelerinizi bizlerle paylaşmak isterseniz, beklerim efendim. Adana'dan sevgili Müge, ay boyunca bizler için derlediği iftar sofralarıyla Kahve Molası'na renk katacak. Eğer hoşunuza giderse Ramazan ertesi de sürdürebiliriz. Hepinize rahat ve huzurlu bir Ramazan Ayı diliyor, oruç tutan tutmayan herkese sevgi ve selamlarımı gönderiyorum. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan ÇOCUK RAMAZANLARI |
|
Eski Ramazanlar deyince bit pazarına nur yağar. Herkes ağız birliği etmişçesine eski ramazanların ne kadar güzel geçtiğini, iftar ve sahur sofralarının zenginliğini, kaybolup giden ramazan geleneklerinin güzelliğini anlatmaya başlar. Bana göre yaşanmış ve anılara gönderilmiş her şey zaman içerisinde bize daha sevimli ve sıcakmış gibi görünür. Çünkü yaşamın içerisinde bıçakla kesilmişçesine birbirinden ayrılmış güzel veya çirkin, iyi veya kötü, mutluluk veya hüzün yoktur. Bunların hepsi bir döngüdür ve içine her şeyden biraz serpiştirilmiştir.
Yazacaklarıma dair felsefi bir bakış açısı yaratarak, konuya sağlam bir zemin oluşturmak kaygısında değilim. Sadece eski ramazanlar dendiğinde dünyanın birden bire toz pembeymiş gibi algılanmasına biraz gıcığım. Dokuz yaşlarına geldiğimde evdekilerin beni uyandırmadan sahura kalktıklarını fark ettim. Kardeşim ve benden habersiz yemeklerini yiyor, sonra da yeniden yatıyorlardı. Benden kurtulmak bu kadar kolay olamazdı. Büyüklerim ne kadar dikkatli olurlarsa olsunlar ben uykumu en ufak bir tıkırtıya kurar ve her seferinde onları sahur yemeğinde suç üstü yakalardım. "Beni niye uyandırmıyorsunuz? Büyüdüm artık, ben de sizinle kalkacağım."derdim. Önce "Uykuna yazık etme, git yerine yat."derler ama bana söz geçiremezlerdi. Benim inat edeceğimi anlayınca yer sofrasında bana da bir bağdaşlık yer açarlardı. Özellikle ağabeyim ve ablam "Nasılsa oruç tutmayacaksın? Ne diye kalkıp bu saatte zıkkımlanıyorsun? Senden gizli gizli baklava börek yemiyoruz ya."diyerek beni azarlarlardı. Haklıydılar, benden gizli gizli baklava börek yemiyorlardı ama sabah kahvaltısı hiçbir zaman sahur yemeği kadar da lezzetli olmuyordu.
Onlar oruç tutmadığımı söyleseler bile ben kendimce orucumu tutuyordum. Benimki çocuk orucuydu ve öğleye kadar sürüyordu. Okulun bahçesinde kan ter içinde koşturma oyunları yada top oynamışsam orucumu daha erken bozuyordum. İkinci tenefüste susuzluğa dayanamayıp bahçedeki sıra sıra musluklardan birinin ağzına yapışıyor, suyumu kana kana içiyordum. Öğlenden önce su içtiğim, zamanlar kendi çocuk orucumu erkenden bozduğum için de suçluluk duyuyordum. Ama nasılsa Allah çocukların günahlarını silecek, büyüyünce bana yeni bir defter açacaktı. Suçluluk duygusu birkaç saat içinde kendiliğinden dağılıp, uçup giderdi.
Annem, "Arife günü kurtlar, kuşlar böcekler bile oruç tutarmış. Sende o gün orucunu tam tutmalısın."dedi. Sahura kalktım ve babamın söylediği gibi o gün oruca niyetlendim. Sabah olup sokağa döküldüğümüzde herkes birbirine "Sen niyetli misin? Hee bende niyetliyim."diyordu. Diğerlerini bilmem ama gün öğleye doğru yaklaştıkça ben her zamanki gibi yine acıkmaya ve susamaya başladım. Çocuklar birbirlerine, "Vallahi ben hiç acıkmadım, ekmek ve su aklıma bile gelmiyor."diyorlardı. Oysa artık benim ekmek ve su hiç aklımdan çıkmıyordu. Gün ikindiye dönmeye başladığında dananın kuyruğu koptu kopacak hale geldi. Bütün çocuklar daha önce yedikleri güzel yemekleri anlatmaya, yemekten konuşmaya başladı.
- Babamla Manisa'ya doktora gittiğimizde beni lokantaya götürdü. Ben diyeyim kırk, sen de elli çeşit yemek vardı. Biz köfte yedik. Garson kocaman bir tabağı tepeleme köfte doldurup getirdi. Yanında dilimlermiş domates, soğan ve közlenmiş acı biberler vardı. Köfteyi bitirince ben üzerine tulumba tatlısı bile yedim.
- Karpuza bıçağı sokar sokmaz kütür kütür karnından ikiye yarıldı. Kan gibi kıpkırmızı, şeker gibi tatlıydı. Karpuzun kocaman göbeğini yalnız başıma oturup bi güzel yedim.
Bu muhabbet buna benzer cümlelerle ardı arkası kesilmeden sürüyordu.Bütün çocukların artık karnı iyice acıkmıştı.Yemekli konuşmalar sürerken Cemal oruçlu olduğunu unutup sokak çeşmesinden su içti. Gerçekten oruçlu olduğunu unuttu mu bilmiyorum ama hiç birimiz da ağzımızı açıp onu uyarmadık. Bir arkadaşım "Unutunca, bilmeden yeyip içince oruç bozulmaz.Yeniden niyetlen.ve devam et."dedi Biraz sonra elinde kocaman bir dilim yağlı ekmekle Hüseyin evden çıkıp kapı önündeki taşa oturdu. O da oruçlu olduğunu unutup su içmiş. Orucu bozulunca da nasılsa oldu olacak kırıldı nacak deyip karnını doyurmaya karar vermiş. Ekmeğini çıkıp kapı önünde yemesinin aslında muzipçe bir nedeni vardı. Asıl derdi bizi özendirip orucumuzu bozdurmak. Bence orucunu bozanlar kervanına yeni arkadaşlarını katıp sayıca çoğalmamızı, herkes benim gibi yaptı deyip içini rahatlatmak istiyordu.
Saat dördü geçip topun patlamasına üç saat kadar kaldığında mahalledeki çocuklardan bir kaçı daha unuttum bahanesiyle oruçlarını bozdular. Ben canımı dişime takıp akşamı etmeye çalışıyordum. Ama bazen dayanma gücüm çok zayıflıyor, orucumu bozmayı ve bu sıkıntıya son vermeyi de düşünmüyor değilim. Özellikle evlerde akşam yemeği hazırlıkları başlayıp sokağa soğan ve yemek kokuları yayıldıkça zayıflığım da artıyordu. Çocuklar sürekli yemek konuşuyorlardı. Akşama neyi, nasıl yiyeceklerini, annesinin ne pişireceğini anlatıyorlardı. Oruçlu çocuk sayısı her gecen dakika azalıyordu. Oyun oynasak, yemekten konuşmasak belki aç olduğumuzu unutabilirdik. Ama kimsenin canı oyun oynamak istemiyordu. Evden topumu alıp "Şişti pişti oynamak isteyenler kaleye mum diksin."dedim ama kimse ilgilenmedi. Yusuf "Aç ayı bile oynamaz oğlum. Oruçluyuz görmüyon mu?"dedi. Oyun başlatma hevesim kursağımda kaldı.
Arkadaşları sokağımızda kendi haline bırakıp Teyzemlerin mahallesine gittim. Teyzem de herkes gibi akşam yemeği hazırlıyordu. Sayaya ocak yakmış, ağaçtan sofra üzerine dizdiği pişileri alıp birer birer nar gibi kızartıyordu. Bana oruçlu olup olmadığımı sordu. Pişileri görünce oruçluyum diyemedim. Teyzem gidip mutfaktan biraz biberli çökelek getirdi. Yeni pişirdiği kor gibi sıcak pişilerden verdi. Çökelekle kocaman bir pişiyi büyük bir keyifle yedim. Böylece iftar topunun patlamasına bir buçuk saat kala orucumu bozmuş oldum. Karnım doyunca keyfim yerine, gözlerime ışık geldi. Ama bu sefer da büyük bir pişmanlık ve suçluluk hissi içine düştüm. Kurt, kuş, börtü, böcek bile oruç tutarken ben dayanamayıp orucumu bozmuştum. Suçumu teyzeme, nar gibi kızarmış pişilere, bir türlü geçmek bilmeyen saatlere, sürekli yemek konuşan arkadaşlarıma bölüyordum. Hem ben o gün kuşları çeşmenin havuzundan su içerken görmüştüm. Yani arife günü bütün canlıların oruç tuttuğu konusunda annem doğru söylemiyordu. Ama yine de bulduğum bütün bahaneler yüreğimi hafiflemiyordu.
Eve topun patlamasına yakın saatlerde döndüm. Ablam bana orucumu bozup bozmadığımı sordu. "Bozmadım. bu gün orucumu tam tuttum".dedim. Top patladı, herkes telaşla önce suya sarıldı, arkasından bir iki zeytin tanesi yedi ve çorbasını kaşıklamaya başladı. Ağabeyim "Sen orucunu bozmuşsun. Biz bile susuzluktan, açlıktan geberdik. Kıtlıktan çıkmış gibi ne bulsak saldırıyoruz. Sen sofraya oturmuş mırın kırın ediyorsun. Daha suyunu bile içmedin." deyince kendimi suçüstü yakalanmış gibi hissettim. Suçumu itiraf edip "Bir saat önce orucumu bozdum. Teyzemde pişiyle çökelek yedim."dedim. Babam yüzüme baktı. Kaşığını elinden bıraktı ve başımı okşadı. "Üzülme, sen daha çok küçüksün. Günler de zaten çok uzun, dayanamazdın."deyip beni teselli etti.
Ertesi sabah bayram erkenden kalkıp babam, ağabeyim ve ben bayram namazına gittik. Hoca cennetten ve cehennemden, günahlardan ve sevaplardan, hayır ve şerden bahsederek uzun bir vaaz verdi. İçimdeki suçluk duygusunu iyice çoğalttı. Ben o bayramı hak etmediğimi, orucumu bozduğum için o bayramda benim çok sevinmeye hakkım olmadığını düşündüm. Her zaman gittiğim evlerin kapısına şeker ve harçlık almak için gitmedim. Sadece akrabalarımızın ve komşularımızın evlerine gittim. Azcık şekerim, iki tane mendilim ve sadece beş lira elli kuruş harçlığım oldu.
Seyfullah Çalışkan seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : Deniz Kılıç yokluğunda düşünmeler |
|
.... yoksun....
*Kaç kez güneşle ay yer değiştirdi gidişinden bu yana saymadım. Ben seni kovalıyorum aylardır, günler günleri
kovalamış çok mu? Daha ne yıllar kovalanacak kimbilir...
* Sarfettiğin sözler geliyor aklıma, aklımda sözlerin atlıkarınca... Sesini duyduğumdan bu yana kulaklarım
başka sözlere kapalı, duyamıyorum, sen 'iyi geceler' demediğin geceden beri uyuyamıyorum. Ben sana düşüm ol dedim,
kabusum oldun, göz kapaklarımın altından söküp atamıyorum.
* Acaba sen de beni düşünüyor musun? Hiç özlüyor musun? sorasım var sana bir sürü şeyi bir karşıma çıksan.
Bütün sorularımdan tasarruf yapıp biriktiriyorum.
* Tam aşık olmak üzereyim diyorum, sen geliyorsun yine aklıma, bütün sonuçsuzluklarıma sebepsin. Ne kadar
suçlusun bir bilsen, tıpkı çekip gittiğin gibi hayatımdan içimi de terketsen...
* Bak yine karıştırdın bugün beni sabah sabah... Ben şimdi bugünü nasıl bitiririm? Tam da haftasonuna ramak
kala yaptığın reva mı bana? yine bir haftasonu değil miydi bırakıp gittiğin, daha geldiğini anlamamıştım oysa ki...
* Bütün duygularım sana biçilmiş kaftan. Üstünde ne de güzel dururdu, sen ilk provada kaçmasaydın eğer...
* Yine şarkılar dinliyorum bak senin için seçtiğim 'ah yalan dünya' bütün gerçeklerimden öte, en güzel
yalanımdın, ne güzel de kandırdın.. Hadi yine kandır beni, her söylediğine inanasım var. Senin için son
derece yıkılasım var...
* Bir daha hiç olmayacaksın gibi geliyor bana.. Bak tam 9 ay 10 gün oldu, içimdeki aşk hasret doğurdu.
Baba oldun ne mutlu sana ! Hadi gel yüreğimi yetim bırakma...
* Gelmesen de, bir selam göndersen arada. Avunsam senden düşen kırıntılarla... Razı gelsem sıkışık zamanlardaki
kocaman sevdana.. Sev beni, sev beni lütfen...
* En kara büyücülere düşürsem yolumu... Okutup, üfletsem, üstüne bir de şarkı söylesem... Yine de olmaz mı yar?
bu şarkı da armağan olsun benden sana, hadi yine iyisin... Sen bana bir nakarat bile bırakmadın giderken, bak ben sana
şarkılar armağan ediyorum hala...
* ..... yoksun.... Ben yine hayalinle perişan... Beni de şair yaptın ya, helal olsun sana, arabesk oldum yine, bütün
alaturka makamlarım arka planda...
* Saat sensizliği çook geçe artık... Dönülmez sabahın tan yerindeyim...
.............yoksun.....................
özlemin gözlerimden aktığı vakit... aklıma yol verdim, kalbim sende kaldı
Deniz Kılıç
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
ELİF gibi MİM gibi
Göz yaşların ıslattığı tekil sokakların loş kaldırımlarında yalnızlık bir anlam olur dolanır, elif gibi mim gibi...
Hayaller hayranlıklar üretiyor imalatlarında hayatın. Arabesk duygular melankolizmin sığ sularından süzüyor romantik umutlarını. Oval masalara doğru toy bir gençlik akıyor. Pişmanlık kurtçuğu geziniyor damarlarında yaşlı gençliğin. Hızlı geçilen demlerden göze çarpmayan karelere iç geçilerek hasret bileniyor. Geç kalınmış bir farkındalığın girdaplarında yalvaran bakışlar sökün ediyor, elif gibi mim gibi...
Platonik aşklar başları eğik göçler diriltiyor yeniden, elif gibi mim gibi...
Sahici dostluklar dramatik tebessümler savuruyor tozlu arşivlerden, nostaljik ezgilerden ve kadim demlerden. İbretsiz ve derinsiz temaşalara hapsoluyor acılar, özlemler. Ve imalı beklentiler gün olup doğuyor yeniden, elif gibi mimi gibi...
Kahinlerin kehanetleri kem çıkıyor. Yitiriyor iksirini tüm tılsımlar. Trajediler buğulu aynaların diliyle öyküleşiyor, elif gibi mim gibi...
Dipnotsuz ve müphem şiirlerin ilham sebepleri yitiyor bir bir modern mekanlarında melez şairlerin. Metazorik çabalarla eğreti etkileşimler peyda ediliyor. Duygular sunileşiyor. Şiirler anlamsızlığını muğlak formlara gizliyor. Kodlaşıyor şiirler ve şiirlerin yaslandığı aşklar şifrelerle fişleniyor, elif gibi mim gibi...
Modern kulvarların kaygan yol ve yarenlerinden, metropolün ucube ve geçeğenliklerinden nehir sesli çimen kokulu bir içimlik hayata sivriliyor, körelmiş pişman insancıklar; yalnız ve yalın, elif gibi mim gibi...
Öylesine ve öteki özlemler toplanıyor kaldırımlarında izbe hayatların. Mahrumluğun ve ıstırabın gizil çağrışımları beliriyor gecenin koridorlarında, elif gibi mim gibi...
Gözyaşı ıslaklıktan ari olarak oluşuyor ilk kez yutkunmuş bir mesajın içlek zindanlarında. Yürek, cesametini. Kalp, atışlarını. Dimağ müstesna ve latif kelimelerini arıyor aysız gecelerde. Zifiri uzamlarda halka halka zincirlenen gizemli harflerin perdeleri aralanmaya çalışılıyor nasırlı ellerle, elif gibi mim gibi...
Bir iç tümce dile akıyor gönlün en çelimsiz tarafından sansürsüz. Yaldızsız bir tutkunun mengenesinden geçiyor düşler, dilekler ve dilemmalar. Kalpsiz ve duyusuz bir insancık adasından bir diğer hasletsiz insancık adasına bir bir tahliye oluyor tüm fıtri yanılgılar. Bir sınayış seremonisinden geriye literal bir okuyuş ve esrik bir yalnızlık kalıyor, elif gibi mim gibi...
Mayınlı tarlalardan oksitli ilişkilerin ürediği şehirlere uzanıyor taşra yüreği... İçeriksiz umutlara yürünüyor... Öte dünyadan beri dünyaya transfer edilen sırat köprülerine sürülüyor günahkar insanlık... Bir varoluş fatalizmi dayatılıyor, seçmeden seçilen, elif gibi mim gibi...
...
ne bütünüyle elif leyladır
ne de mim mecnun
ne yıkılacak dağlar
ne de gezilecek çöller vardır bu esrarda
ve ne de
siin
ayn
kaaf
ve sad familyasındandır elif ile mim
her bende bir elif bir de mim sırrı vardır
ne aylı gecelerde bir romantizmin öyküsü
ne de aşk sahrasında görülen bir vuslat serabıdır
elif ile mim
Nihat Turan nihat_turan@mynet.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Kitap: İstanbul Aşkı
Yazar: Ahmet Özcan Ünlü
1850 - 1923 yılları arasında yaşamış olan ünlü Fransız yazar Pierre Loti'nin veya Sait Faik Abasıyanık'ın gözünden İstanbul'u merak ettiniz mi hiç? 7 tepeye hükmeden bu eşsiz güzellikteki şehir, kimbilir belki de kimlerin canını yakmıştır değil mi? Ama bakmayın siz onun öyle heybetli durduğuna ne olur.... İlk etapta büyüklüğü nedeniyle buraların yabancısı olan kişileri korkutmayı başarsada sonradan insanların kalbinde emin olun ki taht kurmayı başaracak nitelikte yaramaz bir çocuğun mağrurluğu vardır bu koca şehirde.
Ahmet Özcan Ünlü'nün çok ses getiren İstanbul Aşkı isimli bu eseri; okullarda öğrendiğimiz bilgilere ilave olarak hepimize yol gösterici bir hazine olma özelliğini taşıyan kitaplardan birisi. Kitapta ayrıca, Türk şiirinde Fatih Sultan Mehmed ve İstanbul'un fethini kaleme alan önemli şairlerin mısralarına da yer verilmiş. Ahmet Özcan Ünlü'nün kaleme aldığı bu kitap, parıltı yayınları tarafından okurlara ulaştırılıyor. Kitap kısaca;
" Fatih Sultan Mehmed Han'ı iyi anlayabilmek için onun ruh dünyasını çok iyi bilmemiz gerekiyor. Cesareti, kahramanlığı, sanat adamlığı, şairliği, hoşgörüsü, babalığı, kararlığı vb. özellikleriyle her dönemin devlet adamlarına, bilim adamlarına ve dahi sıradan insanlarına adam gibi duruşuyla önemli işaretler sunuyor.
Bir çağ kapayıp, yeni bir çağ açan, şiir yazan, ordusunun önünde savaşa koşan bu farklı padişahı değişik yönleriyle anlatabilme kaygısı taşıyan bu kitap, hepinize yol gösterici bir hazine olma özelliği taşıyor.
Fatih Sultan Mehmed'i, İstanbul'un fethine götüren sebepler, o dönemin Bizans'ı, milletin içinde bulunduğu durum, diğer Türk beyliklerinin Osmanlı'ya bakışı, fetih hazırlığı, kronolojik bir tasnifle İstanbul'un ele geçirilmesi ve sonrasındaki siyasi gelişmeler, padişahın ilim aşkı, alimlere verdiği değer bugüne kadar bildiklerimizi yeniden hatırlatırken, bu büyük zaferi, üzerinden beş asırdan fazla bir zaman geçmiş olsa da dikkatimize sunuyor.
Kitapta ayrıca, Türk şiirinde Fatih Sultan Mehmed Han ve İstanbul'un fethini kaleme alan önemli şairlerin mısralarından bir güldesteye yer veriliyor. Diğer bölümlerde ise İstanbul'la ilgili söylenmiş sözler, kaleme alınmış yazılardan bir demet bulunuyor."
Eğer ki sizde en az benim kadar İstanbul aşığı birisiyseniz bu kitap tam size göre... Emin olun bir solukta okuyacaksınız ve bu güzel kente bir kez daha hayran dolu gözlerle bakacaksınız...
Ebru Altın
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          3 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Kahveci : İzzet Bıyıkbeyoğlu |
Kayboldu aşkımın bahanesi
Bazen o kadar zor oluyor ki konuşurken kendimle, içimde yarattığım ikinci sese arkadaşlık etmek. Bilene ne anlatabilirim,bilmesi anlamasına yetmiyormuş gibi sustukça. Sonradan suçluluğu paylaşmamak için.Karşımdaki olsa bu sesin sahibi durmam öldürürüm onu bu kadar içime almışken, sustuğu için.Bu ne samimiyetsizlik, bencillik. Ama kendimi nasıl öldürürüm.Sen yapar mısın bunu?
İşte bunları konuştuktan sonra bi daha görmedim seni.Seni unutmak mı desem,unutmaya çalışmak mı,geçtikçe dolaştıkça başka bedenleri,zihinleri daha bi fazla anar oldum seni. Kendime kurduğum tuzakmış, peyniri sen, kedisi ben olan, farelerde diğerleri olsun. Kedinin peynire olan aşkını anlamayan fareler.
Camın buğusuna adını yazalı oldu yine 5 kış,silemiyosunda. Bak yine buğulandı camlar. Bak 6.kış. sen bilirsin 6 dediğimde neler hissetiğimi, doğum günüm kışın ilk ayı, 6'sı,en sevdiğim kasette 6.şarkı bizim ki, ben o zamanlar 6 numarada oturuyordum,
sense 6. birada sarhoş olabiliyordun.Bunları anlattığımda yüzüme bakıp ben tavşanda yapıyorum deyişin geldi 6 dan, sen dalga geçtikçe hayatla ben daha ciddiye almalıydım.Nerden bileyim o büyük hayat dalgalarının geçmesini seninle daha kolay olduğunu.
Çocuk kalmak isterdim o zamanlar büyümek istemezdim, senin sayendeymiş. Korurmuşum çocukluğumu.
Aşkta ne aradığımı
1
nasılsa öyle yaşanacaktı
söylenecek bir bahane hep vardır
ha bugün yalnız
ha günün ötesi
seni sevmek beni harcamak olmayacaktı
2
sana yüklediğim anlamları
senmişsin gibi düşünme
aldanırsın.
sen o anlamlarla
sadece bende varsın
3
ben seviyorsam
sen bahanesin
Bana aldığın kitaptan bunu sana okuduğumda. Dolmuştu gözlerin, kabul etmeyeceğini bile bile söylemiştim farkına vardığım duygularının. Parlayan gözlerin, sözlerimi dağıtmak için gayret eden gülümsemenle daha çarpıcıydı karşımda.
Sen gideli, ben değişeli çok oldu, sevgim benim açlığım diyeli, senden başka kendim olduğumu kabul edeli.
Ama bak hala denize karşı oturunca aklıma gelenleri tetikleyen sen oluyorsun
sorularımın sorun kaynağı, çözemediğim, bu tutkusu kaybolmuş aşk acısı,bir yara olmuş bende.
Sonuna doğru gidiyorum,ne bir film oldu hayatım, ne de sonu mutlu biten bir masal. Her keresinde sonuna yaklaştığım,sevginin hiçbir şeyi çözmeye yetmeyeceğini öğrendikten sonra her ağır adım atışımla, dönmesini durduramayacağımı anlayalı dünyamın.
En sevdiğim(n) şarkı kaç dakika sürüyor ki
En sevdiğim(n) yemeği hazırlamam(n)
En sevdiğim(n)e varmam(n)
Masumiyetim(n)i korumam(n)
Hayat eder bunların toplamı
İstesem(n)de istemesem(n)de
Doğduğum(n)dan beri varıyorum adımlarım(n)la ona
O bitim kapısına...
Varalı kapıya çok oldu,ama canımı almaya gelen olmadı daha, hızlı gidiyorsun demiştin.
Sensiz vardım işte,bekliyorum,her zaman ki yerde... Elimde defterim, son şiirimi okumak, parlayan gözlerinle yüzüme bakıp gülümsemen için.
İzzet Bıyıkbeyoğlu
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          3 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Müge'nin İftar Sofrası : Müge Eralp Kaya ÇÖKERTME KEBABI (MUĞLA) KADAYIF DOLMASI (ERZURUM) |
|
Efendim, hepinize hayırlı ramazanlar dileyerek sizleri sevgiyle selamlıyorum…Ben Müge Eralp Kaya… Ramazan ayı boyunca her gün bu sayfada elimden geldiğince sizlere, damak tadınıza en uygun lezzetleri sunmaya gayret edeceğim… Hepinize şimdiden afiyet olsun…
ANA YEMEK
ÇÖKERTME KEBABI (MUĞLA)
İlk yemeğimiz Muğla dolaylarından sofranıza geliyor. Nefis bir kebap çeşidi olan çökertme kebabı. Malum çökertmenin türküsü bile mevcut, haydi bakalım gelin birlikte şarkılı türkülü bir çökertme kebabı yapalım… Hepinize şimdiden kolay gelsin…
İlk olarak işe, malzemeleri sayarak başlayalım… Hemen dikkatlice not edelim lütfen…
500 gr. dilimlenmiş bonfile ya da antrikot, 1 su bardağı yoğurt, 1 kahve fincanı zeytinyağı, 1 su bardağı süt, 1 tatlı kaşığı kimyon, 1 tatlı kaşığı karabiber, 1 çorba kaşığı kekik, 2 çorba kaşığı tereyağı, yarım demet roka, 5 adet patates, 2-3 diş sarımsak, 1 adet soğan, 1 tatlı kaşığı tuz, 1 tatlı kaşığı kırmızı pul biber, 1 şişe içme soda, 2 çorba kaşığı zeytinyağı, 1 su bardağı kızartma yağı…
Malzemeleri yazdıktan sonra, işin en güzel ve en özel yanına, yani pişirme olayına hemen geçe biliriz… Unutmayalım ki, yemek yapmak sanat olmasının yanı sıra, terapi gibi rahatlatıcıdır…
Evettt dilimlenmiş etlerimizi bir kesme tahtası yardımı ile parmak şeklinde şeritler halinde doğrayalım ve çukur bir kabın içerisine güzelce yerleştirelim… Etlerimizin üzerine sırasıyla karabiber, kimyon, süt, kekik, tereyağı, soğan, soda ve zeytinyağını katıp iyice karıştırıp harmanladıktan sonra, buzdolabında en az 6 saat dinlenmeye bırakalım… Etlerimiz dinlenirken biz çalışmaya devam:))…
Diğer yandan biz yoğurdumuzu, az tuz, zeytinyağı ve ezdiğimiz sarımsak dişleriyle çırpıp bir karışım yapalım… Ayrı bir yerde ise, patatesleri soyup rendeleyelim ve tuzlu suda bekletelim, ki, rengi kararmasın… Daha sonra rende patateslerimizi bol kızgın yağda sararıncaya kadar, parti parti iyice kızartalım, yağını güzelceee süzdürüp servis tabağının en alt kısmına dizelim…. Üzerine ise az önce hazırladığımız mis gibi, iştah açıcı sarımsaklı yoğurt karışımımızı gezdirerek dökelim…
Dolapta 6 saattir tembellik ederek mışıl mışıl uyuyan etlerimizi uyandıralım ve isteğimize bağlı olarak, ızgara ya da tavada nar gibi olana dek pişirelim… Etlerimizi de yoğurt karışımının üzerine yerleştirdikten sonra, son olarak en üste kırmızı biberle tereyağını kızdırıp gezdirelim… Mmmmmmmmm…. Sizi bilmem ama ben yemeğin kokusunu şimdiden duymaya başladım bile… Son olarak da nefis yemeğimizi roka ile süsleyelim… Rokanın yanına domates de ekleyerek yemeğinizin lezzetini arttırabilirsiniz…
TATLI
KADAYIF DOLMASI (ERZURUM)
Hiç tatlısız bir ramazan sofrası olur mu?... Olmaz tabii ki… Sizler için yemek sonrası tadı damağınızda kalacak bir tatlı düşündüm… Yazması benden yapması sizden:))… Tatlımız Erzurum yöresinden masanızı süsleyecek. Nefis, çıtır çıtır, ağzınızda dağılan bir tatlı… Ben şahsen bu tatlıya bayılırım, sizlerle de paylaşmak istedim. E hadi ne duruyorsunuz doğruuuuu mutfağa…
Önce malzeme listemiz:
250gr. tel kadayıf( taze, yumuşak ve saçaklı olmasına dikkat edelim), 150gr. elle kırılmış ceviz içi, 1 çorba kaşığı limon suyu, 3 su bardağı şeker, 2,5 su bardağı su, 2 yumurta, kızartmak için sıvı yağ…
İlk başta suyu ve şekerimizi, 10 dk. kaynatalım ve limon suyunu da ekleyerek ocağımızı kapatalım. Kadayıfımızdan parçalar kopararak tahminen 15x15cm lik düz ve çok fazla kalın olmayan kareler hazırlayalım, her karenin aynı kalınlıkta olmasına özen gösterelim ki, şerbeti aynı oranda iyice çekebilsin… Ceviz içlerimizi elimizle kırarak, kadayıftan hazırladığımız karelerin bir kenarına koyup dolma sarar gibi sıkı sıkı saralım… Burada maharet kadayıflarımızın açılmamasını sağlamaktır… Bu şekilde 6 adet kadayıf dolması hazırlayalım, diğer taraftan da yumurtalarımızı çatalla iyice çırpalım. Dolmalarımızı yumurta karışımına batırıp hızla çekelim yoksa, çok yumurta emer… Kızgın yağda nar gibi kızartalım ve hemen önceden hazırladığımız şuruba atarak 10 dk bekletelim ve servis yapalım… Çıtır çıtır dolmalar sizleri bekliyor… Hadi yine iyisiniz:))
PÜF NOKTASI (Hayatınızı kolaylaştıracak mini bilgiler de sizin için her gün bu satırlarda)…
BAYAT EKMEKLER İÇİN
İnce ince dilimleyip, üzerine süt serpin ve kızgın yağda kızartın. Ters çevirip üzerine domates ve peynir koyun, son olarak nane ve kekik serpin… Ekmekleriniz 5 çayı için hazır bile:))
PRATİK BİLGİLER ( Mutfağınızı renklendirmek için lütfen not ediniz)…
Balıklar, 1 baş soğan, 1 demet maydanoz, 2 defne yaprağı ve ince doğranmış yarım limon karışımıyla ovulur veya bu karışım üzerine serpildikten 15dk. sonra pişirilirse çok lezzetli olur:))
Eveeeettttt bugünlük benden bu kadar!... Yarın, farklı lezzet ve sofralar da buluşmak dileğiyle… Her daim yemeğinizin adı "mutluluk" olsun… Mutfağınız lezzetle dolsun :))
Müge Eralp Kaya
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          12 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
<#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 3.334 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.
Yukarı
|
Siluet
Kırık aynada
Bir tutam düş.
Susar...
Çan sesindeki hiddeti
Bin sinirine süs.
Kusar...
Geç vakitlerde sulanmış
Bir kuru gül.
Gözyaşına ağlar...
Tutuştun mu yine
Ki yanmakta fener.
Işığı küser...
Gölgesi düşünce beden,
Sıcak ve yalınayak...
Sorar..!
Gülcan Talay
Yukarı
|
 "JOSÉ MARTİ" KÜBA DOSTLUK DERNEĞİ
ASOCIACION DE AMISTAD CON CUBA "JOSÉ MARTI"
Asmalımescit, Sofyalı Sok., Paşa İşhanı, No:4, Kat:1, Beyoğlu/İstanbul
Tel: (212) 244 35 09 Fax: (212) 245 89 10 Email: istanbul@kubadostluk.org www.kubadostluk.org
JOSE MARTİ KÜBA DOSTLUK DERNEĞİ'NDE
ESTELA BRAVO FİLMLERİ GÖSTERİMİ
Amerika'da doğup, Küba'da yaşamayı seçen Estela Bravo, bugüne değin Orta ve Güney Amerika'nın yakın tarihine tanıklık eden 30'a yakın belgesel çekmiş ve bu belgeselleri ile dünyaca bilinen çeşitli festivallerde ödüller almıştır. 2002 yılında 21. Uluslararası İstanbul Film Festivali'ne katılan Estela Bravo'nun filmleri ilk kez ülkemizde izleyici ile buluşma olanağına kavuşmuştu.
Jose Marti Küba Dostluk Derneği, Estela Bravo'nun üç filminin 23 Eylül, 30 Eylül ve 7 Ekim tarihlerinde, dernek binasında gösterimini yapacak. Estela Bravo Filmleri gösterim programı şöyledir;
7 EKİM 2005
BORÇLU DOĞANLAR
1985-25'
Saat:19:30
Yer: Jose Marti Küba Dostluk Derneği, Asmalı Mescit, Sofyalı Sok. Paşa İşhanı 4/1 Beyoğlu
Arjantin, Bolivya, Peru ve Kolombiya'da çekilmiş olan filmde, Latin Amerika'nın dış borç yükünün çocuklar üzerinde, yoksulluk, kötü beslenme, hastalıklar, ilaçsızlık gibi etkilerini gösterir.
Yukarı
|
Damak tadınıza uygun kahveler |
FTP Wanderer Version 2.7 [210 KB] Windows Free
http://www.pablosoftwaresolutions.com/download.php?id=8 Minik ama çok kullanışlı ve explorer benzerliğiyle kusursuz bir FTP Programı. İhtiyacınız varsa hiç başka birşey aramanıza gerek yok. Alın bunu yükleyip kullanın. Üstelik bedava.
Yukarı
|
|
|
|
 |
|