 |
 |
|
6 Nisan 2005 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Üst katta Medcezir var!.. |
Merhabalar,
Üst katlarda medcezir var farkında mısınız? Hükümet yolluyor, köşk iade ediyor, hükümet gene yolluyor, köşk gene iade ediyor ve bu böyle devam ediyor. Hani fesat olsak bir kavga gürültü var deyip dedikodu edeceğiz. Ama görünürde o da yok. Zaten hükümetin başı sonu başka işlerle meşgul. Papa'ya o mu gitsin şu mu? Otyam'dan aldık, sıra kimde? Asıl sen ne aldın onu söylesene!.. gibi vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü ile ilgili derin mevzulara dalmışlar. Bu zamanda erken seçim diyeni Taksim'de asar, kedi diyeni süründürür, yıldız diyeni zindanlarda çürütürüm alimallah diyor Abdülhamit'in sağ başbakanı. Ekonomi desen tıkırında, sağlık desen satışta, ehh bizim dükkan da dolup dolup boşalıyor o zaman ne tasa diyordur birileri herhalde. İyi de nedir bu kanun koyucunun kanun yapmadaki acizliği. Köşk bu vetoyu kaşını beğenmediği için basmıyor ki dosyaya. Anayasaya bakıyor, babayasayı inceliyor, yok bu olmamış deyip geri yolluyor. Peki geri döneceğini bile bile bu kanunlar köşke neden çıkıyor? İşi bilmediklerinden mi yoksa cingöz olduklarından mı? Dünkü vetoyu ele alın örneğin. 6 ay eğitimden geçirilecek herhangibir yüksek öğrenim kurumu mezunu asayişi korumakla yükümlü polis memuru olabilir diyor taslak. Ya da ona benzer birşey. Mesela açık öğretimde iktisat okuyan birini, ilahiyat fakültesinde dinler tarihi okuyanı 6 ayda polis yaparım sizin de başınıza bekçi dikerim diyor. 10.000 kadroyu da ivedi lazım diye çıkarıp 2 yıla yayıyor. Aman ha mazallah gelecek yıl mezun olacak ilahiyatçılar açıkta falan kalır nemize lazım. Yumurta kapıya gelince çıkarılan kanundan, eşikten düşmüş tavuktan hayır gelmez derler. Demezlerse de ben derim. Bilmiyorsan git mektebinde oku kardeşim. Kanun çıkarırken yazdığının ne anlama geldiğini iyice belle sonra otur yaz bilahare köşke yolla değil mi efendim. Şimdi gündemde bir birleştirilmiş sosyal güvenlik kurumları yasası taslağı var ki değmeyin gitsin. Parası olan düdüğü çalar, olmayan devletin insafına bakar teziyle çalışan bir yasa. Daha çok dinleyeceğiz bu teraneyi. Birileri yapacak sonra diğerleri gelip değiştirecek. Üçken bir, birken beş olacak, kaynak artırmadan olan kaynağı tasarrufla büyütmeyi hedeflerken de gariban vatandaş hedefte telef olacak. İşte işin özeti bu. Siz siz olun hasta masta olmayın. Olacaksanız da kesenize göre olun arkadaşlar.
İstanbul'da film festivali var biliyor musunuz? Ben biliyorum ama bilmemezlikten geliyorum. Bildiğimi belli etsem vicdanım sızım sızım sızlayacak biliyorum. Siz benim yaptığımı değil dediğimi yapın ve filmlere gidin. Çok iyi filmler varmış, off ki ne off. Balans ve manevra'yı da izleyemedim ben. Ama bizim prenses almış CD'sini dinliyorum. Değişik bir soundtrack ama ikinci parçayı tek geçerim. Dönüp dönüp tekrar dinliyorum. Ya baba ne güzel okumuşsun. Daha önce de söylemişti ama bu sefer değişik bir remiksle okumuş baba Müslüm. Ben de bugün size o güzel şarkıyı tekrar dinleteyim istiyorum. Müslüm Gürses söylüyor, Paramparça. Haydi hoşçakalın.
Dergilerimiz Buybye.com'da.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
KIRK2YAMA HİKAYELERİ Tahta Kurdu -3- |
|
3
Neye uğradığımı şaşırmıştım. Her şey, aslında daha hiç başlamadan bitmiş miydi ? İşte yolun sonu. Kafamdan yığınla şey geçiyordu. Ben tahtakurdu olup hayatı kemirmeye çalışırken, şimdi hayat mı beni kemiriyordu ..? Ya da aslında kendi kendimin kafasına girip, beynimi mi kemiriyordum... Kahretsin ..! Neden bırakmaya karar verdiğimiz halde devam ettik. Geri dönsek. Nereye gidip, nerede kalırız. Paralar evde. Paraları mutlaka almamız lazım. Ya eve girip paraları buldularsa ..? Dönsek... Paralar... Paraları almamız lazım. Nasıl buldu izimizi bu geri zekalılar ? Bir şeyler yapmalıyım. Taksici şüphelenmese bari. En iyisi dönmemiz. Saklanırız, birkaç gün sonra gelip bakarız tekrar. Off Tanrım ! Bitti işte, bitti...
- Canım, kendine gel artık. Bak, yan apartmanda bir daire soyulmuş, memur bey konuyla ilgili araştırma yapıyormuş. Hayvan herifler, adi hırsızlar ne var ne yok alıp gitmişler...
P'nin sözleriyle irkilerek kendime gelmeye çalıştım. P, beni bırakmış, taksicinin kapısına yaslanan polisi lafa tutmaya başlamıştı bu kez. Nasıl bu kadar soğukkanlı olabildiğine şaşırdım.
- Memur bey, az önce feci bir kaza atlattık. Gördüğünüz gibi yaralıyım. Çok affedersiniz şerefsizin teki çarpıp kaçtı. Plakasını bile alamadık iğrenç herifin. Eşim olayın şokunu atlatamadı daha. Her taraf böyle pisliklerle dolu....
P'nin polise anlattığı hikaye, beynimin iç kısımlarında yankılanıyordu. O, polisle konuşmaya devam ederken, dikiz aynasından şoförün bana baktığını fark ettim. Her şeyi anlamıştı sanki, ama susuyordu. Minnet dolu bakışlar gönderirken, P'nin polisle diyaloğu bitmiş, eve doğru gidiyorduk. Taksiden indiğimizde, bakışlarımla teşekkür ettim şoföre.
Yukarı çıktık. Eve girdiğimde ilk işim paralara bakmak oldu. Yerinde duruyorlardı. Derin bir nefes alıp kendime gelmeye çalıştım. P, bitkindi. Bir an önce plan yapıp, bu şehirden kurtulmalıydık. Epey paramız vardı. Uzun bir süre idare ederdi bizi. Çok acele karar vermeliydik. Daha önce, güneye yerleşme fikrini konuştuğumuz sıralarda, gazetelerdeki ilanlara bakmıştım. Alanya taraflarında satılık çiftlik evleri vardı. Hemen birer duş alıp, yanımızda birkaç eşyayla beraber çıktık. İlk otobüse bilet alıp, Alanya yollarına düştük. Hala korku, endişe dolu duygularla doluydum. Alanya'ya gidene kadar da geçmeyecekti. P, yorgun ve bitkin bir halde çoktan uyumuştu. Kafamdaki ciddi endişeler, yorgun beynime ve göz kapaklarıma yenik düşmüştü...
Gözlerimi açtığımda, Alanya ile Manavgat arasında bir yerdeydik. İnip bir otele yerleştik. Kafam nispeten rahattı. P ise, başındaki yara haricinde epey kendine gelmişti. Her zamanki rahat tavırlarıyla o ve ondan sonraki günlerde sakinleşmeme yardımcı oldu.
Otele yerleşeli üç hafta geçmesine rağmen hala bize uygun bir çiftlik evi bulamamıştık. Daha önce yaptıklarımızdan, araba olaylarından falan hiç bahsetmiyorduk. Geçen günler, ikimizi birbirimize daha çok yakınlaştırdı. Onu sevdiğimi söylediğim gün, her şeyi kendime de itiraf etmiştim. Onu gerçekten seviyordum. O otelde kaldığımız günlerde, birbirimizi tam olarak keşfettik diyebilirim. Her fırsatta sevişiyorduk. Tıpkı bir müziğin notaları gibi, artarak çoğalıyorduk. P, daha güzeldi artık. Sanırım onu görmek istediğim göze ulaşmıştım.
Günler geçtikçe P'nin bakışlarının donuklaştığını fark ettim. Mutlu gibi görünse de bakışlarındaki parlaklık, gün geçtikçe yok oluyordu. Biraz değişikliğin iyi geleceğini düşündüm. Hazırlanmasını söyledim. Bir taksiye atlayıp merkezi bir yerde lüks bir gece kulübüne gittik. İçeri girdiğimiz andan itibaren P, deliler gibi dansetmeye başladı. Onu mutlu gördükçe benim de neşem yerine geliyordu. Ben de ona eşlik etmeye başladım. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar içip dansettik. Pistin ortasında, kalabalığın içinde derin derin öpüşüyor, çılgınlar gibi eğleniyorduk. İkimiz de sarhoş olmuştuk. Ellerimi, vücudunun kıvrımlarında gezdirdikçe müthiş haz alıyordum. Artık iyice zıvanadan çıkmıştık. P, dışarı çıkmayı teklif etti. Hemen çıktık. Kapıdan çıktığımız anda, ılık rüzgarın suratımıza çarpması, az da olsa kendimize getirmişti bizi. Tam o anda kapının önünde çok lüks, spor bir arabanın durduğunu fark ettik. Kaza yaptığımız arabanın aynısı ! P'nin en sevdiği ve istediği model. Gizli bir güç vücudumu her yerinden iğneliyordu sanki. Arabaya takılıp kalmıştım. P'ye bakmamaya çalıştıkça o gizli güç, sanki başımı ona doğru döndürmeye çalışıyordu. Başımı çevirip P'ye baktığımda, onun yüzünde de aynı ifadeyi gördüm. Ve en dikkat çekici olanı ise, gözlerinin eskisi gibi ışıl ışıl parlamasıydı ..!
Arkası Yarın
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Şair Kahveci : Filiz Mercanköşk TELLERİ KOPUK GİTAR VE DİLARA |
|
Son günlerde kıyıda köşede kalmış, muhtemelen varlıkları unutulmuş bazı eskileri toparlamakla meşguldum. Oldum olası davetiyeler, kartlar, sayfaları resimli hatıra defterleri ve de günlükler ilgimi cezbetmiştir. İçlerine hiç bir şey yazılmamış olsa dahi hoşuma gittikleri için özenle saklamışımdır bazılarını. Bu derleme, toplama bir anlamda temizleme işi sırasında elime bu türden bir kaç kart ve mektup kağıdı geçti. Belli ki O da ya saklamış, ya da gönderme fırsatı bulamamış bu kartları. Benimkilerin arasına yerleştirmeden önce epeyce seyrettim onları. Üzerlerindeki resimler cok guzeldi.
Önceleri de, dakikalarca baktığım olmuştu bu tür resimlere. Alice'in harikalar dünyasına dalışı gibidir onlarda kayboluşum. Yine öyle resim içinde kaybetmişken kendimi, kulağımaa bozuk, hoş olmayan bir gitar sesi geldi. Önce biraz hayıflandıysam da, neler olduğunu anlamak için, elimdekileri bırakıp, sesin geldiği yöne doğru gittim. Küçük odadaki 'Y', telleri kopuk bir gitardan anlamlı sesler çıkarmak için ısrar ediyordu. Kendi sağlam gitarı dururken bu gitarı nereden bulup çıkardığını ve neden ısrarla çalmak için boğuştuğunu merak etmiyor değildim....
Sordum tabii ve bu soru bazı hatıralara açılan bir kapı oldu. Fazla merak iyi değil bunu bir kez daha anladım.
...
Mülakat için bir sürü form incelemek, evrak hazırlamakla uğraştığımdan çok yorulmuş ve gerginleşmiştim. Canım resim yapmak, müzik dinlemek, dansetmek istiyordu. Gece çıkacağım yolculuk beni bu fikrimden caydırmaya yetmedi. Pestilimi çıkaracak kadar dansettim. Sonra yolculuk için son hazırlıklarımı tamamladım. Gece yolculuklarından hoşlanırım... Beni Ankara'ya götürecek otobüsün servisindeyim. Radyo açık. Oldukça hoş parçalar çıkıyor ardı ardına. Rahatlamaya ihtiyacım var. Bu yolculuğun sonunda beni çok sıkıcı bir mülakat bekliyor. Evlendiğim adamın yanına gidebilmem icin, konsolosluk ilişkimizin ciddiyetine karar verecek:))) Ne karar vermesi aslında karar verdirtecek, neredeyse. Ben aslında ben değilim Yeşil'im, şunu şunu şunu ben azmettirdim, evet... Yeterrrr... Şimdi çıkmak istiyorum diyecek hale geliyorsunuz. Gerçi onların da haklı olduğu yanlar var kendilerince ama zor bir durum bu.
Radyo kendi kendime yaptığım bu konuşmaları bölebilen tek şey. Şarkılardan bir fal tutmaya niyetleniyorum. Hadi diyorum bu şarki bana sevgili eşimden olsun. Bana karşı hislerini anlatsın. [Hislerini anlamak için şarkılara ihtiyaç yok ya iş olsun işte, kafamı dağıtmaya çalışıyorum. Ama bu şarkı falı bazen çok hoş sürprizler yapabiliyor insana:)))]
Dilara, Dilara, Dilara... Bir tek seni sevdim Dilara... Hep seni istedim Dilara... Vavvv... diyorum ben neymişim böyle. Adım Dilara değil bir tek... Bir o yalan, hepsi gerçek:)))
Ve ardından İlhan Şeşen'den "Ne günler yaşadık oysa, güzel günlerdi onlar... Bir ucunda biraz sen vardın, bir ucunda kırık bir gitar" geliyor. Bu kısım sanırım bir ucuz gitar ama ben söylerken hep kırık gitar diyorum. Nedenini sormayın ben de bilmiyorum. İçim acıyor. Öyle kuvvetli bir etki bırakıyor kı üzerimde şarkı, sözleri epey duygulu bir anda yazılmış olmalı diye düsünüyorum.
...
Telleri kopuk gitara, yani gerçek zamana geri dönüyorum. Merakım hararetleniyor ve dinlemeye devam ediyorum.
-Hıııımmm... Demek annenin gitarıydı. İyi çalıyor muydu?
- Yooo ama öğrenmeye gayret ediyordu.
Anlıyorum neden kendi gitarı dururken bununla uğraştığını. Aslında başka bir eşyasını ararken, bu gitar çıkıyor ortaya. O ana kadar unutulmuştu varlığı. Hayal gücüm onun belki hiç hissetmediği şeyleri tasavvur edebilecek kadar güçleniyor ve hassaslaşıyor.
'Y' benim ve kardeşlerimin kader ortağı sayılır bir parça. Annesi, annem, annelerimiz...
O mükemmel insanlar. Bize bazen veda edip, bazen etmeden giden iyilik meleklerimiz. Y, annesini 14 yaşındayken bir trafik kazasında kaybetti. Bizse çaresiz hastalığın kucağında bıraktık annemizi. Ah benim canım, dünyalar tatlısı, acılarını hatırlamamak için unutmaya çalıştığım ama unutamadığım annem. Çok kızdığım zamanlar da olurdu sana... Ne yersizmis. En çok içtiğin sigara sıkardı canımı. Yapma derdim dinlemezdin. Belki dinlerdin de beceremezdin ondan kurtulmayı. Ne yaparsan yap ne kadar kıymetliymişsin. Sadece başımı yasladığım omuzun meğer ne büyük bir hazineymiş. Anne yüreği ne yüce bir yürekmiş. Bize veda ederken bile, kendin için değil arkada bıraktığın yavruların için ağlıyor, kaygılanıyordun. Ne yapacaklar diye kederleniyordun. Sana teselli vermeye calışırken boğazım düğümlenmişti anneciğim. Mahvolmuştum, bitmiştim ama yaşlarımı göstermemiştim. Sensiz olan her yerde ağladım. Bazen bindiğim otobüstekiler, bazen yemek yediğim restorandakiler gördüler ve ne düşündülerse hakkımda, düşündüler. Aldırmıyorum. Şimdi yine ağlıyorum. Ve bu araca daha fazla tahammül edemiyorum. Seni çooookkkk ama çok özledim anne. Bana en cok acı veren şey seni incittiğim anlar ve ne yazik ki bir telafisi yok bunun. Kim haklıydı mühim değil. Küçücük şeyler bile bu kadar çok acıtabilir, böylesi vicdan azabı verebilirmiş meğer. Hatalarımı affetmen için neleri vermezdim. Senin merhametli, sıcacık, bizim için çarpan yufka yüreğin umudum.
Yüzüm ve bluzumun yakaları sırılsıklam. Rastgele yürüyorum. Bir şarkı duyuyorum.
Belki bir şarkının her sesinde... Belki bir sahil meyhanesinde... Belki de içtiğim sigaranın dumanısın. O yöne ayaklarım beni çekiyor ve sahilde birini görüyorum. Genç biri elinde gitarıyla... Eski bir gitar ama telleri sağlam. Yeni bir şarkıya başlıyor... Neler neler vermezdim... Neler neler vermezdim... Neler, neler Dilara...Dilara... Dilara... Dilara... Bir tek seni sevdim Dilara... Hep seni istedim Dilara... İmdadıma sevgim ve sevgilim yetişiyor. Ah sevgi. Şu dünyada sen olmazsan ne olur halimiz. Sezen'in dediği gibi "Aşktan başka her sey yalan" Gülümsüyorum şansıma. Fal tuttuk hislerin için diye bir çeyrek saatte iki kez aynı şarkıyı duymak ne ola ki. Hınzırlaşıyorum. Var bunda bir hikmet biliyorum. Gelince ben sana sorarım diyorum içimden eşim olacak adama, kim bakalım bu Dilara :)))
......
Y'ye oyle sıkı sarılıyorum ki... Annelerimiz ve birbirimiz için... Hiç bir çocuk küçük yaşta annesiz kalmasın. Hiç bir annenin de bağrı evlat acısıyla yanmasın. Bunu dilemekten baska bir şey dusunemiyorum o an.
Filiz Mercanköşk filiz@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          11 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
PASTORAL EFEMER : Zeki Yıldırım |
YAŞAMA GÜCÜ
Küçük bir soruyla başlayalım. "Günümüzdeki yaşam koşullarına karşı durabilme açısından, karasinekler mi yoksa aslanlar mı güçlüdür?". Yanıtınızı kestirmek zor ama yaşama gücü açısından ele alındığında karasineklerin aslanlara nazaran birkaç gömlek daha güçlü olduğu görülebilir. Binlerce ve kolayca gelişebilen yumurta üretebilmeleri, çıkan yavruların yaşama şansı; üreme beslenme yerleri çeşitliliği, düşmanlarına karşı korunma yöntemleri vb. buna en açık kanıtlardır. Bu güçlülük nedeniyle, karasinekler dünyanın karasal ortamlarının hemen her yerinde çok büyük populasyonlar oluşturabilmektedir. Ormanlar kralımız gürlemesi ile yeri göğü titrete, pençesi ile koca bir bizonu deviredursun, dünyada sayıları çok çok azalmış ve neredeyse tümden kuyruğu titretme aşamasındadır. Üstelik dar bir alanda, çok özel koruma tedbirleri içerisinde olmalarına karşın. Evet artık hamamböceklerin, bir zamanların en iri karasal canlısı olan mamutlardan kaç kez daha güçlü olduğunun yanıtını vermeye gerek yoktur. Üstelik hamamböceklerin olası bir nükleer savaş sonrası yaşamda kalabilecek birkaç canlıdan biri olacak kadar güçlü olduklarını hesaba bile katmadan.
Bildiğimiz gibi birçok omurgasız ve omurgalıda çiftleşme şansını, kavgayı kazanmış yani genel olarak, iri ve güçlü, yine iyi silahlanmış erkekler bulmaktadır. Peki ya daha küçük yapılı erkekler? Acaba bunların uyum gücü açısından tek şansları, kavgaları kazanıncaya yetecek büyüklüğe ulaşıncaya dek hayatta kalmalarımıdır? Koşulları kabullenip, kendi iç çözümlerine yönelmekten başka bir yol arayışı yok mudur ? Ya da böylelikle yaşamdan sahip oldukları genetik materyaller ile birlikte yok olup gidecek midirler? Sorulara yaşamdan yanıtlar arayalım. Deniz iguanalarında edilgen erkeklerin alternatif stratejiler uygulayarak çiftleşme girişiminde bulundukları, bazen de bunu başardıkları gözlenmiştir. Bu hayvanlarda, küçük yapılı yetişkin erkekler çiftleşme döneminde, çiftleşme savunaklarından dışarı atılırlar. Ama bunların birçoğu, kendileriyle çiftleşmeleri için dişileri elde etmeye çalışmaktan vazgeçmezler. Küçük yapılı erkekler bu konuda üstün başarı elde edemeseler de, kolonideki tüm çiftleşmelerin yaklaşık %5'ini gerçekleştirmekten de geri kalmadıkları görülmüştür. Tabii, dişilerle çiftleşmeye çalışan küçük erkeklerin diğer erkekler tarafından sık sık itilip kakıldıklarını söylemeye gerek yoktur. Bir egemenlik alanı edinmiş büyük erkekler için de geçerli olan bu durum, daha çok küçük erkeklerin başına gelir. Dahası, küçük erkeklerce gerçekleştirilen çiftleşmelerin, boşalmaya fırsat bulamadan kesintiye uğraması olasılığı daha yüksektir. Bu nedenle küçük erkekler çiftleşmelerin kesintiye uğraması sorununu, boşalmayı erkene alarak çözmüşlerdir. Bunlarda, çiftleşme girişimi, hatta oradan geçen bir dişiyi görme ile oluşan uyarı, boşalmayı tetiklemeye yeter. Erkekler daha sonra bu atmığı kloak keselerinde bekletir, çiftleşme fırsatı yakalayınca da, daha çiftleşmenin başında dişiye aktarırlar. Araştırıcılar üç dakikadan kısa süren çiftleşmelerin hemen ardından yakaladıkları on iki dişinin kloakını incelemiştir. Bu dişilerin hiçbiri o çiftleşme döneminde daha önce çiftleşmemiş olduğu halde, 10 tanesinin kloakında eski atmık bulunuyordu ki bunların kısa süreli çiftleşmeler sırasında aktarılmış olması kesindi. Bu eski atmıktaki spermler canlıydı. Araştırıcılar söz konusu dişilerden beşini yaklaşık bir aylık süre boyunca her gün şafak vaktinden akşam karanlığına değin izleyip yumurtlamalarını saptadılar. Beş dişiden hiçbiri bir daha çiftleşmedi ama hepsinin de yumurtladığı yumurtalar döllenmiş durumdaydı.
Erkenden boşalmanın, küçük yapılı ve egemenlik alanları edinmemiş erkeklerin iri ve egemenlik alanı sahibi erkeklerden daha sık başvurduğu bir strateji olduğu görülmektedir. Araştırıcılar egemenlik alanı edinmiş ve edinmemiş erkeklerden rasgele 13' er tanesini yakaladılar ve egemenlik alanı edinmemiş erkeklerden % 85'inin, kloak keselerinde atmık depolamış olduklarını belirlediler. Bu oran, savunak sahibi erkeklerde yalnızca %38 idi. Bu farkın, bir egemenlik alanına sahip erkeklerin daha sık çiftleşmesinden kaynaklanıyor olabileceği söylenemez, çünkü bu erkekler bile ancak yaklaşık altı günde bir kez çiftleşmektedir.
Yaşam kendi koşulları içerisinde kendi doğasına uygun çözümleri yaratmada pek te cimri davranmadığına birçok örnek bulabiliriz. Zaten bu çözümler nedeniyledir ki yaşam kendi eşitliği içerisinde çeşitlenerek sürmektedir. Edilgen olanlar bile yaşamın bazı çarklarını kendi koşullarına yönelik döndürebilmektedirler. Bu nedenledir ki genlerinin aktarılmasını ve yaşatılmasını sağlamaktadırlar. Dolayısıyla bir var olma, seçilme gücü yaratmaktadırlar. Bu olayın bir benzeri bazı som balıklarında da görülür. Bir dişi som balığı çiftleşmeye hazır olduğunda bir yuva kazarak buraya yumurtlar. O yuvayı hazırlarken, oraya toplanan erkekler, dişinin yumurtalarırını döllemek için iki stratejiden birine başvururlar. Bazı erkekler dişiye yakın bir konumda olmak için birbirleriyle mücadeleye girişirler. Bu kavgacılar kısa bir süre içerisinde ayrışırlar. Dişi yumurtladığında erkekler yumurtaların üzerine spermlerini sırayla bırakırlar. Yumurtaların çoğunu, spermlerini ilk bırakan erkek döllemiş olur. Diğer erkekler ise konum kavgasına girmez, bunun yerine, dişinin yakınında bir gizlenme yeri ararlar. Dişi yumurtladığı zaman bu daha az güçlü ya da güçsüz ama sinsi balıklar birdenbire ortaya çıkıp yumurtaların üzerine sperm bırakıp kaçarlar. Kimin genlerini temsil edilmesi beklenir ama sonuçta kimin genleri seçilir?
İngiltere'de sanayi devriminin artık ürünleri, yapıların yüz kısımlarında belirgin bir kirlilik oluşturmuştu. Binaların kirlenmiş renklerine göre açık renkli olan kelebeklerin üst beslenicileri kuşlar tarafından kolayca tüketilmesi, açık renkli kelebeklerin yoğunluklarda ciddi azalmalara yol açmıştır. Gri, hafif kirli beyaz renklerdeki kelebekler ise hemen baskınlık düzeyine yükselmişlerdir.
Yaşama gücü ve genlerin ileriki zamanlarda temsil gücü, şartları kendi içerisinde değerlendirip ona en uygun çözüm bulabilme gücüdür. Bu anlam içerisinde yaşadığımız, koşulları kendisi için en avantajlı hale dönüştürebilenlerin yaşamıdır. Üstünlük sağlayan karakter bir paydaya alınmayacak kadar büyük ve farklıdır. Bu kedigiller için avlanma gücü iken, antiloplarda hızlı koşabilme gücü, karasinek için yumurtalarını koyabileceği uygun ortamlar, metropol kelebekleri için gri renktir. Bu gün yaşayan yaklaşık iki milyon canlı türünün, günümüze kadar var olan canlıların yüzde birini oluşturmakta olduğu gerçeği bunun en önemli göstergesidir.
Zeki Yıldırım
zekiyildirim@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
Rengarenk: Tuba Çiçek SOYUNMAYA DEVAM |
|
Beni takip etme ayrıcalığına ve şansına sahip olan okurlar hatırlayacaktır: Geçen yazıda soyunmuştum ! (Ey okur, hakkına sahip çık!)
Höst, Çekin elinizi oradan!
Siz ne anladınız ki? Okur haklarını korumaya soyunmuştum ben.
Bu yazıda da soyunmaya devam ediyoruz.. Kalbi olanlar, dil altı hapını almayı unutmasın.
* * *
Kendini ikili ilişkiler ya da karşı cinsler konusunda uzman sanan yazar müsveddeleri: "Eğer size şöyle davranıyorsa kesin sizi seviyordur.. Eğer şu durumda size böyle böyle yaptıysa sevgisinden hiç şüphe duymayın.." felan diyorlar.
Sakın yemeyin!
İnsanları sadece size karşı olan davranışlarıyla değerlendirirseniz, benim yazılarım bile hayal kırıklıklarınıza deva olamaz. Her tür ilişkide, size karşı 'çok iyi' olan insan 'iyi insan' demek değildir. Çıkarları, zaafları, özel durumları, içgüdüleri de hesaba katın.
Mesela annenizin sizi çok seviyor, size karşı çok fedakar davranıyor olması, onun genelde sevgi dolu ve fedakar bir insan olduğu anlamına gelmez. Keza, sevgilinizin size karşı bonkör ve kibar olması da onun bonkör ve kibar biri olduğunu kanıtlamaz.
Şunu yazın bir kenara: İnsanoğlu özel durumlarda, özel davranmaya ayar edilmiştir. Bir dostluğun başlangıcında, duygusal bir ilişkinin arifesinde, bir iş ilişkisinin ilk günlerinde..
Yazının bu bölümünde, bir Karaman koyunu 'me'lemesi duymuş olmalısınız. 'Mee' sesini duymayanlar, derhal bir kulak-burun-boğaz mütehassısına elletsinler kulaklarını! (Sağlık sorunlarınızla bile ilgilenen bir yazar... Ulan amma ballısınız yahu!)
Diyeceğim o ki, aldanmayın! İlişki içinde bulunduğunuz insanları değerlendirirken sadece size karşı tavırlarıyla değil, onun için hiçbir özelliği olmayan insanlara karşı tavırlarıyla da değerlendirin.
Cesare Pavese ne demiş?
"Hiç bir tutku o tutkuyu içinde taşıyan kişinin yapısını değiştirecek kadar güçlü değildir. Coşkunun doruğu aşıldıktan sonra, yine onurlu ya da dolandırıcı, aile babası ya da çocuk olur insan; daha önce neyse, hayatını yaşamayı sürdürür."
Aldatmayı yaşam biçimi haline getirmiş bir zat düşünün! Elbette cicim aylarında size sadık görünecektir. Hatta, ilişkiniz devam ettiği sürece, 'sizi asla aldatmayacağını, sizin diğerlerinden farklı olduğunuzu' söylemeyi sürdürecektir.
Sakın ola kendinizi bir halt sanmayın!
"Diğerlerini aldatmış olabilir.. Onlar bunu hak ediyorlardı.. Çünkü onlar sıradandı.. Ama ben özelim.."
Hı hı! Anan da öyle diyordu!
Farkındaysanız, dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: 'Ben özelim!'
Özelsin de.. 'şimdilik' be güzelim!
Tutku bittiğinde sen de herkes gibi olacaksın.
Sonra zırlayacaksın:
"İtoğluit! Beni de kandırdı' diye.
Oysa ki itoğluitin bir suçu yok.. Tamamen senin salaklığın!
İtoğluit, diğer insanlara karşı her zaman itlik yapıyordu. Ancak sen, sübjektif bir bencillik ve narsisimle kendini kandırıp duruyordun.
"Ay şekerim, Ahmet aslında çok cimridir. Ama bana gelince inanılmaz cömert oluyor.."
('Ben öyle muhteşem biriyim ki, adamın aklını alırım' demeye getiriyor!)
Hele bir cicim ayları bitsin de, Ahmet'in cebindeki akrep seni nasıl sokuyor, göreceğiz hep birlikte. Budala seni!
Bir önceki yazımda ne demiştim? (Ey okur, hakkına sahip çık!)
"Bırakın dostunuzu, komşunuzu, patronunuzu, ananızı, dananızı ve hepsinden önemlisi karşı cinsinizi tahlil edip, ilişkiler hakkında kurnazlık öğrenmeyi! Önce kendi zaaflarınızı, komplekslerinizi, beklentilerinizi tahlil edip bunları karşılamak konusunda kurnazlıklar geliştirin."
Kendisine kaşı kurnaz olamayan çavuşlar, hayal kırıklıklarını avuçlar!
Eveeeeeeeeeeeet.. Dersimiz bittiğine göre, ödevinizi verip öğretmenler odasında kuşburnu içebilirim.
Ödev:
Kendinizi özel olmadığınıza ikna edene kadar bildiğiniz bütün numaraları deneyin. Bünyeniz yemezse bana gelin, göstereyim size Hanya'yı Konya'yı!
Tuba ÇİÇEK tuba@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          15 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 |
zaman(sız) düş(l)er : Eylül Hicran Polat SANRI |
|
"Hiçbir şey eskisi gibi değil, görüyorum. Öyleyse neden her şey sanki hiç değişmemiş gibi davranıyor? " Merih Günay.
-I-
Varsayın ki gittim, dönmeyeceğim _oysa hiç gelmemiştim ki_ . Denizden elinize gelecek şişenin içinde de olmayacak mektubum... Varsayın ki hiçbir kapı tokmağında izim yok ! Leylekler getirmedi beni.. Kırlangıç olup da uğramadım diyarınıza .. Belki, bir yarasa oldum gecelerinizde.. Iyisi mi unutun beni..
Yüreğim su toplamış
/çok ıslanmış olmalı son yağmurda
Oysa iklim Akdeniz
Hanimeli çiçeği s e k i z bir yanda
Bir kuş asfalta yapışmış
İntihar gerekçesi bilinmemekte..
Saclarıma ilişik yıldızlar da sönmüş
Hiç bir iz im yok...
Unutun beni!
-II-
Koskoca bir handayım. Tüm insanlar sere serpe yığılı.. Bir adam giriyor düşümden içeri,
evli _yanında çocuğu ve karısı. Adamın gözlerinde pervasız acı. "Hicran" diyor bana sebepsiz.. Oysa sakiyim ben. Gizlerimden damıttığım kanı katıyorum gümüş kupaya. Adam içiyor, ben dolduruyorum, ben dolduruyorum adam içiyor.. Kadın kozasından çıkmayacak bir tırtıl sanki.. Cocuk haşarı mi haşarı.. "Hicran" diyor yine bana. Bir kupa daha. Oysa göçmen bir sakiyim ben.. Tüm levhaları ardımda bırakarak el sallıyorum uzaktan, han'a ve düşümün kahramanlarına.. Rüzgar taşıyor adamın sesini ; "Hicran" diyor hala.. küçücük boşluğa..
Tüm aşklarına
Sağ elinin kırık parmağıyla elveda diyen adam!
Bir kusun gagasındaki ateştir ölümüm
Korkmuyorum zırhlı kulelerinden
Ve de yangınından gizli ayinlerin..
Korkum kendimden....
Nadasa bırakılmış düşlerim vardı
Bilmem kaç yüzyıl sonra ekilecek
Simdi tohum verdi
Anlıyor musun?!
İstersen bırak kirpiklerinin arasındaki yaşı..
(ahh! sevmek başka şeydi, inanmak başka.. yedi farkı bulmak sana kalsın.. boşaltırken spermlerini şiirlerimin üstüne, ağlamana sözüm yok.. Nasıl olsa timsahtı atalarımız... )
-III-
Şimdi gözlerimde dört kız çocuğu.. Birinin elinde karanfil, diğerinin yüzünde martı, biri takmış boynuna beşibiryerdelik, diğerinin kolunda demirden bileklikler.. Biri havva anadan doğma, incir yaprağında gizleri.. Diğeri su sesinde dans eden bir siluet. Dört kız çocuğu..örgülü sacları değiyor topuklarına. Yürüyen merdivenden göğe ulaşmaktalar..
Görüyorum. Ya sen görüyor musun desem yanımda duran kadına, çılgın diyecek bana...
Oysa benim gözlerim yoktu ki onda..
Düşlerimin ırzına gecen ben miydim
Söyle kadın!
Beni tanımadan, bilmeden söyle
Hangimizin isterik paronaya nöbetleri vardı?
Ki salarken binlerce karıncayı üzerime
Unuttun..!
Sanrıların yaktı canımı...
Ey dost yanım, güzel kadın!
Yudumlayacak çayım yok desem
Acırdın
Ya sabrım yok desem?
Çek korkunç gözlerini üzerimden
Sen benden farklı mıydın...?!
-IV-
Susun.. Cevapsızlığıyla sancıyan sorularım var benim.. Kaldırın Freud'u mezarından, sevişmeliyim... Ölü gözleriyle, utanarak baksın yüzüme.. _Oysa bende utancın zerresi olmayacak_. Söylesin, çıplak ve yalnız mı sevişir insan...?
Bir yanda nihilist yanım,
bir yanda inançlarım..
Kapayın birini !
Fazla cereyandan tükenmekte varoluşlarım..
Ah tüm hışmımla ayağımın altında ezdiğim mumlar
Birazda karanlık olsun... ne çıkar..
-V-
Varsayın ki gittim, dönmeyeceğim _oysa hiç gelmemiştim ki_ Bir su damlasıydım belki de. Azgın bir güneş yaktı canımı.. Buhar oldum gökyüzüne..
Sonrası, üzerinize düsen yağmur.. Babamın gözünde sıcak bir terleme..
Binlerce kez ıslandım kendi çölümde, binlerce kez yok oldum.. Oysa ıslak bir balığın kurulanmak istemesi kadar sevmiştim ölümü...
Adından gayrisini unuttuğum
Gülen ayva, ağlayan nar !
Daha ne kadar sürer bu masal?
-VI-
Ve elimde gümüşten bir asa, _taşır mı her hücresi biz olan kamburumu_ yolcuyum.... Bırakın beni n'olur..
Dilimde eşkimsi böğürtlen tadı
Cebimde gitmeler var...
Eylül Hicran Polat
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          14 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
BOŞ...
Bir öykü nerede başlar? Bir an'ı öyküye dönüştüren nedir? Birinin yaşamına büyük sevinçler ya da büyük acılar katan olayları kağıda dökmek neden bu derece önemlidir ve neden insanlar başkalarının başından geçen olayları merak eder? Kimin hayatı öyküleştirilecek kadar kıymetli hale gelir birdenbire?
Yasemin'in kuru ve tekdüze hayatı da aslında kimsenin okumaya değer göreceği anılar ve anlar içermiyordu. 29 yaşında, iyi aile kızı, eline erkek eli değmemiş bir muhasebecinin hayatında ne olabilirdi ki okunmaya, yazılmaya değer? Yasemin'de bunu düşünerek uykulara dalıyordu her gece, "yaşamımda ne var ki anlatılacak" diye.
9 senedir çalıştığı muhasebe bürosuna ondan sonra kimler girip çıkmıştı, hepsiyle elbet muhabbeti, sohbeti hatta sıkı fıkılığa varan arkadaşlıkları olmuştu. Derdini açmaya çalışan herkese açardı yüreğini Yasemin, dinlemeye, yardım etmeye dünden razı olarak. Dinlerdi, dinlerdi, akıllar verirdi, ailelerine hatta sevgililerine karşı idare ederdi onları gerektiğinde, gerektiğinde patrona yalan söylerdi kötü duruma düşmesinler diye, muhasebe bürosunun demirbaşı Yasemin, tertemiz sayfalarıyla hep aynı masada, herkese yardım ederdi kimsenin kalmaya tenezzül etmediği bu köhne büroda, klasörlerin ve hesap makinelerinin arasında...
Bazı meraklı tazeler sorardı Yasemin'e "senin hiç sevgilin olmadı mı Yasemin?", "kız senin hiç derdin, mutluğunun, telaşın, işin olmaz mı?" diye. Yasemin'in ağırına giderdi boş yaşamı, "amaan boşver beni" der kapatırdı hep konuyu. Sonra gece yatağına girdiğinde, hayatının tüm ayrıntılarını dökerdi önüne, anlatmaya değer neyi var diye, yok; onca anının içinde bir tek şey bulamazdı hayatında anlatmaya değer, boynu bükük uyurdu, her gece dualar ederdi " Allah'ım bana güç ver, yaşamıma güzellik, heyecan kat diye". Yıllarca bir koca dileğinde bulunmuştu bir de iki çocuk, olmamıştı; hatta onu istemeye değer bile bulmamıştı hiç kimse, sönük yaşamı hep sönük kalmıştı tam yirmi dokuz senedir.
Yine kaç gündür işe yeni başlayan ticaret lisesinde okuyan stajyer kızın derdine ortak oluyordu. Kızın okuldan bir sevgilisi vardı ama ailesi hayatta kızın gece dışarda kalmasına izin vermiyordu. Kızın sevgilisi illa kızı bir gece canlı müzik yapan bir bara götürmek istiyordu. Türkü söylüyorlardı ve program 21.30'da başlıyordu ama kızın ailesi hiçbir şekilde gitmesine izin vermiyordu. Kız şimdi çocuğun onu, gece çıkamadığı için terk edeceğinden korkuyordu. Yasemin, ne dediyse onu bu korkusundan vazgeçirememişti. Hatta bir keresinde, çok tecrübeliymiş gibi kızın tam gözlerinin içine bakarak şöyle demişti "kızım, eğer seni gece çıkamadığın için terk edecekse bu çocuk, bu zaten sana değer vermediğini gösterir, e sana değer vermeyen bir insansa bırak gitsin". Kız ağlamaya başlamıştı "ama ben onu çok seviyorum" diye, Yasemin'de ettiği bu aşkla ilgili beylik lafları kimden duyup sarf ettiğini düşünmeye başlamıştı, güzel konuşmuştu ama, hayatında onlarca insan olan tecrübeli biri gibi...
Kızı ne yaptıysa bu sevdadan vazgeçiremeyince başka bir yöntem düşünmüşlerdi. Bir gece Yasemin, kız ve bürodaki diğer kız "felekten bir gece çalmak" için bir bara gitmeye karar vermiş gibi yapacaklar, kızın uzaktan akrabası olan patrondan kızın ailesinden izin alması için ricada bulunacaklardı. Patron Yasemin'e çok güvenirdi, muhakkak alacaktı izin. Ancak kız, bunun sadece izinle kalmamasını ve Yasemin'in de onunla gitmesi için yalvarmaya başlamıştı.
Tüm ayarlamalar sonuç vermiş ve kızın ailesi 24.00'de evde olması şartı ile izin vermişlerdi. Yasemin'de kıramamış kızı ve gitmeye razı olmuştu onlarla. O gün her zamankinden daha özenli giyinerek gelmişti işe, sanki o gece hayatında bir şeylerin değişeceğine inanır gibi...
Aslında barlar ve eğlenceler Yasemin'e uzak şeyler değillerdi. Yasemin'in ailesi açık görüşlü insanlardı, o da okuduğu iki yıllık üniversite zamanında arkadaşlarıyla az gezmemişti ama hayatı hep donuk kalmıştı, hep anlatılmaya değer ögelerden uzak.
Çirkinde değildi Yasemin, ince uzun boyu, açık teni ve iri ela gözleriyle güzel bile sayılabilirdi ama bir şeyler eksikti bu güzellikte. Aşıkta olmuştu birkaç kez, hep karşılıksız sevgiler bağdaş kurmuştu içinde. Gerçekten hiç kimsenin ilgisi çekmemişti 29 yaşına değin. Annesi onun bu konuda üzüntüsünü fark ettiğinde hep şöyle derdi
"kızım, henüz kısmetin çıkmadı sadece karşına, çıkacaktır mutlaka". Bir yerlerde kopmuştu Yasemin'in içindeki tüm ipler, yaşamdan, arkadaşlarından elini eteğini çekmişti; işten eve evden işe, kara bir dünyaya saplamıştı kendini sonunda...
"Bari" demişti içinden bir kere "bari annem ya da babam hastalansa bir gece; bari onları hastaneye kaldırsam ve içimde heyecan kağıtlarının uçları tutuşsa hiç değilse, allah korusun onlara bir şey olmasında, bari bir gecenin sabahında uykusuz olsam, başım ağrısa, bir şeyler olsa."
Şimdi yıllar sonra ilke defa evine geç gidecekti, renkli, insanların olduğu bir ortama girecekti, hafif bir çırpıntı vardı yüreğinde sabahtan beri. Bunu bile özlemiş olduğunu fark etti, bir yerlere gitme fikrini... Yaşamını güzelleştirecek değişikliklerin en basiti olmamıştı yaşamında, elini eteğini çekmek sadece bir isyandı aslında, her gece dualarını yönelttiği varlığa.
Akşam 20.30'da buluştuklarında kızın sevgilisi ve birkaç arkadaşıyla, grupta oldukça "kart" kaldığını fark etti. Ama stajyer kız öylesine incelikli bir kızdı ki, onu hemen herkesle tanıştırmış ve yanından bir an olsun ayırmamıştı bara girinceye dek. Masada hemen Yasemin'i yanına oturtmuş ve muhabbete katmaya çalışmıştı. Yasemin bu ilgiden fazlasıyla memnun etrafına bakıyordu. Bira söylemişti o da diğerleri gibi, stajyer kız şaşkınlıkla dönüp bakmıştı ona bir an. Göz kırpmıştı Yasemin hemen, bende bilirim buraları der gibi.
Sahnede hareketlenmeler başladığında Yasemin sıkılmaya başlamıştı artık. Sahnedekiler ayarlamalar yapıyor, mikrofonu deniyordu. Yasemin'de masadaki çocukça muhabbetten sıkılmış sahnedekileri seyrediyordu. Elindeki bağlamayla sahnede dolaşan uzun boylu, uzun saçlı adamı dikkat çekici bulmuştu; gözleri sürekli ondaydı. Adam karmaşanın ve gülüşmelerin gırla gittiği içeriye bir kez bile dönüp bakmıyordu. Dudaklarının ucunda bir sigara, sürekli bir şeyler yapıp duruyordu sahnede. Yasemin içinden dualarına başlamıştı yine, "bir dönüp baksa bana" diye.
Masadan tümüyle uzaklaşmıştı zihni, üniversite yıllarının koridorlarlarında cirit atıyordu şimdi, eğlenebildiği zamanlarda. Masada her şeye kıkır kıkırdayan kızlar, havalarından yanlarına varılmayan çocuklar, gırla giden eğlence içini burkmaya başlamıştı.
Müzik başladığında; ağlamak üzere olduğunu farketti. Sahnedeki grup, onun çok sevdiği bir türküyle başlamıştı programa, "Mavilim" ile. Gözlerinde derin pırıltılarla bakıyordu sahneye şimdi, tümüyle müziğe odaklanarak. İçinde kopan binlerce fırtına arasında, bağlama çalan adamın gözlerini onda hissettiği bir anda gülümseyiverdi, adamda başını eğerek selamladı bu gülüşü. O an bayılacak gibi oldu, yanlış mı gördüm diye adama sürekli bakmaya başladı ama hayır adamda sürekli ona bakıyor ve gülümsüyordu. Bütün kanı çekildi damarlarından ince ince, yüreğini mengeneler sıkmaya başladı. Ama karar verdi içinden, o da gülümsemeye devam edecekti.
"Mavilim" ile başlayan program, "Çeşm-i Siyahım", "Uğurlama" gibi onun sevdiği birçok türküyle devam etti. Adam çaldıkça ona bakıp gülümsedi, o adama baktıkça gülümsemeye devam etti. Stajyer kız arada dönüp ona baktığında onun gerçekten mutlu olduğunu fark etti, sarıldı ona birkaç kez. Programa ara verilinceye dek Yasemin yüreğinde yuva kurmuş, çocuklarını okula yollamıştı. Adamın efsunlu bir gülüşü olduğuna karar vermişti Yasemin, bu sıcak yüzü sevdiğini hissetmişti.
Programa ara verildiğinde, masada yine karmaşa başladı. Yasemin'de katıldı onların eğlencesine, kahkahalar attı esprilerine. Stajyer kız kulağına eğilip sevgilisinin elini hiç bırakmadığını söylediği anda, arkasından bir el omzuna dokunuverdi. Biliyordu kim olduğunu, taa başından beri ara verildiğinde yanına geleceğinden emindi çünkü. Arkasına döndüğünde bağlama çalan adamla göz göze geliverdi. Adam gülümseyerek "merhaba" dedi, Yasemin'de başıyla karşılık verdi adama. Tüm heyecanı akıp gidiverdi parmak uçlarından, bu adam şimdi ona "kalk, dünyanın öbür ucuna gidiyoruz" dese gidecekti, biliyordu.
Adam "nasılsın" dedi, Yasemin gözlerine takılıydı adamın; tam ağzını açacakken adam devam etti : " Yasemin'di değil mi? Kaç sene oldu görüşmeyeli yaa?".
Yasemin bir sersemledi önce, adamı tanıyor olması imkansız geldi bir an ama adam onu tanıyordu; şimdi tüm gece sırıttığı adamı tanımadığını iddiada edemezdi, toparlayıverdi hemen : "İyiyim, e çok oldu tabii, sen nasılsın görüşmeyeli?" Adam yine bol gülücükle "E bende iyiyim işte ne olsun. Sürünüyoruz buralarda hala, sen neler yapıyorsun?" diyerek devam etti. Yasemin içinde elleriyle su verdiği tüm çiçekleri koparırcasına cevap verdi : "Bende aynı işte, bir muhasebe bürosunda çalışıyorum".
Adamın içine işleyen bakışları yok olmuştu sanki, gayet normal, dostane gülümseyerek bir arkasına bakındı, sonra " neyse ben döneyim yerime, kendine dikkat et, gel yine bizi dinlemeye, her Çarşamba buradayız" dedi, omzunu hafifçe sıkarak ayrıldı yanından.
Yasemin içinde hiçbir duygunun olmadığına kanaat getirerek masaya döndü, soran gözlerle yanında ona bakan stajyere "eski bir arkadaş" diyerek başını önüne eğdi. Birasından bir yudum daha alarak topladı kendinde kendini, adamı nereden tanıdığına dair bile yormadı kafasını, içindeki tüm ateşlere su döktü birer birer. Gülümsedi yine masadaki çocuklara, programın tekrar başladığı anda içinde tek bir kor bile ışıldamıyordu...
Sezen Çelik
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          9 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
Bilgisiz Hormon Habercileri
Avrupa Birliğine uyum sürecinde en çok konuşulacak olan tarım konusudur diyerek sürekli tarımın boğazını sıkmakta olanlar gün geçtikçe daha fazla saldırmaktalar, dolayısıyla çiftçiyi daha fazla zarara uğratmaktalar. AB yolunda tarım diye diye kendilerini bilgili zanneder hale gelenler, bitkisel üretimde teknik konuları da bilir duruma gelmişler. Ülke tarımımızı yerden yere vurarak eleştirenler hangi tarımcıdan bilgi alıyorlar, hangi konu hakkında bilgi alıyorlar, aldıkları bilginin doğru olduğundan eminler mi sorgulanması gerekir.
Bizim ülkemizde bazı konular var ki alıcı buldukça ısıtılıp ısıtılıp tekrar gündeme getiriliyor. Bunlardan biri de tarımda hormon kullanımı. Birkaç gün önce bu konu farklı bir kuruluşun adıyla tekrar gündeme geldi. Milli konularda hassasiyetleri ile tanıdığımız Ankara Ticaret Odası (ATO) şimdi de tarım alanlarında kullanılan hormon, ilaç ve gübre kullanımına el attı. ATO deyince aklımıza Sinan Aygün gelmekte ve mutlaka ülke çıkarları için bir şeyler yapmaya çalışır diye bilmekteyiz. Raporun tamamı hakkında bilgi sahibi olmamakla birlikte, basına yansıyan kısmına karşı çıkmaktayım.
19 Mart akşamı haber programlarını izlerken ABD ve AB bayraktarlığı yapan bir ulusal kanalımızda ATO, Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) ile birlikte hormonlu gıdalar, tarım ilaçları, antibiyotikler, genetiği değiştirilmiş gıdalar ve kimyasal gübreler konusunda bir rapor hazırladı diye bir haber izlemeye başladım. Bu haberi görünce ben de "Allah Allah bu kanal nasıl oluyor da ATO'nun hazırladığı raporu iyi beyan edebiliyor" diye düşünmeye başlamıştım. Tam bu sırada ne göreyim: ATO ve TZD'nin hazırladığı "sofralarda SOS raporu"na göre hangi sebzelerde hormon kullanıldığı sayılmaya başlandı. Bunlardan birisi hangi sebze biliyor musunuz?
-Biber
Eğer yediğimiz biber büyük ve etli ise hormonluymuş. Bu bir yalandır. Küllüm yalan hem de kuyruklu yalandır.
Kaliforniya Vondur ve kapya (okunuşlarıyla yazıyorum) tipi biberler vardır. Bunlar iri ve etlidir. Hem de kırmızı sarı renkleri vardır. Bunlarda hormon kullanılmaz. Bunlar çeşit özelliği yani genetik bir özelliktir. Sivri biber, dolmalık biber, kapya biber, kaliforniya biber, süs biberi, çarli biber gibi biberleri hormon uygulaması yapılmaz. Hangi sebzelere hormon uygulanır hangilerine uygulanmaz konusunda gerekli açıklamalar zamanında yapıldı.
Bahsettiğim o televizyon kanalında haber verilirken şu tarihler arasında sebze almayın deyip tavsiye de bulunurken yabancı şişman kadın resimleri gösterilip, sizde böyle olursunuz imalarında bulunuluyordu. Bahsedilen ilaç kalıntısının, kimyasal gübre kalıntısının zararları her zaman hormondan daha ön planda denmesine rağmen hiçbir zaman gündeme taşınmadı. Zaten yapılan araştırma sonuçları da ilaç kalıntılarının daha önemli olduğunu ön plana çıkarmaktadır. Ancak bu kalıntılar insan sağlığı için zararlı mı değil mi iyi değerlendirmek gerekir. Herkes diyebilir ki ihraç ettiğimiz sebzeler geri geldi. Evet geri geldi gelmesine de bu çok fazla bir oranda olmayıp, zaten AB üyesi ülkelere uygulanan risk sınırları ile bize uygulanan sınırlar farklıdır. Bunu da bilmekte fayda vardır.
Televizyonda bu haberi izledikten sonra ertesi gün yani 20 Mart günü bir gazetede bununla ilgili bir haber okudum. Haber başlığı "Sofrada Zehir Yiyoruz." Bu haber de ATO ve TZD'nin birlikte hazırladığı rapora dayanarak haber yapıyor. Başlığın altında sayılan ürünler arasında patates, buğday, arpa, yulaf, çavdar, pirinç gibi tarla bitkileri ürünleri var. Arkadaşlarla da tekrar bu konuyu tartıştım. Eğer biz tarım alanında bilim yapmaya çalışıyorsak ve bu bitkileri yetiştiriyorsak hormon kullanılmıyor. Herhalde bunu yazanlar kendileri bunları üretiyor ve hormon kullanıyor.
Karpuz çekirdeklerinin içi boşsa hormonlu oluyormuş. Pekala bu karpuz ıslah çalışmaları ile elde edilmiş çekirdeksiz karpuzsa yada bu tohumların embriyoları tam gelişmemişse de mi hormonlu? Patates yumruları bitişikse hormonluymuş. Patates yumruları toprağın içinde birbirine temas ederek büyümüşse ve bundan dolayı bitişik olarak hasat edilmişse de mi hormonlu? Anlayamadığım olay bu tür haberler yapılırken, bu sebzelerde zararlı hormon kalıntısına rastlanmış mı acaba diye neden herkes kendine sormuyor. Kimyasal gübre kalıntısı acaba hiç tespit edildi mi? Eğer bu bilgiler bilimsel olarak kanıtlanırsa bence haber değeri vardır. Yoksa farazi şu böyleyse bu da böyledir gibi bilgiler havada kalıp bazen de kuyruklu yalana dönüşüyor.
Bu gazetenin yayın danışmanları yada genel yayın yönetmeni acaba haberi hiç incelemediler mi? Doğru mu değil mi diye düşünmediler mi? ATO belki de bu raporun bu şekilde haberleştirilmesini istememiş de olabilir. Ancak bu haberle, insanlarımızın stres içinde yaşamalarına, huzurlarının biraz daha bozulmasına katkıda bulunuldu. Özellikle raporda geçen şu tarihler arasında sebze yemeyin denilen zaman bana göre çok manidar. Çünkü bu dönemlerde sebzeler seralarda üretilir ve üreticiler biraz iyi para kazanırlar ki bunun da analizi ortadadır. Bu şekilde yapılan asılsız haberler nedeniyle fiyatlar düşmekte, üreticilerin paraları da çalınmaktadır. Yaz aylarında hormonlu denen ürünlerin fiyatları zaten düşük olduğu için verilen bu tarihler arasında fiyatlar indirilecek, dolayısıyla da çiftçiler kazanamayacak ve üreticilikten vazgeçilecek gibi düşüncelerle tarım küçültülecek.
Ülke tarımımızın baş edilmesi zor sorunları elbette mevcuttur. Ancak bazı düzenlemeler yapılacaksa asılsız haberlerle yada birileri kırsal nüfusu küçültün dediği için kontrolsüz bir şekilde başkalarının ekmeği ile oynanarak bu yapılmamalı. Sorunların üzerine milli reflekslerimiz düşünülerek kapanın yanında kar kalmasın düşüncesi ile hareket ederek çözüm yolu bulmalıyız. Türk halkının çoğunluğu düşük gelirle yaşamını devam ettirmekte, zayıflatılmış olan manevi ve milli değerlerin etkisiyle ahlaksız yaşantı gittikçe kendini göstermektedir. İşsizlik zaten başımızın belası iken tarımı küçülteceğiz diye daha da artmasına neden olunacak. Örneğin hormon, ilaç diyerek organik tarıma yönelme, dolayısıyla birlerinin açtığı tesisler iş yapsın diye haberlere izin verilmemeli. Patatesi kötü gösterip, nişastayı mısırdan elde ederek ithalatımız artmasın. Eğer basın yayınımız duyarlı ise mısır ithalatını kimlerin kimden, ne için ithal ettiklerini araştırsın. Eğer mısır araştırılırsa ithal edilen mısırın GDO'lu yani genetiği ile oynanmış ürün olduğu, ithal edenlerin de ABD'ye dayandığı açıkça görülür.
Basın yayın kuruluşlarımız bu şekilde yalan yanlış haber yapacaklarına tarım sektörüyle ilgili yetkili kişilerin bilgilerine başvurmalıdır. Hekimlikte uzmanlık dalları nasıl ayrılıyorsa, yani kadın doğumcu gözden nasıl anlamıyorsa tarımdaki ayrışmada bu şekildedir. Ziraat Fakülteleri Zootekni, Tarla Bitkileri, Bahçe Bitkileri, Tarım Ekonomisi, Gıda Mühendisliği, Tarım Makineleri, Peyzaj Mimarlığı, Tarımsal Yapılar ve Sulama, Toprak ve Bitki Koruma olmak üzere farklı bölümlerden oluşmaktadır. Bitki yetiştiriciliği ile ilgilenen bölümler Tarla Bitkileri, Bahçe Bitkileri ve Bitki Koruma Bölümleridir. Bu durumda bir zooteknist, bir peyzajcı yada tarım ekonomisi mezunları tarımsal kuruluşların birinin başında olabilir. Ancak hormonu bilme zorunluluğu, aldığı eğitimden dolayı mümkün değildir. Sevgili haberci kardeşlerimiz yada raportörlerimiz bu ayrımları gözetmek zorundadır.
Hangi bitkilerde hormon kullanılıyor veya kullanılan bu hormonların zararlı etkileri var mı diye haber yapacak olanlar Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Edirne, Isparta, Tokat, Şanlıurfa, Hatay, Erzurum, Aydın, Kahramanmaraş, Van olmak üzere ülkemizin her köşesinde bir Ziraat Fakültesi var. Bunların yanında Araştırma Enstitüleri, Sivil Toplum Kuruluşları, Tarım İl Müdürlükleri var. Doğru haber, doğru kişi, kişiler yada doğru kurumlara dayanarak yapılırsa kimse kandırılmamış olur. Eğer tarımda düzeltilecek eksiklikler varsa-var olduğu kaçınılmaz bir gerçektir- doğru bir planlama ile eksiklikler tamamlanmalıdır. Milli hassasiyetlere önem veren basın yayın kuruluşlarımız da halkın gözündeki itibarlarını yanlış haberlere vesile olarak yıpratmamalıdır.
Halil Demir
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          10 Kahveci oy vermiş. |
|
Yukarı
|
 Fotoğraf: Ediz Emon <#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 5.540 kahveciye doğru yola çıkmıştır.
Yukarı
|
Soğuk-Düş-Kırıkları
Soğuk duş etkisi yaratır bazı sarhoşluklar
İstiklâl'de kesif tiner kokusu dağılır havaya
Gitarın tellerine asılı kalmış sokak çocuğu yalnızlıkları...
Burnum kan kusuyor!
Kaçılın!
Acil RH negatif aranıyor!
Ayhan Işık Sokağın dönemecinde
buz kesmiş, sarkaç uçlu
bir yürek bulundu
içinde düş kırıkları saplı.
Kriminal araştırma istedim üst mercilerden sesimi duyan olmadı.
Davacıyım!
Açın sulhun kapılarını!
Herkesin kaderi alnındaki
kimlik bilgilerinde saklı...
Soğuktan kırılmış parmaklarıyla
karşımda duran çocuğun
benimkinden mangaldı yüreği.
Avuçlarımda unuttuğu
bir damla gözyaşına bakakaldım.
Geri döndüm gidedurduğum yoldan,
O bir damla çiy tanesiyle
yandım, söndüm, savruldum.
Ben sarhoştum.
Onun nefesinde tiner,
bakışlarında anlamsızlık yatıyordu.
Soğuktu.
Acil RH pozitif
anne kokusu ve şefkatine ihtiyacımız vardı.
Sımsıkı sarıldım.
Omuzları düştü
beraber sabahladık.
Elif Eser
Yukarı
|
 Bugüne kadar boşuna karlı TV seyretmişiz yahu!..
Yukarı
|
 |
İşe Yarar Kısayollar Şef Garson : Akın Ceylan Yamağı : Cem Özbatur |
|
http://www.buybye.com/detail.asp?PRODUCT_ID=F102A9K935M714ID1 "ALIŞVERİŞİN GÜLER YÜZÜ". Kahve Molası Dergimiz artık Buybye.com'da. Kredi kartınızla derhal satın alıp adresinize gönderilmesini sağlayabilirsiniz. Hatta dergiyi taksitle almanız bile mümkün. Tabi hepsi bu kadar değil. Dergi için gitmişken tüm reyonları dolaşmakta yarar var. Pekçok ürünün yanında hormonsuz doğal domatese özellikle dikkatinizi çekerim.
İstanbul metrosu hakkında bir çok eleştiri yapıldı. O yüzden ben yorum yapmayacağım. Onun yerine sadece web sayfasına bakarak bile nasıl bir yapıya sahip olduğunu gördüğüm ve hoşuma gittiği için sizlerle paylaşacağım Moskova metrosunu tavsiye edeceğim. http://www.beeflowers.com/Metro/-Startfiles-/index.htm kısayoluna tıklıyorsunuz ve karşınızda Moskova metrosu yerleşim planı. Plan üzerindeki "M" harflerine tıkladığınızda ise da hoş bir görüntüyle karşılaşacaksınız. Meraklısına duyurulur efenim.
...Çırpınıp da Şan ovaya çıkınca, Eğlen Şan ovada gal Acem gızı. Uğrun uğrun gaş altından bakınca, Can telef ediyor gül Acem gızı. Seni seven oğlan neylesin malı, Yumdukça gözünden döker mercanı. Burun fındık ağzı gahve fincanı, Şeker mi, şerbet mi bal Acem gızı... Türkülerimizi sevenlere http://kandemir.com/turkuler.php# kısayolundaki arşiv tavsiye olunur.
Uzun zamandır film seyretmeye sinemaya gidememe rağmen gündemi yakından takip etmeye çalışıyorum. http://www.film.gen.tr kısayolunu kullanarak siz de benim gibi vizyondaki filmlerden haberdar olabilirsiniz. Hatta nostalji dolu sohbetlere de katılmanız mümkün.
T. C. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün internet üzerinden hizmet veren bir web sayfası var http://www.devletarsivleri.gov.tr/katalog/ Siz önce arşiv üzerinden taramanızı yapıyorsunuz. Daha sonra bulduğunuz ve basılı olarak temin etmek istediğiniz belgeler için müdürlük ile irtibata geçiyorsunuz.
Yukarı |
Damak tadınıza uygun kahveler |
ACXtractor 3.20 [772 KB] Win95,Win98,WinME,WinNT 4.x,Windows2000,WinXP Deneme (19$)
http://www.marvintec.com/download/acxtractor.exe Normal audio CD lerinizi bilgisayarınıza wav, mp3 veya ogg formatında almak için kullanabileceğiniz güzel bir program. Pekçok seçeneğin yanında freedb desteği de cabası. Bu küçük programı denemenizi öneririm.
Yukarı
|
|
|
|
 |
|