 |
 |
|
10 Ekim 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Atın ölümü arpadan olsun!.. |
İyi haftalar,
Atalarımızdan alıp genlerimize kanaviçe gibi işlediğimiz özelliklerimizden biri de hiç şüphesiz umursamazlık. Yediden yetmişe hepimiz hemen her konuda umursamaz, vurduymaz olabiliriz. Büyütülmeyecek, incir çekirdeğini doldurmayacak nedenlerle namus cinayetleri işler ama en önemli konuda adam sende diyebiliriz. Bu bir yaşam biçimidir bizler için. Hayatınızı şöyle bir gözden geçirin, özellikle sağlığınızla ilgili konularda mutlaka bir umursamazlık hadisesi bulursunuz. Erken teşhis hep tesadüflere bağlıdır. Düzenli kontrol, küçük emareleri önemsemek, gereğini yapmak, yazmaz bizim kitabımızda. Mesela ben 3 yıldır zaman zaman diş ağrısı çeker, her seferinde "bu sefer gidiyorum." der ama bir hap yutup ağrı geçince herşeyi unuturum. Sakın ola yanılıp bana laf etmeyin. Vurduymazlık konusunda benimle yarıştığınıza adım gibi eminim. İyi de bunların hepsi bizlerin kişisel seçimi. Bazen yokluktan, bazen zamansızlıktan, bazen cahillikten ama çokça adam sendecilikten hep kendi kendimize zarar veririz. Yani bu kişisel bir özgürlüktür. Oysa bir de buna hakkı olmayanlar vardır. Onlar bizim yerimize düşünmeyi, önlem almayı, gereğini yapmayı seçmişlerdir. Sağlık konusunda en yetkili ağızlar ilgili bakanlıktır doğal olarak. Oysa bizler "Aman mala geleceğine cana gelsin." diye radyasyonlu çayları içen, fındıkları yiyen, içinde kimyasal madde olduğundan şüphe edilen zarfları açıp enfiye gibi ciğerine çeken bakanlar görmüşüzdür. Aklı sıra millete örnek olmaya çalışan ama umursamazlığın, pervasızlığın daniskasını sergileyen adamlardır bunlar. Genelde herşeyi en iyi onlar bilirler. Dünyanın en akıllıları onlardır. Elalem kılı kırk yararken onlar koltuktan demeç vermeyi adetten sayarlar. Uzatmayalım, bu sefer konumuz "Kuş gribi" denen illet. Manyasta binlerce hindi, tavuk telef olurken ve bölgedeki tüm kanatlı hayvanları yakma kararı alınıp uygulanırken, birileri de Ankara'dan fetva vermiş. "Bu salgının meşhur kuş gribiyle alakası yoktur, sayın seyircilerimiz rahat olsunlar. Türkiye genelinde salgın olursa haber veririz." buyurmuşlar. Bunu anlayabilen beri gelsin Allah aşkına. Bu zıkkım bir şekilde gelmiş işte memlekete. Kıvırtacağına söylesene adam gibi ne olup bittiğini. Bu milletin bilmeye, kendince önlem almaya hakkı yokmu? Hiç merak etme, sen bu vatandaşa aman ha tavuk hindi yemeyin, canlıya dokunmayın desen de, o seni dinlemeyip gene bildiğini okuyacaktır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Biz "Atın ölümü arpadan olsun." diyen ataların çocuklarıyız. Var mı bunun ötesi?
Milli takımla gururlandık, tekrar eline geçen şansla coştuk. Ne diyelim? Allah tamamına erdirsin. Ama aynı gün bir başka haber hepimizi derinden etkiledi eminim. Pakistan'daki deprem bizlere hiçte hoş olmayan görüntüleri anımsattı. İlk gelen görüntülerin Yalova ile benzerliği şaşırtıcıydı. Onlara sabır ve güç dilemekten başka birşey gelmiyor elimizden ne yazık ki.
Bugünlük burada kesiyor ve Tango şölenimizi sürdürmek için pikabımızın Play tuşuna basıyoruz. Bu sefer, sözleri Növber Özcan Atamert'e, müziği Necdet Koyutürk'e ait "Seni özler şu gönlüm" isimli tangoyu Ömür Göksel seslendiriyor. Hepinize güzel bir hafta diliyorum. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Cemreler Düşerken : Elif Eser (Zeycan Irmak) İNCİ DÖKEN KIZ.... |
|
Nihal'e....
Kolay olmadığını biliyorum. Fakat sende bilmelisin ki, ayrılığın tadına varan ilk sen değilsin. Biberin ağzı yaktığı halde yediğini düşün. Ya da son vapuru kaçırdığında "keşke biraz daha acele etseydim" hayıflanmanı. İçini burkan, sana kendini çaresiz hissettiren o anı. Hiç olmadı, parmağını mum alevi üzerinde tut. Veyahut ekmek dilimlerken yanlışlıkla kesilen aynı parmağın sızısını hatırla.
Canın çok yanar değil mi? İçine içine işler acısı... Hiç geçmeyecek sanırsın. Ayrılıklar da böyledir işte. Ya ağzın yanar, ya yüreğin tutuşur ya kesik kesik kanarsın. Eskiler 'çaresi sülfat' der, kimi de 'tütün' diye savuşturur. Bana kalırsa hiç biri değil; zamanla yarışırsan, zamanla azalırsın, azaltırsın... ve bir gün, bir bakmışsın ki, hayat güzel...
Hadi şimdi koy şapkanı önüne ve artıları eksileri hesapla. Son on yılın bilançosunu çıkart. Yaşadığın sıkıntıları, akıttığın gözyaşlarını, içinin ağılı yanlarını.... gör. Çevir yine dünden itibaren geriye, geçmişin tozlu sayfalarını; mutlulukları, kahkahaları, masum hayalleri, sevinçten coştuğun anları.... bul. Hepsini bir kenara it sonra.... düşün. Ve bak bakalım "Yangından Kurtarılacak" ne kaldı sana?
Yaşarken öğreniyoruz bilmediklerimizi. Yaşayarak biraz da. En elzem hatıratlarımızı biriktiriyoruz. Atmaya kıyamadıklarımız onlar. Bizi biz yapan ayrıntılar. Yani, hep bir iz kalıyor. Bazen küçük bir paraf, bazen de önemli bir evrağa çakılan afili imzamız. Böylelikle geçmişimiz gündeliğin ayrıntılı dökümanlarından geleceğimize akıveriyor.
Bu yüzden sakın geçmişinden uzaklaşma. Yaşadıkların senindir. Zaman gelecek ona ihtiyaç duyacaksın. Hatta şimdiden sonra geçmişinle bu gününü öyle bir kombine et ki, gelecekte seni bekleyen her türlü zorluk karşısında dimdik durabilesin.
Hayat, güçlülere ve gücünü kendinden alanlara iltimas tanımıyor çünkü. Yeri gelecek hayatla dalga geçmesini de bileceksin. Ama yine de sen dikkatli ol. Onun sana gizliden gönderdiği mesajları ciddiye almamazlık etme! O her ne kadar zayıf ve aptallara kolay gözükse de, senin gözüpek ve akıllı tavırlarını fark etmekte gecikmeyecektir. Bu öyle bir mücadele ki; ya ondan korkmadığını göstereceksin ya da hezimetini baştan kabulleneceksin. Bu bağlamda amazon ruhunun sinip korkacağını ve hayata karşı teslimiyetini kabulüne inanmıyorum nedense.
Öyle ise hazır mısın? Toparla neyin varsa. Hareket vakti: kervan yola koyuldu. Son yolcu sensin: buruk bir karşılama ama olsun... hoşgeldin...
Yolun uzun ve yorucu. Artık seni koruyan, kollayan, iyi kötü çok şeyini paylaştığın bir omuz yok. Tek başınasın.
İlk tecrüben; kalabalıklar ortasında günün en hareketli saatlerinde, umarsızca, aylak bir hüznün gelip yerleşivermesidir yamacına. O an çırılçıplak zannedersin kendini. Çıplak ve savunmasız. Aslında kimse fark etmez bu durumu, senden başka. Telaşlanma, alışırsın. Tıpkı, son günlerde kendine sarılıp uyumaya alıştığın gibi... Anahtar kilitte döndüğünde seni karşılayan yalnızlığın gibi... Yalnızlığınla kadeh tokuşturacağın kapı arkasındaki, gelecek zamanların gibi.... Karşına çıkıp da artık seni şaşırtmayan nice ayrıntı, ayrıntıların sende bıraktığı bir türlü derine inmeyi başaramamış öylesine çizikler gibi... İlk tecrübeden sonra, sonrasındakilerde daha sağlamdır yüreğin, daha kendini bilir.
Derken, duvarlarınla konuşmaya başlarsın. Hangi ara örgüsünü tamamladığını hatırlamadığın duvarların. Seni dışarının belalarından, hazetmediğin bakışlardan, seni senden korur. İçine haykırırsın, derinler öyle derin ve sessizdir ki yine kendi sesin yankır. "Kimse yok" dersin. "Kimsecikler kalmamış..." Akabinde bir titremedir başlar. Sıtmalanırsın. Üşüme nöbetleri sarmalar boşluklarını. Üşüyen bedenin sanırsın.
Bu da ilk yanılsaman.
...
İnci inci ağlıyorsun sen. Bunu benden yakın gören yok yazık ki. Gözünden düşen her damla yanağından gerdanına nasıl da usul yuvarlanıyor. Ağlamak bebekleri bile çirkinleşleştirirken, hiç bu kadar güzel inci döken kız görmediğimi düşünüyorum sana bakarken.
Tam tamına yirmi dokuz yıldır beraberiz. Aklımın erdiği yaşım... ve sonrası. O günden bu güne benim izimi sürmekten, benim için inciler döküp, benimle gülmekten geri durmadın.
Şimdi de aynı kervanın yolcularıyız. Her zaman her koşulda olduğu üzre, bu yolda da bildiğimi paylaşmak, bilmediğini anlatmak vazifemdir.
...
Her şeyin nasıl ki sonu varsa, gün gelir senin de yolun kendi döngüsünü tamamlar. Karanlıkların son bulduğu, lapa lapa karların yağdığı, hayatını her anlamda ikiye bölen ayrılığın girizgâhından gün yüzüne çıkmanın vakti gelir. Ahir zaman dervişlerinin çilehane eşiğini adımladıkları o huzurlu mutat an'a kavuşursun. Sade, ak, ferah. Kendinle yetinebilmenin erincini apoletlerle omuzlarına kondurursun.
Elini siper edersin, bakamazsın önce. Gün eskisinden parlak gelir. Alabildiğine bağırır şems ışınlarını. Ve daha uykuya dalmamıştır seher yıldızı. Hilâl silik siluetiyle yaprakların, çiğdemlerin üzerine öpücüklerini yollar şebnemlerle.
Gözlerinden yine inciler dökülür sapır sapır. Bu kez mutluluktan, bu kez pûr neş'e...
Pencereyi açar karşılarsın kendini : "Ben geldim Hayat! Yenmeden ve yenilmeden. Ezmeden ve ezilmeden. Korkmadan ve yermeden. Bildin mi beni Hayat? Bildin mi? Bak bakalım iyi öğrenmiş miyim seni?"
...
Kat kat fırfırlı eteklerini savurarak elbisenin, annenin kurdelesini oyalayıp ucuna iliştirdiği saçların dalgalanarak, yanıma gelirsin koşarak. Boynunda bir dizi inci gerdanlık, ağzın kulaklarında;
"Baak," dersin, "Hayatın armağanı... Geçtim sınavı...."
Elif Eser
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          11 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan SOSYOLOJİK OLGULARA TURP SIKTIM -1 |
|
Ne zaman bir form doldurmaya mecbur kalsam "Medeni Hali" ile "Annenin Kızlık Soyadı" bölümüne gelince deli olurum. "Annemin Kızlık Soyadı" bölümünü boş bıraktığımda formu imzalamaya yetkili görevli kağıdın önüne, arkasına göz atar. Boş bırakılan bölüme parmağıyla işaret ederek "Yakaladım işte, benden kaçar mı?" anlamında gıcık bir gülümsemeyle orayı doldurmanız gerektiğini bir kere daha anımsatır.
- Üzgünüm ama annemin kızlık soyadı yok. Bu nedenle o bölümü dolduramıyorum.
Görevli:
- Herkesin annesinin kızlık soyadı var. Sizinki niye olmasın.
Sabırla, inatla açıklamaya çalışırım.
- Annem ve ben Yugoslavya doğumluyuz. Orada soy ad yerine ilk adınız kullanılır. Bu nedenle annemin ilk adı büyük bir ihtimalle büyük babasının adıdır. Soy adı yerine de formda yazdığım adı kullanmıştır.
Görevli en sonunda o kutucuğun boş kalmasına razı olur. Annemin genç kızlık soy adı hakkında boğuşmaya artık alıştım. Beni asıl gıcık eden kutucuk "Medeni Hali" bilgisinin yer aldığı bölümdür. Bir insanın evli yada bekar olması neden medeni hali olarak tanımlanmıştır? Bir erkeğin yada kadının karşıt cinsle ilişkisi neden kişiyi tanımlamaya yarayan kimlik bilgileri içinde yer alır hiç anlamıyorum. Eğer bu tanımlayıcı bir ayrıntıysa evli, bekar veya boşanmış olmak gibi sadece üç değişkenle yetinilmemesi gerekirdi. Bu bölüm biraz daha açılmalı, evli olduğu halde başkası ile de ilişkisi var, yeni nişanlı veya sözlü, bütün çabasına rağmen henüz birini kafeslemeyi beceremedi, evli ama bir sürü metresi var, evlenmeye hiç gerek duymadı kafasına göre takılıyor gibi seçeneklere de yer verilmeliydi.
Okyanusların en ücra köşesindeki, insan ayağı değmemiş ıssız bir adaya, bütün insanlardan uzağa kaçmayı başarmış birine elbette medeni insan denilemez. Çünkü adamın karşıt cinsi bir yana bırakalım insanlarla bile teması söz konusu değil. Medeni olmak insanlarla değil karşıt cinsle ilişkilerimizle tanımlanmaya başlar. Yalnız karşıt cinsle yetinmeyerek yavaş yavaş açılmaya, karınızın kalabalık sülalesine doğru genişler. Özellikle kaynanasının taleplerini ciddiye almayan, kaprislerine katlanmayan, eşinin bütün sülalesini idare etmeyi, herkesin nabzına göre şerbet vermeyi bilmeyen, onların huyuna suyuna gitmesini beceremeyen bir erkeği medeni saymak elbette haksızlık olur. Medeni ve uygar olmak eşinizin ailesine ve yakınlarına karşı halkla ilişkiler alanında becerikli hatta yaratıcı ve kurnaz olmayı gerektirir. Bazı erkeklerin "Bana ne kardeşim kaynanamdan, kaynatamdan, kayınbiraderlerimden, ben onlarla mı evlendim? Sadece kızlarını beğendim, sevdim ve evlendim. Onların kahrını çekmeye hiç de mecbur değilim." dediklerini duymuşsunuzdur. Bu erkek henüz içinde bulunduğu medeni duruma uyum sağlayamamıştır. Ayrıca söylediklerini de fazla ciddiye almamak gerekir. O henüz yolun başındadır. Çok yakında içinde bulunduğu sosyolojik duruma uyum sağlayacak ve medeni olacaktır. Gelecek için umut vaat etmektedir.
Medeniyet ve uygarlık kavramlarının sadece karşıt cinsle ilişkiye endeksli olmasının akla yatkın görünmediğinin farkındayım. Ben biraz daha kelime oyunları ile süslenmiş yeni bir tanım uyduruncaya kadar bununla yetinmelisiniz. Diyelim ki yeni bir tanım bekleyecek kadar sabrınız kalmadı. O halde bu tanımı hep beraber alalım. Önce maden sodası içinde bekletelim. Sonra mısır unu ile kızgın yağın içine atıp pembeleşinceye kadar kızartalım. Nasıl oldu? Şimdi biraz daha fazla akla yatkın görünmeye başladı değil mi? Yetirince ikna edici bulmadığınıza göre alıp güneşe sersem, sabah serininde demlesem, kıyılarından tutup sündürsem, tahtaya çakıp gerdirsem ne dersiniz? Sizi yine ikna edemediğimi bakışlarınızdan anlıyorum. Ben orijinal bir şey bulmak yerine herkesin yaptığı gibi ortalama bir işlem sırası izliyorum. Yani olayları, olguları ve kavramları biraz kırıp döktükten sonra kendi mantığıma uygun anlatım renkleri ile boyayıp sizi ikna etmeye, kendi yanıma çekmeye çalışıyorum.
Sokağımız, koşularımız, iş arkadaşlarımız, ailemiz, ikinci, üçüncü ve daha uzak akrabalarımız yani sosyal çevremiz illa bizleri evli, bekar, müzmin bekar, nişanlı, uzatmalı nişanlı, boşanmış, eşinden ayrıldığı için veya eşi öldüğü için dul gibi tanımlar içine koymak isterler. Hiç kimse az evli, az nişanlı veya az dul olamaz. Aralarında hiçbir bağ olmaksızın sadece sevişmek için buluşan çiftlere bile evlenme potansiyelinde değerlendirmeleri yakıştırırlar. Örneğin, "onlar sözlü" derler. Yakında nişanlı olma aşamasına ilerleyip oradan da nikah masasına düşecekler gibi bir varsayımla kurgulanmış olarak düşünmeyi seviyorlar. Önce sözlü, sonra yazılı,, ardından da mülakat ve evlilik… Ama mutlaka evliliğin ardından çocuklar olmalıdır. Herkes eninde sonunda çifte hırlamalar ve çifte horlamalar dünyasının ayrılmaz, uyumlu bir paçasına dönüşmelidir.
Evliliğin erdemleri ile bekarlığın sultanlığı hakkında herkese inciler dağıtan bir yazı yazmayı amaçlıyorum. Bunu okuyucuya karşı gönül borcum olduğunu düşünüp klavyeyi önüme çektim. Sorun evlilerden yana mı , yoksa bekarlardan yana mı olmam gerektiği konusundaki karırsızlığım. Sonuçta ben de evli bir erkeğim. Evli olmam gerçeğine rağmen, konumsuz ve yorumsuz kalsam, insanlardan yüksekçe bir yere çıkıp olaylara ve yaşamlara dışardan baksam olmaz mı? Aristo "İnsan sosyal bir hayvandır. Yalnız olmak için ya tanrı yada deli olmak gerekir."der. Eğer izniniz olursa tercihimi deli olmak şeklinde kullanmak istiyorum.
Aklınızı karıştırmak, can sıkıntısı, mide bulantısı, baş ağrıları yaratmak istemediğim için buradan itibaren düşüncelerimi daha derli-toplu, alışılmış bir sıra izleyerek, yaygın olarak bilinen tanımları kullanarak, genellemeler ve sınıflamalar yaparak, basitten karmaşığa doğru ilerleyerek sunmaya çalışacağım. Sadece sizlerin beğenisi kazanabilmek, sizlerin gözüne girebilmek için, "Ellerine sağlık, çok güzel yazmışsın." dediğinizi duyabilmek umuduyla yaptığım orta ölçekli SOSYOLOJİK OLGULARA TURP SIKMAK konulu çalışmamı sizlerle paylaşmaya başlıyorum.
Gözümü budaktan esirgemeden Doğu Afrika'nın mikrofon girmemiş toplumlarına, Kenya'nın Nairobi ve Kuzey Doğu bölgesindeki Kikuyu, Luhya, Lou, Kalenjin ve Kamba etnik toplulukları arasında kadar gittim. Bekarlardan başlayarak evlilik hakkında sorulabilecek binlerce sorudan en basit olan bir iki tanesini seçip dağda-bayırda, köyde-kentte, denizde-karada karşılaştığım herkese Allah yarattı demeden, gözünün yaşına bile bakmadan sorularımı yönelttim. Katılımcılar önce gazoz laflarla konuyu sulandırarak beni başarısızlığa uğratmaya çalıştılar. Soruları günlük yaşamdan örneklerle biraz açtıktan, çay veya kola ısmarlayıp konuyu irdeledikten sonra daha ciddi yanıtlar vermeye başladılar. Aldığım yanıtları en doğal ve yalın haliyle sizlerle paylaşmaya karar verdim. Onlardan derlediğim bu yanıtlarla medeni hallerimize ilişkin karmaşayı "Yumurtadan tavuk çıkmaz. Çıksa çıksa civciv çıkar." kıvamında bir anlaşılırlık düzeyine ulaştırabileceğim umuduyla sizlerle paylaşıyorum.
Henüz şapkasını önüne koyup evlilik konusunu enine boyuna düşünmemiş, ne olacak ulan bu bekarlığın sonu kaygıları yaşamamış çıtır delikanlı ve kızlara sordum. "Evlilik hakkında ne düşünüyorsunuz? Gelecekte evlenmeyi istiyor musunuz? Mikrofonu görünce sopa sanan Kenyalı genç kızlar ve oğlanlar aşağıdaki yanıtları verdiler;
- Kesinlikle evlenmeyi hiç düşünmüyorum. Annem ve babama bakıp kendimi onların yerine koyunca evlilik hiç güzel görünmüyor.
- Evlenmek, tek bir kişiyle bağlanarak yaşmak çok saçma. Kafama göre takılmak ve her zaman farklı insanlar tanımak istiyorum.
- Aşık olursam belki evlenmeyi düşünürüm. Ama kitaplarda, filmlerde anlatılan o aşk hikayeleri bana gerçekçi gelmiyor. Ayaklarımı yerden kesecek, beni bulutlarda uçuracak birinin karşıma çıkacağını sanmıyorum. Bu devirde böyle şeyler olmaz.
- Evlenmek için dürüst ve fedakar biriyle karşılaşmak gerek. Günümüzde artık öyleleri yaşmıyor.
- Evlilik saçma sapan bir şey. İnsanın kendini gönüllü olarak bir hücreye kapatmasına benziyor.
- Evleneceğinim kişiyi sonsuza kadar beğenmem, sevmem ve saygı duymam gerekiyor. Oysa insan her zaman eşinden daha hoş, anlayışlı, sevecen ve anlayışlı birine rastlayabilir. Beğenilerimiz ve eşimizden beklentilerimiz değişebilir. Bence bu açıdan bakıldığında evlilik mantık dışı bir sözleşme gibi görünüyor.
- Benim en az üç ayrı kişiyle aynı anda evli olmam gerek. Biri seksi ve güçlü, diğeri içten ve sevecen, öteki ise beni istediğim kadar rahat yaşatabilecek kadar zengin olmalı. Aradığım özelliklerin hepsine sahip tek bir kişiyi bulmak neredeyse imkansız.
- Evlenip bütün hayatımı temizlik, alış veriş, çamaşır, bulaşık ve çocuklarla geçirmek istemiyorum.
- Evli olduğum için her akşam aynı saatte eve gelmeyi, aynı saatte yemek yemeyi, eşimle ve evimle ilgilenmeyi, çocuklarla oynamayı, ödevlerine yardım etmeyi istemiyorum. Böyle bir yaşam insana huzur ve mutluluk verebilir mi? Bu açıdan baktığımda evlilik bana aradığım mutluluğu sağlamaktan çok bir işte sekiz beş çalışmak gibi geliyor.
- Okulumu bitirip, iyi para getiren bir işte çalışmaya başlayınca evlenmeyi düşünürüm. Evliliği düşünmek için henüz çok erken.
- Babam/annem gibi anlayışlı, sabırlı, sevgi dolu, becerikli birini bulabilirsem evlenirim.
- Evlenip kendimi kısıtlamayı istemiyorum.Ben dünyayı dolaşmak, gezip dolaşmak istiyorum. Neden bütün güzellikleri kendime yasaklayayım ki?
- Serde bu Abazanlık varken evlenmekten başka çaremiz mi kalıyor. Her gördüğüme ağzımın suyunu akıtacağıma evlenip kurtulurum. Her gün düz duvara tırmanmaktansa kör, topal, kel, fodul ne bulursam evlenip içgüdülerimin ve dürtülerimin sesini kısmayı istiyorum. Evlilik hakkında başka hiçbir düşüncem yok.
Söylenenlerden yola çıkarak bir ara özet yapmak gerekirse evlilik kurumu gelecekte hızla çekiciliğini yitirecek gibi görünüyor. Kısaca bekar ve evlenmeye daha uzun zamanı olduğunu düşünen, evlilik ve çoluk, çocuk gibi kaygılardan yaşça da uzak olan gençler evliliği, yani yaşamının her gününü, her günün yirmi dört saatini başka biriyle paylaşmayı çok çekici bulmuyorlar. Hatta evliliği kişisel özgürlüklerini elinden çekip alan bir kurum gibi görüyorlar. Kendi yaşamlarından vazgeçip başka birinin yaşamına eklenmek, başka birine gereksiz yere katlanmak gibi algılıyorlar. Tek bir kadına/erkeğe bağlı kalarak dünyanın öbür nimetlerinden yoksun olmayı hiç istemiyorlar. Çok azı annesi ve babası gibi modelleri ararken, bir kısmı da anne ve baba evlilik modelinden öcü görmüş gibi korkuyor. Tahtaya vurup, kulak çekerek "Allah nazardan saklasın, kapılardan ırak olsun."der gibi söz ediyorlar. Artık aşkın öldüğünü ve yaşadıkları kentleri, sokakları terk ettiğini, sadece kitaplarda ve filmlerde kalan hoş bir fantezi olduğuna inanıyorlar. Evliliği hak edecek ve yürütebilecek kadar sevecen, güçlü, güvenilir, sabırlı, özverili insan türünün tükendiğini düşünüyorlar.
Arkası Yarın
Seyfullah Çalışkan seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          8 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
AYAKLARIMI KESEN CAM KIRIKLARI GİBİSİN…
Bir mevsim daha geçmek üzereyken hayatın baharlarından birinde, içimde canlanan en kutsal duygu kabarır yüreğimde ve kötü, kasvet kokarak geçen her güne inat, daha çok bağlanırım ben yaşama! Yaşam olan "sana"...
Kelebeklerle bal arılarının kardeş kavgalarına karışan, kocaman bir kraliçe arı çikagelir sonra ve kavga daha da büyür. Kocaman bir oğul atılır en tepedeki ağaca... En uç noktadan bakakalırken içimdeki sevgi tomurcuğunun, tomur tomur olmuş üreyis planı, aydınlanmış eteklerim ardından sana bakar bendeki sen... Korkarım o zaman, sen de "sana" aşik olursun diye. Ve seni sen'den kıskanır dururum hiç yere... İlgiden muaf tutarım, insanlık namına olan kanun korumalarını ve topluma inat bir inatlaşma başlar, yüreğimin mantık kulübüne üye olan en acıyan yerimde... Düşümdeki düşte, düş görürken düşerim; düş bozumu, is kokulu düşlerimde... Sen tekimsin, birim, yeganemsin... Eski latincemdeki "only"m... Daha ne?..
Kaldırım taşlarını sayarak ilerliyorum şimdi. Yolda tek tük araba var. Ve her geçen, mutlak korna çalip sellektör yapıyor... Elimde olmadan, başimla selamlıyorum onları ben de... Refleks haline gelmiş sağduyum, insanlara karşi ve insanların yaptıklarına..! Olumlu... Yada, olumsuz. Tek korkum, Beli Kalın Kadın'ın karşimda belirmesi bir gün. Korkudan ne yapacağımı bilemem o zaman ve koyveririm her şeyimi. Ne var, hatta ne yoksa... Çikma karşima yanlış adım! Git! Temelli. Çocuksu bir coşkuydu, seninle aşk. Hiç bitmemesi ve hiç yitmemesi özlenen... Hayal ötesi gerçeküstücülükle donatılmış köşe yazılarında hayatımın, en kutsal ses kirlendi ve acı çekti ruhum, arınmaya çalisirken sırnaşik düşmanlıktan..!
Bir yalan aşk dolanıyor kuytularımda... Gözlerimi, bilmem kaçıncı kez boğuyorum göz pınarlarımla... İlk cinayetim değil. Çetrefilli bir yoldan önce sağa saptım sevda adına, hemen ardından şarampole yuvarlandım. Elimden tutan? Olmadı. Ben de tutunamadım... Ayık sarhoşluklar doldu sokaklara. Ve ben, seni sevdiğimi her söylediğimde; içimde bir başka fırtına daha soluk veriyor. Tükenen ve tüketilen fırtınalarla dolup taşiyor gecem... En kırgın sokak lambasının yanından geçerkenki, ayaklarımı kesen cam kırıkları gibisin sen. İnce ve keskin... Alabildiğine kıyıcı... Bekle beni! İşlerim ardından geleceğim, en kısa sürede sana. Sarmalayıp kollarımla, kondurabildiğim en büyük buseyi konduracağım dudaklarına..! Sensin canım!!!
Gül Çakır gulcakir9@hotmail.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
YENİ TÜRK TİCARET KANUNU SOKAKTAKİ VATANDAŞ İÇİN NE ANLAM İFADE EDER?
I. Giriş
Hukuk bilim midir? Hoppala, bu da nereden çıktı demeyin. Bu soruyu ilk soran kişi ben değilim, inanın. Kimseyi provoke etme maksadım yoktur. Hukukun bilim olup olmadığı yüzyıllardır tartışılıyor. Naçizane benim görüşüm, hukukun bilim olmadığı yönündedir. Fakat, bilim olduğunu iddia eden safdil meslektaşlarım da yok değildir. Şimdi, sorarım size, yasa koyucunun ya da çok saygıdeğer bir KMD yazarının yazdığı gibi "yasayıcı"nın, kanunlarda yaptığı en ufak bir değişiklik, nice monografileri, nice tezleri, nice makaleleri, nice tebliğleri işe yaramaz bir kağıt yığınına çevirdiğine göre, hukukun bilim olduğu söylenebilir mi? Nasıl bir bilimdir ki bu, verilerinin kesinliği siyasilerin aldıkları kararlara göre önem kazansın ya da önem kaybetsin?
Şimdi efendim, bu konuya nereden girdik. Bilenler biliyor ya, 3 yıldır yeni Türk Ticaret Kanunu Tasarısını hazırlamakla meşgul olan komisyon, bu yılın başında çalışmasını tamamladı ve tasarıyı yasalaştırmak üzere Meclis'e sundu. Muhtemelen söz konusu yasa, Genel Kurul'da aynen kabul edilecek ve yine muhtemelen 2006 yılı başından itibaren yürürlüğe girecek. İyi de bundan bize ne, diyenler olabilir aranızda. Zaten bende bu sorunun cevabını bulmak amacıyla işbu makaleyi yazmaya sıvanmış durumdayım. Evet, yeni Türk Ticaret Kanunu sokaktaki vatandaş için ne anlam ifade ediyor? Bendenizden, ağız kalabalığı yapmak yerine, ilmimi konuşturmamı isteyen, aksi halde çekip gitmemi tavsiye eden KM mensuplarının nazik uyarısı, işbu bilimsel makalenin yazılmasında başlıca amil olmuştur. Kendilerine ayrıca şükranlarımı sunarım.
II. Gelişme
Şimdi, efendiler, şu mezkur kanunda ne gibi değişiklikler yapılmış, eski kanunun neyi varmış da yenisini çıkarma lüzumu hissedilmiş, müsaadenizle o iskeleden konuya şöyle bir atlayalım. Yeni kanunun sokaktaki vatandaşa bir hayrı olacak mı? Bakalım ne gibi sonuçlara ulaşacağız? İnanın, bende en az sizler kadar merak içindeyim.
Hatırlatmakta fayda var sanırım, inceleyeceğimiz yasa tamı tamına 1475 maddeden oluşuyor. Her maddeyi tek tek size anlatmamı beklemeyin. Bu bilimsel makalede, ülkemizde "tombala" ya da "dadaist" usul diye adlandırılan usulü takip edeceğim. Başlangıç hükümleri hariçte bırakılacak olursa 6 kitaptan oluşan kanunun her bir kitabını ayrı ayrı ama kısaca ele alarak, okuru sıkmadan konuyu izah etmeye çalışacağım. Hadi bana kolay gelsin.
• "Ticari işletme" kitabındaki ana kavramlar şöyle bir toparlanmış. Ticari işletmenin ne olduğu nihayet tanımlanmış ve kitabın baş köşesine oturtulmuş. Eskiden ticari işletme kitabında ticari işletmenin ne olduğu yazmazdı ve biz eski tüfekler tüzüklere, yönetmeliklere, nizamnamelere bakardık ticari işletme denilen nesne neyin nesi diye. Şimdi, şükürler olsun, başköşede duruyor, artık arama ve sondaj yok. Sanırım anlaşılmıştır, kanunun bu kitabındaki değişiklikler, sadece 3. sınıfta okuyan Hukuk Fakültesi öğrencileriyle, bu kitaptaki maddeler arasında ekspedisyonlar düzenleyen araştırmacılar için anlam ifade etmektedir. Sokaktaki vatandaşın ilgisini çekecek bir husus bulunmamaktadır.
• "Şirketler" kitabı adam akıllı tadilattan geçmiş gözükmektedir. Bu alanda çalışan meslektaşlarıma epey ekmek kapısı açıldığını görmekte ve onlar adına çok mutlu olmaktayım. Yapılan tadilat, nice tezlere, nice makalelere, nice monografilere, nice tebliğlere gebedir. Allah cümlesini dergah-ı izzetinde kabul eyleye!... Şirketler kitabında bunca değişikliğe gidilmesinin sokaktaki vatandaşla bir ilgisi yoktur. Tadilatın bir kısmı, "anonim (!)" şirketlerde hisse senetlerinin çoğunu elinde bulunduran sahiplerin kendi kendilerini hortumlamalarının önüne geçmek amacıyla yapılmıştır. Diğer bir kısmı da, "anonim (!)" şirketlerde hisse senetlerinin çoğunu elinde bulunduran sahiplerin devleti dolandırmalarının önüne geçmek amacıyla yapılmıştır. Sokaktaki vatandaşın konuyla -ferahlamakta olan cebi dışında- bir ilgisi bulunmamaktadır.
• Kanunun "kıymetli evrak" kitabında hiçbir değişiklik yapılmamış. Aslında en çok değişikliğe ihtiyaç gösteren burası olmasına rağmen, nedense olduğu gibi bırakılmış. Bu kısımda, bilenler bilir, bilmeyenler de şimdi anlatacağım öğrenecekler; poliçe, bono ve çek olmak üzere ticari senetlere ilişkin hükümler yer alır. Eski kanunun iktibas edildiği ülkelerde "poliçe" yaygın olarak kullanıldığından, bu kitapta esas olarak "poliçe" düzenlenmiştir. Diğer iki tür senede, yani bonoya ve çeke ilişkin hükümler azdır. Oysa, gelin görün ki, ey azizler, ülkemiz ticari hayatında poliçe neredeyse hiç kullanılmamaktadır. (Sigorta poliçesinin sözünü ettiğimiz poliçeyle bir ilgisi bulunmamaktadır, zaten kıt olan hukuk bilginizle hemen fesatlık yapmayın.) Ne diyordum, ülkemizde poliçe yerine bono ve çek yaygındır, hatta artık bu senetlerin kullanımı da azalmış, kredi kartı ve barter uygulaması yaygınlaşmıştır. Böylece, sokaktaki vatandaş için anlam ifade edecek tek alanda hiçbir değişiklik yapılmayarak, komisyon üyeleri göz yaşartıcı bir başarı sergilemişlerdir.
• "Taşıma işleri" kıymetli evrak kitabındaki sığıntı yerinden kurtarılmış ve müstakil bir kitapta ayrıca düzenlenmiş. Bu işe siz ne dersiniz bilmem ama ben çok sevindim. Çünkü ben "taşımacıyım" efendim. Artık, birilerinin sığıntı kitaplarından kurtulmuş, kendi bağımsız ve özgür kitabımla ömrümü heder etmeye hazırım. Velhasıl, ayrı bir taşıma kitabının kanuna eklenmesinin de sokaktaki vatandaşın karın ağrısına derman olmadığı ortadadır.
• "Sigorta" kitabı iyice genişletilmiş ve içinden çıkılamaz bir hale sokulmuştur. Bu durum, sadece Hukuk Fakültesi 4. sınıfında okumakta olan öğrencilerin sorunudur. Sokaktaki vatandaş için bu değişiklik, sadece 4. sınıfta oğlu ya da kızı okumakta olanlar için anlam ifade eder. Diğer sokaktaki vatandaşlar hiçbirşey olmamış gibi işlerine güçlerine devam edebilirler.
• "Deniz ticareti" kitabı eskiden de karmaşıktı, şimdi iyice karmakarışık hale sokulmuştur. Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde sokaktaki vatandaş, sokaktan evine zor gitmekte, etrafındaki denizlerle zaten ilgilenmemektedir. Deniz ticareti, birkaç zengin armatörün hobisidir ve yapılan değişiklikler armatörlerin avukatlarını ilgilendiren hususlardır.
• Herbir kitapta yapılan değişiklikleri genel olarak incelendikten sonra konunun asıl can alıcı noktasına gelelim müsaadenizle. Komisyon raporunda da açıkça tadilatın asıl gerekçesi olarak Avrupa Birliği Mevzuatına Uyum gösteriliyor. Yani, bu kanun Avrupa Birliği'ne gireceğiz hesabıyla hazırlanmış. Fakat şu gün itibariyle ben bile Avrupa Birliği'ne bizi almayacaklarına inandıktan sonra, yapılan değişikliğin amacına ulaşıp ulaşmadığını varın siz hesap edin.
III. Sonuç
İşbu makalede yeni Türk Ticaret Kanunu'nun sokaktaki vatandaş için ne anlam ifade ettiği incelenmiştir. Cevap, arif okurlar için ayan-beyan ortada olmakla birlikte, okuyan ama okuduğunu anlam(lan)dıramayan okurlar için sorunun cevabını açık-seçik yazmakta yarar vardır: Yeni Türk Ticaret Kanunu sokaktaki vatandaş için hiçbir anlam ifade etmez. Hatta, efendiler, sokaktaki vatandaş, bırakın Türk Ticaret Kanunu'nun yeniden kaleme alındığını, böyle bir kanunun var olduğundan bile bihaberdir.
Peki, sözünü etmekte olduğumuz kanun (ve diğer kanunlar), niye değiştirilir, neden çıkarılır? Bu güzelim ülkede gerçekten işler kanuna göre yapılıyormuş gibi hiç bıkmaksızın değerli vekiller neden kanun çıkarmak isterler? 13 yıldır kendi kendime sorduğum bu sorunun cevabını artık bulmuş gibiyim. Bulmuş olduğum bu acı gerçeği ilk defa siz değerli KM okurlarıyla paylaşıyorum. Değerinizi bilin ve beni fazla üzmeyin.
Ülkemizde kanunlar iki sebepten dolayı çıkar:
1- Siyasiler, iktidarda her kim olursa olsun, her şeyde olduğu gibi kanun çıkarmada da niteliğe değil, niceliğe önem verirler ve ne kadar çok kanun çıkarılırsa o kadar çok "iş/hizmet" yapmış olduklarını zannederler. Sanki, seçim döneminde vatandaşa vaat ettikleri ilk husus kanun çıkarmaktan ibaret gibidir.
2- Siyasiler, sadece vatandaşa karşı kanun çıkarma vaatleri olduğundan değil, zaten üç kuruş maaşla hem ev geçindirmek, hem de bilimsel araştırma yapmak zorunda kalan hukukçu akademisyenleri düşünerek kanun çıkarır ve/veya çıkardıkları kanunlarda bitmeyen tadilatlar yaparlar. Kanunlar, hukukçu akademisyenlerin ekmek kapısıdır. En ufak bir değişiklik, akademisyenler için makale demektir, seminer demektir, tebliğ demektir, kitap demektir, tez demektir, velhasıl "kariyer" demektir.
İşbu "bilimsel" makalemi yayınlama nezaketini göstererek, 15 akademik puan almama sebep olan sayın editöre teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim. Allah, eksikliğini göstermesin.
Aziz Baysal azizbaysal555@yahoo.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          13 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Ölüm ve yaşam
Tanıdığım en otoriter, en kendi için yaşayan, en başına buyruk, en lafını esirgemeyen, en saf, en duygusal kadındı. Bu özellikleri, son yıllırda artık bir çocuk gibi olmasına rağmen, olaylar karşısında hemen belirginleşirdi. Yılı, mekanı ve kişileri sıkça karıştırır olsa da, ölene dek vazgeçemedikleri de vardı...
Ona adıyla hitap etmem acayip hoşuna gidiyordu. 'Anneanne' yerine 'Güllü' demem, ona gençliğini geri veriyordu sanki. Ninem değil, arkadaşım olduğunu düşünüyordu belki de.
Gençlik ve güzellik ölene dek vazgeçemediği iki tutkusu idi. Hep 'ince' bir kadın olarak yaşadı. Ne zaman rejim yapmaya başlasam, o da benimle ölümüne diyete başlardı. Kaşlarına rastık çekmek, annemden gizli gizli bana kaşlarını aldırmak Güllü'ce şeylerdi. Ancak annem kaşlarındaki değişikliği farkettiğinde, suçu üstlenmek bana düşerdi. O ise sadece bir mağdur. "Bu delibozuğun elinden kurtulamadım. Ben niye kaşımı alayım ki bu yaştan sonra..."
Gül esansı sürerdi tenine. Ama hiç kimse o esansın şişesini bulamadı. Sarılıp öpenlerin, "Ahhh canım gül kokuyorsun" sözlerine, "Hımmm...Herkes öyle söyler" der geçiştirirdi. Sanki teni Tanrı vergisi gül kokuyor havası yaratırdı.
Son yıllarda torunlarının isimlerini bile unutan Güllü, 60-70 yıl önceki anılarını hiç unutmadı. Zamanı ve mekanı karıştırdığı anlarda, arkadaşlarını anlatırdı uzun uzun. Sonra da, "Sen Hatice'yi hatırlarsın değil mi?" diye sorardı bana. "Yaa tabii Güllü. Hatırlamaz olur muyum" diye yanıtlardım. Yüzüme bakardı dikkatlice ve ardından dağılan hafızasını derleyip, toparladıktan sonra bir güzel paylardı beni, "Yalancı! Sen nerden hatırlayacaksın Hatice'yi. Annem bile doğmamıştı daha..." Suçlu yine ben olurdum!
Takılıyordum Güllü'ye ama amacım onu incitmek değil, hayatını renklendirmekti.
Birgün, "Güllücüğüm bir albay emeklisi seni görmüş beğenmiş. Babamdan istemiş" dedim. Yanakları kızardı, gözleri parladı. O yaşta beğenilmek hoşuna gitti. Ama bunu göstermek yakışık almazdı. Yanaklarındaki pembeliği, gözlerindeki ışıltıyı alıp bohçasına koydu, sert, otoriter ifadesini takındı yeniden. Bir de hakladı güzelce, "Terbiyesiz...Benim evlenecek yaşım mı?". Üsteledim, "Ama Güllü ne varki bunda..." Yine paylandım, bir öncekinden daha sert biçimde. Ve sustum.
Durdu. Duramadı. Ve nihayet o can alıcı soruyu sordu, "Nasıl bir adammış bu?"
Albay emeklisinin kel ve göbekli olmadığını öğrenince içi rahatladı. En nefret ettiği erkek tipi, kel, göbekli ve öksüren erkeklerdi...
En önemli özelliği, duruma göre beni anında satmasıydı!
Gizli gizli sigara içerken, annem tarafından basıldığımızda, hemen yazardı senaryoyu. "Bu deli bozuk eski sevdalısını anlattı.
Hüzünlendim. Yoksa sigara kim, ben kim.."
Bir puzzle gibiydi Güllü.
Parçaları yerlerine konulduğunda ortaya çıkan bütün.
Minicik parçalarının biri bile kaybolduğunda, bütünlüğü bozulan bir bütün.
Değişik renk ve şekillerin tümünün adı...
Ölüm sadece bir yokoluş değil.
Ölüm, ayrılık ve özlemin adı. Çok özlediğinde onu görememenin çaresizliği.
Ölüm aslında yaşamın en çıplak, en inkar edilen büyük gerçeği...
Dün annemle birlikte Güllü'nün mezarı başındaydık.
Annem dua ederken ben onu düşünüp, gülümsedim.
Ve Güllü'yü paylaşmak istedim.
Hepsi bu...
Ceren Keskin
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Müge'nin İftar Sofrası : Müge Eralp Kaya TERBİYELİ SEMİZOTU ÇORBASI SİHİRLİ KURABİYE |
|
Herkese tekrar merhabalar,
Bugün sizlere lezzetli olduğu kadar besleyici bir çorba tarifi vermek istiyorum.
TERBİYELİ SEMİZOTU ÇORBASI
MALZEMELER:
1 demet semizotu, 2 çorba kaşığı un, 2 çorba kaşığı sıvıyağ, yarım limon suyu, 1 diş sarımsak, 4 su bardağı sıcak su, tuz…
YAPILIŞI:
Semizotumuzu birkaç kez iyice yıkayalım ve doğrayalım… Tenceremizde yağımızla beraber semizotlarını iyice öldürelim, 4 bardak sıcak su ekleyerek yumuşayana kadar pişirelim…
Terbiyesi için;un, sarımsak, limon suyu ve tuzumuzu blendır dan geçirelim… Diğer yandan da iyice pişen semizotumuzu da aynı şekilde blendır dan iyice geçirip azar azar terbiyesini ilave ederek, koyulaşıncaya kadar karıştıralım ve sıcak servis yapalım…
( Ayrıca semizotunu yaprak yaprak ayırıp, üzerine sarımsaklı yoğurt ve pul biber ekleyerek nefis bir salataya kavuşabilirsiniz)…
Vee… geldik benim en sevdiğim köşeye yani tatlımıza…
Bugünkü tarifimiz özellikle çocuklarınızın çok severek tüketeceği bir kurabiye… Mutlaka deneyin bayılacaksınız…
SİHİRLİ KURABİYE
MALZEMELER:
4 bardak un, yarım bardak süt, yarım bardak pudra şekeri, 1 yumurta, 200gr. margarin, 1 paket vanilya, 1 paket hamur kabartma tozu, 1 paket çikolatalı puding…
YAPILIŞI:
Yağımızı ve pudra şekerimizi birbirine iyice yedirerek yoğuralım. Yumurta ve sütümüzü de azar azar katarak yoğurmaya devam edelim. En son unumuzu ve kabartma tozumuzu ilave ederek kulak memesi yumuşaklığında hamur elde edelim ve hamurumuzu 30 dk. dinlenmeye bırakalım… Hamurumuz dinlenirken bizde bir yandan süt ile pudingimizi pişirelim ve iyice soğutalım… Daha sonra hamurumuzu yuvarlayalım ve bastırarak poğaça gibi açalım, içine 1 tatlı kaşığı pudingimizden koyarak sıkıca kapatalım, açılmamalarına dikkat edelim lütfen… Yağlı tepsiye dizip 180 derece de 25 dak. pişirelim… Afiyet olsun…
AKLINIZDA BULUNSUN:
Yemeklerde kullanacağınız mantarların kararmaması için, içine 2 limon sıkılmış bol suda yıkayın… Suyu süzülen mantarları incecik dilimledikten sonra kaynayan suyun içinde 5 dk. haşlayıp soğuk sudan geçirin…
PÜF NOKTASI:
Hamurlarınızı dinlendirirken üzerine nemli bez örterseniz, hamurunuz kabuk tutmaz…
GÜNÜN MENÜSÜ:
Terbiyeli semizotu çorbası, mercimekli bulgur pilavı, cacık, sihirli kurabiye
Müge Eralp Kaya
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          8 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 3.334 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.
Yukarı
|
hani olur ya
hani öylece, hani sessizce.. hani kopup gelsen geceden,
iki kol arasında kıvırılıp uyusam hani usluca
ben nefes alsam, senin yüreğin çarpsa hani inceden
ben ağlasam, senin dudağın ıslansa hani yavaşça
hani bilmem ki, söylesen belki, saklasam mıki
hani aşk desem, için tutuşsa yaşasak hani şöyle yüceden
olur ya, hani hayal ya
belki istesen, ben de söylesem
hani dilimde kaybolmasa da
hani ortaya şöyle karışık laf arasında...
bir yıldız düşse
bir dilek olsam senin dilinde
hani bilmem ki,
hani olur ya,
aşk desem
sen dersin,
hani umut ya...
Deniz Kılıç
Yukarı
|
 N'apsın, tayfundan kaçıyor!..
Yukarı
|
Damak tadınıza uygun kahveler |
FTP Wanderer Version 2.7 [210 KB] Windows Free
http://www.pablosoftwaresolutions.com/download.php?id=8 Minik ama çok kullanışlı ve explorer benzerliğiyle kusursuz bir FTP Programı. İhtiyacınız varsa hiç başka birşey aramanıza gerek yok. Alın bunu yükleyip kullanın. Üstelik bedava.
Yukarı
|
|
|
|
 |
|