KMD 4.SAYI



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 862

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 17 Kasım 2005 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Ellerin dert görmesin Alpay!..


Merhabalar,

4. SAYI ÇIKTI!Öyle başlık attığıma bakmayın, Alpay'a kızdığım falan yok. Ben 84. dakikalara gıcığım. 2 maçta 2 anlamsız gol ve yüze yüze kuyruğuna gelinmiş bir güzelliğin sonu. Yenilseydik bu kadar üzülmezdim. Ağzıma geleni söyler 5 dakika sonra durulurdum ama bu maçta öyle olmadı. Hala televizyonda tekrarları gördükçe kalbim sıkışıyor. Bu arada medeniyet timsali İsviçre çakılarına ağız dolusu bir "Hoşt" demek istiyorum izninizle. İşte futbol böyle birşey, benim için artık İsviçre üstü çizili bir ormandır. İçinde yaşayanlar da vahşi hayvan. Kurban olurum ben memleketimin insanına. Medeni İsviçre hayvanları şu son 2 maçta ettiklerini seyredip aya karşı amuda kalkıp anırmalılar. Soyunma odasına giderken Mehmet Özdilek'e tekme sallayan ayıyı umarım koridorda hacamat etmişlerdir. Yarından tezi yok İsviçre bankalarındaki hesaplarımın tümünü kapatacağım. Ekonomileri sarsılsın da görsünler günlerini. N'apalım, "Galiptir bu yolda mağlup!" deyip geçelim. Her işte bir hayır vardır. Yazın o güzelim havalarda televizyon başında maç seyredeceğimize denize girer medeni hayvanlara veryansın ederiz olur biter.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur

13 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Ömer Akşahan

 ÖNSÖZ : Ömer Akşahan


  Bir Kalkınma Öyküsü - HAMAMKÖY GERÇEĞİ

Bir serüvenin başlangıcı

Yıl 1981: 12 Eylül'ün ortalığı tozu dumana kattığı; birçok devlet memurunun asılsız ispiyonlarla sağa sola savrulduğu acılı günler. Sisli bir Kasım günü hiç beklemediğim kararı duyunca, ister istemez sarsıldım, hıncım bir an öfkeye döndü. Çünkü, beni istemeyenler çok komik bir gerekçe bulmuşlardı:"seyrekleştirme!" Benimle birlikte ailem de bir anda yıkılmıştı. Oğlumun, evden ayrılırken, pantolonumun paçalarına yapışıp; "Gitme, gitme babacığım!" deyişini, ömrüm boyunca unutmayacağım.

Kararnamemde yazılı olan okulu, kime sorduysam doğru yanıt alamıyordum. Halbuki atandığım okul, oturduğum ilçenin sınırları içindeydi. En sonunda yarım yamalak bir bilene rastlamıştım. Bana;" Yıldız semtinde, Demirdere'yi sorup öğrenebileceğimi.." söyledi. Büyük bir merakla, o güne değin pek tanımadığım, Ödemiş'in en eski yerleşim merkezi olan Yıldız Oteline vardım. Orada ilk karşılaştığım kişiye, Demirdere Ortaokuluna nasıl gidebileceğimi sordum. Bana önce kayıtsızca bakan kişi, ciddi olduğumu anlayınca, bu semtten kalkan dolmuşlarla oraya gidebileceğimi, belirtti. Nihayet gerçeği öğrenebilmiştim! Demirdere köyü Ödemiş'e yaklaşık 45 km. uzaklıkta, Aydın Dağlarının vadileri arasında kurulmuş bir kaç köyden sadece biriydi.

Küre Gediği

Nihayet ayrılık günü gelip, çatmıştı. Üç beş parça eşyayı Anadol kamyonete yükleyip, bacanakla yola düştük. Arabamız toprak stabilize yoldan güç koşullarda ilerledikten sonra, Küre köyüne varmıştık. Aralık ayının başında, yağış ve yoğun traktör trafiği sonucu, halkın 'tabla' tabir ettiği derin çukurlarda ilerlemek oldukça zordu. Bizi gören köylüler, bu araçla Küre gediğini aşamayacağımızı söylemişlerdi. Önce pek inanmamıştık. Yaklaşık on beş yirmi dakika sonra acı gerçekle karşı karşıya geldik. Aracımız Küre gediğine vardığında, derin bir tablaya gömülmüş, bir metre bile ilerleyemez haldeydik. Çaresiz bir traktör bulup, gediği aşmayı başarabildik, sonunda.

İlk Gece

Geldiğimizi duyan köyün ileri gelenleri, acil bir çözüm bularak; beni, terkedilmiş, yıkılmaya yüz tutan eski bir eve yerleştirdiler. Bacanağım ve ev sahibinin de yardımlarıyla, alelacele kurduğumuz soba, bana ilk gecenin ayazını kırmama yetmemişti. Hadi, uyu, uyuyabilirsen! Eşimden, oğlumdan ve bir çok dostumdan koparılmanın verdiği hüzünle, bir anda derin bir yalnızlığa gömülmüştüm.

Hamamköylü Günler...

Atama şokumun ardından ikinci şoku, aynı branşta bir öğretmenin de benimle birlikte çalıştığını öğrendiğimde yaşadım. Demek ki, "seyrekleştirme"gerçekten uydurulmuş bir bahaneydi. Asıl neden, hakkımda yapılan siyasi bir ispiyondu! Köy muhtarı, ihtiyar heyeti üyeleri ve köyün diğer ileri gelenleriyle tanışmam pek uzun sürmedi. İlk anda okulu Demirdere köyünde bulacağımı umarken, okul isminin, okulun açılması için bulunmuş bir taktik olduğunu öğreniyordum. Çünkü, Mendegüme denilen bu yörede; Hamamköy, Güney, Çayır, Demirdere ve Küçükören'den oluşan ortak bir yerleşim söz konusuydu. Böyle bir ortamda bir çok konuda olduğu gibi, isim belirlenmesinde de problem çıkmış; Demirdere muhtarının bastırması sonucu, okulun adı Demirdere olarak tescil edilmişti.

Fakat okul, Hamamköy İlkokulu binasına bitişik bir derslik yapılarak, 1979'da eğitim-öğretime açılmıştı. Benim gelişimse, okulun üçüncü öğretim yılına rastlıyordu. Ne hazindir ki, aradan geçen zamanda, okula gerçek anlamda doğru dürüst bir çivi çakılmamış, okulun ne mühürü, ne de yazışma yapabileceği bir daktilosu dahi temin edilmemişti. Okulun bu hazin durumunu gördükten sonra bir karar vermem gerekiyordu; ya öncekiler gibi, bu kuş uçmaz, kervan geçmez köyde, elim kolum bağlı oturacak, ya da kolları sıvayıp, çalışacaktım. Atanmamda yapılan tüm haksızlıkları içime atarak, bu köye hizmet etmeye karar verdim. İlk işim, köy muhtarından bazı bilgiler almak oldu. Hamamköy muhtarı Mustafa Çakıcı'nın yaklaşımı bana güven verdiğini görünce, bir şeyleri onunla paylaşabileceğime sevindim.

Muhtar Mustafa Çakıcı

1974'den başlayıp,1977'li yıllarda toplumda bir fırtına estiren, dönemin CHP genel başkanı Bülent Ecevit'in "Köykent Projesi" adeta Mendegüme düşünülerek geliştirilmiş gibiydi. Böyle bir projenin başarılması için de, sanki genç idealist Mustafa Çakıcı düşünülmüştü. Gerçekte her şey bir tesadüf sonucu, 1977'de Mustafa Çakıcı'nın Hamamköy muhtarlığına seçilmesi ile başlar. Kurtuluş savaşında verdiği kırk şehidiyle haklı olarak övünen köylüler, o güne dek yalnızca seçimden seçime köye uğrayıp, bir yığın vaatle oy almayı alışkanlık haline getirdikleri bu köydeki değişimin farkına, kısa bir süre sonra varacaklardır. Çünkü, o güne dek, sadece adını duydukları muhtarı, bu kez sıkça karşılarında görür olmuşlardı. Kendilerinden aş ekmek ister gibi yol, okul isteyen bu genç adamı dinleme gereğini duyarlar. Eskilerin 'çarıklı erkan-ı harp' dedikleri; gözlerinden zeka fışkıran, sarışın, tıknaz Mustafa Çakıcı, günlerinin çoğunu ilçe merkezi Ödemiş'te geçiriyor; kâh kaymakamlıkta, kâh öteki resmi dairelerde ömür törpülüyordu. Renault Station tipi arabasıyla hem lokantasına gerekli malzemeleri satın alıyor, hem de köyün işlerini takip edebiliyordu. O kararını çoktan vermişti: Hamamköy Mendegüme'nin doğal merkezi olarak, o güne dek devletten hak edip de alamadıklarını mutlaka alacaktı. İnançsa, başarının en büyük anahtarıydı.

Bir Yol Açma Öyküsü

Her hafta Cuma günü sabah erkenden Ödemiş'e inip, Pazartesi akşam üzeri köye dönmek zorundaydım. Köye günlük işleyen bir servis yoktu. Bir dolmuş ve bir jeepten oluşan iki araçlık servis, sabah erkenden Ödemiş'e hareket eder, akşam üzeri de balık istifinde müşterileri alarak sonra köye dönerdi. Bu yolculuklarımızın her defasında, Küre gediğinde yolcular iner, arabayı ite kaka gediği aşardık. Kış mevsimi süresince buna, herkes gibi ben de alışmıştım. Hafta içi bir gün, okulda ders yaparken ev sahibim ve aynı zamanda ihtiyar heyeti üyesi olan Mehmet Orta gelip, Küre gediğinde yolun buz tutması nedeniyle muhtarın yolu aşamadığını, eğer bir kaç öğrenci verirsem, onlarla yol açmaya gitmek istediğini söyledi. O an hiç tereddüt etmeden, yanıma aldığım üç dört öğrenciyle kamyonete atlayıp, gediğe vardık. Kazma küreklerle işe girişip, yoldaki buz kalıplarını kırıp, yolu ulaşıma açtık. Bizi gördüğü andan itibaren gözleri neşeyle parlayan muhtar Çakıcı, arabasında lokantası için satın aldığı poğaçaları sevinçle dağıtmış; böylece hepimizin gönlünü de kazanmayı bilmişti. Esasen onun bu gönül zenginliğiydi, bizi her türlü riski göze aldıran!

Tireli

Hafta içi köyde oldukça zamanımız vardı. Köy kahvesinde, boş zamanlarımızda şimdi rahmetli, lakabı "Tireli" olan; kısa boylu, yaşlı bir büyüğümüz vardı. Onunla en büyük eğlencemiz "hanım küstü" oynamaktı. Dört kişiyle oynanan bu oyunda, diğer üç oyuncunun da ortak hedefi, Tireliyi vurarak kızdırıp, yerinden hoplatmaktı. Onun en büyük rakibi de muhtarın babası Mehmet abiydi. Nur içinde yat, hey Tireli!

Müdür Vekili

Okul, açıldığı günden beri asil bir müdür yüzü görmemişti. Benden önce müdür vekilliği görevini yapan arkadaş, iki ay sonra askere gidince, otomatikman görev bana düşmüştü. Belki de o dönemde, beni sakıncalı gören kafalar, zorunluluk sonucu bu görevlendirmeyi yapmak durumunda kalmışlardı. Resmen bu görevi üstlendikten sonra, sorumluluğumun bir kat daha arttığını hissettim. Artık hafta sonunda geçirdiğim dört günün iki gününü aileme, diğer iki iş gününü de okulun resmi dairelerle olan işlerini takibe ayırmıştım. Gerek muhtarın, gerekse benim ilçeyle bağlantılı yaşamamız ve içinde bulunduğumuz köyün gerçeklerini tüm açıklığıyla dile getirmemiz; o güne değin ağır işleyen yardım mekanizmalarını harekete geçirme-ye yetmişti. Her hafta sonu okula kazandırdığım çeşitli demirbaşları, köyün minibüsüyle bedava taşıyor ve köye gururla giriyorduk. Köylü de yapılanları gördükçe bize olan inancı daha da artıyordu. Ancak yazışmalarımı hâlâ kendi daktilomla yapmaktaydım. Muhtarlıktan karşıladığım parayla okulun mührünü yaptırmıştık. Okulda koruma derneği de yoktu. Köyün içinden akan derenin kenarındaki ilkokul binasına bitişik, tek derslikli binamızda, iki sınıf aynı anda eğitim yapıyorduk. Bu, o güne değin hiç karşılaşmadığım bir durumdu. Buna mutlak bir çözüm bulmalıydık. Gene uzun kış gecelerinden birinde, muhtar Çakıcı ve öteki dostlarla kafa kafaya verip, derenin kenarındaki arsaya iki derslik yaptırma kararı aldık. Bu iş için hiç kaynak yoktu. O yıl okul için gelen yakıt ödeneğini, eğer Mal Müdürünü ikna edebilirsek, bu iş için kullanmayı planladık. Doğrusunu söylemek gerekirse, başlangıçta pek şansımız olduğu söylenemezdi. Çünkü, Mal Müdürü, Nuh deyip, peygamber demeyen bir tipti. Yolluk konusunda bana oldukça zorluk çıkarmıştı. Bu huylarını bilmemize karşın, denemeye karar verdik. O günün değerleriyle yaklaşık 25.000.Tl.lık ödeneği Müdürün göz yummasıyla, inşaatımızın temelinde kullanılmak üzere malzeme alarak, kurtardık. Muhtar artık inşaatın başından ayrılmaz olmuş, bin bir zorluklarla karşıladığımız kaynaklarla binanın yükselişini keyifle izler olmuştu. Köyün makus talihi, yavaş yavaş dönmeye başlamıştı. O yıl, ilçeye bir çok stajyer öğretmen atanmıştı. Okulun öğretmen yokluğu nedeniyle bir türlü doldurulamayan derslerini bu arkadaşlarla kapatmayı düşünmüştüm. Bu düşüncemi açtığım yetkililerden olumlu yanıt alınca, ikna ettiğim üç arkadaşın okuluma gelmesini sağlamıştım. Köylü bir anda dört beş ortaokul öğretmenini bir arada görünce iyice şaşırmıştı. Gelişmeler herkesi sevindirmekteydi. Hamamköy yılların getirdiği açığı bir anda kapatmak istercesine hummalı bir faaliyet içindeydi.

Sevgili Teoman Özyüz'le ...

Çaylı Ortaokulunun kapatılması sonucu, okula matematik öğretmeni olarak Teoman Özyüz atanmıştı. Bekar, yirmi iki yaşlarında, bir evin bir oğlu olarak yetişmiş, babası emekli jandarma albayı, annesi emekli Türkçe öğretmeni olarak İzmir'de oturuyorlardı. O da benim gibi hafta sonunda ailesini ziyaret ediyordu. O uzun kış gecelerimin bu vefakar insanıyla kısa zamanda, koşulların da ortak olmasının etkisiyle iyi arkadaş olmuştuk.

1982 yılı Haziran ayıydı. Okul normal olarak öğretime kapanmış, ancak tamamlama sınavları yapılıyordu. Sınav programına göre Salı günü bir öğrencimizin sınavı vardı. Her zaman olduğu gibi Pazartesi günü Yıldız'da Teoman'la buluşmuştuk. İlkbahar mevsimi Mendegüme için özel bir önem taşımaktaydı. Mayıs ayından itibaren köyde yetiştirilen kirazlar İzmir'e, pazara sevk ediliyordu. Bu nedenle, köye yolcu taşıyan araç sayısı bire inmişti. O an durakta olan minibüs tamamen dolmuş, bizi almasına olanak yoktu. Çaresiz kahvede başka araç beklemeye başladık. Bir süre sonra umutlarımız yok oldu. Ancak köye mutlaka gitmeliydik. Sonunda, otostopla köye gitmeye karar verdik. Ovakent'e doğru asfaltta ilerlerken bindiğimiz ilk traktör bizi, Ovakent'te bırakmıştı. Akşam saat dokuz sıralarında Konaklı'ya yaya olarak ulaşmıştık. Gece saat on ikiye dek kahvede mola verip, dünya kupası maçlarını izlemiştik.

Sonuçta, gelen giden hiç bir araç olmayınca, çaresiz tekrar yola koyulduk. Bu yaptığımızın çılgınlık olduğunu bilmemize karşın, her çaresiz insan gibi bunu başarmak gerektiğine de inanmıştık. Küre gediğine binbir güçlükle vardığımızda, artık ayaklarımız bedenimizi taşıyamaz hale gelmişti. Taşıdığım bond çanta ise, adeta koca bir çuval gibiydi. Gediği son bir gayretle aştıktan sonra, bu kez, yokuş aşağı gitmekte zorlanmaya başlamıştık. Gece saat üçte stajyer arkadaşların kapısını çaldığımızda; sokakta kimsenin olmayışına gerçekten sevinmiştik. Eğer o saat, bizi, o halde gören olsaydı, sanırım aklımızdan bir zorumuz olduğuna kolayca hükmedebilirdi.

Hey gidi Teoman, hey! Bu genç ve idealist arkadaşım, gençliğinin baharında, uzun süredir çektiği migren ağrılarını gidermek için yattığı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde, başarılı bir beyin ameliyatı geçirmiş, ancak on beş gün sonra mikrop kapması sonucu nişanlısını ve bizleri gözyaşlarına boğarak aramızdan ayrılmıştı. Ruhun şad olsun, sevgili gün görmemiş dostum!

Laz İnadı...

Öğretmenlik yaşamımda hiç unutamadığım anılardan birini de, Laz Ali Rıza ile yaşadım. İnce, uzun boylu, evinin altındaki küçük dükkanda ayakkabıcılıktan geçimini sağlamaya çalışan Ali Rıza, köyün muhalif kanadında yer alan biriydi. Kendisiyle zaman zaman sohbet etmeyi severdim. 1982-83 öğretim yılında oğlunu okulumuza kaydettirmişti. Onun bu davranışı hoşuma gitmiş, okula öğrenci kaydetmek için köy köy dolaşarak yaptığımız propagandanın meyvelerini almaya başlamıştık. Bu yoğun çalışmalarım sırasında, başta muhtar olmak üzere iyi görüştüğüm diğer arkadaşlara, yaşadığım güçlükleri anlatıyor ve Ödemiş'e daha yakın bir okula atanmak için girişimde bulunduğumu da açıklıyordum. Elbette bu, onların hoşuna gitmese de, anlayışla karşıladıklarını belirtiyorlardı. Ayrıca onlara, hiç gitmeyecekmiş gibi Hamamköy için, yarın gidecekmiş gibi de valizimi hazır tuttuğumu espri olarak söz arasında dile getiriyordum. Ancak Ali Rıza, her karşılaştığımızda "Hoca, sen buradan gidersen, ben çocuğu okuldan alırım, ha!" diyordu. Bunun olabileceğini kestirmediğimden, gülüp geçiyor, düşüncesinin yanlışlığını anlatmaya çalışıyordum. Nihayet beklediğim karar gelmiş, Beydağ Atatürk İlköğretim Okulu Müdürlüğüne atanmıştım. Köyden 23 Kasım 1982'de ayrılmış, ertesi gün Beydağ'daki görevime başlamıştım. İki hafta sonra köyden aldığım bir haber beni gerçekten çok üzmüştü: Ali Rıza sözünde durmuş, ayrılışımın ardından oğlunu okuldan almıştı. Meğer bu, tanımadığım bir Laz inadıymış, nerden bilebilirdim!

Okul Kapanırsa...

Dönemin İzmir Milli Eğitim Müdürlüğünü emekli general İsmail Bakış sürdürüyordu. Her alanda olduğu gibi Milli Eğitim'de de radikal kararlar rahatlıkla alınabiliyordu. Bu bağlamda, siyasi taleplerle kasaba ve köy ortaokullarının durumu ele alınmış; "bir mühür-bir müdür" konumunda olanların kapatılması yönünde karar alınmıştı. İl Milli Eğitim Müdürlüğü yetkilileri, böylece personel tasarrufu sağlanabileceğini de düşünmüşlerdi. Okul yöneticisinin vereceği bir raporla, yöre halkına danışılmadan, okul kapatma kararı yürürlüğe konuluyordu. Bu yöntemle Ödemiş'te; Bozdağ ve Çaylı Ortaokulları kapatılmış ve rahmetli Teoman Özyüz okulumuza atanmıştı.

Benim, başka okula atanma isteğim karşısında yetkililer, eğer okulun kapanmasına ilişkin rapor verirsem, sorunumu kolayca çözebileceklerini belirtmişlerdi. Buna verdiğim yanıtsa, kısa ve netti: Köyde ne kadar kalırsam kalayım, önemli değil, yeter ki, okul kapanmasın! Okul kapatmayı düşünen kafaların, bir gün hapishane açacağına inanmıştım bir kez. Bu inadım sayesinde, Hamamköy Ortaokulu kapanmaktan kurtulmuştu!

Atatürk Hamamköy'de!

Büyük önder, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal, kurtuluş savaşını 9 Eylül'de İzmir'de, düşmanı denize dökerek tamamlamıştı. Fakat yoğun devlet işleri nedeniyle,İzmir çevresini tanıma olanağı bulamamıştı. 1981 yılı, aziz Atatürk'ün 100. doğum yıldönümüydü. Ülkenin her yerinde ona layık anma toplantıları ve heykel-büst açılışları yapılmaktaydı. Hamamköy'de kırk şehidin anıtı olmasına karşın, Ataya ilişkin hiç bir belirti, iz yoktu. Bu durumu Çakıcı'ya anlattığımda; her zaman olduğu gibi gözleri parlamış ve sevincini gösteren yanakları kızarıvermişti. Yaptığımız araştırmalar sonucu büstü, İzmir'de Güney Deniz Saha Komutanlığı atölyelerinden ücretsiz alabilecektik. Büste uygun kaide planını da mimar arkadaşım Ali Duyal ücretsiz çizmeyi kabul etmişti. Planın onaylanmasının ardından, Atamızın büstünü kollarımın arasında, İzmir'den Hamamköy'e gururla taşımıştım. Ne yazık ki, bu anlamlı büstün açılışında bulunmak kısmet olmadı. Değerli arkadaşım ve meslektaşım M.İrfan Gündüz halefim olarak, bu görevi yerine getirmişti.

Telefoncu Sarı

Görevli olduğum sırada, köyde posta ve telefon işlerini,"Sarı" lakaplı, terzilik yapan bir köylü yürütmekteydi. 20 abone kapasiteli, manuel bir telefon santralıyla köye hizmet veriliyordu. Okulla Sarı'nın dükkanı bir hayli mesafeliydi. Okula sık sık Ödemiş'ten telefon gelmekte, ancak soluk soluğa yokuşu tırmanarak telefona ulaşabilmekteydik. Ödemiş PTT. Müdürlüğüne muhtar Çakıcı'yla birlikte yaptığımız sayısız girişimler sonucu, bizden kurtulamayacağını anlayan Müdür Cengiz Babür, köyde telefon bekleyen abonelere yetecek kapasitede bir santralın kurulmasını sağlamıştı. Telefon işkencesinin bitişini görmek, ne yazık ki, görevi devrettiğim son güne rastlamıştı.

Hamamköy'de İki Alman Turist

Yıllar su gibi akıp gidiyor, her şey de olduğu gibi, benim yaşamımda da önemli bir değişiklik oluyor ve yurtdışına öğretmenlik yapmak amacıyla devlet tarafından görevlendiriliyordum. Çalıştığım bölgede tanıştığım Alman meslektaşımla, ikimizin ortak dostu olan diş hekimi, bizi ziyaret edeceklerdi. Ailece çok sevinmiştik. 1996'nın Ağustos'unda üç gün Ödemiş'in bir çok yerini birlikte gezmiştik. Ayrılık günü, onlara, Aydın Dağları üzerinden Aydın'a gitmeyi teklif etmiş ve kabul görmüştü. Öğleden sonra yola çıktığımızda, bir zamanlar toz toprak içinde, bir çok zorluklarla aştığımız yolların, şimdi asfalt sayesinde kolayca aşılır olması, bana büyük keyif veriyor; ister istemez, Çakıcı'nın o bitip tükenmek bilmeyen hırsı ve azmi aklıma geliyordu. Misafirlerimse, gördükleri manzara ile şaşkına dönüyor, büyük keyif alıyorlardı. Nihayet Hamamköy'e varmıştık. Burada bir çay molası vermeye karar verdik. O arada, muzip diş hekimimiz berber dükkanını göstererek," Tıraş olabilir miyiz?" diye sordu. Ben de;

" Pekala." deyip, eskiden beri tanıdığım berbere, konukların isteğini ilettim. Sonuçta"Ne ödeyeceğiz?" diye sorduklarında, aldıkları yanıtla şaşırmışlardı. Berber,"Borcunuz yalnızca otuz bin lira." diyordu. Bu olay ve Hamamköy'ün güzelliği aramızda hâlâ konuşulmakta ve bu yolculuğu yeniden yapmak istemekteler.

Sihirli Dosya

Muhtar Çakıcı ile dostluğumuz, köyden ayrılmama karşın tüm sıcaklığıyla sürüyor, köye iliş-kin haberleri ondan sürekli alıyordum. Bir gün Çakıcı, çalıştığım yere gelerek, köye ilişkin bir dosya hazırlamamı istemişti. Köyde bulunduğum sırada hazırladığım köyün tarihçesine ilişkin bir yazım Ödemiş Lisesi "Bülten"inde yayımlanmıştı. Diğer rakamsal verileri tamamladıktan sonra, köyün durumunu gösteren bir kroki-planla birlikte dosyayı tamamlamıştım. Uyanık Çakıcı, bu dosyayı hangi Bakanlıkta, hangi Genel Müdürlükte işi varsa çoğaltıp, bir üst yazı eşliğinde sunmayı adet haline getirmişti. Benim mütevazi dosyam kim bilir kaç baskı yaptı, sayısını ancak Muhtar Çakıcı bilebilir!

Vali Bey Hamamköy'de

İzmir'e, çalışkanlığı dillerde dolaşan Vali Kutlu Aktaş atanmıştı. Bu haberi duyan Çakıcı, boş durur mu; ilk fırsatta Valiyi ziyaret eder. Ayaküstü olsa da, valiyi köyüne davet eder. Her ne kadar bir valinin köyü ziyaret edebileceğine ihtimal vermese de, o, davetini tüm içtenliğiyle ifade eder. Muhtarın yaklaşımından Vali Bey, çok mutlu olmuştur. Vali Aktaş, atandığı ilk günden işe hızlı başlamış, o güne değin büyük ihmale uğramış yöreleri ziyaret programının başına Ödemiş'i almıştır. Verdiği sözü tutarak Hamamköy yollarına düşer. Konaklı kasabasını takiben başlayan stabilize yolda, Jeepin çıkardığı toz dumandan bunalan Vali yolun durumuna hayıflanır. Eğer köylüler destek olursa, Köy İşlerine bağlı dozerleri yola süreceğine söz verir.

Köyde valiyi karşılama töreni çok görkemli olmuş; onun için kuzular kesilmiş, tandır ateşi parlatılmıştı. Vali, Muhtar ve İhtiyar Heyetinin diğer üyelerini dinledikten sonra, sözü yol konusuna getirmişti. Hamamköy-Aydın yolunu asfaltlayabileceklerini, ancak köyün kendilerine destek olmasını, görev yapacak elemanların iaşe ve ibatelerinin Mendegüme köylülerince karşılanması gereğini açıklamıştı. Yıllardır yollarının asfaltlanma hayaliyle yanıp tutuşan ve bu konuda yapmadıkları girişim bırakmayan, başta Çakıcı olmak üzere, köyün öteki ileri gelenleri, valinin önerisini severek yerine getireceklerini beyan etmişlerdi. Evet Hamamköy'ün makus talihi, Vali Kutlu Aktaş'ın İzmir'e gelişiyle değişiyordu. Bu yolun yapım öyküsü, tek başına, bir köyün kalkınma mücadelesini anlatmak için yeter de artar bile!

Yılın Muhtarı

Köye kazandırdığı her eserin ardından, yeni bir enerjiyle başka projelere yönelen Muhtar Çakıcı, günün birinde kendini, yolunu yordamını çok iyi bildiği İzmir Valiliğinde bulur. İzmir'in yüzlerce köylerinden birinde; yıllarca yoksulluk içinde ve çok güç koşullar altında yaşamını sürdürmüş, ama seçildiği günden bu yana kesintisiz köyüne hizmet etmeyi büyük bir ilke edinmiş, mahçup suratlı, bu inatçı insan Mustafa Çakıcı, şimdi kameralar karşısında utana sıkıla yılın muhtarı ödülünü Vali Kutlu Aktaş'ın elinden alıyordu. Bu yıl muhtar olarak görevde 22. yılını kutlayan, bu gönül insanı, onca emeğinin böylesi bir ödülle onurlandırılması karşısında, duygularına egemen olup, gözyaşlarına gem vurabilmişti!

Çakıcı'nın Büyük Düşü...

Hamamköy, İlk ve Ortaokulu, Sağlık Ocağı, Tarım Kredi Kooperatifi, PTT'si ile çağın gerektirdiği birçok teknolojiyi elde etmişti. Belki bazılarınca, yalnızca bunların kazanılması bir muhtarı ömür boyu o görevde bırakmaya yeter artardı bile.. Ancak kendine yeni bir hedef seçen Çakıcı, farklı düşüncelere sahipti. O, köyün coğrafi konumu ve nüfus yapısı itibariyle belediye örgütü kurulduğunda, gelişmenin daha hızlı olabileceğine inanıyordu. Bu amaçla Vilayet bazında yaptığı çalışmalar olumlu sonuçlanmış, belde konusunun halkoyuna sunulması kararlaştırılmıştı. Kararı duyunca, sevinçle konuyu yakın arkadaşlarına açmış, destek istemişti. Çakıcı'nın heyecanını yakından bilen arkadaşı Orta, ona, şunu hatırlatmadan edemedi:

"Çakıcı, fazla iyimser olma! Biliyorsun, senin en büyük muhalifin Demirdere muhtarı, bu işe başından beri karşı. Eğer onu ikna edebilirsek, Mendegüme Belediyesini kurabiliriz."

Bu uyarı, muhtarın canını sıkmadı değil. Ve acı gerçek, halk oylamasının ardından ortaya çıkmıştı: Hamamköy'ün belde olması, Demirderelilerin yoğun muhalefet oylarıyla reddedilmişti!

Halef-Selef

Devlet yaşamında devamlılık esastır. Birinin başlattığı çalışmalar, ayrılması durumunda halefi tarafından sürdürülmesi olağandır. Benim Beydağ Atatürk İlköğretim Okulu Müdürlüğüne atanmamla, adı geçen okulda müdür vekilliği görevini yapan, meslektaşım ve arkadaşım M. İrfan Gündüz de, isteği dışında re'sen Hamamköy Ortaokulu Müdürlüğüne atanmıştı. Bir yıl önce yaşadıklarımın benzerini, şimdi de arkadaşım yaşıyordu. Sonuçsuz bir kaç çabanın ardından, o da Hamamköy'ün yolunu tutmuştu. Bu kez ailesiyle birlikte köye taşınan Gündüz, görev yaptığı üç yıl boyunca, muhtar Çakıcı'yla verimli çalışma temposunu yürütmüş, Ortaokulun yeni binasına kavuşması konusunda aktif gayret göstermişti. Onun bu olumlu çalışmaları sonucu, 1985 yılında yeniden yapılanan İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünde Şube Müdürlüğü görevine getirilmişti. Başarılı insanların, günü geldiğinde hatırlanması ve onurlandırılması gibi insani bir uygulama, bu arkadaşımızın şahsında gerçekleşmiş oluyordu.

1. Kestane Festivali

Bugün Mendegüme deyince ilk akla gelen tarımsal ürünlerin başında kestane gelir. Elbette yörenin coğrafi yapısı, halkın sulu tarım yapmasını engellemektedir. Bunun doğal sonucu olarak yöre halkı, yamaçları teraslandırarak, kestane ve kiraz-vişne gibi meyveli ağaçlarını yetiştirmeye yönelmiştir. Yol koşullarının uzun yıllar kötü olması, bu ürünlerin hak ettiği ölçüde değerlenmesini önlemiştir. Tarihi Aydın-İzmir yol bağlantısının tamamının asfaltla döşenmesi sonucu; Ödemiş-Aydın arasında tarifeli sefer yapan özel girişimin oluşturduğu Mendegüme Seyahat firması kurulmuştur. Bu yol sayesinde, midibüslerle yolculuk yapan yolculara Hamamköy'de çay molası verilmekte, bu ikram firma tarafından karşılanmaktadır. Bu yoğun yolcu trafiği, beraberinde, yeni fikirleri de getirmesi kaçınılmazdı. Yörenin en tanınmış ürünü olan kestaneyi daha geniş kitlelere tanıtmak ve pazarlama olanaklarını genişletmek, üreticileri teşvik etmek gibi yararlı amaçlar çerçevesinde, ilk olarak 1998'de 1. Mendegüme Kestane ve Kültür Festivali, Hamamköy Muhtarlığı öncülüğünde gerçekleştirilmiştir. Vefakar dost muhtar Çakıcı, yurtdışında olduğumu bilmesine karşın, eşimi festivale davet etme inceliğini gösterdiği için de ayrıca mutluyum. Umarım, bu festival kurucularının amaçladığı çerçevede daha da gelişir, yöre kalkınmasına olumlu katkılarda bulunur.

Son Söz

Meslek yaşamımın yalnızca bir yılını yaşadığım Ödemiş'in bu şirin köyü Hamamköy'ün, bendeki izleri gerçekten derin olmuştur. Burada yeniden şiire dönmüştüm. Buraya olan ilgim halen sürmektedir. Bu yöre insanını yakından tanıma olanağı bulan herkesin, bu kalkınma öyküsünü merakla ve sevgiyle okuyacağına; Ödemiş'te olup da, hâlâ Mendegüme'yi tanıyamamış olanlarda da bir ilgi uyandıracağına inanıyorum.

Eğer elimde tek başına karar alma yetkisi olabilseydi; bu yöreye yapabileceğim son iyilik olarak, Hamamköy'ü belde yapardım. Böylece bir zamanlar aşını, ekmeğini yediğim o güzel insanlara ve sevgili muhtarımız Çakıcı'nın son rüyasını da gerçekleştirmiş olurdum!

Ömer Akşahan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              4 Kahveci oy vermiş.
9 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Funda Güven


GEÇİP GİDİYOR ZAMAN…

Şirkette sıradan bir gün. Bilgisayarların başına oturmuş harıl harıl çalışıyoruz. Bizim stajyer kız hala yemekten dönmedi diye düşünürken elinde kocaman bir kutuyla içeri giriyor. Acayip neşeli.

- Herkese afiyet olsuuuuun

- Hayırdır ? diye soruyorum, bir yandan gözüm o koca kutuda. "Nedir o kutu öyle?"

- Bu, yemek sonrası tatlınız ve aynı zamanda benim doğumgünü pastaaamm.

- Öyle mi ? Doğum günün mu bugün ? Nice mutlu yıllara. Yalnız o pasta biraz büyük değil mi ? Ye ye bitmez güzelim.

- 2-3 yıldır doğumgünümü kutlamıyordum, bu sene içimden geldi, akşam da kutlayacağız, burada da sizlerle pasta yemek istedim, tüm müdürlüğe yetecek kadar aldım işte.

- Bırak müdürlüğü Şirkete yeter bu pasta.

- Olsun artanı dağıtırız. Müdür Beye de söyledim, o da katılacak, toplantı salonunu kullanmamızı istedi.

- Evet iyi fikir rahat rahat sığarız.

- Birsürü maytap aldım, mumlar da var.

- Aman ne güzel. Kaç yaşına giriyorsun peki ?

- 18'den gün alıyorum.

- Ne yapıyorsun ???!!!!

- 18'den gün alıyorum.

- !!!!!!!

- Ne oldu neden öyle bakıyorsun ?

Artık nasıl baktıysam kıza, ürkmüş ! Aslında nasıl baktığımı fark etmediğim o sırada kendi 18 yaş zamanlarımı hatırlamaya çalışıyordum. Stajyer kız elbette bizden küçüktü ama "18'den gün alıyorum" gibi bir cümleyle karşılaşınca garip bir şekilde kendimi tokat yemiş gibi hissettim. 30 yaşında olduğum gerçeği acıttı canımı. "30 da yaş mı?" diyenler oluyor hep ama sorun 30 yaşına girmiş olmam değil, sorun kendimi ciddi şekilde bir dönemeçte hissediyor olmam, 2 ile başlayan yaşların artık tarihe karışıyor olması. Yani 35 yaşıma girsem böyle etkilemezdi biliyorum ama 2'li yaşları terk edip (daha doğrusu onlar beni terk ediyor, bana kalsa ben daha çoook takılırım oralarda) 3'lü yaşlara başlıyor olmam. Biliyorum ki bu duygu bir de 39 yaşımı bitirken ve 40'lı yaşlara başlarken yakalayacak beni. Bir viraja girmek üzereyim sanki.

İçimin burkulmasının sebebi yaşlanıyor olmam değil. Tamam yalan söylemeyeyim yaşlanıyor olmak da biraz sıkıyor canımı ve estetik ameliyat olarak bu yaşlılık izlerinden kurtulmaya çalışan orta yaş üstü bayanların psikolojisini anlıyorum ama sanırım asıl sebep yaşlılığı yaşamaktan çok her geçen gün yapmak istediğim çok şey olması ve buna zamanımın yetmeyeceği hissine kapılıyor olmam. Biliyorum ki bu konuda böyle düşünen bir tek ben değilim. Birçok insan bir geç kalmışlık hissine kapılıyor yıllar geçtikçe. İstekler, hedefler bitmiyor çünkü.

Öyle çabuk geçiyor ki zaman, insana yetmeyecekmiş gibi geliyor. Tutmak mümkün değil, ne kadar uğraşsak da tutmaya çalışsak da parmaklarımızın arasından kayıp gidişini engelleyemiyoruz.. Sanki çok sevdiğimiz birini trene bindirmişiz de o giderken arkasından el sallıyoruz ve o tren tamamen gözden kaybolacak diye korkuyoruz.

Şöyle durup geriye baktığımda "daha dün gibiydi" diyorum hep ve bir hüzün basıyor ister istemez. Günler, aylar, mevsimler birbirini kovalıyor. Daha dün yazdı, ne zaman kış oldu ? Daha dün kutladık yılbaşını, ne zaman geldik yılın sonuna ?

Zamanın böyle hızla akıp gidişi ürkütüyor beni. Biraz önce de bahsettiğim gibi, sorun yaşlanacak olmamdan çok zamanın bana yetmeyecek olması. Ya da ben öyle zannediyorum. Tek derdim yaşlandığımda "şunu yapacaktım, olmadı" dememek. İnsanın yapmak istediği birçok şeyin olması ve bunu yapmaya zamanının yetmeyeceği hissine kapılması gerçekten üzücü. Yoksa yüzüm kırışmış, saçım beyazlamış değil benim derdim. Yüzüm kırıştığında, saçım beyazladığında yapmak istediklerimi yapmış olmak istiyorum.

Ne kadar yaşlanırsak yaşlanalım yeni bir hedef çıkıyor karşımıza, yeni fikirler çeliyor aklımızı. Hayat şartları o hedeflere ulaşmamızı kolaylaştırmıyor yazık ki. En azından bir çoğumuz için durumun bu olduğunu görüyorum. Ve şimdi herkes için şunu diliyorum: Saçınızda beyazlar, yüzünüzde çizgiler arttıkça hayallerinizin hepsi gerçekleşmiş ve sizin tek amacınız mutlulunuzu devam ettirmek olsun.

Sevgiyle,

Funda Güven

Not: Stajyerin pastasını afiyetle yedim, çikolatanın böyle bir etkisi var işte, pastayı yalayıp yutarken ne yaş ne baş umurunda olmuyor insanın:-))
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,679,679,679,679,679,679,679,679,679,67
              6 Kahveci oy vermiş.
8 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Serap Ezgi


ÖLÜ ÖLMÜŞ...

Gözleri bir süredir tavana dikili duruyordu. Kırpmadan öylece, salt açık kalabilsin diye…. Bir şeyler görür gibi değildi ama dimdik bakıyordu tavana. ''Gözlerini kaparsa öleceğini biliyor bence'' dedi yatağın kenarında duran kadın. Bu işin bir an önce olmasını ister gibi yatan kadının ayaklarını elledi. ''Soğumaya başlamış bunun ayakları. Çok kalmadı zamanı ama veremiyor işte canını'' dedi. Sinirleri tepesine çıktı kızın, göğsüne bir ateş düştü, dışarı atsana şunu bakışıyla baktı kardeşine ama delikanlı ablasını görmezden geldi.

Annelerinin komşusu o garip yürüyüşlü kadın odada dolanmaya başladı. Delikanlının yanına yaklaşıp, ''sen çıkmalısın odadan'' dedi. Delikanlı önce kocakarının dediğini anlamlandıramadı. Yüzüne baktı kadının. Kadın ölümü organize etmekten sorumluymuş gibi kaşlarıyla kapıyı gösterdi. Ablasıyla göz göze gelmekten korkarak, bunu birinin kendinden istenmesini beklediğini belli edecek kadar hışımla odadan çıktı. Odada; yatağında ucuz bir geceliğe sarınmış, koltukaltlarına kadar çekilmiş çarşafın altında ölümü bekleyen anası, kendisi ve komşu kadın kalakaldılar. Camdaki güneşlikler az aralık, tül perdeler sıkı sıkı çekilmişti. Anası her zamanki gibi camın önündeki menekşeler güneşten yanmasın, yaprakları kavrulmasın diye cam ile saksılar arasına gazete kâğıdı katlayıp koymuştu. Ve her zamanki gibi o gazete güneşten sararmıştı. Kendini bildi bileli aynı saksılar ve aynı kâğıt sanki burada dururdu. Öyle olmadığını biliyordu ama öyle olduğuna bir o kadar da emindi. Bütün odada yatak, camın önünde ahşap bir sandalye ve tek komedin dışında hiçbir şey yoktu. Dolap duvarla bütünleşmiş, gömülmüştü içine. Dolaptan bir duvardı sanki odanın sınırlarını belirleyen. Onun için onu saymazdı gözleri. Bir oyunun dekoru gibi bu odanın yatak odası olduğunu belirtmeye yetecek az şeye sahipti mekân.

Kocakarıya benzetip durduğu kadın adını sessizce seslendi. Emredercesine ''Uzat şu suyu'' dedi. Mantığı bu kadından nefret etse de her dediğini yapmazsa, ertesi gün pişmanlık duyacakmış gibi hissediyordu. Bihter kadına bardağı uzattı. Kadın bardağı eline alıp, anasının yanına oturdu. Çekmeceyi çekip bir tutam pamuk aldı. Bihter'in kadına olan nefreti yüzünün her bir çizgisinden anlaşılıyordu. Anasının odasında pamuğun nerede olduğunu bilmezdi. Kocakarı yaptığı işe büyük bir özen ve sıradanlık yükleyerek, pamuğu bardağa batırdı, anasının dudaklarından içeri damlattı.

Bihter koskocaman kadındı. Bihter küçücük bir kız çocuğuydu. Bihter çok güçlüydü. Bihter çok zayıftı... Bihter daha önce hiç bilmediği ve kelimelerin tanımlayamayacağı bir haldeydi. Yüreğine çaresizlik sızmaya başlamıştı. İçinde bir garip huzur vardı. Bu huzuru bir yerlere yakıştıramadı. Ne ağlayası vardı, ne düşünesi. Yaşadığı koskocaman, anlatamadığı bir şeydi sadece.

Kocakarı sürekli bir şeyler mırıldanarak anasının dudaklarını ıslatıyordu. Bihter az önce duyduğunu doğrulamak istedi. Anasının ayakları üşüyorsa, üşümesin diye bir çorap giydirmeliydi. Temizlerin nerede durduğunu bilmediğinden; kendisininkini çıkarıp ayağından giydirmeye karar verdi. Anasının ayakucuna doğru yürüyüp, incecik bir camın üzerine oturur gibi yatağın ucuna ilişti. Çarşafın altına elini sokmak isterken ''kalk kızım oradan'' diye kocakarının kendine seslendiğini duydu. ''Oturma kızım ayakucuna; ananın canına ağırlık olur.''

Bihter hemen ayağa kalktı. Ne yapacağını bilemez halde, yüreğini o odaya sığdıramadı. Anasının yüzüne baktı. Gülümser gibiydi yüzü. Gözleri tavana doğrulmuş, ağzı az açık kalmış, ağır ağır aldığı nefesinin hırıltısı duyuluyordu. Dudakları ve ağzı bir garipti. Dişlerini neden çıkarmışlar ki ağzından? Diye sordu kendine. Başını çevirip, rengimi solmuş anamın diye sordu kadına. Kadın çok gereksiz bir şey sormuş gibi bakıp Bihter'e, dudaklarından dökülen mırıldanma sesini yükselterek sadece başıyla onay verdi.

Oysa sabah odaya girdiğinde anası iyiydi. Sürekli kalkmak ve oturmak istiyordu. Vücudunu az doğrultunca kardeşiyle iki koluna girip yastıkları dayıyorlardı arkasına. Anaları da gözleriyle takip ediyordu onları. İki kardeş bir şeyler anlatıyorlardı sürekli. Sen iyi olda şunları yapacağız diye konuşup duruyorlardı. Anaları huzursuzca baksa da onlara, sanki bu kocakarı gelene kadar iyiydi. O gelene kadar bu odada ölüm yoktu. Umut var mıydı bilmiyordu ama umutsuzluk yoktu bunu biliyordu.

Neden sabah yalnızken anasını öpüp koklamamıştı ki? Şimdi bunu deli gibi yapmayı arzuluyor ama anasına ölecekmiş gibi davranmak, zoruna gidiyordu. Bunu yaparsa, korkusunu anasının yüreğine taşıyacakmış, ölüm meleğinin yakınlarda olduğunu anlayacakmış gibi geliyordu. Sanki sarılsa kokusunu içine çekse; anası dayanamayacak, tüm gücünü bu kokuyla kızına verecekti. Ellerine dokunmak istedi. Bihter, yatağın yanına çöküp, usulca elledi anasının ellerini. Buz gibiydiler….

Yüzü allak bullak olmuştu. Çaresizlik gibi bir an geçti yüzünden. Gözleri kendini ve anasını sorgular gibiydi: Tüm yaşanmışlıklarını, boş vermişliklerini, söylenmemişliklerini… Ağlamak istedi, kendini ağlamaya zorladı. Ağlayamadığı için kendini suçlu hissetti. Boş verdi bu suçluluğu. Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdü. Bütün oda arkasında kalmıştı. Camdaki kâğıda uzandı elleri. Ses çıkarmamaya çalışarak tülü kenara itip, güneşlikleri her iki yana doğru çekiştirerek, ikiye katlanmış sararmış kâğıda uzandı. Çekti aldı cam ile menekşelerin arasından. Capcanlı, mosmor menekşeler birkaç saksı ile camın önüne sıkıştırılmıştı. Kendi evinde bu kadar geniş olsa camların önü, Bihter bunları alıp götürürdü. Ama değildi işte…

Elinde kala kalan kâğıdı, nereye koyacağını bilemedi. Kararsız oluşundan hep nefret etmişti, yine ediyordu. Vazgeçip kâğıdı yerine yerleştirmeye karar verdi. Tülü yerine çekmediğinden daha kolay olacaktı. Uzandı, özenli bir şekilde hiç ellememiş gibi yerleştirmeye çalıştı. Anası tam o sırada denize dalacakmış gibi kocaman bir nefes almıştı. Almaktan çok vermek gibiydi bu ama Bihter bunu da bilemedi. Koca karının mırıltıları çoğalmıştı sanki. Camın önündeki sandalyeye çöküp oturdu. Karar verdi; kulaklarına duymayı yasakladı, tenine hissetmeyi, gözlerine görmeyi. Bir süre sessizliğe ihtiyacı vardı. Düşünmeliydi, düşünecek o kadar çok şey vardı ki.

…..

Ne zaman hava karamıştı bilemedi Bihter. Zamanın ne kadar ilerlediğini de. Bugün hayatına dair çok şeyi bilemiyordu. Karnı açıkmış, bacakları karıncalanmıştı. Oda sessizdi ama sanki diğer odalardan birinden kocakarı tek başına mırıldandığı şeyleri bağırarak söyler olmuştu. Duymaya başladığını anladı. Uyumuş gibi, uyuşmuş gibiydi başı. Günlerce uyumuş da uyandığında aklı başına gelememiş gibi. Bedenide tam tersine günlerce uyanık kalmış da ağırlaşmış, hantallaşmış... İçi bomboştu, göğsünde bir hafiflik, tanımlanamayan bir yalnızlık… Son anlarını yaşayan biri sürü kelebek uçuşuyordu içinde…

Camı açıp temiz hava alası geldi. Uzanıp çevirdi camın kolunu. Metal kol soğuktu. Hissetmeye başladığını anladı. Camı kendine doğru çekti. İkiye katlanmış ve sararmış gazete kâğıdı büküldü. Menekşe saksılarından biri yere düştü. Yere baktı. Terliğinin üzerine toprak parçaları gelmişti. Kırılan, Bihter'in çocukken keçeli kalemlerle üzerini desenlerle doldurduğu en eski saksıydı. Onu boyadığı günü anımsamak, uçuşan kelebekleri daha bir coşturdu. İçerideki ses bir an kesilir gibi oldu, ama devam etti. Açılan camdan tertemiz ve serin bir hava doldu odaya. Kendine gelir gibi oluyordu, hatırlamaya başladı.

Aşağıda bir sürü insanın varlığını fark etti. İki çocuk konuşuyordu: ne olmuş oğlum biliyor musun? Bugün bu evde ölü ölmüş….

Bihter o zaman, içindeki kelebekleri irice damlalara dönüştürerek, özgür bırakmaya başladı.

Serap Ezgi

Yazanın notu: Ölüm sırasında yaşanan ayrıntılar www.folklor.org.tr adresindeki, Sayın Gülsen Balıkçı'nın ''Trabzon'un Bazı Yörelerinde Ölüm Adetleri'' adlı yazısından esinlenilmiştir.
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,759,759,759,759,759,759,759,759,759,75
              4 Kahveci oy vermiş.
7 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : Nadiye Sazaklı


Son Perde

Ve kadın üşüyordu. Üşüdüğünü görmezden geliyor, her türlü duyumsamaya kapatıyordu kendini. Derken gün geldi, apansız, kendini bile hayrete düşüren bir istekle sarsıldı. Çılgınca istedi onu… Sandı ki çok uzakta kalan o yürek kıpırtıları yeniden yaşanacak. Sandı ki mavinin ışığı onu sarıp sarmalayacak… Sandı ki, dokunmanın hazzını yeniden yaşayacak… Evet onu istiyordu… İsteklerini aldı avucuna, maskeli balo salonunu terk etti kaçarcasına…

Kadın aşkı unutmuştu, bu yüzden adını koymadı, koyamadı. Sadece mavi dedi. Mavi özgürlüktü, mavi ışıktı, mavi heyecandı, mavi gelip geçiciydi, çünkü mavi imkansızdı….

Sonuçsuzluğunun farkındalığında, kendini esen mavi rüzgara bıraktı, nereye savurursa savursun dedi… Yaşandığında bırakacağı güzellikle yetinecekti sadece. Gerisi önemsizdi. “Bazen küçük bir an için, ömür bile verilir” derler ya, o an yetecekti…

Uzattı elini umarsızca. Tüm sorumluluklarından, tüm gerçekliğinden öteye, bir hayale uzattı elini. Dokunamadı… Mavi çok uzaktı, mavi hırçındı, mavi umarsızdı, mavi farklılığının ve istendiğinin bilincindeydi… Bu garip bilmecenin bir parçası olmak istemiyordu. Niye olsundu ki, hayat onundu, o ışıktı. İstediği zaman sahip olma yetisini kaybetmemişti henüz, kuşlar kadar özgürdü, gücünü bu özgürlükten alıyordu… Ona neydi kadından, neden bunu yapsındı ki. Bir bilmeceye taraf olmak istemiyordu. Haklıydı , anlamıyordu, anlayamazdı da.

Kadın vazgeçmedi, vazgeçemedi… Kendine kızdı, neden bunu yapıyorsun diye acımasızca yargıladı kendi mahkemesinde yüreğini, lanetler okudu, sinirlendi, bırak dedi, yapma dedi, değmez dedi… Ama yapamadı, vazgeçemedi. Kendini, gururunu yok saydı… Aptalca, mantıksızca bir inatla yeniden yeniden yeniden elini uzattı.

Bir gün, beklemediği bir şey oldu, mavi “peki” dedi, “gel bakalım. madem bu kadar çok istedin, ne olacaksa olsun…” Kadının ayakları yerden kesildi… Ne kadar saçma olursa olsun istediği bu değil miydi? Öyle ya da böyle istediği olmuştu işte… Bir deli coşku kapladı içini, mutlandı, şımardı, pıtı pıtı çarptı yüreği, midesinde o çok eskilerde kalmış krampları hissetti, hoşuna gitti bu iç gıcıklanmaları… Ama bir şey oldu sonra. Bir türlü anlayamadığı bir şey, mavi vazgeçti apansız. Sustu yeniden. Umursamadan sustu… Kadının ne hissedebileceğini hiç düşünmeden sustu… Onu nasıl yaralayacağını bilemedi.

Canı istemişti, konuşmuştu, canı istedi sustu. Dünyanın hakimiydi ya, ister konuşur ister susardı… Kadın anlam veremedi, kabullenemedi. Düşündü, düşündü, düşündü, yine de anlam veremedi. Bir açıklama bekledi, sordu, bir daha bir daha sordu… Sessizlik…… simsiyah bir duvar……İçi acıdı kadın, sanki kalbini bir el almış sıkıyordu da sıkıyordu. Hiç böylesine itilmemiş, böylesine örselenmemişti. Kendi hiç ama hiç böylesine küçültmemişti.

Böylesine sorumsuzca aşağılanmamıştı… Fırtınalar koptu yüreğinde, gözyaşları yağmur oldu. Ve sonsuz bir öfke kapladı için, yoo, maviye değil kendine kızıyordu. Evet artık yalnız kendine kızıyordu. Niye anlamasını beklemişti ki, anlayamazdı, o farklı bir boyuttaydı. Ona kızmaya hakkı yoktu, çünkü bunu o istememişti. Başlangıcı da sonu da kadının tek elinde olmamış mıydı hep. Kendi kurduğu sahnede, kendi kendine oynadığı bir tiyatro değimliydi bu? Ve işte istese de istemese de son perdeydi oynadığı… Savurduğu tüm duyguları acıyla topladı, yeniden o küflü sandığa kaldırdı… Kapattı kapağını, kilitledi, savurdu anahtarını bir daha bulamayayım diye…

Montuna sinmiş kokuyu duyumsadığında başladığı oyun bitti… Silkinip kalkmaya davrandı… Kaldığı yerden devam etmek zorundaydı kendi gerçeğine… İçi titreyerek kapattı gözlerini bir kez daha, katıldı yeniden hiç bitmeyen maskeli baloya…

Nadiye Sazaklı
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,009,009,009,009,009,009,009,009,00
              2 Kahveci oy vermiş.
7 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

Özhan Bilgin

 Kahveci : Özhan Bilgin


   _sayıklama_

__ kıyamet gibi bir gecede ihtimaller sadece can yakıyordu oysa…
__ yüzde kaçıydı ki senin canını yakan, bu sessizliğin yekununda...
__ sükutlar biriktikçe, son sessizlik öldürücü darbeyi vurur; çatlardı eyyam…
__ yere düştüğümde hiç sesim duyulmadı oysa…
__ bu düşkünlük mevsiminde elini tutamamak yerin dibine girmekten iyiydi…
__ asfalt kokusuna alışamadım, bir de bu pişmanlığına…
__ kabuslar ansızın ışıyıp kaybolan şimşekler gibi gürültülüyse, asfalt da nasibini alır bu borandan... ben senin bana alışma ihtimaline kandım oysa...
__ kim verecek şimdi, eşgalini, bu çoğalan seslerin... ve kim susayacak artık bu kanışına, kana kana !..
__ hesabı ödenmez ölü sevdaların... her sevdalı kendi kanında boğulur ve bir tek asfaltlar şahittir bu katliama…
__ büsbütün şehri de bıraktın artık bana, sessizliğine şahit…
__ benden kalma bir şehir var şimdi senin omzunda... senden kalma koca bir hayat var oysa bende, şehirlere sığmayan…
__ hayalleri sen yakarsın artık, ağıtları ben... ve kimin sesi duyulur artık,o yaklaşmayan tükenişten…
__ hayalleri yakmadan sensizliğe durulamam... sensizliği tüketmeden yeniden başlayamam... sesimi duyursam nefes alırdım belki... nefes alsam kokunu da duyarım kim bilir!..
__ biz zaferlere alışığız... yitmelerin zaferine... sen; nefes aldıkça bırakamayan... ben; seni soludukça kaçamayan...
__ öyleyse gene zaferle yenilelim!.. vuslatlara küsüp vedalara yüzümüzü dönelim... bitişlerle anılsın bu öykü de... yitişlerle, gidişlerle…
__ ne verebilir ki bundan başka hayat... kayıtsız bir sürgünden ve firarsız bir kalpten başka; ben seni unutabilmeyi sevememişken daha…
__ yaşam unutuşun, unutuluşun ve yok oluşun özetiyse, mızıtmak taraftarıydım oysa birkaç saat önce... peki kim uysallaştırdı fikrimin sana meyleden meşkini?.. bu yenilginin bir tarifi olmalı acıların lugatında...
__ teker teker öldürülürken şehrin tüm sevdaları, sen onlardan geri kalmadın... ama biz tutunmaya da alışığız... dönüp duran şu zamanın kayboluşlarında…
__ bense suni teneffüs yaptığımı sanıyordum, can çekişen şehir ışıkları altında, giyotine giden sevdamıza... cellat hiç tarafıma bakmıyordu... ve sen cellada alkış tutuyordun zamanın inleyen tik taklarında… her tik yasımı çoğaltıyor, her tak celladı öfkelendiriyordu... inceldi boynum 00:30'da... vakti gelmişti ecelin...
__ bu infazı ancak bu şehir sorgulayabilirdi… öyle acıyordu ki sessiz kelimeler, caddelerinde, sokaklarında... adı sanı duyulmamış çiçeklerin sesi varıyordu bize, bu sessizliği bozacak...
__ şehrin sokakları da yasa hazırlanıyordu bizim gibi… ve zaman bir engerek yılanı kadar zehirliydi… geçse zaman aşımından yitecek; dursa feryat figan çiçekler...
__ bir ölü toprağında yakalayabilmiştim ancak ellerini... asfaltlardan sürgün bir ölü toprak... yüzümüzde karanfillerin sadece kırmızısı vardı artık... şehrin,senin ve benim gövdemizden damlayan...
__ ölü çocuklar adasında, ceset kokan karanfillerin rüzgara yenik boynu gibi eğilmişti başımız öne... şehir de terk etti bizi, zaman da... hiçliğin başladığı yerde yeniden buluştu gözlerimiz, ki kan kokuyordu onlar da toprak gibi...
__ ve bir kum saatiydi şimdi bizim yalnızlığımız...
her bir parçasında sen ve ben,
birbirini gömüp duran iki yalnızlık…


Tuba Çiçek & Özhan Bilgin
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,609,609,609,609,609,609,609,609,609,60
              5 Kahveci oy vermiş.
9 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Kahveci : M.Nihat Malkoç


AN GELDİ…ATTİLA İLHAN ÖLDÜ

Ömür sayılı günlerden ibaret…Uzun veya kısa…Ne fark eder ki!...Neticede belirli günlerden ötesi yok… Bir türküde geçtiği üzere “Bin sene de yaşasan son durak kara toprak” Büyük usta Attila İlhan “An Gelir” adlı şiirinde şöyle diyordu kendi hayatı ve ölümüne dair:

“görünmez bir mezarlıktır zaman
şâirler dolaşır saf saf/ tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür -tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir/attilâ ilhan ölür”


Öyle de oldu…An geldi…Ve aşklarımızın büyük şâiri Attila İlhan aramızdan ayrıldı. O an ki, seksen yıllık bir çınarı yerinden söktü. Ama bu çınarın kökleri, yüreği sevgiyle atan, gönlü maddeden arınmış sevdalıların kalbini sarıp sarmalamıştı.

15 Haziran 1925’te Menemen’de filizlenen çınar, bir sonbahar vaktinde 11 Ekim 2005 tarihinde İstanbul'da kurudu. Çok verimli ve hareketli bir ömür geçiren İlhan, hayatı başkalarının tayin ettiği şekilde yaşamamak için insanüstü bir çaba harcadı. Başına ne geldiyse de bu yüzden geldi.

İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza Nazım Hikmet’in şiirini göndermesi nedeniyle 1941’de tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında tutuldu. İki ay hapiste yattı.

Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi’ne yazıldı.

Gencecik bir insanın, hayatının baharında bunca sıkıntıyla karşılaşması onu fevkalâde üzdü doğal olarak…Fakat bu onun direncini ve mücadele gücünü daha da inkişaf ettirdi.

Ömrünün önemli bir kısmı İstanbul-Paris hattında geçti.

Bir yığın şiir, roman, öykü, senaryo, deneme, anı, söyleşi, çeviri türünde eser bıraktı geriye… Sevenleri bu eserlerle avunacak bundan sonra.

Onun şiirimize bambaşka bir hava ve ufuk kazandırdığı inkâr edilemez. Şu kitaplar aşklara yelken açan aşıkların elinden düşmeyen sevgi nâmeleri değil de nedir?.. Duvar Sisler Bulvarı, Yağmur Kaçağı, Ben Sana Mecburum, Belâ Çiçeği, Yasak Sevişmek, Tutuklunun Günlüğü, Böyle Bir Sevmek, Elde Var Hüzün, Korkunun Krallığı, Ayrılık Sevdaya Dâhil, Kimi Sevsem Sensin… Bu kitaplar, bu şiirler duygularımıza tercüman oldu yıllarca….Aşk mektuplarımızın bir köşesine işlendi yaldızlı kalemlerle….

Attila İlhan romanlarıyla da duygularımızı harekete geçirmiştir. Hayatın en büyük gerçeği olan aşkı ve sevgiyi satır satır nakşetmiştir kitapların bizi kucaklayan aydınlık göğüne… Sokaktaki Adam, Zenciler Birbirine Benzemez, Kurtlar Sofrası, Aynanın İçindekiler, Bıçağın Ucu, Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak, Dersaadet’te Sabah Ezanları, O Karanlıkta Biz, Fena Halde Leman, Haco Hanım Vay, Allahın Süngüleri, Reis Paşa Attila İlhan çok yönlü bir yazardı hiç şüphesiz. Edebiyatın ve hayatın her alanında “ben varım “ diyebilen bir kalem ustasıydı. Başarılıydı da üstelik… Romanlarının yanında öyküleri de hayatın bin bir rengini sunuyordu okuyucularına… “Yengecin Kıskacı” öykülerini içine alan güzel bir eserdi.

Denemelerini Abbas Yolcu, Yanlış Kadınlar Yanlış Erkekler isimli kitaplarda iki kapak arasına almıştı. “Anılar ve Acılar” adını vermişti hayata dair yazdığı düşünce külliyatına… Hangi Sol, Hangi Batı, Hangi Seks, Hangi Sağ, Hangi Atatürk, Hangi Edebiyat, Hangi Laiklik, Hangi Küreselleşme isimli kitaplarında hayatı ve kavramları sorguluyordu kendince… “Attila İlhan’ın Defteri” adlı seride de kendini yetiştirmiş bir aydının hayatı anlamlandırma, duygu ve düşüncelerini geniş kitlelerle paylaşma arzu ve temayülü var… Gerçekçilik Savaşı, ‘İkinci Yeni’ Savaşı, Faşizmin Ayak Sesleri, Batı’nın ‘Deli Gömleği’, Sağım Solum Sobe, Ulusal Kültür Savaşı, Sosyalizm Asıl Şimdi, Aydınlar Savaşı, Kadınlar Savaşı bu serinin düşünce dünyamıza akan olukları hükmündeydi. Bu kitaplarda doğru bildiklerini ve inandıklarını eğilip bükülmeden tam bir aydın sorumluluğu içerisinde ifade ediyordu.

Uzun yıllar Cumhuriyet gazetesinde yazılar yazdı. Toplumsal gerçeklere ışık tuttu. İçindeki hissiyatı geniş kitlelerle paylaştı. Fakat saldırmadı, aydınca bir üslûp kullandı. Ondan da bu beklenirdi zaten…Cumhuriyet Yazıları’nı Bir Sap Kırmızı Karanfil, Ufkun Arkasını Görebilmek, Sultan Galiyef, Dönek Bereketi, Yıldız-Hilâl ve Kalpak adlarıyla efkâr-ı umumiyenin nazarına sundu.

Aynı zamanda çevirileri de vardı Attila İlhan’ın… “Bir lisan bir insan” gerçeğini kavramış ve gereğini yerine getirmiş ender bir kişiydi O… Kanton’da İsyan (Malraux), Umut (Malraux), Basel’in Çanları (Aragon) çeviri alanında verdiği eserlerden birkaçıdır.

Zorlama bir şair değildi Attila İlhan…Gerçek bir şâirdi. Dili son derece iyi bilen ve hamur misali muhayyilesinde yoğuran bir duygu eriydi. Onun dizeleri hepimizin hafızalarına kazınmıştır adeta…Özellikle “Ben Sana Mecburum” adlı şiiri hemen her aşığın ezberindedir:

“Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum”


Nefes aldığı sürece hep yazdı O.. Fakat hiç tekrara düşmedi. Hep yeni, güzel ve özel şeyler söyledi. Sevda çiçeğini yüreğinin derinliklerinde büyütüp rayihasını sevenleriyle paylaştı. Şiirleri Yeni Edebiyat, Yücel, Genç Nesil, Fikirler, Varlık, Aile, Yirminci Asır, Seçilmiş Hikâyeler, Kaynak, Ufuklar, Mavi, Yeditepe, Dost, Yelken, Ataç, Yön, Milliyet Sanat, Sanat Olayı dergilerinde yayınlandı. Toplumsal gerçekçilik anlayışının sesi ve sözcüsü oldu. Garip ve İkinci Yeni şiir akımlarını benimsemedi.

Attilâ İlhan eski şiirin(divan şiiri) imkânlarından da yararlandı çoğu zaman…Kendine özgü bir imge dünyası oluşturdu. Yazdıkları yaşadıklarının akisleriydi bir bakıma.. Bu pek çok şâirin ortak özelliğidir zaten. Kişi yaşadıklarını söze dönüştürürse daha etkili ve inandırıcı olacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Attila İlhan’ı büyük yapan da hayata büyük bir şevkle tutunması ve hayattan ilham almasıydı. Son dönemin büyük şâiri Attila İlhan’a Allah’tan rahmet diliyorum. O ölse de şiirleriyle sevenlerin gönlünde hep yaşayacak… Sevgi sürgün edilinceye dek!…

M.Nihat Malkoç
mnihatmalkoc@hotmail.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 9,509,509,509,509,509,509,509,509,509,50
              4 Kahveci oy vermiş.
4 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Milenyumun Mandalı : Sait Haşmetoğlu


Milenyumun Mandalı

Editör'den Önemli Not:Sevgili Sait Haşmetoğlu'nun e-romanı görsel öğelerle süslendiğinden, aşağıdaki adresten tek tıklamayla zevkle okuyabilirsiniz. Üşenmeyin... Tıklayın... Ayrıca bugünden itibaren duygu ve görüşlerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.
http://www.kmarsiv.com/xfiles/mandal_1.asp

Devamı yok. BİTTİ

hasmetoglu@kahveciyiz.biz

Bu romanı arkadaşına önermek ister misin?

Rating: 8,578,578,578,578,578,578,578,578,57
              445 Kahveci oy vermiş.
58261 Yorum var. Yorum Yaz / Oku

Yukarı

 

 Dost Meclisi



Fotoğraf : Gülendam Z.Oğuz

<#><#><#><#><#><#><#>

Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
Kahve Molası bugün 3.827 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.

Yukarı

 

 Tadımlık Şiirler


yaşlı kadının ölümü

cam güneşi kavurdu
ayna çatladı
terledi duvar
düştü küf
tül perdeyi çekti
dikenlendi gün
bit kaçtı
kırıldı tırnak
koptu saç
dağıldı cıva
çivi paslandı
uçtu yelkovan
sokuldu akrep
zaman şaşırdı
gevşedi zemberek
adım attı sinek
kurudu telve
akide eridi
sigara söndü
lavanta koktu
kaydı kablo
patladı sivilce
arı vız dedi
yastık yere düştü
toz kalktı
kapı gıcırdadı
demlik devrildi
yaşlı kadın öldü
hiç kimse yoktu

tan doğan

Yukarı

 

 Biraz Gülümseyin




Çizen: Semih Bulgur

Yukarı

 

 Kıraathane Panosu


İstanbul için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Ankara için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
İzmir için Son Hava Durumu
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Kaynak: http://www.meteor.gov.tr

Yukarı

 

Akın Ceylan

 İşe Yarar Kısayollar


  Şef Garson : Akın Ceylan

Mynet'in yeni bir çalışması daha var http://nevaria.mynet.com/Detay.asp?ID=30933 nevaria isimli bu e-ticaret sayfasında her türlü sıfır veya ikinci el ürününüzü açık arttırma metoduyla satabiliyorsunuz. Kısa yola tıklayıp girdiğinizde yapılan açık arttırmalardan bir adet örneği göreceksiniz. Bu sayfaları ister satın almak ister satış yapmak için güvenle kullanabilirsiniz. İyi alışverişler.

...Teslimat tarihi olarak da 10 Haziran'ı senetler hazırlanırken belirttim. Teslimat tarihi gelip de, evime gelen mobilyaları gördüğümde çok sinirlendim. İlk olarak yemek odası takımı benim istediğim renk değildi. Ben sütlü kahve tonlarında bir mobilya beğenmiştim, ama gelen resmen koyu kahve rengi idi. Düğünüme de 16 gün kaldığından, çalıştığımız için, yeni model beğenmeye ancak 2 hafta sonu kalıyor, mecbur gelen mobilyayı kabul ettik... Sizin de şikayetiniz varsa http://www.sikayetvar.com/

Çok kuvvetli olmamasına rağmen size hoş bir midi müzik arşivi öneriyorum. http://www.geocities.com/Area51/Zone/1075/midi2.html Dediğim gibi çok kapsamlı değil ama hoş midi'ler mevcut.

...Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen... http://kumyup.ku.edu.tr/kp.htm Siz Küçük Prens'i okudunuz mu? Ya çocuğunuz?

KAHVE MOLASI DERGiSiNi ON-LINE SATIN ALABiLiRSiNiZDergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün.
http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1

Yukarı

 

 Damak tadınıza uygun kahveler


Spy Sweeper 4.5.5 [8.1 MB] Windows 14 günlük Deneme (29.95$)
http://www.webroot.com/shoppingcart/tryme.php?bjpc=64011&vcode=DT02
İnternete bağlanan her bilgisayarın mutlaka edinmesi gereken bir program. Eğer bilgisayarınızda durduk yerde pop-up reklamlar çıkıyor, tarayıcınız kendiliğinden birtakım sitelere bağlanıyorsa hiç vakit geçirmeden bu programadan edinin derim. Spyware, Malware denilen reklam programlarını temizleyebilen ve koruyucu kalkanıyla bir daha etkilenmemenizi sağlayan yetenekli bir program. Ben dikkatliyim demeyin, 14 günlük denemeyi yükleyip kullanın. Bakın görün neler çıkacak bilgisayarınızda. Benden söylemesi.

Yukarı





Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



SON BASKI (HTML)

KAHVE YANINDA DERGi

Hoşgeldiniz
Arşivimiz
Yazarlarımız
Manilerimiz
E-Kart Servisi
Sizden Yorumlar
KÜTÜPHANE
SANAT GALERiSi
Medya
İletişim
Reklam
Gizlilik İlkeleri
Kim Bu Editör?
SON BASKI (HTML)
YILDIZ FALI
DÜNÜN
ŞARKILARI





ÖZEL DOSYALAR

ATA'MA MEKTUBUM VAR
Milenyumun Mandalı
Café d'Istanbul
KIRKYAMA
KIRK1YAMA
KIRK2YAMA
KIRK3YAMA
ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
Teröre Lanet!
Kek Tarifleri
Gezi Yazıları
Google
Web KM













Fincan almak ister misiniz?
http://kmarsiv.com/sayilar/20051117.asp
ISSN: 1303-8923
17 Kasım 2005 - ©2002/05-kmarsiv.com
istanbullife.com