Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 12 Sayı: 1.976

 5 Temmuz 2013 - Fincanın İçindekiler


  • SOKAKLAR YANSIN SEN YANMA- 2 (SON) ... Seyfullah Çalışkan
  • KARANLIĞIN İÇİNDE BİR YALNIZLIK – 3 ... Nevriye Hamitoğlu
  • BEHÇET NECATİGİL ... Bertan Onaran
  • Haziran Direniş Ruhu üzerine karşı tartışmalar. ... Cüneyt Göksu
  • KAN ... Doğukan Güney
  • KÜLTÜR YAPTIRIMLARI ... Hasan Tülüceoğlu
  • Nedenim olur gözlerin! ... Alkım Saygın


  • Dost Meclisi, Tadımlık Şiirler, Kıraathane Panosu, Damak Tadınıza Uygun Kahveler

  •  



     Editör'den : Pili doldurma vakti geldi!..


    Gündem yoğun geçen günlerin ardından kısa bir tatili hakettiğime inanıyorum. Tatilin ardından da Ramazan temizliğine girişeceğim bir aksilik olmazsa. O nedenle, araya sızma hakkımı saklı tutarak, Bayram ertesi görüşmek umuduyla herkese az tasalı bol neşeli günler dilerim. Kalın sağlıcakla.

    Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

    Cem Özbatur


     


    Seyfullah Çalışkan

     Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


      SOKAKLAR YANSIN SEN YANMA- 2 (SON)

    Ağaçlar yeşil, güneş portakal rengi değildi. Sokaklar dar ve ıslaktı. Daha önce hiç kimse polislerin bu kadar öfke ve nefret yüklü olduğunu görmemişti. Sanki başka bir ülkeden gelmiş, çok eski bir düşmanlığın intikamını alır gibi ara sokaklara dağılan gençlere saldırıyorlardı. Yüksek basınçlı su sıkan araçlar göstericileri sinek gibi yere yapıştırıyordu. Sudan korunmaya çalışan gençler üzerlerine mavi çöp poşeti geçirmişlerdi. Dar sokaklarda kaçışanlar sadece gençler değildi. Uzun saçları atkuyruğu bağlanmış erkekler, kollarında dövmeleri olan kızlar, çocuklarını arayan anneler, öfkeye set olmaya gelmiş babalar vardı.

    Özgür, şehrin birbiri içinde kaybolan, adını kimsenin bilmediği bir sokakta göstericilerle birlikte çalkanıp duruyordu. İçlerinde elbette çapulcular, taş atanlar veya tepkisini sadece “hükümet istifa” sloganı ile yetinmeye ifade etmeye çalışanlar vardı. Önce beyninde bir fotoğraf makinesi flaşı patladı. Arkasından bütün beynini ele geçiren bir şimşek çaktı. Ayaklarının bütün takati kesildi, bedeni boş bir çuval gibi asfaltın üzerine yığıldı. Özgür düştü, apartmanlar, bütün sokak ve pencereler yuvarlandı. Elleriyle canını acıdığı yeri yakaladı. Acıyı çıkarıp atmaya çalışırcasına sıktı. Başından akan kan asfalta damlamaya başladı. Gözlerinin önünden gövdesi yokmuşçasına onlarca ayak geçiyordu. Kalkıp kaçması gerektiğini düşünecek kadar kendindeydi. Kolunu yere dayayıp vücudunu kaldırmaya çalıştı. Ayakları söz dinlemiyordu. Yapamadı. Başına gelebilecek her şeye çaresizlikle razı olup ıslak asfaltın üzerine uzandı. Yerdeki yanağına doğru ılık ılık kan akıyordu. Annesini anımsadı birden. Kınalı ellerini ve dünyanın en huzurlu kucağını... Ve “babam bana çok kızacak,” dedikten az sonra film koptu.

    Bu kentin sokakları bu güne kadar hiç böylesi bir gösterici topluluğu ve eylem görmemişti. Her çeşit insan vardı. Bin bir ayrı siyasi görüşten, etnik kökenden hatta farklı inançlara mensup insanlar. Suyu, ekmeği, gaz maskesini, giysileri, kitapları ve ellerinde olan akla hayale gelmedik ne varsa kardeşçesine paylaşıyorlardı. Pardon, istemeden kolunuza çarptım özür dilerim diyordu gencin biri. Naif, kırılan, kibirden uzak ve saygı yüklü... Bu kent, bu sokaklar bu kadar sevgi dolu, bu kadar barışçıl insanları hiç görmemişti. Şaşırıp kaldı.
    Özgür evin tek okuyan, üniversite bitiren çocuğu olacaktı birkaç sene sonra. Üstelik yaşadığı kentte bir üniversite kazanınca ne de güzel olmuştu. Makine ustası babanın sırtından büyük bir yük kalkmış, rahatlamıştı. Yaban ellerde oğlum ne yer, ne içer? Nerde yatar uyur? Şimdi nasıldır acaba diye düşünmeyecekti. İyi kötü üstlerinde onları yaştan, yağmurdan, kıştan, güneşten koruyacak bir damları vardı. O olmasa bile zaten bu evde bir tencere kaynayacaktı. Bazı gençler okuyacak yerde acayip meraklar ediniyorlardı. Kimisi kızlara takılıp dersleri asıyordu. Kimisi gezme, tozma merakında. Bir de bilgisayar müptelaları vardı. Evden çıkıp okula gitmeye üşeniyordu. Bu oğlan kazasız belasız şu okula bitirse... Siyasete hiç karışmasa, hapislere düşmese, yasadışı olmasa keşke...

    Okula gitmediği zaman Özgür Kahveci Recep’in mekânına takılırdı. Çocukluk arkadaşlarının hemen hepsi de o mekana düşerdi. Bir yandan onlarla şakalaşırken ocağa bakar, bazen cadde üzerindeki esnafa çay dağıtırdı. Parası önemli değildi. Kahveci Recep kendisinden başka hiç kimsenin akıl erdiremediği bir ücret uygulaması vardı. Özgür’ün çalıştığı gün işler iyi gidiyorsa harçlığı yüksek, kesat gitmişse düşük olurdu. Kahvecinin üç oğlu vardı. Özgür’de dördüncüsü sayılırdı. Bazen diğer oğulları da gelip babalarına yardım ederlerdi. Bir de Eda adında bir kız vardı. Kızın kim olduğunu, nerede oturduğunu tam olarak bilmiyordu. Daracık çıkmaz bir sokağın içinde kaybolup giderdi. Gözden kaybolurdu. Pazar günü hariç her gün kahvenin önünden geçer işe gider, akşama doğru evine dönerdi. Bazen işten döndükten sonra bakkala yada fırına hepsi bu… Birkaç kez onunla konuşmaya çalışmıştı. Uzak semtlerin birinde bir pastaneye gitmeyi önermişti. Ama kız bir türlü razı olmuyordu. Sürekli utangaç ve korkak davranan Eda ile yolda yanyana yürümek bile ayrı bir sıkıntıydı. “Neyin kafasını yaşıyor bu ya… Hangi devirdeyiz biz.” diyordu. Okulda arkadaşlık ettiği kızların hiç birine benzemiyordu. Bazen onu kendi haline bırakıyor. Sadece uzaktan bakıyordu. Aradan biraz zaman geçince yeniden gelip aklına köşesine takılıyordu. Kahveci Recep Özgür’ün babasıyla aynı kafadandı. Sürekli “sen okuluna bak oğlum,” diyordu. Derslerine bak. Sittiret vatan, millet, Sakarya’yı. Siyasete falan sakın bulaşma emi ,”diyordu. Özgür kanlar içinde ambulanstan indirilince kapıda bekleyen polis hemen duruma el koydu. Olay nasıl olmuş, nerede olmuş, bu çocuk kim diye sormaya başladı. Doktor yarı baygı delikanlıya bakıp polisi uzaklaştırdı. Yarasını kontrol etti. Kendinden geçmek üzere olan gence “bana adını söyle,” dedi. Bağırarak “Bana adını söyle.” Doktor yaralı ile konuşurken hemşirenin biri hemen koluna serum bağladı. Kan gurubu tespiti için numune alındı. Doktor hala kendinden geçmek üzere olan çocuğun uyanık kalmasını sağlamaya çalışıyordu. Özgür mü dedin. Anlayamadım, Yüksek sesle yeniden söyle… O esnada yaralı genç röntgene götürülüyordu.

    “Benim adım Özgür,” diyordu. “Benim adım özgür. Göz kapakları kapanmadan önce mırıldanır gibi belli belirsiz son bir cümle daha söyledi. “Babam çok kızacak şimdi. Çok kızacak, çok çok…

    Seyfullah
    seyfullah@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    3 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Nevriye Hamitoğlu

     Kahveci : Nevriye Hamitoğlu


      KARANLIĞIN İÇİNDE BİR YALNIZLIK – 3

    Julide içeride televizyon seyrederken ben babaannesi ile sohbet ediyordum. Bu yaşlı kadın uzun zamandır sanki birisiyle konuşmamıştı. Daha çok o anlatıyor, ben dinliyordum. Sohbete öyle dalmıştım ki elimdeki tabağı unuttuğumu fark ettim. Babaanneye yavaşça uzattım. Yaşlı kadının yüzündeki gülümseme tabağa bakınca kayboldu. “Acaba saygısızlık ettim mi?” diye düşünürken bana doğru eğilerek sessizce fısıldadı:

    -Olmaz kızım, sonra sana kızmasınlar? Sıkıntılı bir şekilde nefes aldı ve devam etti:

    -Ben odamda bir şeyler yiyorum, zaten pek iştahım yok.

    Babaanne, sanki söylediklerinin yanlış anlaşılmasından korkuyordu. Belki de mutfaktan farklı bir yiyecek alacağı için gelininden çekiniyordu. Belli ki Julide’nin annesinin evde olmadığından habersizdi. Israrla bunun problem olmayacağını söyledim. Babaannenin gözlerine bakarak korkmaması gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bana birkaç dakika sessizce baktı. İkna olmuştu. Yaşlı elini yatağının altına uzattı ve demir bir tabağı çekti.

    -Belki yarın akşam yerim, dedi ve kızartmaları kendi tabağına boşalttı.

    Gözlerim şu küçücük odada başka yiyecekler aradı. Bu yaşlı kadın tek başına ne yapıp ne yiyordu? Gördüğüm sadece içinde komposto olan bir kavanozdu. İçindeki meyveler rastgele doğranmıştı, suyu da bulanıktı. Tabağın demir olması ise beni daha çok şaşırttı. Burası bir hapishane miydi? Yatak altında tutulan demir bir tabak… Işığı çok fazla açık tutulmayan karanlık bir oda… Yalnızlığına terk edilmiş yaşlı bir kadın… Durum içler acısıydı. Güzel bir sohbetin ardından yüreğim acıyordu. Babaanne bana boşalttığı tabağı verdikten sonra ona artık gitmem gerektiğimi söyledim. Geç olmuştu ve uyumam gerekiyordu. İyi geceler dileyerek kapıyı kapatıyordum ki arkamdan seslendi:

    -Adını hiç sormadım yavrum, bana adını söyle lütfen. Yarın akşam yine gelecek misin?

    Ona gülümseyerek baktım ve:

    -Adım Sevinç, dedim. Yarın istersen tabii ki gelirim, söz, dedim.

    Babaannenin odasında hissettiğim duyguları belki de zerre kadar anlayamayacak olan arkadaşım Julide, televizyon seyrediyordu. Yanına gidip oturdum ve ona eşlik ettim. Macera filmi bütün aksiyonuyla devam ediyordu. Gözlerim televizyondaydı ama düşüncelerim babaannedeydi. Bu yaşlı kadına karşı içimi inanılmaz bir acıma duygusu sarmıştı. Ona yapabileceğim yardımlara burada yaşayan duygusuz ailenin asla izin vermeyeceğini biliyordum. Bu gece sorular içinde kaynayan düşüncelerimle birlikte yatağıma yattım ve uyumaya çalıştım.

    Salı:
    İşyerinde saatler hızla geçmişti. Yoğunluktan Julide’yi ancak akşam servis aracında gördüm. Bedenimde hissettiğim yorgunluktan elimi bile kaldıracak halim yoktu. Fakat bu akşam yine babaanneyi göreceğimi hatırlayınca, yorgunluğum bedenimden akıp gitti. Heyecanlıydım. Eve gittiğimizde Julide ile sofrayı kurduk. Yemek yerken bana gününün ne kadar stresli geçtiğinden bahsetti. Ben de aynı şekilde yoğunluğumu, şahit olduğum iş tartışmalarını anlattım. İş hayatına yeni girmiştik ve karşılaştığımız güçlükler bize çok zor geliyordu. Fakat alışmalıydık, başka seçeneğimiz yoktu. Julide bu akşam eve diğer arkadaşlarımızı davet ettiğini söyledi. Bunun için bana sormamıştı, ev onun eviydi, kararları da o veriyordu. Aslında benim için hiç de sorun değildi, kim isterse gelebilirdi. Çok zaman geçmeden üç kız arkadaşımız eve geldi. Beş kızdık ve müzikten dolayı yüksek seslerle yapılan sohbete kahkahalar da eklenince çok gürültülü bir ortam oldu. Ben gittikçe rahatsız olmaya başladım. Sessizce arkadaşlarımdan sıyrılıp babaannenin odasına girdim. Odanın ışığı yanıyordu, babaanne beni bekliyordu. Gülümseyerek selam verdim. Öyle sevindi ki biraz sonra küçük bir çocuk gibi mutluluktan kahkahalar atabileceğini düşündüm. Bana hal hatır sorduktan sonra sohbete başladık. Yaşadığı çok ilginç olayları anlattı. Bazılarında hüzünlendik, bazılarında güldük. Babaannenin böyle konuşmaya aç olması, sohbet ederken beni bazen düşündürüyordu. Onu çok fazla tanımıyordum ama birkaç günde onun iyi bir yaşlı olduğunu anlamıştım. Sorun onda değildi, sorun ona sahip çıkmayan ailesindeydi. Bir yaşlıyı yalnızlığına terk eden bu insanlar bilmiyorlar mıydı ki bir gün onlar da bu hale gelebilirdi? Karanlık bir odada dünya nimetlerinden uzak, yalnızlıktan konuşmaya hasret kalmış, terk edilmiş olabilirlerdi? Arkadaşlarımın yanına dönme zamanım geldiğinde bana şöyle söyledi:

    -Her gün Kur-an’ımı okur, duamı ederim. Çok yaşadım, artık vaktim gelsin! Rahata kavuşmak istiyorum.

    Bunu söylediğinde gözlerim ıslandı, iyi geceler dileyip kapısını kapattım. Oturma odasına girdiğimde her yer dumandı, kızlar sigara içiyorlardı. Şaka ile karışık kötü kokuyu onlara söyledim, bana aldırmadılar. Zaten biraz sonra gideceklermiş. Onlar gittikten sonra odanın havalanması için Julide ile cam kapı ne varsa açtık, ancak koku yine de gitmemişti. Rahatsızlığım aslında sigara kokusu değildi. Bana göre odaya dolan koku, gençliğin verdiği vurdumduymazlığın, yaşlı kadına saygısızlığın kokusuydu. Canım sıkılmıştı, oradan kaçıp gitmek istiyordum, fakat arkadaşıma beş gün birlikte kalacağıma dair söz vermiştim. En önemlisi de babaanne ile olabildiğince vakit geçirmenin en iyi yolu buydu. Julide’nin ailesi eve döndüğünde bu sohbetlere çok az fırsat bulabilecek, belki de sohbetlerimiz sonlanacaktı.

    Julide ben yokken kaçırdığım muhabbetleri anlatırken benim düşüncelerim yine başka yerdeydi. Fakat onu dinlediğimi belirtmek için ya baş sallıyordum ya da birkaç kelime söyleyip ona katılıyordum. Bu akşam babaanne hakkında birkaç şey öğrenmiştim. Apartman önüne bile hiç çıkmıyormuş. Ona gelen giden komşusu çok azmış. Bunun sebebinin misafirperver olmayan ailesi olduğunu tahmin etmek kolaydı. Akrabalar da bayramlarda geliyormuş. Sabah ve akşam yediği yemek ise tabağın içine doğranmış ve suyla ıslatılmış ekmeklermiş. Bana bunu bir yemek tarifi gibi anlatırken yüreğim daha çok sızladı. Ekmeği ise ona bir komşu çocuğu satın alıyormuş. Bu oğlanın adı Aytek’miş. Melek yüzlü iyi kalpli bir çocukmuş. Ben babaanneye bir hafta yemek verdiğim için bu melek yüzlü çocuğu göremedim, ancak onu çok sonra tanıdım, gerçekten de Allah yolunda giden iyi birisiydi. Yaptığı bu yardımların en güzel karşılığı aldığı dualardı. Babaannenin duaları melek yüzlü çocuğun hayatında attığı her adımında kapıları ardına kadar açacaktı. Yaşlı bir insana sahip çıkmak, ona yardım etmek bana göre kutsal bir görevdi. Kim bilir belki ben de birkaç tabak yemekle ve sohbetle bu kutsal görevin içindeydim? Yüreğime dolan huzurdan bunu anlamalıydım.

    Devam edecek…

    Sevinç Gürel Bozkurt
    Nevriye Hamitoğlu

    nevriye.h@hotmail.com



    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    4 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Bertan Onaran

     Güzelin Ardında : Bertan Onaran


      BEHÇET NECATİGİL

    Aralarında ecelerin ecesi Elisabeth’in de bulunduğu 12 soyguncu aile güzelim mavi gezegeni hallaç pamuğu gibi attırırken uçsuz bucaksız evrende toz kadar yeri olmadığını unutmayan, ve çıldırmak istemeyen biz ölümlüler için tek sığınak sanattır, şiirdir.

    Bugün de şiirimizin başka bir ustasına, alçakgönüllülüğün, efendiliğin canlı simgesi Behçet Necatigil’e kulak verelim; Yapı Kredi yayınlarının bastığı, Ali Tanyeri  ile Hilmi Yavuz’un hazırladıkları Şiirleri
    ’inden seçiyorum okuyacaklarınızı.

    HALTERCÜMESİ 

    Yılların çarmıhında vücudumu günler,
    Taşa tuttu.
    Çivilenip kaldı ufkumda,
    Mevsimler var, yağmur bulutu.
     
    Kapalı kaynar tencerem bilinmez,
    Et mi pişer, dert mi pişer.
    Çağırmadılar ki beraber gidelim,
    Gittiler birer ikişer.
     
    Hâtıralar bana gelmekte,
    Tamamen aldanmışlar.
    Bir sır gibi ele verdi beni
    Kuyularda kalmışlar.
     
    Ümitlerim, ne var ne yok, bitti;
    Nöbete geçti korkular.
    Üstüme çevrilen aydınlıklar içinde,
    Gece- - beni kurtar!
                                                                                                                          1940.

    ŞAYET AŞK

    Şayet aşkın tohumu
    Düşmüşse gönlüne
    Suyunu esirgeme,
    Aşkın hakkını yeme.
    Pişman olursun ömrünce.
     
    Sana gölge verecek dallar
    Fışkırır ancak gençlikten,
    Büyüt bu fidanı ey genç
    Hazır yeşermişken!
     
    Ne demek istediğimi
    Ömrünün ortalarında
    Ansızın anlarsın
    Alkol kana yayılınca.
                                                                                                                          1948.

    İDAM MANGASI

    Yüzlerce karşınızda
    Anlamak hangi birini
    Çıkarın aradan
    Gereği düşünüldü
    İdam!
     
    Belki suçsuz kurtulurdu
    Sırada dosyalar var
    Yakınlıklar uzakta
    İdam!
     
    Dostluklar, evlilikler, gizli sevdalar
    Çok
    Seçilir rastgele biri
    Çıksın aradan
    İdam!
     
    Sonradan pişmanlıksa
    Katlanırız vakit yok
    Yok olsun birinden biri
    İdam!
     
    Yerimde başkası
    Olsa unutmak
    Benden beter beni
    İdam!
                                                                                                                          1978.

    ATATÜRK’Ü DUYMAK

    Ulu rüzgârlar esmedikçe
    Yaşamak uyumak gibi.
    Kişi ne zaman dinç
    Dalgalanırsa bayrak bayrak gibi.
     
    Ne var şu dünyada ekmekten daha aziz?
    Sürdüğün tarlalarda sevginle serpildik,
    Ekmek olmak için önce
    Buğday olmak gibi.
     
    Silinir sözlüklerden sen hatıra geldikçe
    Cılız sözler: usanmak, yorulmak, durmak gibi.
    Kuvvettir yaptıkların her yeni yetişene,
    Bir ışık-kaynak gibi.
     
    En yakınlar zamanla fersahlarca uzak gibi:
    Bir sen varsın kalacak, bir sen ölümsüz.
    Daha da yakınsın, daha da sıcak.
    Bıraktığın toprak gibi.
     
    Kaç Türk var şu dünyada, bir o kadar susuz:
    Hepsinin gönlünde sen; bir pınar bulmak gibi.
    Ancak senin havanda sağlıklar, esenlikler;
    Olmaya devlet cihanda Atatürk’ü duymak gibi.
                                                                                                                                     1979.
    Canım güzel soylu Ustacığım, ne büyük talih seninle aynı topraklarda doğup yaşamış olmak!

    Bertan Onaran
    bertan37@hotmail.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    1 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Cüneyt Göksu

     Gezgin Kahveci : Cüneyt Göksu


       Haziran Direniş Ruhu üzerine karşı tartışmalar.



    Gezi Parkı ile başlayan ve daha sonra Haziran Direnişi'ne evrilen hareketin hükümete karşı bir darbe girişimi olduğundan, dış mihrakların bir kışkırtması olduğuna kadar türlü çeşit teori havada hala geziyor. Benim gibi onlarca arkadaşımdan, dostumdan biliyorum ki, bu direnişe ilk günden beri destek verilirken, kimse bize para ne para teklif etti, ne elimize bayrak veya flamayı zorla tutuşturup meydanlara gönderdiler, hiç bir propogandanın öznesi olarak da orada bulunulmadı. Çoğunluk vicdanının sesini dinledi.

    Geçtiğimiz bir ay, uzuvlarını kaybetmiş, yaralanmış, işkence görmüş, öldürülmüş insanlarımız dışında herkes için zihinlerin açıldığı olumlu ve tarihi bir nokta yaşandı. HALK, türlü provokasyonlara, basının kısıtlamalarına ve kışkırtmalarına, iktidarın sert tutumuna rağmen, baskılara karşı sözünü söyleme ve direnme ortamını yakalamış, bir sürü yaratıcı eylem ve söylemle de bunu ileriye taşımış, şimdilerde de parklarda kurulan forumlarda özgürce tartışma olanağı buluyor. İstendiği kadar kirletilmeye çalışılsın, gerçek olan, katılımcı demokrasinin, hiç bir liderlikle sunulmadığı örneği yaşanıyor. Bütün siyasi özneler ve bu hareketin bizzat kendisi de bu süreci yeni bir muhalefet süreci ya da iktidar alternatifi yapmak için elinden geleni yapıyor. Bu çalışmalara topyekün ve cepheden karşı duran tek örgüt AKP!

    Özellikle Gezi Parkı polis tarafından derdest edildikten sonraki süreçte birebir yaşadıklarımdan, içinde bulunduğum tartışmalardan, özellikle de AKP cephesi ile yaptığım yoğun sözlü, yazılı tartışmalardan edindiğim izlenimlerim oldu. Bunları derleyip toparlayıp özetleyerek paylaşma gereği duydum. Bu süreçte keskin iki cephe var:

    AKP'ye/Başbakan'a oy verenler ve AKP-Karşıtları.

    Bunun dışında ki cepheleşme tariflerinin hepsinin şimdilik sanal ve meselenin özünü karartıcı olduğunu düşünüyorum. AKP karşıtlığını, AKP'ye karşı bir sivil darbe girişimi olarak yorumlayan ve okuyan çok fazla AKP'li ile tanıştım ve tartıştım. Geçmişte askeri darbeyi bahane ederek mağdur olduklarını söyleyenler şimdi yoğun olarak yapılan demokratik hak taleplerini "sivil darbe girişimi" olarak yorumluyor. Bu arkadaşlar, Başbakan'ın ayrıştırıcı, ötekileştirici üslubunu açık seçik eleştirmek, yanlış demek yerine bir iki argüman üzerinden yenmek/yenilmek ve geçmişin rövanşı üzerine tartışma yapıyorlar.

    Birkaç tespit:

    1) Ethem'in öldürülmesinde, ölenin bir "insan" olduğunu unutup, "su testisi su yolunda kırılır" gibi yorum yapıldığını kulaklarımla duydum, şaşkınlık içindeydim. Bu cümle üzerine tartışma kesildi, sözün bittiği yerdi.

    2) Kalpaklı Atatürk Fotoğrafı ve Türk Bayrağı'nın bir arada kullanılmasını "faşist"likle suçlayan, bu kullanım şeklinin Bayrak Kanunu'na aykırı olduğunu, cezalandırılması gerektiğini savunan tartışmaların içinde buldum kendimi. Keskin bir dille Türk Bayrağı ve Atatürk'ü bu şekilde kullananlar için 2893 nolu kanununun işletilmesini, TCK 526'ya göre ceza verilmesini istiyorlardı.

    3) Cami olayının özünün, polisten kaçan insanların bir kamu alanı olan Camiye sığınmalarını, buradaki caminin kullanılma şeklinin, ne din karşıtlığı, ne de vandallıkla alakası olmayıp, sığınma ve kurtulma refleksi olduğunu görmezden gelip, ısrarla içki içildi, kırıldı döküldü diyerek buradan hareketi önemsizleştirme çabalarını gördüm. Bu başlık en yoğun istismar başlığı idi.

    4) Bu hareketin içinde yer alan sosyalistleri küçümseyen, sosyalistlerin yurtseverlik, halkların kardeşliği, sosyalizmin bir alternatif olduğunu çok yüksek sesle dillendirmelerini göz ardı edip, "marjinal gruplar" diye son derece içi boş bir eleştiri getirmelerine şahit oldum.

    5) "Benim Polisim", "Benim Vatandaşım", "Onlar", "Çapulcular", "Taksime Gelen Teröristdir" gibi %100'ün Başbakanı olması gereken birinin bu söylemler üstünden, üst perdeden ayrımcılık olarak yorumlanabilecek bir dil kullanmasın hiç ses çıkarmadıklarını bu ayrımcı dile rıza gösterebildiklerini gördüm, okudum, tartıştım.

    6) Polis'in yaptığı derdest öncesi alanda herkesin bayraklar, parti flamaları, sloganlar ile gelmesinin, halayların, türkülerin, marşların bir arada söylenmesinin yarattığı müthiş renkli ve kardeşlik ortamını ısrarla, "terörize" ettiklerini gördüm. 1980 darbecilerinin yaptığı gibi, Atatürk'ü kullanarak, alanda sadece Türk Bayrağı ve Atatürk posterlerinin bulunmasının gerektiğini bunun dışındaki bütün temsillerin “terörizm” olduğunu savunanları gördüm.

    Haziran Direnişi'ne topyekün karşı olan veya oldurulanlar, AKP ve Başbakan’in politikalarını, davranışlarını neredeyse koşulsuz kabul ediyor, toz kondurmuyorlar, eleştirmiyor veya eleştiremiyorlar. Haziran Direnişi'nin kökünde HALK olduğu için, eleştiriyi de münferit olayların üstüne gitmek üzerinden yürüttüklerinden, karşı tezle direkt yükleneceği bir parti, ideoloji vb bir özne bulmakta çok zorlanıyorlar, çünkü yok! Başbakan'ı neredeyse koşulsuz savunanlara karşı aşağıdaki cümleyi söyleyip durdum.

    “Eleştiremediğin hiçbirşeyin parçası olamazsın, sadece ait olursun. Eleştiri getiremeden, tartışamadan içinde bulundugun hareketin sonu fanatizime varır, insanlıktan çıkartır"

    Demokrasiyi bir amaç değil araç olarak gördüğünü söyleyen bir Başbakan tarafından temsil edildiğimizi her hatırladıklarında, inançlarını, ideolojilerini bir kenara koyup, insan olarak kendilerini sorgulamalarını diledim.

    “Bir ağaç gibi tek ve hür, Bir orman gibi kardeşçesine” sözünün, barikatların her iki tarafındaki insanlar için de geçerli olduğunun unutulmaması gerektiğini söylemeye çalıştım.

    Direnenlere, insan kalabilenlere bin selam!

    Cüneyt Göksu
    Cuneyt.Goksu@Gmail.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    4 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Doğukan Güney


    KAN

    I

    Kan köpürüyor, çağlıyor, şelale olmuş akıyor. Şelale kan gölüne düşerken çıt ses çıkmıyor. Ortalığı sessizlik almış götürmüş, belli belirsiz çınlama sesleri var. Kan şelalesinin üstüne ay ışığı vurmuş, siyahlanıyor, kararıyor, parlıyor, göz alıyor. Altın gibi mest ediyor adamı. Sanki altından bir şelale var, çıt çıkarmadan güldür güldür akıyor, sıçramıyor.

    Adam şelalenin nerden geldiğini görmek istiyor, alıyor dağın başını gidiyor. Tırmanıyor, kana bakıyor, kan siyah, sarı, kırmızı oluyor ve kan kokuyor, kokuyor da kokuyor. Tırmanıyor, sakalları ter içinde kalmış, başından aşağı terler süzülüyor gözlerini kapatıyor. Ter de kırmızı akıyor, ortalığı bir ala kırmızılık alıyor. Gözlerini açıp kapıyor, net göremiyor. Ne yaptığını unutuyor. Neden tırmanıyorum, ne var bu dağın tepesinde, evde olmak istiyorum. Ne vardı ki evde olsam, bu saçmalık da ne böyle? Zorunda mıyım bu rezaleti çekmeye?

    Kana bakıyor, kan çağlıyor. Sessizlik. Kırmızı, siyah, mavi, altın. Kendine geliyor, keskin koku kendine getiriyor onu. Evden uzakta olduğunu anlıyor. Kabulleniyor. Koluna bacaklarına bir kuvvet geliyor, kaşları çatılıyor. Elleri sarp kayalıkları tutuyor, kendini yukarı zoraki çekiyor. Sonunda dağı aşıyor tepeye varıyor. Yerde bir adam var. Üstü silme kara sinekle kaplı, uçuşuyorlar. Sinekten yerde yatan adamın cesedi görünmüyor. Her yerde kan var. Adamın vücudundan olmayacak kadar kan fışkırıyor. Bitmiyor kesilmiyor kan, fışkırdıkça çoğalıyor, çoğaldıkça kokuyor. Pis kokuyor bu kan, burun yakıyor. Cesedin yüzü pislikten, kandan, tozdan seçilemiyordu ama dikkatlik bakınca tanıdı. İçi daraldı, bir yumruk boğazına geldi takıldı. Her şeyin rüya olmasını sonsuz istekle istedi. Hafızası yerine geliyor, aklından sildiği görüntüler gözlerinin önüne geri geliyor, hiç unutamadığı çığlık sesini kulaklarında hissediyordu. Uyanmak istedi, rüya olmasını istedi. Uyandı.

    II

    Yaz olunca uzak dağların üzerine güneş vurur, mor beyaz karları yavaş yavaş eritir, yok eder. Soğuktan sonraki yeni doğan güneş insanların yardımına yetişir. Çiçekler renk renk açar, çimenler yeşerir büyür, ağaçlar yapraklanır, doğa uyanır.

    Yerdeki yeni biten çimlere uzanmış, güneşin tam yüzünün ortasına vurmasına izin veriyor, yüzünü yalayıp geçen soğuk rüzgârın etkisini almasını sağlıyordu. Yere kendini atınca şapkası başından düşmüş ama oralı olmamıştı. Hayattaki en sevdiği şey, şırıl şırıl akan bu şelalenin yanında çimlere uzanıp dünyamızın bütün nimetlerinin keyfini sürmekti. Bu sefer daha düşünceli, kederliydi. Bu sefer içinde bir burukluk vardı. Her zamanki günlerden farklıydı bu gün. Gözlerini kapadı ve anında geri açtı. Düşünmek istemiyordu, kendini toparlayamıyordu. Kendiyle baş başa kalmaktan korkuyordu ve tek idrak edebildiği duygu da buydu. Sadece düşünmemeye çalışıyordu. Kendinden iyice uzaklaştığını hissetti. Ne yaptığını, ne yapacağını, ne yapması gerektiğini düşünmüyordu çünkü düşününce vazgeçeceğinden korkuyordu. Elleriyle kısa kalın sakallarını yüzüyle beraber ovuşturdu, gözlerini acıttı. Acıyı hissetmiyordu. İnsan bir derdi olduğunda, böyle kendini kaybettiğinde, kendinden geçtiğinde hiçbir fiziki acıyı hissetmez. Elleriyle yüzünü kapatıyor, ovuşturuyor, acıtıyor, yüzü uyuştukça zevk alıyordu. Vazgeçme korkusu içinde olduğu için uzandığı yerden birden fırladı kalktı. Başı döndü ama aldırmadı. Hızlı hızlı yürümeye başladı. Sanki rüyada gibiydi, ne yaptığını bilmez koşar adım yürüyordu. Hiçbir ses duymuyor, hiçbir şey görmüyordu. Umurunda da değildi zaten bu saatten sonra.

    Kendini bilmez şekilde geldi çarşının ortasında durdu. Siyah kırık dökük, demir, ufacık kapılı bir dükkânın önünde durdu. Dükkân yarı bodrumdu. Kapıdan girmek için eğildi. İçerisi karanlıktı. Gözleri karanlığa alışana kadar bekledi. Artık kalbi deli gibi atıyordu. Hiçbir şey hissetmiyordu. Cebindeki ağır demir tabancayı çıkardı. Etrafına bakındı. Masada oturmuş üç adam ellerinde çay bardakları kalakalmış ağızları açık donmuş şekilde yüzüne bakıyorlardı. Onları yeni fark etmişti. Silahını masanın arkasındaki adama doğru titreyerek uzattı. Kalbi öyle atıyordu ki neredeyse güm güm sesleri işitiliyordu. Diğer iki adam kendilerini kenara doğru attılar. Ortadaki adam olduğu yerde kaldı. Bu günün geleceğini biliyordu. Kaderini bekliyordu. Hiçbir şey yapmadan. Biliyordu ki korkunun ecele faydası yok. Karmaşık düşünceler içinde kaldı namlunun ucundaki adam. Normalde bu durumlarda insanlar geçmişini hatırlar ama ona öyle olmadı. Acaba bu durumun oluşmasını önlemek için bir şeyler mi yapmalıydı? Hiçbir şey yapmadan bugünü beklemiş durmuştu. Şimdi pişman mıydı, ondan da emin değildi. Bu düşünceler içindeyken korkunç bir patlama sesiyle beraber tam göğsünün ortasında bir acı duydu. Aşağıya bakmaya cesaret edemedi. Tavana bakıyordu. Tüm bunların olduğuna inanamıyordu. Acaba rüya mıydı? Rüya olabilir miydi? Rüya olması için neler vermezdi. Nefesi kesilmeye başladı. Boğazına ıslak bir tat geldi. Kan olduğunu anladı. Kanı ağzında tutmak istedi. Vücudunu hissetmiyordu, tavandaki lambayı görüyordu sadece. Her yerinin uyuştuğunu anladı. Artık etraf kararıyordu, hâlbuki gözlerini kapatmamıştı. Gözlerine kan oturdu. Etrafı kırmızı görüyordu. Bulanıktı. Ne yapacağını bilemedi. Zaten bir şey yapmasına da artık gerek kalmadı. Bundan sonra kendini bıraktı.

    III

    Uyandı. Gözlerini açtığında ranzanın üst katına bakıyordu. Nerede olduğunu hatırladı. Gördüğü kan dolu rüyayı yavaş yavaş unutmaya başlamıştı bile. Elini alnına götürdü, terlediğini anladı. Gardiyanın demir parmaklıklara vurarak mahkûmları uyandırmasını duydu. Yerinden yavaşça doğruldu. Küçük pencereden dışarı baktı. Yağmurlu, kapalı, kasvetli, karanlık bir gün daha başlamıştı.

    Doğukan Güney


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    1 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Hasan Tülüceoğlu


    KÜLTÜR YAPTIRIMLARI

    Bilimsel çalışmalar devamında ortaya koyduğu sanayi ve teknoloji sonrasında dünya gücünü eline geçiren Batı dünyası, maddi görünümdeki üstünlük saikiyle kültürünü tüm insanlığa kabul ettirip adeta tüm dünyaya kendi kültürünü dayatmıştır.

    Başlangıçta eğitim, şimdilerde medya diye isimlendirdiğimiz basın yayın, kültür sanat ve edebiyat yoluyla tüm dünya kültürlerini Batı kültürü, adeta ele geçirip işgal etmiştir.

    Bu yolla zihinler görüşler fikirler hayat anlayışları ve yaşam tarzları değiştirilmiştir. Anadolu’nun Türkleşmesinden bu yana Osmanlıyla zirveye ulaşmış bir din toplumuyken Batı kültürünü edinmeye başat bu hasletimizden yavaş yavaş uzaklaşmışızdır. Öyle ki yakın zamana kadar bu özelliği(din toplumu) dile getirenler mürtecilikle suçlanmışlardır. Din ve din adamları eğitim mekanlarında çağ dışı, gerici olarak suçlanırken kültür sanat edebiyat eserlerinde hep alay konusu edilmişlerdir. Bu yaklaşımı hala görebilirsiniz.

    Devlet yönetiminin din toplumu zaviyesinde hassas olduğu zamanlarda o günler Osmanlı içinde olması imkansız ama Avrupa’da ortaya konulan veya konulması düşünülen İslam dinine saldıran veya alay eden tiyatro eserleri devlet yönetiminin uyarısıyla durdurulurken sonrasında bu hassasiyetimiz neredeyse ortadan kalkmıştır.

    Zira artık yüzlerce yıldır edindiğimiz din toplumu değerlerimizi Batı kültürünün yaptırım etkisiyle hızla kaybetmeye başladık hatta kaybettik. Bu hassasiyeti dile getiren çalışmalarda maalesef her zaman sınırlı kalmıştır.

    Kendi tarihimiz bile kültür, sanat, edebiyat hatta medya yoluyla Batı kültürü yaklaşımıyla kendi aydınımız tarafından olumsuzlaştırılmaktadır.

    Buna en güzel ve güncel örnek olan ‘muhteşem yüzyıl’ dizisi bir cemaat liderinin eleştiri ve uyarısına kulak asmazken bir Başbakan’ın açık eleştirisine rağmen hala aynı formatta devam edebilmektedir.

    Güncel yaşadığımız ‘gezi’ olaylarının oluşum alt yapısını da kültür yaptırımları kodlarında değerlendiriyorum.

    Osmanlı toplumu ve öncesi, toplumun ruhuna işleyen din ve dini, manevi değerler bugün bir anlamda tersine olarak Batı kültürü lehine seyreder görünmektedir.

    Maalesef diğer İslam toplumlarında da benzer özellikler geçerlidir.

    Sadece manevi açıdan değil maddi ve ekonomik açıdan da Batı ve Batı kültürü tüm dünyaya hakim. Dünyanın her yerinde Batının üretip sunduğu ürünleri, tüketim çılgınlığı alıp başını yürümüştür. Bu zaviyede parasal boyut düşünüldüğünde Dünya adeta Batıyı beslemektedir. Sanayi ve teknoloji ürünlerine sahip olma adına adeta Batı dünyası için çalışıyor gibiyiz.

    ‘Ama Japonya ve Çin’ itirazi ifadelerini der iseniz onlar zaten Batı teknolojisini üretiyorlar.. Hiçbir teknoloji ürünlerine kendi kültürlerini yansıtamamışlardır. Bizden daha fazla Batı kültürü etkisindedirler.

    Umutsuz, olumsuz bir tablo çizdiğim düşünülmesin. Batı kültürüne maruz kalmışta olsa Anadolu insanının ifadesiyle ‘ölümden başka her şeye bir çare vardır’.

    Ancak hastalığa çare için hastalığın doğru teşhis edilmesi elzemdir. Teşhisin büyük bulguları ifade ettiğimiz üzere ‘eğitim, kültür, sanat, edebiyat alt yapısında’ yatmaktadır.

    Hasan Tülüceoğlu


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    1 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Alkım Saygın

     Şâir-Yazar : Alkım Saygın


      Nedenim olur gözlerin!

    Nedenim olur gözlerin;
    yiğitliğim saza gelir,
    içli bir sözle aralanır,
    kâkülden tente örer;
    hesap sorar, gönül koyar;
    beni bana anlatır,
    seni benden koparır.

    Ah kara gözlüm!
    Gelin çağında yapraklar,
    can kafesinden sesleniyor.
    Yenilenler sofrasında,
    dileğim çoktan dilenmiştir.

    Gölge diye taşıdığım belâ,
    yanında sözü hediye eder
    ve cezâ keser sonra.
    Azrâil’e diş geçirmek isterim de
    kendime söz geçiremem.

    Yalnızlık mevsiminde göçmen kuşlar,
    kahrından güneşi batırır;
    hâtırâlar silinir bir anda.
    Efkârımı dağıtır rüzgâr;
    el elde, baş başta;
    şafak bozgunlarında,
    aşkta huzur arama.

    Ah kara gözlüm!
    Un ufak etti zaman eleği bizi;
    birkaç küçük hezeyandan başka,
    geride pek az şey kaldı.
    Yuvasını dağıtan Ankâ kuşu,
    nedenler çukuruna saplandı.

    Resim gibi bir aydınlık,
    kendini sona sakladı;
    güneş boyu öfke biriktirdi
    ve emânetler, hep bize yazıldı.

    Nedenim olur gözlerin;
    yiğitliğim saza gelir,
    içli bir sözle aralanır,
    kâkülden tente örer;
    hesap sorar, gönül koyar;
    beni bana anlatır,
    seni benden koparır.

    Alkım Saygın


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    6 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kıraathane Panosu



    Polygon Web Studio


    Yazarlarımızın Kitapları


    Merih Günay
    "Martıların Düğünü"

    Nesrin Özyaycı
    "Işık -II-"


    Temirağa Demir
    "Her kardan Adam Olmaz"


    Şadıman Şenbalkan
    "Şehit Analarımızın Çığlıkları"

    Hatice Bediroğlu
    "Düş Kuruyor Gece"

    Cüneyt GÖKSU
    Serpil YILDIZ

    "KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

    Merih Günay
    "HİÇ"

    Feride Özmat
    "Yanlış Zaman Hikayeleri "

    C.Eray Eldemir
    "Uzak İklimler"

    Temirağa Demir
    "Edepli Fahişeler"

    Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
    Feride Özmat
    "Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

    Nesrin Özyaycı
    "ÖLMESEYDİ"

    Yitik Ada Günceleri
    Feride Özmat
    "Yitik Ada Günceleri"

    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "Olimpos Öyküleri
    Mavi Mağara
    Sedef Özkan"
    İyi Kalpli Seri Katil
    Semih Bulgur
    "İyi Kalpli Seri Katil"
    80'lerde çocuk olmak
    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "80'lerde çocuk olmak
    Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
    Şebnem Çağlayan"
    Temiraga Demir - Buğu
    Temiraga Demir
    "BUĞU"


    Sedef Özkan
    "Aynı Yaprakta Olmak"
    Zabit Londra da
    Semih Bulgur
    "Zabit Londra'da"
    Karyadan İyonyaya
    Hamdi Topçuoğlu
    "Karya'dan İyonya'ya"
    Kesin Bir şeyler Olacak
    Tarkan İkizler
    "Kesin bir şeyler olacak!"


    Yukarı


     


    KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

    ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
    KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
    (Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

    ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
    Google Gruplar KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
    E-posta:


    Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


    Uygulama : Cem Özbatur
    2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

     






    Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

    Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



    SON BASKI (HTML)

    KAHVE YANINDA DERGi

    Hoşgeldiniz
    Arşivimiz
    Yazarlarımız
    Manilerimiz
    E-Kart Servisi
    Sizden Yorumlar
    KÜTÜPHANE
    SANAT GALERiSi
    Medya
    İletişim
    Reklam
    Gizlilik İlkeleri
    Kim Bu Editör?
    SON BASKI (HTML)
    YILDIZ FALI
    DÜNÜN
    ŞARKILARI





    ÖZEL DOSYALAR

    ATA'MA MEKTUBUM VAR
    Milenyumun Mandalı
    Café d'Istanbul
    KIRKYAMA
    KIRK1YAMA
    KIRK2YAMA
    KIRK3YAMA
    ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
    11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
    Teröre Lanet!
    Kek Tarifleri
    Gezi Yazıları
    Google
    Web KM




    Anason
    Zakkum









    Fincan almak ister misiniz?
    http://kmarsiv.com/sayilar/20130705.asp
    ISSN: 1303-8923
    5 Temmuz 2013 - ©2002/23-kmarsiv.com