 |
 |
|
18 Kasım 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Ah ulema, vah ulema!.. |
Merhabalar,
Taktınız kardeşim hepiniz adama. Hangi gazeteyi elime alsam karşımda "ulema". Nedir, ne değildir diye şöyle bir araştırınca, dervişin fikri ile zikrinin istemsizce uyuşmasından kaynaklanan dil gevşemesi olarak açıklayabileceğimiz bir durumun söz konusu olduğu ortaya çıkıyor. Peki bu sürpriz mi? Hayır kesinlikle değil tabi. Sayın Tayyip Bey, kendinden beklenen vakur tavrıyla, 10 yıl evvel ne dediyse benzerlerini söylemeye başladı ve inatla devam ediyor. Son 3 yılı bir koca cumhuriyetin başbakanı olarak geçirince ister istemez otokontrol mekanizmaları devreye giriyor ama o jetten inip bu jete binince yaşadığı jetlag ağzının ayarını bozuyor. Hiç istermiydi böyle bir laf etsin, pişmiş aşa su katsın. İstemezdi ama Allah'ın sopası yok, işte böyle arada sırada kendini gösteriyor.
Cümleyi incelediğinizde aklınıza ilk geleni bir kenara not edin lütfen. "inancı böyle olduğu için başını örtüyor, o halde saygı duymak lâzım. Mahkemenin de bu konuda söz söyleme hakkı yoktur. Söz söyleme hakkı din ulemasınındır.." Hakkını tartıştığı mahkeme AİHM. Hani zamanında bizzat kendisinin medet umduğu, yardımcısının eşi eliyle devleti şikayet ettiği makam. "Söz söyleme hakkı din ulemasınındır.." Yahu bu, 82 yıllık Türkiye Cumhuriyeti başbakanının edeceği laf mı? Allah akıl fikir versin diyeceğim ama o vermiş vereceği kadarını. Kullanma işini kuluna bırakmış. Dini bütün bir kulunun bindiği dalı kesebileceğini hesaba katmamış yüce yaradan.
Güneydoğu almış başını gitmişken, 5 çayına gider gibi gittiği orada burada türbanı konu etmesi ise bir başka konu. Öncelikleri saptamada aciz kalmak bu iktidarın baş özelliği oldu son zamanlarda. Bundan zarar gören ise biz gariban vatandaşlar. Peki içiniz daraldığında n'apacaksınız? İşte o zaman yukarıdaki cümleyi okurken aklınıza ilk geleni not etmiştiniz ya, işte onu çıkarıp çıkarıp bakacak sonra da aklınıza gelenleri avaz avaz bağıracaksınız. Bu iyiliğimi de hiç unutmayacaksınız.
Bu kadar gevezelik yeter sanırım. Pikaba bir anlamlı şarkı koyup gideyim, Status Quo çalıp çığırıyor, In the Army Now. Hepinize güzel bir haftasonu diliyorum. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Önce İnsan : Cumhur Aydın Keşke... |
|
Keşke süregelen türban tartışması yalnızca; insanların tercihlerine yönelik, dinin -yorumlara göre- kadınların örtünmesi ile ilgili buyruklarının yerine getirilme konusu olsaydı.
Yalnız bununla sınırlı olsaydı.
Keşke kamusal alan tarifini yeniden yapıp ya da bu alanı genişletip; tartışmayı noktalayabilseydik.
Yalnız din ulemalarının görüşlerini alıp, rahatlayabilseydik.
Keşke dinin buyruklarına uyma, aynı zamanda bir demokrasi konusu da olsaydı ve tartışmalar halkın oylarıyla halledilebilseydi.
Keşke hepimiz şimdilik türbana özgürlükle ifade edilenin; bir düşünce biçimi, dünyayı bütünüyle algılayış biçimi olduğunu anlayabilseydik.
Keşke türban konusunu çözüme kavuşturmakla, yıllardan beri oluşmuş anlayış, düşünme farklılıkları ortadan kalkıverseydi.
Keşke ifade edildiği gibi; isteyen sarıkla, isteyen cüppeyle, isteyen haçla Avrupa'nın sokaklarını, yargıç makamlarını, devlet dairelerini doldursalar; bütün insanlar yalnızca böylece demokrasi ve medeniyet buluşmaları adımları atabilseydi. Yüzyıllardır temel insan haklarındaki gelişmelerde -aslında-böyle sağlanmış olsaydı.
Keşke dünya uygarlığının şimdiye kadar gerçekleştirdiği tüm keşifler, tüm teknolojik atılımlar, merak ve kuşkunun sonucu değil, sımsıkı bir itaatin ve kesin buyruklara harfiyen uymanın sonucu olsaydı.
Keşke temel çelişkinin her zaman ve bugün de 'ezenle ezilen', 'zenginle fakir' arasında olduğunu algılayabilseydik.
Keşke müslüman ülkeler arasında yegane uygarlık sıçraması yapabilen ülke Türkiye; bu sıçramayı eğitimde birlik ve aydınlanma reformları ile sağlamamış olsa; keşke aksine iddia edildiği gibi inançlarımıza göre yaşayamamış olduğumuz için bütün uygarlık hamlelerini ıskalamış olsaydık.
Iskalamamışlarla farkımız yalnız bu olsaydı. Pakistan'ın, Afganistan ve İran'ın medeniyet düzeylerine yalnız bu nedenle ulaşamamış olsaydık.
Keşke Cumhuriyet Döneminde dinin gereklerini yerine getirme özgürlüğü gerçekten elden alınmış olsaydı da, bugünkü tartışmaların sağlam bir referansı bulunsaydı.
Keşke yalnızca türban konusunda bir 'ortak akıl' bulunarak, dinin toplumdaki, devletteki ve siyasadaki tartışılagelen tüm etki ve konumlarını saydamlaştırabilseydik.
Keşke yıllardır süregelen ekonomideki çöküşün, askerlerimizin kafasına çuval geçirilmesinin bu örtünme tartışmalarının alevlenmesiyle hiç bir ilgisi olmasaydı.
Keşke türbana serbestlik tartışmalarıyla Van'da intihar sonrası açılabilen dava arasında ilişki kuranlara gülüp geçebilseydik.
Keşke bu tartışmaların netleşmesiyle Hakkari, Şemdinli, Yüksekova ve tüm Güneydoğu Anadolu'da rahatlayabilecek, bu hoşgörü ortamını teneffüs edebilecek olsaydı.
Keşke hızlandırılmış tren ya da plansız katlı kavşak yatırımları ile büyük kentlerde yapılmaya çalışılanlarla, kamusal alan tartışmasının aynı döneme denk düşmesi yalnızca bir rastlantı olabilseydi.
Bütün son teknoloji araçlara, yüksek binalara karşın giderek kasabalaşan şehirlerle on yıllardır eğitime bilinçli olarak yapılan 'yatırımlar'ın da bir ilişkisi olmasaydı.
Keşke rant üleştirmesi ve 'özelleştirmeler' ile bütün bu tartışmalar arasında bağlantı kuranları azarlayabilseydik.
Keşke din konusu yalnızca tanrı ile kulları arasında kalabilseydi.
Keşke bütün bunların yerine.
Bugün Türkiye nüfusunun yarısından fazlasının yoksulluğunun nasıl ortadan kaldırabileceğini; üretimin, istihdamın nasıl arttırılabileceğini tartışıyor olsaydık. Irak'taki, Filistindeki zulme son verilme çarelerini ve zulmedenlere karşı ülkemizin onurlu duruşunu konuşuyor olsaydık.
Keşke Avrupa Birliği'nin nasıl bizim kapımızı çalabileceğini konuşsaydık.
Keşke on yıllardır başörtüsüyle dolaşmış, beş vakit namazını kılmış annelerin çocukları ve onlardan birinin çocuğu olarak böyle bir yazı yazma gereği duymasaydık.
Keşke...
Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          8 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Rengarenk: Tuba Çiçek MASLOW MU ÇOBAN MI? |
|
Maslow'un 'ihtiyaçlar piramidi'ni bilirsiniz. Maslow'a göre, sağlıklı bir birey piramidin en altındaki ihtiyacını gidermeden, bir üstteki ihtiyaca yönelmez.
Piramidin en altında fizyolojik ihtiyaçlar bulunur. (Beslenme, cinsellik v.b) Bir üstteki basamakta güvenlik ihtiyaçları (barınma, sağlık ve gelecek garantisi v.b.); üçüncü basamakta sosyal ihtiyaçlar (sevme- sevilme ve aidiyet duygusu v.b); bir sonraki basamakta benlik ihtiyaçları (özsaygınlık, özgüven v.b) ve son basamakta da kendini ve ideallerini gerçekleştirme vardır.
Fizyolojik ihtiyaçlarını giderebilenler, güvenlik ihtiyacı duyarlar. Güvenlik ihtiyaçlarını giderebilenler sevmeye, sevilmeye, sosyal bir gruba ait olmaya ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaçlarını da giderebilenler kendilerini değerli ve saygıdeğer algılamaya ihtiyaç duyarlar. İlk dört basamağa ilişkin ihtiyaçlarını yeterince giderebilmiş olanlar ise, en üstteki kendini gerçekleştirme aşamasına ulaşırlar.
Görünen o ki, bizim ülkemizde Maslow'un piramidi alaşağı edilmiş ve yerine derme çatma gecekondular yapılmıştır.
Henüz fizyolojik ihtiyaçlarını gideremeyen 'birey'lerimiz; hoop diye üçüncü basamağa atlayıp, sevgi selinde kaybolmuş; hatta basamakları es geçip, piramidin tırabzanından kayarak meşhur olma ideali ile (ki zannımca Maslow'un sözünü ettiği ideal bu değil) yollara düşmüştür.
Bununla kalsa iyi! Ayranımız yoktur içmeye ama tahterevallisiz gitmeyiz işemeye. Yiyecek ekmeğimiz mi yok? Olsun. Sosyal statümüz için gerekli olan arabamız, pahalı kıyafetlerimiz, son model cep telefonumuz falan ihmale gelmez.
Biz Türkler adam gibi merdivenden inmek yerine, ya basamakları üçer beşer atlamaya, ya da tırabzandan kaymaya meyilliyizdir. Huyumuz kurusun!
Sonra da 'Neden arabesk bir toplum olduk? Neden hiçbir şeyden tatmin olamıyoruz? Neden mutsuzuz? Neden sokaklar asık suratlı insanlarla dolu?' diye düşünüp duruyoruz.
Gerçek ihtiyaçlarının hiyerarşisini yapamayan bir toplumdan mutlu olması beklenebilir mi?
Zaten kokuşmuş ve rutine bağlanmış bir kültürün içinde siftinip duruyoruz. Birileri -ki genelde o birileri medya oluyor- 'şu kitap süper' diyor, haydi hep beraber o kitabı okuyoruz. Birileri 'şu renk moda' diyor, hoppa hep beraber onu giyiyoruz. Birileri 'şunu yapmak trendy' diyor, hurra hep birlikte onu yapıyoruz. Kişisel zevkler, karakteristik özellikler, ihtiyaçlar, farklılaşma, muhalefet, kültürel çeşitlilik kimsenin umurunda değil.
Hazlarımız, zevklerimiz, yaşam biçimlerimiz uzaktan kumandalı bir oyuncak gibi. Birileri kumandanın düğmesine basıyor; biz de uçurumdan yuvarlanan koyunlar misali basamakları üçer beşer inerek yaşıyoruz işte.
Akıllı milletizdir biz. O kadar akıllıyızdır ki, kendi aklımızı kullanıp yormaktansa, başkalarının aklını kullanırız!
Birileri bizim yerimize düşünür, dener, beğenir, liste yapar nasılsa. Eh biz de kendimizi yormadan, geniş kitlelerle birlikte hazıra konarız. Kolektif bilinç! Öyle ya; sürüden ayrılanı kurt kapar!
Peki ya çoban yalancıysa?
Tuba ÇİÇEK tuba@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan DALGANIN UCUNDA YUVARLANMAK |
|
Dalganın kırıldığı, beyaz köpükleri kumlara serdiği yerin bir karış ilersinde küçük bir çam dalı parçası vardı. Bir ucu bıçakla kesilmişçesine düz, öteki ucunun ise kabuğu sıyrılmış, teni görünüyordu. Dalga kumsalı yalamadan önce kıyıya koşan suyun en hızlı yerine biniyor ve kıyıya doğru yüzüyordu. Kumlara erişemeden köpük köpük suyun içine bata çıka karışıp sonra yeniden geri dönüyordu. Bir kayanın üzerine oturup o küçük dalı izlemeye başladım. En fazla on beş kez dalganın ucunda gidip gelerek kumsala ulaşır diye bir tahminde bulundum. Bir o yana, bir bu yana çalkandığı hafif dalgaları ve dalı izlemeye başladım.
Yalı'da sen canımı sıkmasaydın eğer ben bu gün Askeri Karakum'a kadar yürümezdim. Üstelik tartıştığımız şey fındıkkabuğunu bile doldurmayacak bir sorundu. Ben o lafı seni kızdırmak için söylemedim. "Yeşil pantolonun altına bu ayakkabılar hiç gitmemiş."deyince ne oluyor sanki? Ben öyle dediğim için sen birden zevksiz, görgüsüz biri mi oldun? Beni bilirsin. Ben yıllardır gömleğime uygun kravatı seçmesini bile bir türlü becerememiş biriyim. Her sabah bağlayacağım kravatı bile sana sorarım. Bir cümle söyledim, boşboğazlık ettim diye demediğini bırakmadın. O kadar insanın içinde beni küçük çocuk gibi azarladın. Ne oldu peki? Şimdi rahatladın mı? Aferin sana, aferin. Az bile yaptın. Bana iyi bir ders verdin. Umarım şimdi keyfin yerine gelmiştir.
Öfkemin içinde boğulurken küçük çam dalı hiç durmadan kumsala gidip geliyordu. Artık eskisinden daha çok kıyıya yaklaşıyor, hatta bazen kumların üzerinde yuvarlanıyor ama son anda geriye çekilen su onu yeniden kucaklayıp denize sürüklüyordu. Deniz küçük dal parçasıyla kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyor, onu ne kumlara atıyor, ne de götürüp derin suların dinginliğe salıyordu.
Ayrılmak, çekip gitmek öyle sandığın kadar zor değil. Bazen gözümü karartıp, "Adam sende ucunda ölüm yok ya:" deyip sensiz bir yaşama başlamayı çok istiyorum. Olmuyor işte, gitmiyor, seninle bu ilişkiyi artık götüremiyoruz. Olan olsun, giden gitsin razı olayım istiyorum. Ben gitmekten değil daha önce yaşadığımız o alışmış hikâyelerin içinde çalkanıp durmaktan yoruldum. Kavgalar, kırgınlıklar ve pişmanlıklar sonrası çıkıp yine bana gelme ihtimalinden korkuyorum. Artık tükendik, kabul ediyorum. Seni düşününce yine de şimdi aklım karışıyor, karar veremiyorum.
Aklım karmakarışık düşünceler içinde alacalanırken küçük çam dalı bir iki defa kumların üzerine ulaşmayı başarmıştı. Dalga önce onu kumların üzerine yuvarlamış, birkaç kez geri gelip ona uzandığı halde ulaşamamıştı. Dördüncü dalga başarılı olunca yine köpük köpük suyun içinde dalıp çıkarak denize dönmüştü. Onun artık dalganın güçlü kollarından kurtulup kumların üzerinde soluklanmasını, deniden uzağa gitmesini görmek istiyordum. Her dalgada umudum azalıyor, dalın kumlarda yuvarlanıp sonsuza kadar denize yeniden geri döneceğini düşünmeye başlamıştım.
Seninle son kavgamızı düşünüyorum. Bir kaşık suda nasıl da kocaman bir fırtına koparmıştık. Sabah kahvaltısında fırına gidip sıcak ekmek almadığım için bana kızmıştın. Sadece "İstiyorsan git kendin al." dediğim için kavga etmiştik. Her kavgamızın içine önceden biriktirdiğin kırgınlıkları da katarak kocaman bir tufan yaratıyorsun. Oysa ben bir kez bile sen filanca zaman da şöyle yapmıştın, böyle söylemiştin demiyorum. Sen konuştuğunda, hatalarımı sayıp döktüğünde ben kendimi çok sefil ve ucuz biri gibi hissediyorum. Güvenimi yitiriyor, kendimi çok beceriksiz biri gibi görmeye başlıyorum. Elbette her insan gibi benim de hatalarım oluyor. Ama ben, senden veya tanıdığım diğer insanlardan daha farklı da değilim. Herkese özgü, sonuçlarına katlanılabilir, hatta sonradan düzeltilebilir yanlışlar yapıyorum.
Hiç beklemediğim anda diğerlerinden daha sert, daha köpüklü bir dalga küçük çam dalını kumsalın su izlerinin ötesine yuvarladı. Onlarca dalga bıkmadan, usanmadan gelip onu yeniden yakalayıp suya geri götürmek için kumların üzerinde çırpındı. Hiç biri ona ulaşamadı. Oturduğum kayadan inip kumların üzerindeki küçük dal parçasını elime aldım. Elimde reçine ile karışık deniz kokan küçük dal parçası ile evimin yolunu tuttum.
Kapıyı açıp kitaplığın üzerindeki çantamı aldım. Birkaç gömlek, pantolon, iç çamaşır, diş fırçası, tıraş takımı ve ayakkabılarımı çantaya doldurup fermuarını çektim. Salondaki sehpanın üzerindeki kül tablasının içine "Üzgünüm, bu böyle olmayacak. Kalıp iki kişilik bir işkenceyi paylaşmaktansa, bütün hatalarımı toplayıp gitmeyi seçiyorum. Eşyalarımı bir kutuya doldurup kapının yakında bir yere bırakırsan sevinirim. Onları senin işte olduğun saatlerde gelip kimseye görünmeden alıp giderim. Hoşça kal…" yazılı bir not bıraktım. Notun üzerine de küçük çam dalını koydum. Evden çıkıp gittim. O küçük dal parçasının ne amaçla notun üzerine konduğunu hiçbir zaman anlayamayacaktı.
Seyfullah Çalışkan seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : Nesrin Yıldırım Git artık. |
|
Saçlarımı savurdum rüzgara. Rüzgar gözümün ucunda asılı duran yaşımı savurdu, gözümden süzülüp gitti. Sarı mevsim sonbahar kadar savruk aklım. Yürüdüğüm yollarda savrulmuş, sararmış yapraklar, her yerdeler. Zihnim dağınık bir yatak gibi neresinden toplasam bilemiyorum. Hüzün var bugün bu şehirde, hüznün caddelerinde yol alıyorum kendi hüznümle. Şehrin bir tarafında mavinin coşkusu bir tarafında toprağın hüznü ve üstüne geçirdiği yıldızlı gecenin tam ortasındayım, ne yana baksam ne tarafa yol alsam ben bu şehrin hep tam ortasındayım.
Gitsem diyorum bazen… sonra geçince kızgınlığım ve tüm kırgınlıklarım unutuyorum bu şehirden gitmeyi.
Çok zamandır susuyorum. Konuşmuyorum çoktandır kimselerle. Ne zamandır kimseye açmadım satırlarımı, satır satır sana yazdıklarımı.
Mürekkebimin kırmızısı düştü bu defa cümlelerime.
Kalemimden mürekkep taştı satır satır.
Her yer kırmızıya bulandı, tüm satırlarım , beyaz kağıtlarım, parmak uçlarım, gözümün akı birde
Ağlamıyorum kırmızı mürekkep kaçtı gözüme, hepsi bu.
Geçmeni istiyorum artık, geçip gitmeni. Git artık. Beklemek ve beklerken eklemek kederime bu geceyi de…ben yoruldum… git artık…
Kalbimin içine düştün. Sen düş'tün, ben düştüm.
Cümlelerim kanıyor satır satır, parmak uçlarım acıyor yazarken sana satır satır. Gözüm ağlıyor damla damla ben yanarken sana. Git artık.
Bu gece bu şehre sonbahar geldi, bu bahar son olmasa da. Ve ilkbahar gelecek. Savrulacak olsakda bu sonbaharda, bu şehre ilkbaharda gelecek.
Gitmek düşse de aklıma kimi zaman…gitmeyeceğim bu şehirden… kalbim senden sonra gitmek fiiliyle savrulsa da…
Koşup oynadığım, çocukken dizlerimi ve büyürken de kalbimi kanattığım bu şehrin caddelerinde savrulup, bu şehirde yaşlanıp, bu şehirde öleceğim, ben bu şehirde doğdum. Bu şehrin ışıklı caddelerinde soluk alacağım ve arka sokaklarında bir yerde bir duvara yaslanıp soluklanacağım.
Ben savurgan bir çocuk…
kalemim savruk…
cümlelerim savruk…
aklım savruk…
Git artık.
Nesrin Yıldırım
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          12 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Kahveci : İlker Özlük Şarkılar da olmasa… |
|
Güne erken başladığım zamanlar 10’lu yaşlarımdaydı.
TRT FM’in bir asra damgasını vurmuş şarkıları bana Anadolu’nun sıcak insanları arasından dostluğu, sevgiyi ve kardeşliği getiriyordu.
O kadar güzel çalıyordu ki o eski radyo, evde yapılan temizlik sanki müziğe eşlik ediyordu.
Gaz lambalarının içinin silinmesinden çıkan ses bana bayramın çok yakın zamanda olacağını belli ediyordu.
Müzik hiç kesilmeden çalıyordu ki; okulların tatil olması hiç bu kadar keyif vermiyordu.
Camlar, evin havasını değiştirecek denli bir izada duruyordu… Temiz hava da üşütüyor adamı… 10 yaşımda, yorganın altında, sevincimi saklamak o kadar zor geliyordu ki bana.
Yarının bayram olacağı şeker gibi belliydi.
Keşke bayram sabahı bende gitsem namaza..
Büyük kazanlar bu defa çocuk bezleri için değil, baklavaların şerbetleri için kaynıyordu.
Birazdan, topumu aldıkları için bugüne kadar ses çıkartmadığım arkadaşlar, aynı samimiyette kapıyı çalacaklar.
Bütün bunların arasında çokta geç kalmayan bir ses; -Hadi kalk artık!..
-Evi temizliyoruz. Çık dışarıda oyna!..
İlk defa tanıştığımız o ilginç, fişe takınca yangın var gibi bağıran süpürgenin temizliğine mi sevineyim, yoksa çıkardığı gürültüden dolayı evde durmadığıma mı?..
Yarın bayram olacağını şimdi daha iyi anladım.
Hemen çocuklarla yarın ne yapacağımız konusunda plan yapmaya başlamalı… Çok para verecek olanların evleri daha iki bayram önceden belli.
Bunun tartışması üzerinden, toplanılan parayla alınacak oyuncakları ve kız kaçıranları getirip getirmeyecekleri belli olmayan bakkaliyelere ziyaretler ertelenmemeli..
Aramızdan biri kesinlikle deri Futbol topu alacaktı.
Tüm planlar yapılmaya başlandı.
Yarının bayram olacağı daha da belliydi.
Bu akşam uyku yok desene…
Atarinin icadına kaç sene olduğunu, bilgisayarın ne olduğunu sadece ben biliyordum.
O da teyzemin çocukları Fransa’dan geldiği için her şeyi söylerlerdi.
10’lu yaşlarda bayramın geleceğini, çok basit, fakat büyük düşler haber verirdi… Mahallede, çalılardan kazanlar hala yanıyordu. Baklava kimin umurundaydı.
10’lu yaşlarda bayramlaşmalarda, para vermeyenlerin arkasından hafif hafif mırıldanılırdı.
Tüm planlar yapıldıktan sonra çift kale maç yapılırdı… Başka türlü zamanın nasıl geçeceğini hiçbir büyüğümüz göstermemişti.
Herkesin yüzünde tebessüm.
Evlerin camları ardına kadar açılmış.
Bayramı getirecek o havayı depoluyorlardı.
Sokak köpeklerinin tüyleri bile ışıl ışıl parlıyorlardı.
Bundan kimsenin haberi yok ama, bayramın geleceği her halinden belliydi.
10’lu yaşlarda ben, 30’unda etrafımdakiler, bayramı hep beraber aynı sevinçle beklerlerdi.
TRT FM, Temizlik, Baklavanın şerbeti için kaynayan kazanlar daha sırada ütülenecek bayramlıklar.
10’lu yaşlar bayrama çok erkenden başlardı.
Harçlık almak delikanlıya daha fazla yakışırdı.
...
Postaneler en fazla bayramlarda iş yapardı.
İlker Özlük
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          8 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Yıldızlarım
Dağarcığım azalmış, sigaramın bitmesinden belli, içimdeki yaranın kabuğunun kopmasından belli.. belli ki insan olmaya başlayalı beri hala direnmekte soysuzluklara. ah o yalancı geceler ahh o yalancı cümleler. ne kadar kahır etsem merhem olmayacak düşünceme. Bir karanlığın içindeki minicik ısığın üzerime dev bir dalga gibi gelmesi yokmu, çıkaracak beni çileden bilirim. Bense o ışığın peşinde hep koşmadım mı, o karanlıktaki ışığın güzelliğine vurulmadım mı... Ahhh o ben, gene heder olmadı mı. Ne zaman toplayacağım o güzelim gecelerin gökyüzündeki yıldızları, ne zaman elimi uzatıp tuttum tutuyorum nidalarin atacağım..
En olmaz hayallerin peşinde sürüklenirken, başımı döndüren o insan tavırları.. Gün olur da nihayet, işte buydu diyeceğim o son cümlem ağzımdan çıktığında işte işte o zaman ben yarının en güzelini yaşamağa başlayacak ve kendi yalnızlığıma gömülüp yok olacağım.. Sessiz sakin umarsız, elimde bir fincan kahve olsun isterim bir de sıgara yalanım varsa ne yaparsa yapsınlar beni umurum olmaz, ama eğer düşüncelerin bu kadar karmaşık ve düzensiz ise sende aldırma.. Hayat nereye sürüklerse seni git gidebildiğin yere kadar, nasılsa eline geçecek olan sadece birkaç günün anısı değil mi.. Ben bunları yaşadım çoktan ben bunları biliyorum çoktan, ama ne var ki hayat tekrar tekrar söyletiyor söyletmese dinletiyor dinletmese de.. Aslında sen biliyorsun neyin ne olduğunu ve ne olacağını... Benim hiç bir şeyim yok, yüreğimde hüznüm ve yalnizlığım dışında.. Yüreğimde sevgiler verdiğim kimi yerde, veremediğim kimi kişide verip de alamadığım yerde.
Gecelerin yıldızları oynuyor tül perde gerisinde, insanların oyunu desem değil.. Olsa olsa anlamadığım insanların dünya görüşüdür.. He de geç gülüm.. Sen anlayamazsın bu insanları.. Onlar ise seni hep anladım der anlatmaz seni.. Cümlelerin anlamları artik esnekkk, bağlı bir kök bulamazsın hepsi uçuşmakta havada.. Sende bir rüzgar savur bakalım ne yana eser.. Beni ben eden değerlerimin hiç önemi yokmuş aslında anladım, üç günlük dünyada yoruldum direndim, yarını düşünmenin ne anlamı varmiş yaşayamadıktan sonra, bu günü sordum, benim yarınlarım zaten dünlerimmiş anladım. Bu günde yarın dün olmayacak mi serinledim... yitip giden çizgilerin çoğalan çizgilerin anlamını kavradım..
Ahhh esen rüzgar bu yana esmesende olur ben hayatı anladım. Yüreğimin en hücra köşesindeki gizli bölmeyi açtım bu gece, tüm kendimden sakladıklarım ordaydı. Kendime söylemediklerim kabul etmediklerim ordaydı.. Zamanıdır artık yıldızlarımı toplamalıyım.. Yansada elim kanasada yüreğim toplamaliyim. Ve o gizli bölmemi artık açılmamak üzere kapamalıyım.
İnsanları anlamaya değil sevmeğe geldimdi ben, anlayinca sevemez olduğumu gördüm yıldızlar eşlik etti bana sevemeyince insanları paramparça... topladım kırıkları belki bir bütün eder diye.. Anladım ki hiç bir kırık birleşince bütün olmuyor. Alıp yıldızlarımı kaçmak istedim, giderim dedim kendime bırak beni, bırak bu anlamsızlığı, inatlaştim kendimle, yer yerinden oynadı... Eski dostlarım geldi okşadı, yüreğime bir avuç gözyasi verdiler, kapadım gözlerimi açtim gözlerimi, gördüklerimde ne hissettim.. iste bu bende kalsın, hep anladım aslında, hep bildim, bilmek istemedim anlamak istemedim.. sevdim sevmek istemedim, korktum korkmak istemedim, tüm çocukları topladım masumdular diye. Kelebelkleri izledim günleri sayılı diye.. Yağmura yüzümü verdim saf diye.... Ve yıldızlarımı kimseyle vermedim kalbim diye.. Bir gün sana verirsem kalbimi hakettiğindendir.. Bir gün sana verirsem son nefesimi sadakatimdendir... Ve bir gün yazarsam kimsenin okumayacağı yere beni kaybettiğindendir.
Bu bana yazıldi ben tarafindan... ne beni anlatır ne bana anlatır, bu anlamak istemeyenlere anlatır öylesine bir kaç satır gün olur yıldızlar yazacak gökyüzüne..
Bu kadar bilip de bilmeyen olduğum için, bu kadar anlayıp da anlamayan olduğum için, bu kadar gören ama görmeyen olduğum için... Ben gibi olanı bulduğumda bitecek bu serüven biliyorum. Bu ben muhtemelen hiç var olmadı. Bir sıgara içiminde bu kadar uzağa gidebiliyorsam hiç yakında durmadım demektir. Yıldızları yakaladığımda sana sunmadim demektir..
Ahhh ben nedir çektiğim bu gecelerden gülmek ile hüznün birleştiği bu noktada yaşamak için bu telaş nedir ki...
Bir gece toplayacağım tüm yıldızlarımı biliyorum. Hep benim tercihimdi gene benim tercihim olacak biliyorum. ve tanrıdan bana riyasız çıkarsız ihanetlerin olmadığı gölgelerin dolaşmadığı sevgilerin yalan olmadığı tek bir gün, sadece tek bir gün diliyorum o son günümü... ve sonra hiç bir şeyin anımsanmayacağı tek bir gün. sadece yıldızlarım elimde.. ağladım baktıkça, hepsi paramparça...
Zerrin Gürdal
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          3 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Gezgin Kahveci : Cüneyt Göksu Bir Ambargo'nun Düşündürdükleri... |
|
8 Kasım 2005, Karaib'lerdeki ada ülkesi Küba için oldukça önemli bir tarihti. Birleşmiş Milletler (BM) genel kurulunda, 1992'den beri yapılagelen, "46 yıldır ABD tarafından Küba'ya uygulanan ekonomik, ticari ve mali ablukanın sonlandırılması" konulu toplantı ve oylama, 14. kez gerçekleşti. Bu oylamanın, yıllardır olduğu gibi, bu yıl da hiç bir hukuki yaptırımı olamadı. Ancak BM genel kurulunda, hergün, 182 ülkenin ABD aleyhinde oy kullanmasının mümkün olamayacağı gerçeğinden yola çıkılarak, bu davanın haklılığının yeniden hatırlatılması ve bir karşı duruşun gösterilebilmesi için önemli bir fırsattı.
191 üyeli BM'de, yapılan oylamanın sonuçlarına ilişkin dağılım aşağıdaki gibi oldu.
Tasarıya destek veren lehte oylar 182,
Aleyte oylar 4 (ABD, İsrail, Marshall Adaları, Palau),
Çekimser oylar 1 (Mikronesya),
Katılmayan ülkeler 4 (Nikaragua, El Salvador, Fas, Irak)
Zaten, İsrail genellikle ABD politikalarına, her fırsatta, destek oluyor. Pasifik'te bulunan öteki iki küçük ada ülkesiyse bütçelerini ABD'den alıyorlar.
Ambargo'nun tarihsel geçmişine bakıldığında, 3 Şubat 1962'de başlayan abluka, Amerika Devlet Dairesi Müsteşarı Lester D. Mallory'inin şu özdeyişiyle anlamlandırılabilir.
"... Yurtiçindeki desteği ortadan kaldırmanın tek yolu, ekonomik güçlüklere ve memnuniyetsizliklere dayalı umutsuzluk ve başarının büyüsünün bozulmasından geçmektedir. Hükümetin devrilmesini sağlamak, umutsuzluk ve açlığı ortaya çıkarmak için, en kısa sürede mümkün olan her yola başvurulmalıdır."
İnsanlık tarihinin şimdiye dek gördüğü en acımasız ve uzun bu ablukası, bir ülkenin bir başka ülkeye uyguladığı ekonomik bir savaştır; kendi toprakları dışındaki yasalara müdahele eden bir karaktere sahiptir; daha da önemlisi, bütün dünya ülkelerinin vatandaşları ve şirketlerine, Toricelli (1992) ve Helms-Burton (1996) yasalarıyla sistemleştirilmiş bir etkiyle, Amerikan yasalarını yasadışı yollarla uygulatmaktadır. Bu ambargo, son yıllarda Bush rejiminin aldığı kararlarla daha da ağırlaşmıştır.
Örneğin, Toricelli kanunu, üçüncü dünya ülkelerinde olup da Amerikan şirketleriyle çalışan şirketlerin Küba'yla ticaretini yasaklamaktadır. Amersham tarafından satın alınan İsveç şirketi Pharmacia, kanser aşısı gibi teşhis ve tedavi araçları üreten ve geliştiren, Biyoteknoloji alanındaki bilimsel araştırma merkezlerine üretim ve teknoloji sağlayan bir şirketti. Daha sonra, Amersham, bir Amerikan şirketi olan General Electric tarafından alındı. Alım işleminin hemen ardından Amersham'a, Küba'daki ofisini kapatması ve aday yapılmış mevcut tüm sözleşmelerin feshedilmesi için yalnızca bir hafta süre tanındı.
Örnekleri artırmak mümkün: ABD Hükümeti, Küba'nın turizm, havale ve ticari satışlarından yasal olarak kazandığı parayı üçüncü ülkelerin bankaları aracılığıyla hesaba yatırılmasını, diğer bir para birimine dönüştürülmesini veya transferini engellemek üzere bir kampanya yürütmektedir. Bu kampanya çerçevesinde, ABD Federal Rezerv'i, İsviçre'nin ve dünyanın en büyük bankalarından UBS AG'yi, Küba'nın ticari ve turistik para transferlerine verdiği destekten dolayı, 100 Milyon dolar cezaya çarptırdı.
35 yılı aşkın bir süredir MEDICUBA şirketiyle çalışan ve kandaki gaz analizleri için hastanelerdeki yoğun bakım ünitelerinde kullanılan ekipmanları üreten Gaz ölçer üreticisi, Danimarka'lı RADIOMETER şirketi, bir Amerikan şirketi "DONAHER" tarafından alınınca, 2004 yılında, Havana'daki şubesini kapatmaya zorlandı.
Japonya ürettiği arabalarda Küba'dan aldığı nikel'i kullanamıyor, çünkü bu durumda, arabaları ABD'ye ihraç edemiyor; Türkiye, Küba'dan şeker alıp bu şekerle yaptığı tatlıları, tütün alıp ürettiği sigara ve puro'yu ABD'ye satamıyor.
47 yıllık ambargonun Küba'ya yarattığı ekonomik kayıpsa 82 Milyar dolar civarında.
Yukarıdakilere benzeyen daha onlarca örnekten yapılan çıkarımlarsa şöyle: ABD temelli birçok şirket, çıkarılan kanunlarla, istemedikleri halde, bu ambargoya katılmak zorunda bırakılırken, Küba'yla ticaret yapan başka ülkelerin şirketleri de, bu tekeller tarafından satın alındıkça, Küba ile olan ticari ilişkilerini sonlandırmak zorunda kalıyorlar.
Bu tekelleşme/kartelleşmedeki gidişat, yalnızca Küba için değil, bütün dünya devletleri için, giderek tehditkâr bir model oluşturuyor. Küba'ya uygulanan ambargonun göstergeleri, ekonomik kaygılar göz önüne alınarak, ulusal sermayelerini, değerlerini, fabrikalarını, haberleşme altyapılarını kısaca ülkelerinin atardamarlarını başkalarının inisiyatifine "kontrolsüzce" bırakan, "bağımsızlığın bir karekter" olduğunu unutan ülkeler, önce kendi başlarına sonra da dolaylı olarak başka ülkelerin başlarına neler gelebileceğinin, iyi bir örneğidir..
11 Kasım 2005'te Ankara'da Küba Büyükelçiliği'nde, Sayın Büyükelçi Ernesto Gomez Abascal tarafından yapılan basın toplantısında, Türkiye'nin bütün basın kuruluşlarına yapılan çağrıya yanıt verip, toplantıya katılan yalnızca 2 yerel televizyon kanalı, 3 gazete muhabiri ve 1 bağımsız araştırmacı vardı. Ne yazık ki, Küba'nın bu davası, basınımızın pek ilgisini çekmemişti.
Büyükelçi Abascal'ın, Abluka'nın etkilerini anlatırken satır aralarında söylediği çok önemli bir bilgi daha vardı. Karaib'lerin bu adası, Pakistan'daki depreme 400 civarında doktor ve sağlık personeli göndermişti; bu sayı uluslararası topluluk tarafından gönderilen doktor sayısından çok daha fazla. Pakistan'a giden doktorları taşıyan uçaklar, İstanbul'dan transit geçiş yapmış; bu insani yardıma, ülkemiz de hava sahasını açarak, kolaylık sağlamıştır. Toplantının yapıldığı tarih itibarıyla, 7. uçak Küba'dan gelerek, İstanbul üzerinden Pakistan'a geçmiş, doktor sayısı 700'e, yapılan cerrahi müdahale 2000'e ulaşmıştı. Ambargo'nun hayatı zorlaştıran şartlarına rağmen, Küba yıllardır özellikle Afrika ve Latin Amerika olmak üzere, Üçüncü Dünya ülkelerine, para almaksızın çalışmak üzere, binlerce doktor göndermekten de geri kamıyor..
Daha önce, Suriye'de ve Irak'ta görev yapmış, Büyükelçi Abascal, Türkiye'nin BM'de yapılan bütün oylamalarda Küba lehine, ABD aleyhine oy kullandığını, yalnızca siyasi olarak değil, kültürel, ekonomik ve ticari olarakta, çok büyük hacimlerde olmasa da her iki ülkenin işbirliği içinde olduğunu da aktarmıştır.
Küba, bir yanda ulusal sistemini yıkmaya ve değiştirmeye yönelik bu ekonomik savaşa direniyor, öte yanda da içine kapanmak yerine uluslararası kurallara, hukuka uygun onurlu davranış biçimleri gösteriyor. Bu haliyle de iyi bir örnek oluşturuyor.
Cüneyt Göksu cuneytgoksu@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Müge'nin Sofrası : Müge Eralp Kaya EFE SARMASI KAĞIT HELVA PASTASI |
|
Sevgili Kahve Molası dostları bugünkü et yemeklerinde sırayı İzmir alıyor...
EFE SARMASI
MALZEMELER
6 parça biftek, 1 yumurta, 6 çorba kaşığı yağlı tulum peyniri, yarım demet maydanoz, 1 fincan et suyu, yeteri kadar mısır özü yağı
YAPILIŞI
Etimizi avuç içi büyüklüğünde ve mümkün olduğu kadar ince dilimlere bölerek iyice dövelim. Tulum peyniri, 1 yumurta, ve yarım demet maydanozu karıştırarak bulamaç haline getirelim, sonra et dilimlerinden her birinin içine birer kaşık bulamaçtan koyalım, et dilimlerimizi yaprak dolması gibi sarıp, açılmamaları için birer kürdanla tutturalım, mısır özü yağında sarmaların her tarafını iyice kızartalım. Etlerimiz kızarınca tavaya 1 fincan et suyu dökelim ve kapağını örtüp eti iyice pişirelim, efe sarmamızı arzuya göre patates kızartmasıyla da servis yapabiliriz, afiyet olsun...
Veeeee nefis bir tatlı sizleri bekliyor
KAĞIT HELVA PASTASI
MALZEMELER
5 adet kağıt helva, 250 gr.hazır krema ( krem şanti de olabilir), 3 çorba kaşığı pudra şekeri, 1 paket vanilya, 1 adet limon kabuğu rendesi, süslemek için yeteri kadar çilek...
YAPILIŞI
Kremayı birkaç dk. mikserde iyice çırpalım, pudra şekeri ve vanilyayı da ilave ederek çırpmaya devam edelim, limon kabuğu rendesini de ekleyerek kremamızı buzdolabında 1 saat bekletelim. Dolaptan aldığımız kremayı, kağıt helvalarımızın arasına eşit miktarda sürelim ve en üstteki helvamızı krema ile kaplayarak, çileklerle süsleyip servis yapalım...
BAHARATLAR
BİBERİYE
ÖZELLİĞİ: Yara kapatıcı, bedeni güçlendirici, safra akıtıcı, kalp kuvvetlendirici, kan dolaşımını ve karaciğeri olumlu etkileyici,
SAĞLIK AÇISINDAN: Hazımsızlık, güçsüz midelere, romatizma, baş dönmesi, migren, çarpıntı, halsizlik, zihin yorgunluğu, nefes darlığına iyi gelir,
KULLANILIŞI: Yarım lt.suda 7-10 gr.biberiye çay gibi demlenir, yemek öncesi veya sonrası içilir,
MUTFAKTA KULLANILIŞI: Her tür et, patates, omlet, çorba, sos, salata, kabak ve domatesli yemeklerde kullanılır,
ESTETİK AÇIDAN: (SAÇTAKİ KEPEKLER İÇİN) Saçlar yıkandıktan sonra biberiye çayı ile durulanır, saça dirlik ve parlaklık verir, biberiye suyu banyoya katıldığında bedeni canlandırır, gözenekleri sıkılaştırır...
AKLINIZDA BULUNSUN
Bonfileyi kısık ateşte ve yavaş pişirmek sertleşip zor kesilmesine yol açar, eğer kolay dilimlenmesini istiyorsanız, ateşi arttırın ve bonfileleri yakmamaya dikkat ederek pişirin...
GÜNÜN MENÜSÜ:
Buğday çorbası, efe sarması, salata, kağıt helva pastası
Müge Eralp Kaya
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf : Gülendam Z.Oğuz <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 3.973 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.
Yukarı
|
ANNESİZ ÖLMEK
Servet'e…
Gün gelecek
Ekin biçilecek…
Oysa tırnağı koluma saplandı ve kaldı!...
Bilmemek için dünyayı yumacak
Kalbini yutacak.
Nafile...
Gitmeyecek biçmeye gelenler…
Hiç gelmedikleri için kalacaklar yerlerinde.
Başını gözlerinin arasına alamayacak
Kollarım tırnaklarına saplı
O bedende asılı kalacak…
Şekersiz ve kaynar zalimliğini karıştırdıktan sonra
Etime bastırdığı
O sıcak çay kaşığı gibi…
Boğazı daralmış
Diline dar gelecek.
Ne kadar yutkunursa
O kadar büyüyecek…
Kulakları Kör,
Gözleri Sağır,
Sağı Solu Sobe…
Olan biteni körler kadar işitip
Sağırlar kadar görecek.
Gün gelecek…
Çocukları sapladığım kürdanlara ipler geçirecek.
Ermemiş ekinin yalancı başağı,
Kırık oyuncak,
Çaresiz rüzgara boynunu verecek...
Annesizlik eken Narziss değil,
Daha çok bekleyecek.
O annesiz de olamadan ölecek…
Seda Demirel
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan |
|
Mynet'in yeni bir çalışması daha var http://nevaria.mynet.com/Detay.asp?ID=30933 nevaria isimli bu e-ticaret sayfasında her türlü sıfır veya ikinci el ürününüzü açık arttırma metoduyla satabiliyorsunuz. Kısa yola tıklayıp girdiğinizde yapılan açık arttırmalardan bir adet örneği göreceksiniz. Bu sayfaları ister satın almak ister satış yapmak için güvenle kullanabilirsiniz. İyi alışverişler.
...Teslimat tarihi olarak da 10 Haziran'ı senetler hazırlanırken belirttim. Teslimat tarihi gelip de, evime gelen mobilyaları gördüğümde çok sinirlendim. İlk olarak yemek odası takımı benim istediğim renk değildi. Ben sütlü kahve tonlarında bir mobilya beğenmiştim, ama gelen resmen koyu kahve rengi idi. Düğünüme de 16 gün kaldığından, çalıştığımız için, yeni model beğenmeye ancak 2 hafta sonu kalıyor, mecbur gelen mobilyayı kabul ettik... Sizin de şikayetiniz varsa http://www.sikayetvar.com/
Çok kuvvetli olmamasına rağmen size hoş bir midi müzik arşivi öneriyorum. http://www.geocities.com/Area51/Zone/1075/midi2.html Dediğim gibi çok kapsamlı değil ama hoş midi'ler mevcut.
...Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen... http://kumyup.ku.edu.tr/kp.htm Siz Küçük Prens'i okudunuz mu? Ya çocuğunuz?
Dergimizi ve fincanlarımızı On-Line satın alabileceğiniz bir adres. Weblebi.com'dan ürünlerimizi indirimli ve/veya taksitli olarak almanız mümkün. http://www.weblebi.com/Default.aspx?Pt=32&Did=TAEZF9ohYPyGkqxpFCS-1A&Sid=1
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
Spy Sweeper 4.5.5 [8.1 MB] Windows 14 günlük Deneme (29.95$)
http://www.webroot.com/shoppingcart/tryme.php?bjpc=64011&vcode=DT02 İnternete bağlanan her bilgisayarın mutlaka edinmesi gereken bir program. Eğer bilgisayarınızda durduk yerde pop-up reklamlar çıkıyor, tarayıcınız kendiliğinden birtakım sitelere bağlanıyorsa hiç vakit geçirmeden bu programadan edinin derim. Spyware, Malware denilen reklam programlarını temizleyebilen ve koruyucu kalkanıyla bir daha etkilenmemenizi sağlayan yetenekli bir program. Ben dikkatliyim demeyin, 14 günlük denemeyi yükleyip kullanın. Bakın görün neler çıkacak bilgisayarınızda. Benden söylemesi.
Yukarı
|
|
|
|
 |
|